Bugun...


Bartholomeos Batının gazı ile
Güneydoğuda "Tam Özerk" Kürdistan provaları yapılırken, İstanbulda el altından kısık sesle Ekimenik patriklik kılıfı arkasında !, Bizans hayali için yoğun çalışmalar devam ediyor. Türkiye bu konuda olayın neresinde?

facebook-paylas
Tarih: 18-09-2012 09:35
Bartholomeos Batının gazı ile
+ -
Türkiye’mizin  “yolsuzluk, rüşvet, vurgun ve soygun”  gibi tartışmalarla sarsıldığı, devlet kurumlarının birbirine düşürüldüğü bir sırada, varlığımıza yönelen düşmanca saldırıların, eş zamanlı olarak hız kazandığını görüyoruz.
 
Meclisten çıkarılan yasalarla meşrulaştırılan bölücü terör örgütünün  “özerklik/ bağımsızlık”  ilanına hazırlanması, ABD ve AB desteğinde, Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs ve Ege’yi Helenleştirmek üzere harekete geçmesi ve Ermenilerin ülkemizden toprak koparmak için uluslararası kampanyaları başlatmaları karşısında, ortada Türkiye’mizi korumaya yönelik herhangi bir tedbire rastlamıyoruz.

Egemenliğimize ve bütünlüğümüze yönelen bu ciddi saldırılara; İstanbul’da Fener Rum Patrikhanesi ve Ruhban Okulu merkezli Ortodoks Vatikanı’nı, kendi ifadeleriyle  “Yeni Roma İmparatorluğu” nu kurma çalışmalarını da ilave etmeliyiz. Patrikhane’nin Lozan Antlaşması’na aykırı olarak  “tüzel kişilik” ve “ekümeniklik/evrensellik”  talep ettiğini, resmen olmasa da fiilen bu hedefine ulaştığını biliyoruz. Tabii bütün bu çalışmaların arkasında,  “20. yüzyılda yarım kalan hesapların 21. Yüzyılda tamamlanacağı mesajını veren ABD ve AB ikilisinin bulunduğunu unutmamak lazımdır.  
Bu konuda gazetelere yansıyan şu haberi okuyalım: “Patrik ve Başpiskoposlar İstanbul’da toplandı. İstanbul’daki Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un daveti üzerine, 14 Ortodoks Kilisesi’nin Patrik ve Başpiskoposları İstanbul’da bir araya geldi. Panortodoks Konsili’nin “teolojik ve teknik” prosedürlerinin görüşülmesi ve hazırlanması planlanan toplantı Fener Rum Patrikhanesi’nde yapılacak ve 3 gün sürecek toplantıya Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, İskenderiye Patrikliği, Antakya Patrikliği, Kudüs Patrikliği, Rusya Patrikliği, Sırbistan Patrikliği, Romanya  Patrikliği, Bulgaristan Patrikliği, Gürcistan Patrikliği, Kıbrıs Otosefal Kilisesi, Yunanistan  Otosefal Kilisesi, Polonya Otosefal Kilisesi, Arnavutluk  Otosefal Kilisesi, Çek ve Slovakya  Otosefal Kilisesi katıldı.” 
Haber böyle... Bir de 26 Mayıs 2005 günlü ikinci haberi okuyalım: “Fener Patriği Bartholomeos, kendi otoritesine karşı çıkan ve ‘ekümeniklik’ sıfatını kabul etmeyen Kudüs Patriği İrineos”u İstanbul’a davet ederek, kurduğu mahkemede yargıladı ve ihraç etti.”
Peki, Patriğin böyle bir yetkisi var mı? Evet var. Bu yetkiyi, Ortodoksların ruhani lideri, “eşitler arasında birinci” olmasından ve 2003’de diğer Patriklikleri de temsil eden 12 kişilik “Sen Sinod”u, (Kutsal Meclis’i) kurup “ekümenliğini/evrenselliğini” fiilen kurmasından alıyor. Başka bir ifade ile devlet olmasından.
Bazılarının ileri sürdüğü, “Katoliklikte devlet var, ama  Ortodoksluk’da yok”  görüşüne katılmak mümkün değildir. Açıklayalım: Devlet, yönetim demektir. Önce bu husus unutmamalı. Sonra, yukarıdaki iki haberde görüldüğü gibi Fener Rum Ortodoks Patrikliği ekümenik olduğu için, diğer patriklikleri ve Başpiskoposlukları yönettiği gerçeğini dikkate almalıyız. Burada, hem Lozan Antlaşmasını, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve sınırlarını tanımayan bir devlet yönetimi karşımıza çıkıyor. Kısaca Devletimizin egemen olduğu İstanbul’da, başka bir egemenlik alanı kurulmaktadır. 
Dikkat edilecek diğer bir husus da, Katolik devleti (Vatikan) ile Ortodoks (Fener Rum Patrikliği) devletinin yapısının farklı olmasıdır. Kısaca söylersek, Vatikan üniter/ merkezi, Fener ise federasyon veya konfederasyon diyebileceğimiz bir rejime sahiptir. Federasyon rejiminde, Patriklikler iç işlerinde serbest, ama Patrikliklerarası ilişkilerde ve dış işlerinde Fener’e, yani federal devlete bağlıdırlar. Birinci haberdeki, Panortodoks Konsili’nin “teolojik ve teknik” prosedürlerinin görüşülmesi ve hazırlanması” için Fener’de toplanılması bu yapıyı gösteriyor.
Bir diğer yanlış da, Osmanlı’da Patrikliğin ekümenik olduğunun zannedilmesidir. Bu doğru değildir.
Zira, Fatih Sultan Mehmet Han fermanında, “Patriğe, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoksların başı unvanını” tanımıştır. Ülke dışında bir yetki vermemiştir. Buna göre Fener, bugünkü fiili durum hariç, tarihte hiçbir zaman ekümen olmamıştır. 1948’den beri ABD başta olmak üzere, Batılıların Patrikliğin ekümenliği için sürekli baskı yapmaları, Bartholomeos’un bu ülkelere gittiğinde, devlet başkanı protokolüyle karşılanması, oralarda açılan temsilciliklerin elçilik muamelesi görmesi boşuna değildir. 
Görüldüğü gibi ülkemiz, düşmanca saldırılarla kuşatılmıştır. Demek ki,  “su uyuyor, düşman uyumuyor.”  Yapılacak olan, akıl almaz siyasetlerle, Türkiye’mizi bu çıkmaza sürükleyenlere verilen yetki, acilen geri alınmalıdır. Sonrasına  “Allah Kerim.” 
Bu konuda daha geniş bilgi için: Sadi Somuncuoğlu, Patrikhane ve 551 yıllık Hesap - İSTANBUL’DA YENİ ROMA İMPARATORLUĞU, Akçağ Yayınları 2004
Sadi SOMUNCUOĞLU
sadisomuncuoglu@yahoo.com
----------------
Sadi SOMUNCUOĞLU: Bazılarının ileri sürdüğü, “Katoliklikte devlet var, ama Ortodoksluk’da yok” görüşüne katılmak mümkün değildir. Açıklayalım: Devlet, yönetim demektir. Önce bu husus unutmamalı. Sonra, yukarıdaki iki haberde görüldüğü gibi Fener Rum Ortodoks Patrikliği ekümenik olduğu için, diğer patriklikleri ve Başpiskoposlukları yönettiği gerçeğini dikkate almalıyız. Burada, hem Lozan Antlaşmasını, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini ve sınırlarını tanımayan bir devlet yönetimi karşımıza çıkıyor. Kısaca Devletimizin egemen olduğu İstanbul’da, başka bir egemenlik alanı kurulmaktadır.
 
