Ayşe Kulin: Bazı Kürtler sorunlarının
konuşulmasını istemiyor
Yazar
Ayşe Kulin: “Biz Türkler Kürt meselesinde hata yaptığımızı
kabul ettik, adım atıp telafi yollarını arıyoruz. Fakat
Kürtler Türkiye'yi şikayet etmekten başka bir şey
yapmıyorlar.
Ne yapsak yaranamıyoruz. Bir Gün'e yazarken çok umutluydum
ama şimdi hayal kırıklığım büyük. Sanki bizden kopmak
istiyorlar” diyor.
Değişmez şartlarımızı biz değiştirebilirken, onların
bizlerle beraber Türkiye'nin insanları olarak yaşamak
istediklerine emin değilim. Bir Gün'ü yazarken umudum vardı,
artık emin değilim. MEHMET GÜNDEM
Sözün kısası…
Geçen hafta Şanlıurfa'daydık. Hayrunnisa Gül'ün
himayelerinde ikincisi düzenlenen “Konuşan Kitap Şenliği”
etkinliği münasebeti ile… Doğu, Güneydoğu bir müddettir iyi
ve güzel gelişmelerle gündemimizdeyken, Mardin'de 44 insanın
akıl almaz bir şekilde katledilmesi algılarımızı bir kâbus
gibi kararttı, ışığını söndürdü. Aklımız bazı şeyleri almasa
da, aklımızda kalan sorunları himaye etmekten kaçmak
istiyoruz.
Bu yaşamak ve yaşatmak için istekli olmayı şart koşuyor.
O da beraberinde konuşmayı gerektiriyor. Konuşmak, derinden
konuşmak, sevgiyle konuşmak, hayat için konuşmak, gelecek
için konuşmak, mezarlıkta nöbet tutan çocuklar için
konuşmak…
Konuğum yazar Ayşe Kulin.
Kulin'le şenliği geride bırakıp onun gözünden Kürtleri ve
memleketi konuştuk. “Bir Gün”ün hikayesini bugüne taşıdık…
Mardin'de 44 insan canice katledilmeseydi ve biz bu
konuşmayı Urfa'da yapmasaydık sormazdım; Nedir iki kadın
üzerinden yazdığınız “Bir Gün” romanınızın hikayesi?
Leyla Zana milletvekili olduğu halde hapisteydi ve bu benim
çok ağrıma gidiyordu. Zana ile röportaj yapmak, hatta
biyografisini yazmak istedim, bir çok yere müracaat ettim,
ona yakın insanlarla da görüştüm. Bana haber vereceğini
söylediler. Uzun süre bekledim, ama ses çıkmadı. Anladım ki
görüşmek istemiyor… Fakat Türk-Kürt sorununa takılmıştım.
Kendi hatalarımızı biliyordum, düzeltmek için o günlerde
önemli adımlar atılıyordu. Katkım olsun diye bir roman
yazmaya karar verdim…
Zana kabul etmeyince…
Kendi Leyla Zana'mı oluşturdum. Etkilenmemek için onun
hayatına dair hiçbir şeyi öğrenmek istemedim. Bir Gün'ü
Leyla Zana'yı hiç bilmeden yazdım. Sevecen, çok güzel bir
Kürt kadını portresi çıktı ortaya.
Merkezinde Kürt sorunu vardı…
Evet, bir Kürt kız ile bir Türk kızını çok yakın arkadaş
yaptım. Kardeş gibi büyümüşlerdi aralarına derin bir sevgi
koydum.
Türk kızı Nevra sizin muhitten mi geliyordu?
Ben değilim ama bizim muhitten. Kürt kızı Zelha'nın da
muhiti belli zaten…
Nevra biraz sorumsuzdu galiba…
Hayata karşı biraz şımarıktı. Çünkü bizler okumuş, donanımlı
kadınlar olarak kocalarımızı çabuk bırakırız, sevgililerimiz
olur, hayatın üstüne üstüne yürürüz, çocuklarımızı bir türlü
yıkılmamış ailelerde büyütmeyi başaramayız, bir arayışın
içindeyizdir…
Roman umutlu bitiyor…
Kendimizle, hatalarımızla yüzleşerek büyüyen bir umut
çığlığı…
Yayınlandığında tepkiler nasıldı?
Büyük tepkiyi Türklerden bekliyordum, fakat en şiddetli
tepkiyi Kürtlerden aldım. Onları aşağıladığımı söylediler.
Gösterin sizi nerede aşağılamışım dediğimde, okumuş, aklı
başında bir Kürt, “Türk kızını kaymakam, bizimkisini de
aşiret kızı yapmışsın” dedi… Kendine ayna tut, gerçekler
böyle değil mi, aşiretin dışına çıkanlar her şey olabilir
ama o duvar hâlâ çok güçlü…
Zana ne tepki vermişti?
