|
HALİFELİK
UNVANI KALDIRILMIŞ AMA HİLAFET KALDIRILMAMIŞTIR
Ayasofya’nın Cami olmaktan çıkarılması ve müze yapılması sürecindeki
gizemler son zamanlarda Milli Gazete tarafından da gündeme taşındı.
Önemli ölçüde de yankı buldu. Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesine
rağmen Ayasofya bugün hala müze. 1934′ten sonraki gelişmeleri siz nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Ayasofya’nın durumunu yakından ilgilendiren iki önemli olay anlatacağım.
Birincisi; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması. Diyanet İşleri
Başkanlığı neyin yerine kuruluyor? Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ilga
ediliyor, Hilafet kaldırılıyor 1924′te. Peki gerçekte Hilafet
kaldırılıyor mu? Soru bu.
Türkiye’de hilafet kalkmamıştır Türkiye’de 1924 yılında Hilafet
kaldırılmıştır. Ama aslında Hilafet kaldırılmamıştır. Kaldırılan, ilga
edilen Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’dır. Meclis kararıyla Halife
Abdülmecit’in ünvanı geri alınmıştır. Yani Abdülmecit’in Halifelik
ünvanı kaldırılmıştır ama halifelik makamı kaldırılmamıştır.
Hilafetin kaldırılması için ilga edildikten sonra mülga edilmesi
gerekiyor. Mülga olabilmesi için gömülmesi gerekmektedir, ama gömülmedi.
Örneğin bir şahıs vefat etti ilga oldu, mülga olabilmesi için gömülmesi
gerekiyor. Mülgası yapılmadı.
Bir şahsa verilmiş olan halifelik unvanı kaldırılmış, onun yerine makamı
kalmış fakat makamda bakanlık ilga edildiği için diyanet işleri reisliği
yerine getirilmiştir. Şöyle örnekleyelim. Bir adam Başbakan oldu Meclis
onu Başbakan olarak kabul etti. Türkiye Cumhuriyetini yönetiyor.
Sonrasında o kişinin Başbakanlığı bitti. Ama Başbakanlık makam olarak
hala duruyor. Yani Bir şahsa verilmiş olan Halifelik ünvanı
kaldırılmıştı onun yerine makam kalmış, fakat makamda Şeriye ve Evkaf
Bakanlığı ilga edildiği için yerine kurulan Diyanet İşleri Reisliği diye
bir kurum çıkmış ortaya.
AYASOFYA’YA DAİR HUKUKSUZ SÜREÇ İŞLİYOR
O sırada Ayasofya Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’na bağlı iken ondan ayrılmış
Kültür Bakanlığı veya Müzeler Saraylar adıyla başka kurum gözetimine
bırakılmış.
Burada iki husus önemli Birincisi böyle bir olay hukuki midir? Bu
tartışılır. İkincisi Hilafet kurumu. Hilafet ancak biat yoluyla mülga
edilebilir, yasal olarak siz Hilafet’i ilga edilebilirsiniz, ama
mülgasının yapılabilmesi için biat gerekiyor biat edilecek halife yok
ortada kişide yok ortada.
Şeriat yasalarına göre biat yoluyla alınmış bir kurum ancak biat yoluyla
devredilebilir. Böyle bir iş yapılmış mı yapılmaz neden yapılamaz. Çünkü
Halife yok ortada. Biat edilecek kimse olmadığı için ortadan
kaldırılamamıştır. Dolayısıyla iki husus çok önemli. Halifeye bağlı iken
Ayasofya sivil kurumlara, sivil yasalara devredilmiş fakat biat
edilmediği için Ayasofya’nın durumu muallak bırakılmıştır.
Fakat 1934′e gelindiğinde durum çok farklı bir hal alıyor. 1934 yılında
bu defa Meclis’te bir tasarı hazırlanıyor. Buna göre deniyor ki;
“Ayasofya bina olarak kötü durumda restorasyona alınması” gerekiyor.
Bunun için bir kararname çıkarılıyor. Restorasyona alınma kararı 22
Kasım 1934′te çıkarılıyor. Restorasyon kararının sıra numarası da 1589.
İki gün sonra aynı başlık altında yine aynı sıra numarasıyla (halbuki
1589′dan sonra başka bir numara alması gerekiyor, mesela 1590 gibi) 24
Kasım 1934′te restorasyon ve müzeye çevrilmesi yönünde (müzeye
çevrilmesi ibaresi birincisinde yok ikincisinde var) kararname
çıkarılıyor. Birinci sayfası farklı, ikinci üçüncü, sayfası farklı
muamelat dairesinin kağıtlarına basılıyor.
