Bu gün bütün işlerimi erteledim,Telefonumu kapadım, Maziye bir yolculuğun yapılabileceği en güzel yerleri barındıran semt Sultanahmet'e doğru yola çıktım, Sultanahmet meydanına geldiğimde Sultanahmet'in minarelerinde öğle ezanı okunuyordu.
Öğle namazımı Sultanahmet camii yerine Ayasofya'da kılmak istedim , Ayasofya camii Hünkar girişinde oluşturulan mescitte 150-200 kişi cemaat olabiliyor, buna da şükürler olsun. Ayasofyanın Minarelerinden ezan okunması, Hünkar girişinde cemaatle  namaz kılınması bizler için büyük moral , İnşaallah Fatih Sultan Mehmet hanın vakfiyesi olan bu eseri amacı doğrultusunda kullanmayı dünya gözü ile görürüz ,

Namazdan çıkarken mazi özlemi duyguları ile ayaklarım beni Topkapı sarayına doğru götürdü. Saray tamirde olduğundan pek çok salonun Başta mukaddes emanetler ve hazine dairesinin  ziyarete kapalı olduğunu öğrenince saray ziyaretinden vazgeçtim , Sultanahmet'e doğru derin derin düşünerek yürürken eski Sultanahmet cezaevinin arkasındaki parkın duvarlarının dibindeki ağaçların gölgesine sığınarak ,sırtımı dayadığım bu duvarların arkasında 1966 senesinde geçirdiğim 27 günü düşünmeye başladım,

Vefa lisesindeki eğitim hayatımın bu 27 günlük mahkumiyetimle bitmişti. Aslında mütevazı bir semtte Süleymaniye'de, iyi komşuların olduğu bir sokakta geçti çocukluğum, fakat bu 27 gün Sultanahmet maceram bana çok kötü arkadaşlar kazandırdı. dışarıda onlar beni buldu, artık ilgi alanım ilçemin dışına çıkmaya başladı, bu arkadaşlarımın yaşadığı hayat için para gerekiyordu, benimse sigaraya,içkiye, verecek param yoktu.Okulda haftalık harçlığım 25 kuruştu onunla 20kuruşa bir paket  üçüncü alınabiliyordu. arkadaşlarım Bafra içiyordu , bol paraları vardı. Bol para ve arkadaşlar tarafından adam yerine konulmak çok önemliydi. Bazı arkadaşlarım Balık halinde yolunu buluyordu, onlarla takılmaya başladıktan sonra benimde param olmaya başladı. ilk defa ayağıma iskarpin ayakkabı aldım, 50tl ye kendime bir kumaş pantolon diktirdim, evden ise sorulan soruları binlerce yalanla geçiştirmeye başladım. işte yalanlar ve haramlarla gelişen hayatım böyle başladı, Babam 8 çocuklu ailesine helal ekmek yedirebilmek için arkadaşlarının yerine fazladan nöbete kalır eve üç beş kuruş fazla para getirme mücadelesi verirken, ben babamın 300tl olan maaşını birkaç günde kazanmaya başladım.

Yaşımız ve imkanlarımız bu para ile yatırım yapmamızı engelliyordu. mecburen kimseye göstermeden yemeye kendimizce safahat sürmeye başladık. Mahallenin kabadayısı, ağası olmuştum artık, herkesin beni dinlemesi, bende büyük bir özgüven oluşturmuştu, herkesi dostum sanıyordum. halbuki onlar sadece benden sağladıkları menfaatleri seviyorlardı, bunu anlamam maalesef uzun sürdü.

1966 yılında gerçekten çok basit bir suçtan tevkif edilip ceza evine girince hayatım değişti. yeni girdiğim hayatın tecellisi olarak 12 yılım ceza evlerinde geçti, hiçbir zaman suçu ve suçluluğu benimseyememiştim, 1990da son çıkışımdan sonra hayatımı geçmişin telafisi şuuruyla yaşamaya çalıştım, ne yazık toplum çok değişmişti, bizim ayıp saydığımız pekçok davranış meşru olmuş, toplumsal suçlar kabahatler sınıfına dahil edilerek hoş görülmeye başlamıştı.