Kim oluyor da benim hayatımı yazmış, o ben değilim gibi
laflar ettiği kulağıma geldi, ama kendisinden duymadım. Ben
zaten onu yazmadım…
KÜRTLER DE ADIM ATMALI
2009'da Kürt meselesini konuşmak hâlâ zor mu?
Türkler Kürt meselesinde gerçeklerle büyük ölçüde
yüzleştiler. İsimlerini koyma haklarını ellerinden aldık,
şehirlerin, kasabaların isimlerini değiştirdik, kendi
dillerini konuşmalarına izin vermedik… Biz Türkler şimdi
hatalarımızı teker teker ortadan kaldırırken onlardan da bir
küçük adım bekliyoruz, ama bu adımı hiçbir yerde
göremiyorum.
Adımı somutlaştıralım…
Değişmez şartlarımızı biz değiştirebilirken, onların
bizlerle beraber Türkiye'nin insanları olarak yaşamak
istediklerine artık emin değilim. Bir Gün'ü yazarken umudum
vardı, artık emin değilim. Deprem bile olsa Türklerden
biliyorlar, kendi eksikliklerini görmüyorlar.
Eskiden Kürt olmak zordu, şimdi Türk olmak mı zor?
Türk olmak çok daha zor, çünkü bütün Avrupa, bütün
bilinçsizliği ile onların arkasında duruyor. Kürtler çok
güveniyorlar ama Avrupa onları kandırır. Avrupa Ermenileri
de kandırdı. Avrupa beklediği menfaati elde ettikten sonra
Kürtleri pat diye ortada bırakır. Kürtlere kucak açacak
olanlar yine bizleriz, Türkler…
NE YAPSANIZ YARANAMIYORSUNUZ
Kürt meselesinde üç taraf; dağdakiler, İmralı ve DTP…
Tavuk ve yumurta ilişkisi gibi… Türkler ne yapsın… Onları
memnun edecek şey; buyurun, şu illeri size hediye ediyoruz,
alın ayrı bir devlet kurun demek mi… Bunu Türkiye şu anda
yapamaz. Bugün Kürtler bunu istiyorlarsa kan dökülür. Kan
dökülüyor zaten…
Son günlerde eskiden Türkiye'den ayrılma talebimiz vardı,
fakat şimdi vazgeçtik mesajları geli-yor…
Bunlara pek güvenim kalmadı. Her durumda kendilerini haklı
görüyorlar. Uzlaşma kültürleri hiç yok. Bizim de var
sayılmaz. Uzlaşma iki tarafın da bazı fedakarlıklar
yapmasıyla olur.
BAŞKA BİR DÜNYA GİBİ
Urfa'ya komşu Mardin'de 44 insanın canice katledildiği olay
hâlâ çok taze…
O perişanlığı Kardelenler'i yazarken gördüm. Her evde on-on
beş tane çocuk var. O ortamda sen sürekli ürersen, orada
benim anladığım anlamda etik kalmaz. İnsan çok kolay ölüyor,
öldürülüyor buralarda. Benim yüreğimi titretenler onların
yüreğini titretmiyor. Ahlak anlayışı değişik, değerler
değişik, algılar değişik, alışkanlıklar değişik… Sanki orası
başka bir dünya gibi…
Urfa'da ne gördünüz?
Urfa sınır, öteki tarafa benzemiyor. Terör yok, yoksulluk
büyük ölçülerde değil. Ne batılı olmam, ne başımın
açıklığından dolayı rahatsızlık duymadım... Doğu'da ise
yüzlerce çocuk etrafına toplanıp senden bir şey istiyorlar.
Derin bir cahillik var, fakat aynı oranda çok da büyük bir
kabiliyet ve zeka var. Burayı böyle bırakmak çok acı
veriyor. Bunda Kürtlerin de çok büyük suçu var, çünkü aşiret
sistemini yıkamıyorlar, törelerinden vazgeçemiyorlar. Bu
toprakların insanı kadınına, kızına çok kötü davranıyor.
ŞİKAYETLE BİR YERE VARILMIYOR
İstanbul'dan Güneydoğu nasıl gözüküyor?
Gözükmüyor. İlk geldiğimde büyük bir kültür şoku yaşadım. Bu
kapıyı bana Köprü açtı. Fakat Erzincan buralara pek
benzemiyor. Doğu'da başka bir dünya var. Yardım eli
uzattığında da kolay kolay ellerini sıkamıyorsun. Her şeyden
şüphe duyuyorlar, değişime karşı müthiş bir direnç
içindeler.
Herkes benim dediğim olsun istiyor…
Kürtler, Ermeniler, Kıbrıslılar ve biz… hep böyle… Sorun
çözmek isteyen uzlaşı ister. Türkler uzlaşma kültürüne biraz
daha yatkınlar.