Dikkat edilecek diğer bir husus da, Katolik devleti (Vatikan) ile Ortodoks (Fener Rum Patrikliği) devletinin yapısının farklı olmasıdır. Kısaca söylersek, Vatikan üniter/ merkezi, Fener ise federasyon veya konfederasyon diyebileceğimiz bir rejime sahiptir. Federasyon rejiminde, Patriklikler iç işlerinde serbest, ama Patrikliklerarası ilişkilerde ve dış işlerinde Fener’e, yani federal devlete bağlıdırlar. Birinci haberdeki, Panortodoks Konsili’nin “teolojik ve teknik” prosedürlerinin görüşülmesi ve hazırlanması” için Fener’de toplanılması bu yapıyı gösteriyor.
Bir diğer yanlış da, Osmanlı’da Patrikliğin ekümenik olduğunun zannedilmesidir. Bu doğru değildir. Zira, Fatih Sultan Mehmet Han fermanında, “Patriğe, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoksların başı unvanını” tanımıştır. Ülke dışında bir yetki vermemiştir. Buna göre Fener, bugünkü fiili durum hariç, tarihte hiçbir zaman ekümen olmamıştır. 1948’den beri ABD başta olmak üzere, Batılıların Patrikliğin ekümenliği için sürekli baskı yapmaları, Bartholomeos’un bu ülkelere gittiğinde, devlet başkanı protokolüyle karşılanması, oralarda açılan temsilciliklerin elçilik muamelesi görmesi boşuna değildir.
Görüldüğü gibi ülkemiz, düşmanca saldırılarla kuşatılmıştır. Demek ki, “su uyuyor, düşman uyumuyor.” Yapılacak olan, akıl almaz siyasetlerle, Türkiye’mizi bu çıkmaza sürükleyenlere verilen yetki, acilen geri alınmalıdır. Sonrasına “Allah Kerim.”
 