1990 sonrası hayatımda toplumla ters düşmem sonucu , takdir edilecek özverilerim "Kerizlik,Enayilik"
Saygı duyulması gereken emeklerimin samimiyeti, riyakarlıkla adlandırılması beni bir kere daha toplumdan kopmama sebep oldu.
hele kanunlara saygı bağlamında verdiğim mücadele "şov" olarak değerlendirilmesi
İbadet gayretlerimin adeta alaya alınması  "Allah'ımı kandıracaksın " gibi tepkilerle ifade edilmesi beni dahada hırçınlaştırmaya evet herkesten daha çok namuslu, herkesten çok vatansever, herkesten çok kanuna saygılıyım dercesine hayata sarılmam bana arkadaş değil ama kendimi kazandırdı.

Hayatımın anlamı oldu. dünya hayatının ebedi hayat ile mukayesesi neticesinde Dünyayı terk ederek hayatımın şekillenmesini ebedi hayatın gereklerine göre yaşamaya başladım , bir takdir eden varsa , yüz eleştiren olması beni etkilemedi. Eskiden en büyük cezayı layık göreceğim düşmanlarıma dua etmeye başladım, Dayak yedim, bana dayak atan , bilek gücüne rağmen gerçekten çok aciz biriydi. onu çok kötü cezalandırabilirdim Allah'a havale ederek geçmiş günahlarıma kefaret saydım, Hayatımda ilk defa bıçaklandım, dert etmedim, iki yumruk ile ettiğim kavgada adli tabip 3 gün rapor vermesine rağmen , bu olayda adli tabip 5cm derinlikte 3 yaradan dolayı 1 gün rapor bile vermedi, gerekçesi ise hayati tehlike yokmuş ?, 3 gün rapor aldığım olayda birkaç morluk dışında hiçbir şey yoktu, bunu da Allah'a havale ettim, Çünkü gerçek adaletin Zuru-mahşede olacağına inanmışım. bu dünyada siyasi nüfus ile maddi manevi rüşvet ile kazanılan herşeyin sabun köpüğü gibi yok olacağını , sadece Allah rızası için yapılanların karşımıza çıkacağına inanmak kadar insana huzur veren bir güvene sahip olmanın ne büyük bir nimet olduğunu bu toplumun anlaması için ne vermezdim ki.

Hayatı mutlu olmak için yaşamaya çalışanlar !
Hayatınızın gayesi Allah sadece Allah değilse asla mutlu olamayacaksınız.
Kazanacak doymayacak isyan edeceksiniz, Kazanamayacak isyan edeceksiniz. doymak, tatmin olmak nedir bilmeyeceksiniz, hep ileriye , hep yukarıya, hep daha fazlasını hedefleyerek bulunduğunuz halden daima şikayet ederek hayatınızı büyük ihtimalle aşırı stresten dolayı kanser ile kaybedeceksiniz. uğrunda helal haram demeden kazandığınız serveti ise mirasçılarınız yiyecek, ama Zuru mahşerde hesabını siz vereceksiniz.

Bu gün 56 yıl 4 aylık yaşantımın hikayesini buraya yazamadım ama hayalimden binlerce kez geçirdim, işte dünya hayatı yüzlerce yıl yaşasanız, düşünce ufkunuzda birkaç saniyede bitiyor. işin gerçeği bu işte , Dünya hayatı diye birşey yok, rızkı veren Allah telaşa gerek yok, Anlamak dileği ile aşağıda günümüzün hayatını çok veciz dile getiren bir hikaye ile huzurunuzdan ayrılıyorum. Allah'a emanet olunuz
20/02/2008 Abdullah Gözaydın


ARDIÇ AĞACININ GERÇEK HİKAYESİ
Ankara' da işim uzamıştı.. İstanbul' a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye' deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarak yazıhaneye ulaşmaya çabalarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi; elindeki büyük sepette bulunan tahta kaşık, maşalar yola saçıldı. Sanırım o da belediye zabıtasından kaçıyordu.

Kısa süren şaşkınlıktan sonra adamın kalkmasına, yola saçılanları toplamaya yardımcı oldum. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kaşık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip bir yandan da " bırakmıyor şu belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım. Eve katkımız olsun " diyerek söyleniyordu. Tahta kaşıkları dizmesine yardım etmeye çabalarken " Dur hele, şimşir ve ardıç olanları diğerlerine karıştırma " diyerek engel oldu.


-Hepsi tahta kaşık işte, ne fark eder?

-Olur mu beyim? Şimşir ve ardıç ile ıhlamur, gürgen bir olur mu?

-Bilmem. Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?