KÜRTLER DAHA İYİ BAHÇIVAN
Mardin'de çocukları yakınlarının mezarları başında görmek ne
hissettirdi?
Çok üzüldüm. Çocuklar için üzüldüm. Cumhuriyetin bu yılında
bu tür insanların hâlâ aramızda barınabildiğine üzüldüm…
Ceza hukukumuzun yetersizliğine de üzüldüm. Yakında bir af
çıkar, bütün katiller ve hırsızlar aramızda dolaşırlar.
Af konusunu Genelkurmay Başkanı gündeme getirdi… Başbakan
Erdoğan da 2005'te Diyarbakır'a geldi açılım yapmak istedi
ama destek görmedi…
Her atılan iyi adıma karşı bir kötü cevapları var. 1 Mayıs'a
bakın, ben artık onlara Kürt demiyorum, anarşist çocuklar
diyorum, her tarafı kızgınlıkla tahrip ettiler. Ne geçti
ellerine, niçin yaptılar…
Nefret duygusu mu?
Kim besliyor nefreti? Kimse nefreti sulayarak hiçbir şey
elde edemez, devlet de kuramazlar. Kürtler Türklerden daha
iyi bahçıvanlar. Türklerin yazdığı kitaplarda nefret ve
sevgisizlik bu kadar yer almıyor.
Türkler ezdi, onlar çekti tezi var…
Bu onların cevabı… Bazı Kürt yazarların kitaplarını
okuduğumda dehşete kapıldım…
Hayalleriniz kırılmış gibi…
Bende çok büyük hayal kırıklığı var. Yaşadığım yıllara
bakınca, bugün Türkiye daha iyi bir yerde olur sanıyordum...
Kendinize dönük özeleştiniz var mı?
Politikacı değilim, yazdıklarım da politik dünyaya yön
vermedi. Rahatım, çünkü hiçbir zaman nefreti çomaklayan bir
yazar olmadım. Öfkeyle, kızgınlıkla hiçbir yere
ulaşılamayacağını bilecek yaşa geldim.
Kızdığınız kimse yok mu?
Çok var. Türkiye, başından bu güne sağcısından solcusuna çok
kötü idare edildiği için buralara geldik…
Siz de, benim oyumla çobanın oyu bir olamaz diyenlerden
misiniz?
Hayır, demokrasilerde böyle şey olmaz. Halkın yine de bir
sağduyusu var. Fakat Türkler uzun menfaatlerini görebilen
insanlar değil. Bizde sağcısı-solcusu bütün politikacılar,
muhafazakardır…
İLK ON YIL BEYİN YIKANABİLİRDİ AMA...
Resmi söyleme rağmen, “Vahdettin vatan haini değildi”
dediniz. Tepki almadınız ama aynı cümleyi Ecevit söyleyince…
O hamasetin cumhuriyetin ilk yıllarında geçerli bir nedeni
vardır. Çok büyük bir devrim yapılmıştı. Devrimi
yerleştirmek için böyle bir beyin yıkama belki on sene
geçerli olabilirdi. Fakat cumhuriyet oturduktan sonra böyle
olmaz.
2009'da bu tür söylemler bir işe yaramaz…
1950'de bile işe yaramazdı. Gerçekle yüzleşmenin zamanı o
tarihlerde gelmişti. İnsan geldiği yere tükürmemeli.
Cumhuriyet gökten zembille inmedi, Osmanlı'nın devamıyız…
Biz Türkler hâlâ işgal altındaki İstanbul'un acılarını
bilmiyoruz, okulda okutmuyorlar, ben de yıllar sonra
öğrendim.
Bu konuda yazarlar da pek sorumlu davranmıyorlar…
İçim dolu, yazarlar konusunda suskun kalmayı tercih
ediyorum… Yazarların tarih bilmesi şart değil ama bilene de
saygı göstermeliler.
İçinizi açıtmışlar…
Yazarlar, ressamlar, terziler, doktorlar gibi, birbirlerini
kıskanan insanlarmış, içlerine girince gördüm. Bir de
eleştirmenler var, kendi gruplarına ait, kendi fikirlerini
besleyen yazarlara önem veriyorlar. İdeolojik davranıyorlar.
Herkesin kendi kutusu var, kutunun içindeki yazara övgüler,
dışındaki yazarlara sövgüler var.
Peki kitlelere karşı sorumluluk bilinci nerede?
Okur ne yapacağını biliyor. İdeolojinin adamı olan okur
duymak istediği kitapları okuyor. Büyük kitle bunları
eleyerek yoluna devam ediyor. Kendimden bakıyorum, çok dini
öğelerle yazılmış bir kitap bana hitap etmiyor, çünkü benim
referanslarım dini değil. Onları okumamayı tercih ediyorum.