Banu Avar
Ayasofya’nın Gizli Bekleyiş
İsyanlara, ayaklanmalara, depremlere karşı gelen Ayasofya’nın beklediği Fatih Sultan Mehmet Han mıydı?
Aralarındaki gizli bir bağ mı bilinmez şehre girdiğinde Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’ya doğru atını sürmüş, kilisenin kapısında atından inerek, eğilip bir avuç toprak almış ve Allah’ın karşısında alçakgönüllüğünü göstermek için toprağı sarığının üzerine serpmişti.
Ayasofya yani Kutsal Bilgelik Kilisesi 26 Aralık 537′de İustinianos tarafından açılmıştır. Bu tarihten itibaren dokuz yüzyıl boyunca Konstantnianos Katedrali olarak hizmet vermiş ve Bizans İmparatorluğu’nun din hayatının merkezi olmuştur. Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, 470 yıl boyunca Ayasofya Camii olarak hizmet vermiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da cami işlevini sürdürdükten sonra, 1935 yılında müzeye çevrilmiştir. Şimdi bir zamanlar orada toplanıp ibadet eden Hristiyan ya da Müslüman cemaatlerden mahrumken, soğuk ve yavan, cansız ve ruhsuz bir kabuk gibi görünebilir. Ama onun uzun ve çarpıcı tarihini bilenler, onun mimari ilkelerinden haberdar olanlar için Ayasofya hala dünyadaki en muhteşem yapılardan biridir. Üstelik aynen bin dört yüz yıl önce, Prokopios zamanındaki gibi şehrin ufkunu süslemektedir.
Ayasofya’nın bugünkü binası aynı yerde bu isimle dikilen üçüncü yapıdır. İlk Ayasofya Klisesi 15 Şubat 360′ta , Büyük Constantinus’un oğlu Constantinus zamanında açılmıştır. Bu kilise 20 Haziran 404 yılında İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Eudoksia’nın Patrik İoannes Hrisostomos’u sürgüne göndermesini protesto eden halk ayaklanmasında yandı. Klisenin yeniden inşa edilmesine ancak babası Arcadius’un ardından 408 yılında tahta geçen II.Theodosios’un saltanatında başlanarak 415 yılında tamamlandı ve aynı yıl 10 Ekim’de Theodosios tarafından açıldı. Malesef gene aynı kaderi yaşayarak bu sefer Nika isyanında 15 Ocak 532 tekrar yandı.
 
Tarihçi Prokopios Ayasofya’nın Nika İsyanı esnasında yanmasını şöyle yorumlar; “Tanrı, yeniden inşa edildiğinde kilisenin ne kadar güzel olacağını bilerek isyancıların bu küfürüne izin verdi.” Prokopios Iustinianos’un hemen kilisenin eskisinden büyük ölçekte yeniden inşa etmeye koyulduğunu söyler. “İmparator binayı masraftan kaçmayarak her yerden yetkin ustalar getirerek inşa etti. Ayasofya’nın yeni binası 537 sonlarında tamamlandı ve aynı yıl 26 Aralık’ta Iustinianos tarafından, Aziz İstepan Bayramı’nda açıldı. Daha bina eskimeden bir dizi deprem sonucu doğu kemeri ve yarım kubbesi ile büyük kubbenin doğu kısmı çöktü. Yılmadan kilisesini yeniden inşa etmeye koyuldu. İnşaatı Miletli İustinianos’un yeğeni genç İustinianos’a teslim etti. İsidoros’un yaptığı temel değişiklik, kubbeyi biraz daha yüksek inşa ederek yanal basıncı azaltmaktı. Bu çözüm sonrasında bina kısmen iki kez yıkılsa da günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.
 
Ayasofya’nın kapıları 563 yılında Noel arifesi sabahı gündoğumunda bir kez daha açıldı ve hayatının son aylarında bulunan yaşlı Iustinianos, kiliseye gelen cemaat alayına öncülük etmiştir.
ORTODOKS ALEMİNİN DİNİ LİDERİ MOSKOVA PATRİĞİ KİRİL ROMA PATRİĞİ OLDUĞUNU İDDİA EDEREK AYA YORGİ KİLİSESİ PAPAZINI KABUL ETMİYOR
 
Iustininianos’un saray görevlilerinden Pavlos Slientiarios bu olayı şiirsel bir dille anlatır:
 