Eline aldığı kaşıklardan birinin sırtını parmaklarıyla okşayarak bana doğru uzattı:

-Ardıç, şimşir sert ağaçtır. Kolay bırakmaz kendini, işleyesin.Zordur ardıçtan kaşık çıkarmak. Ama evlâdiyeliktir. Senelerce kullanırsın. Ihlamur gürgen ise yumuşaktır. Kolay işlersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Daha sonra Sivas' ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaptığını, sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara' ya yerleştiğini, evin geçimine katkısı olsun diye kaşık ve maşa yapıp işportada sattığını anlattı. Özellikle ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak " Ardıç kuşu ağacını terk etti. Bir araya gelmeleri çok zor, artık " dedi. Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu:

-Beyim, ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Bilenler de unuttu, gitti. Ardıç ağacı yabanidir. Öyle tohumundan üretemezsin, çeliklemeyle de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.

- Yani bu kuş olmazsa ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?

- Evet, aynen öyle. Bunlar biri birine mahkûm sevdalılardı.

- Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?

- Kuşlar azalmadı, hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar ardıcın meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu. Şimdi kentlerin kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden.

Elindeki kaşığı, diğerlerinin arasına yerleştirdi. Sepetine tekrar göz atıp çıkardığı maşayı bana doğru uzattı:

- Bak bu ardıç. Çürümez, nemlenmez. Eskiden ölüleri gömdükten sonra mezarlara konulurdu. Çürümediği için mezar çökmezdi. Son yolculukta arkadaştı, insanlara. Şimdi kıymete bindi. Mezarlarda yumuşak ağaçları kullanıyorlar.

- Olsun, aynı işi gördükten sonra varsın dayanıksız olsun.

- Şehirliler de hep senin gibi konuşuyor beyim. Herkes ardıç kuşu gibi zahmet çekmektense çöplükten kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor. Ardına bakmıyor. Çocuklarım bile kasabada yanımda kalmaktansa ardıç kuşu gibi şehirde daha kolay yaşandığını görüp uçup gittiler. Sorsan hallerinden çok memnunlar. Ama geride bıraktıklarını bilmiyor, görmüyorlar.

- Sonunda sen de gelmişsin işte şehre! Buradan medet umuyorsun.

- Ama ben ardımda kalanların farkındayım. Şehirde emeğin hiç değeri yok. Her şey bol, kolay ve ucuz. Biraz paran olsun emek vermeden yaşayıp, geçip gitmek mümkün bu şehirde.

- Ne var bunda, şehirler hep böyle?

Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi:
- Sevgi yok beyim. Şehirde sevgi yok! İnsan emeğini sever. Ben bu kaşıkları tek tek elimde yapıyorum. Beğeninceye kadar uğraşıyorum. Kızımın evine katkım olsun diye satıyorum ve bu beni mutlu ediyor. Elimin emeğinin beğenilip bir yerlerde kullanıldığını bilmek hoşuma gidiyor. Şehir insanı ise emek vermediği için sevmesini de bilmiyor. Ardıç kuşu gibi yaşıyor, semiriyor, ürüyor ama geride kalan ardıç ağacının çektiği acıyı bilmiyor, görmüyor.. Görse bile anlamıyor.

Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık satın almak istedim. Sepetine göz atıp seçtiği kaşıkları gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim; ederinden fazlasını almadı.

Sepetin ipini omzuna atıp, kucakladı. Helâlleştik. Sıhhiyeye doğru ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.


Üremesi, bir başka türe bağlı bir ağaç türü. Ardıç ağacı tohumlarını yere döker ancak bu tohumlar bir ardıç kuşu (Karatavuk) tarafından yenmedikçe hiçbir işe yaramaz.
Ardıç kuşunun sindirim sisteminde ardıç ağacının tohumlarının kabukları açılır. Ardıç kuşu dışkısı ile birlikte toprağa karışan tohumlar tutar.

Diğer İsimleri: ..
Latince Adı: Juniperus Communis.
Bitki: Nisan-Mayıs aylarında çiçek açan, 1-9 m yüksekliğinde, kışın yaprağını dökmeyen ve siyahımsı mor yuvarlak meyvaları olan bir bitkidir.

Yetiştiği Yerler: Orta Avrupa'da Almanya, Macaristan ve Fransa'da yurdumuzda ise Trakya, Ege ve Akdeniz bölgelerinde bol miktarda Ardıç ağacı mevcuttur.