KESKİN LAİKLERDEN DEĞİLİM
Bu konuda eksiklik hissediyor musunuz?
İnanç olarak mı?
Hayır, bilgi ve toplumda varolan, kültür, değer olarak?
Hayır. Çünkü hem anne hem de baba tarafından Müslüman
ailelerde büyüdüm, dinini yaşayan büyüklerimi tanıdım.
İslam'ın esasını iyi biliyorum. Kendimi de çok iyi bir
Müslüman olarak hissediyorum. Bilgi eksikliği yok ama dine
angaje bir insan değilim. Geçenlerde seyahatte tanıştığım
tesettürlü bir yazar, “ben sizi okuyorum, sizde beni
okudunuz mu” dedi. Okumamıştım, kitaplarını aldım ve çok
beğenerek okudum.
Önyargınızı mı kırdı?
Hayır, o kitapta beklediğimi bulmadım. Çok güzel bir
edebiyat buldum ve çok memnun oldum. İçine tesettürünü
yansıtmamıştı, çok güzel öyküler vardı… Başörtüsüne karşı
olan keskin laiklerden değilim, kızların başı açık ya da
kapalı istedikleri gibi üniversiteye girmesinden yanayım.
O normalleşme anına henüz ulaşamadık…
Ulaşıyoruz. Benim yaşımdaki insanların çoğu tepkisel. Alışık
değiller, görmemişler, okulumuzda, muhitimizde yoktu
diyorlar… Yeni kuşak bizim kuşak gibi tepkisel değil, çünkü
ortak yaşam alanları var, paylaşım ve etkileşim oluyor.
Benim arkadaşım yok, belli yaştan sonra da arkadaş edinmek
zor.
Şimdi Türk olmak zor
Bazı kelimelerin karşılığını soruyorum. Kardelen?
Töreyi delerek karların içinde yürüyüp okula giden kız
çocuğudur. Onlar acılarla büyürler. Onlar için çok çalıştım.
36 bin tane kızımızı üniversiteye soktuk.ÇEV
alkışlanmalıydı, çünkü çağdaş eğitim veriyordu.
Nedir çağdaş eğitimden anladığınız?
Dinin gölgesinden kurtulmuş eğitim…
Çocuk, eğitim, devlet, Türk, Kürt, hayat, ölüm?
Sevilmiyor, kıymetleri bilinmiyor. İçimi acıyla dolduran şey
çocuk… Beni üzen bir kelime… Eğitim, Türkiye'nin en büyük
sorunu ve tek kurtuluş noktasıdır. Devlet, millete hizmet
etmesi gerekirken hizmet bekleyen kurum. Türk, zorluk, zor
yaşamlar. Kürt, daha zor yaşamlar… Hayat, yaşamak zorunda
kaldığın şey, su gibi, iyidir. Ölüm, günü geldiğinde
bineceğimiz sessiz bir gemi…
25 sene yayıncı bulamadım
Köprü'nun ekrandaki halinden memnun musunuz?
Köprü romanı Vali Recep Yazıcıoğlu'nun birebir hayatı değil
ama o da içine giriyor. Üç kitabım ekrana çıktı hiçbirinden
memnun değilim. Ekranın şartları farklı. Dizi olsun diye
verdiğinde yapabileceğin bir şey yok. Fakat yine de faydalı,
kitap okumama tabusunu bir ölçüde kırıyor.
Biyografi yazarlığı zordur…
Çok. Zaten üç tanede kaldım. Kırılgan bir insan değilim ama
hiç kimseyi memnun edemiyorsunuz. Yayıncım 'Aylin'de başımız
çok ağrıdı, davalar açıldı, Köprü'de böyle olmasın valiye
gönderelim' dedi. Valiye, kırmızı kalemle çizin dedim. Nasıl
olsa kıpkırmızı gelir ve basmam diyordum, bir hafta sonra
geldi, tek bir yerine işaret koymuş. Heykele mermer demişim,
o çizip tunç yazmış…
Kaprisli misiniz?
Değilim. Aylin'e 25 sene yayıncı bulamadım, nereye
götürdüysem reddedildi. Pek de ümidim yoktu, Remzi
Kitapevi'ne sundum yaz, getir dediler. Yazarlığımı bir
anlamda Remzi'ye borçluyum. Bana çok iyi davrandılar, el
üstünde tuttular. İkinci yayın evim de Everest.
Neden yeni bir yayınevi aradınız?
Aramadım, Faruk Bayrak Bey belalı bir âşık gibi peşimden
sene-lerce koştu. Çok zayıf bir anımda kabul ettim… Ağır bir
hastalık geçiriyordum, annem de çok yaşlıydı, bana bir şey
olursa hiç değilse geride anneme bakacak kadar para
bırakayım diye avans aldım… Oğlumun yaşında ama bana
çocuğuymuşum gibi sahip çıktı.
|