Sonunda kutsal sabah geldi ve yeni inşa edilmiş tapınağın kapısı açılan menteşelerinden inledi, İmparatoru ve halkı içeri buyur etti. İçeriyi gördüklerinde, güneş tapınağın muhteşemliğini aydınlattığında, yeis herkesin kalbinden kaçıp gitti. İmparator İsa’nın doğumunu kutlamanın sabahında, içeri girerken halkına liderlik etti. Gül renkli ilk ışıklar kemerden kemere sıçrayıp kara gölgeleri kaçırdğında, tüm prensler ve halk tek bir ağızdan ilahiler söyledi kutsal yere geldiklerinde kudretli kemerler cennet kurulmuş gibiydiler.
Ayasofya Bizans ve Osmanli zamanında restarasyonlardan geçtiyse de, bugünkü yapısı esas itibari ile İustinianos zamanına aittir. Ayasofya’daki son toplu Hristiyan ayini güneşin batışından sonra, 28 Mayıs 1453 Pazartesi günü gerçekleşti. İmparator XI.Konstantinos Dragos Ayasofya’ya gece yarısından yaklaşık bir saat önce geldi ve savunduğu şehir surlarına dönmeden önce son duasını yaptı. Ayasofya’da dualar sabaha kadar devam etti ve Osmanlı toplarının sesleri yoğunlaştıkça kiliseye sığınan kalabalık büyüdü. Şafaktan kısa bir süre sonra savunma surlarının delindiği ve şehrin düştüğü haberi geldi. O zaman kilisenin kapıları kapatıldı ve içerideki cemaat hiç gelmeyecek mucizevi kurtuluş için dua etmeye başladı. Kısa bir süre sonra Türk askerlerinin öncü kolu Ayasofya’ya varmış ve Bizans’ın trajik sonunu tamamlamıştı. Fatih Sultan Mehmet şehre aynı gün yani 29 Mayıs Salı günü akşam üstü saatlerinde girmiş ve atını yavaşça şehrin sokaklarından Ayasofya’ya doğru sürmüştür. Kilisenin kapısında atından inmiş, eğilip bir avuç toprak almış ve Allah’ın karşısında alçakgönüllüğünü göstermek için toprağı sarığının üzerine serpmiştir.Bu tarihi olayı isterseniz bir de kaynak kitaptan aldığım Evliya Çelebi’den dinleyelim:
 
”Ama Fatih gazi , Ayasofya ismiyle anılan kiliseyi seyrettikçe gördü ki bu makam büyük bir yapı ve eski sağlam eserdir ki, usta mühendis ve Mimar Ağnados adlı temiz huylu, anlayış sahibi, bu binanın sağlamlığına hayran ve temel kurulmasını ve kubbesinin oturmasını gören hayran olur ve kendinden geçer. Hemen Gazi Mehmed Han bu eski mabedi pisliklerden, kesişlerden kanı lekelerden, heykel ve resimlerden kilisenin içini temizleyip, nice bin yere amberlikler ve micmerdanlar ile ud ve amber yakıp cami içre Müslüman gazilerin diğmaları koklanıpa saate bum abet, muhtazar, mihrap, minber, mahfil ve minaret ile o cennet benzeri makamı ibret verici eserlerle Müslüman cami edip”
 
Fetihten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı tamamen onarmıştır. Seyahatnamede şöyle yazar:
 
”Sanat ve güzelliklerin her türüyle süslü ve dolu bir cami olup dokuz ayaklı kubbenin benzeri olmamıştır. Her an seyredilmesine akıllar hayran kalmıştır. Her tarafını renkli avizelerle donatmışlardır. Görüş, akıl, zevk ve basiret sahibi olanlar, Huda’nın nuru olan bu camiyi görünce hayran, mest ve şaşkın olurlar. Halen And cennetinden nişan veren şanlı bir camidir. Her gece 12.000 türlü türlü kandillerle şamdan üzerine balmumları ile aydınlatıp, nur üzerine nur olur. Yüksek kubbenin ta ortasında yuvarlak bir daire içinde Yakut-i Mustasimi yazısı gibi eski bir yazı ile ayet ‘Allah yerin ve göklerin nuru’ (Nur suresi, 35.Ayet) dur.”
 
Böylece Ayasofya, tıpkı şehir düşmeden önce dokuz yüzyıl boyunca dindar Hristiyanlara hizmet ettiği gibi, fetihden sonraki yaklaşık beş yüz yıl boyunca da şehrin imanlı Müslümanlarına hizmet etmiştir.
 
Bu özel ve tanrının nuru olan değerli yapı mutlaka her sene ziyaret edilmeli ve onun nurundan bir veçhe alınmalı.



Kaynak: Fatihhaber

Editör: Abdullah Gözaydın



YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
YUKARI