Tarihçe: Ortaçağda her derde deva olarak bilinen ardıç meyvası yendiğinde idrar menekşe kokusu aldığından eskiden Romalı kadınlar tarafından çok kullanılırdı.

Yine bu çağlarda cadılardan korunmak maksadıyla yazlık evlerin önlerine dikilmiştir. Yine ay saymayı başarırsa eve girebiliyordu. Bunu önlemek için elden geldiğince çok ardıç ekilirdi.

Kullanılışı: Ardıç meyvaları sonbaharda siyahımsı mor renklerini aldıkları zaman toplanır ve tel elekler üzerinde kurtulur. Bu şekilde yenebileceği gibi, toz haline getirilip suyla karıştırılarak bir eriyik halinde de içilebilir.

Ardıçta uçucu yağ bulunduğundan asla suda kaynatılmamalıdır. Ardıç katranı elde etmek için bitkinin yaşlı dalları gövdesi ve kökleri kesilerek, yarı yarıya toprak içinde bir testi içinde yakılır. Elde edilen sulu yağ dinlendirilerek katran dipten alınır.

İçindeki Maddeler: Organik asitler, reçine, acı madde, uçucu yağ, glikoz sakkaroz ve juniperin mevcuttur. Uçucu yağ antiseptik ve kuvvetli idrar söktürücüdür.

Tıbbî Etkiler: İdrar söktürücü ve terletici özelliği sebebi iIe soğuk algınlığı, kalp yetmezliği gibi hastalıklarda kullanılabilir.

Romatizmal hastalıklarda, burkulma ve çarpma gibi kazalarda ağrı kesici ve hareket kabiliyetini arttırıcıdır. Zaten ardıçın temel kullanım alanı da bu tip hastalıklardır. Kronik romatizmalarda, gut hastalığında çeşitli kas ağrılarında oldukça faydalıdır. Bunun için toz haline getirilmiş kuru ardıç meyvalarından 20 gram 1 lt suda eritilerek günde 3 bardak içilir.

Konsantre ardıç suyu soğukalgınlığı veya anjine yakalanmış çocuklara destek tedavisi olarak günde 3 kez bir çay kaşığı olarak verilir. Dahilen yüksek miktarlarda uzun süre kullanılırsa böbrekleri tahriş eder ve idrarda kanamaya sebep olur. 6 haftadan fazla ve böbrek hastalığı olanlarda kullanılmamalıdır. Ayrıca hamilelerde de düşüğe yol açabileceği için uygun değildir. Çünkü rahim kaslarının kasılmasını uyarır.

Ayrıca nefes kokularını yok eder. Meyvaları C vitamini bakımından zengin olması sebebiyle, dişetlerini ardıç meyvalarıyla ovmak onları güçlendirecektir.

Antiseptik özelliği sebebiyle de haricen deri hastalıklarında da uygulanabilir. Aromaterapistler selülitlerde ardıçtan faydalanmaktadır. Diğer bir tür olan kara ardıç yaprağının adet söktürücü, çocuk düşürücü ve idrar arttırıcı etkileri bilinmektedir. Çünkü rahim ve idrar yolları kaslarını büzmektedir.

Karaardıç, kurutulmuş yapraklarından günde 0,5 gr içilir.

Yine ardıçın özel bir türünden elde edilen ardıç katranı uyuz ve egzema gibi bazı diğer deri hastalıklarında haricen tüketilir.

Ayrıca deride hafif tahriş yaptığından romatizmal hastalıklarda da merhem olarak kullanılabilir.


DİĞER YAZILAR
Af kanunu kaldırılsın

Ardıç ağacının düşündürdükleri
KÜRT SORUNU, DEP, DEMOKRATİK REFORMLAR
OY'UM AKP'YE HELAL OLSUN
Ülkemizde on yıllardır uygulanan senaryolar yine sahnede !
AKILLARIN DURDUĞU, SÖZLERİN BİTTİĞİ ZAMAN
KİMLER AĞLIYOR...?   KİMLER GÜLÜYOR...?
Gece yarısı açıklamasına bizden anında cevap 27.02.2007
YÜZ BİN KİŞİYİ MEYDANLARA TOPLAYARAK REJİME MEYDAN OKUYANLAR !
KİMLER AĞLIYOR...?   KİMLER GÜLÜYOR...?
"demokrasiyi çaresizliğine götüren Erkan Mumcu"