|
AK Parti "Batıcı" olunca mı CHP treni raydan çıktı...

Açıkçası AK Parti, Erbakan'ın Milli Görüş çizgisinin dışına
çıkarak ve değişmeye çalışarak, CHP'yi rayından çıkardı.
MEHMET BARLAS'ın yazısı
AK Parti "Batıcı" olunca mı CHP treni raydan çıktı...
Özellikle genç okurlarımdan "Hangi kitapları mutlaka okumalıyım"
içerikli mektupları sık sık alırım.
Hemen hepsine defalarca önerdiğim kitapların başında, Almanların
Fransa'ya karşı kazandığı 1871 Zaferi'nin mimarı Mareşal Helmuth
Von Moltke'nin, genç bir subay olarak Osmanlı İmparatorluğu'nda
bulunduğu dönemde (1835-1839) yazdığı "Türkiye Mektupları" gelir.
(İş Bankası Yayınları)
Bu mektuplarda, 19'uncu yüzyıl Türk toplumu ile içinde
bulunduğumuz dönem toplumunun değişmeyen özelliklerini de
bulursunuz. Örneğin aynı tesisin (Elmalı Bendi) birkaç kez açılış
töreninin yapılması gibi. Yenilgimizle biten Nizip Savaşı'nda
komutanın (Hafız Osman Paşa) harekata başlamak için falcılara
danışması olayı da, bugünün askerlerine tarihimizin kötü örnekleri
arasında...
Ama Von Moltke'nin en çarpıcı gözlemi, iktidara (veya Padişaha)
yakın olmak ve olmamak durumlarına göre, aynı kişilerin en temel
davranış ve düşüncelerindeki değişimdir.
Örneğin 2'nci Mahmut döneminde valilik ve seraskerlik yapan,
1'inci Abdülmecit döneminde Sadrazam da olan Hüsrev Paşa portresi,
bugünün siyasetine de ışık tutar.
Hep o şarkı
Hüsrev Paşa 2'nci Mahmut Reformları'nda önemli roller almış,
Yeniçeri'nin yerine modern ordunun (Asakir-i Mansure-i
Muhammediyye) kurulmasında öncülük etmiş, bir TunusCezayir
gezisinde gördüğü "fes"i, sarığın yerine geçmesi için İstanbul'a
getirmiştir.
Yani Atatürk'ün "Şapka Devrimi"ni, ondan 100 yıl önce "Fes
Devrimi" olarak 2'nci Mahmut'a benimsetmiştir.
İşte bu Hüsrev Paşa iktidar sahibiyken ve Padişah'a yakınken,
reformcudur, redingot ve fes giyer. Ama gözden düştüğü dönemlerde
Boğaz'daki yalısına çekilir, sarık sarar, entarisi ile bir
köşedeki şiltesine oturup, nargilesinden nefesler çeker.
Bu tabloyu bugüne aktardığımızda, Türk siyasetçilerinin de
idarecilerinin de iktidarda olmak ve olmamak arasındaki tutum ve
görünüm farklarında, hiç değişiklik olmadığını kolayca görürüz.
Örneğin AK Parti eğer AB'ye üyelik hedefine sahip çıkmasaydı, Batı
ile ilişkileri geliştirmeye çalışmak yerine "İslam Ortak Pazarı"
benzeri projelere sarılıp, İrancılık veya Suudicilik yapsaydı,
bugün CHP, AB'nin bayrağını taşıyor olurdu. İlkel bir 3'üncü
Dünyacı söylem sahibi olmak yerine, CHP sözcüleri Batı ile
entegrasyonun bayraktarlığını yapardı.
Raydan çıkmak
Açıkçası AK Parti, Erbakan'ın Milli Görüş çizgisinin dışına
çıkarak ve değişmeye çalışarak, CHP'yi rayından çıkardı.
Türkiye'yi Amerikan İttifakı'na, daha sonra da Avrupa Konseyi'ne
sokan, AB ile Ankara Antlaşması'nı imzalayan, Gümrük Birliği'nin
altında imzası olan kadroların bugünkü devamları, sadece AK
Parti'ye karşı olmak için, Ulusalcı bir çizgideler ve dünyalı
olmaya karşı MHP ile yarış halindeler.
Sırf şimdi AK Parti iktidarda ve Batıcı olduğu için, CHP ayıp
olmasa "Bunlar Batı Kulübü üyesidir" diyebilir.
1995'te Gümrük Birliği'ni Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı
olarak imzalayıp, "Avrupa'nın kapısı artık açıldı" diye demeç
veren Baykal ve sözcüleri, şimdi AB karşıtı cephenin önde gelen
aktörleri değil mi?
Kimin avukatı?
İşte bu tablo Türk siyasetinde eksik olan "vizyon" ve "misyon"
öğelerinin, Hüsrev Paşa'dan 150 yıl sonra da, hala var olmadığını
gösteriyor.
Bu tabloda siyasi partilerin ve siyasetçilerin hangi eğilimden
olursa olsunlar temel farkları "iktidarda" veya "muhalefette"
olmalarına göre belirleniyor.
Bugün kamuoyunda "Ergenekon" olarak bilinen ve darbe girişimlerini
içerdiği iddia edilen dosyayı, eğer CHP iktidarda olsaydı engeller
miydi? Deniz Baykal başbakan olsaydı "Ben Ergenekon'un avukatıyım"
der miydi?
Veya bugün AK Parti muhalefette olsaydı, iç ve dış politikada,
ekonomide bugün kendi yaptığı icraatı, günün iktidarı yapsaydı,
bunlara destek mi verirdi?
Kısacası AK Parti, aslında CHP'nin olması gereken role sahip çıktı
ve CHP'yi Milli Görüş çizgisine itti.
Oysa iktidarlar geçicidir.
Siyasette önemli olan vizyon ve misyon sahibi olmaktır.
Mezarların vazgeçilmez insanlarla dolu olduğunu unutmamak ve
kubbede bir hoş seda bırakmaya çalışmak işin temelinde
bulunmalıdır.
Toplumlar geçmişlerini kavgalar ve gerginliklerle değil, önlerinde
açılan ufuklarla ve yapılan hizmetlerle hatırlamak istiyor.
Bu nedenle Atatürk ve Turgut Özal, toplumun belleğinde çok farklı
yerlere sahipler.
Mehmet Barlas
Sabah
|