LENİNGRAD, WASHİNGTON… VE ATATÜRKLAND
Peki, bu kararın arkasında kim ya da kimler var? Kararnamelerin altında
Mustafa Kemal’in imzası olduğu görülüyor. Fakat bu imza da oldukça
tartışmalı…
Türkiye’de soyadı kanunu 02.07.1934 tarihinde çıkıyor. Meclis kabulü
21.06.1934. Yani temmuz ayında çıkan bu soyadı kanunu Kasım ayına
geliyor; bu tarihte Mustafa Kemal’in soyadı yok o sırada, hatta Mustafa
Kemal değil “Mustafa Kamal Öz” diye geçiyor. Mustafa Kemal’e Atatürk
soyadı 27.11.1934 de kanunla veriliyor. Dikkat edelim buraya yani
kararnameden 5 gün sonra veriliyor. Ama kararnamenin altında K.Atatürk
diye imza var. Bu nasıl oluyor? Üstelik Mustafa Kemal, ‘Ata’ isminden
nefret ediyor; “bana Ata mata demeyin” diyor, bu bütün belgelerde var. O
dönemde bazı yağcı, yalakalar Mustafa Kemal’i bile kızdıracak
tekliflerde bulunuyor. Muhittin Üstündağ, Mustafa Kemal’e: “Efendim
dünyada Lenin adına kurulmuş şehir var Leningrad, Washington adına
kurulmuş bir şehir var. Biz de Ankara’nın adını değiştirelim Atatürkland
yapalım” diyor, Atatürk onları yanından kovuyor.
O zaman, Mustafa Kemal’in adını ve gücünü kullanan birileri var…
Buraya kadar geçen sürede iki önemli husus var. Halifenin unvanının
alınmasından sonra Ayasofya’nın statüsünün belirsiz bırakılması, çünkü
devletin içinde kime ait olduğu belli değil. İkincisi o kararnamelerin
altında K. Atatürk imzası nasıl oluyor? Çünkü O sıralara da Mustafa
Kemal, Öz soy ismini kullanıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü bir soruşturma
yapar ve süreci incelerse şunu görecekler: Kararnamenin altında İnönü ve
Şükrü Kaya’nın imzaları ıslak imza. Mustafa Kemal’in imzası ise
kaligrafi, o kaligrafi oraya konulmuş.
Diğerleri gibi değil. 22 Kasım tarihinde Mustafa Kemal’in soyadı Atatürk
değil. 27 Kasım’dan itibaren Atatürk soy ismini alıyor. Çünkü o
kararnamenin hazırlandığı tarihte Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı
verilmemiş, Buna rağmen belgelere Atatürk olarak imza atılmış. Bu
teklifi veren, bu değişikliğin yapılmasını sağlayan ve o imzayı atan
Agop Martayan Dilaçar diye bilinen bir Mason ve Necmettin Arıkan diye
diğer bir masondur. Bu değişikliğin amacı Ayasofya’yı müze haline
getirmek daha sonrada tüm dinlerin buluştuğu merkez haline getirmektir.
Bugünkü diyalogçuların yürüttüğü yöntemle aynı.
AYASOFYA’NIN VAKIF EVRAKLARINI YOK ETMEYE ÇALIŞTILAR
Mustafa Kemal’in bu yaşananlardan haberi yok mu yani?
Mustafa Kemal’in bu kaligrafiden hiç haberi yok. Bunu kesin olarak
söyleyebilirim. Çünkü ortada iki kararname var; biri 22 Kasım diğeri 24
Kasım tarihli. Birinde restorasyon kararı var diğerinde restorasyon ve
müze kararı var. Tabi o restorasyon hala bitmedi. Bitmeyen bir
restorasyondur o.
Dolayısıyla Ayasofya’nın şimdiki durumunda bir belirsizlik var. Vakıf
olmaktan da çıkarmaya çalışıyorlar. Vakıf evraklarını da yok etmeye
çalışıyorlar. Bunun vakıf olduğunu Fatih Sultan Mehmet Han’ın bizzat
kendi buyruğunu ortandan kaldırıp burasının hoş görü adı altında diğer
dinlerin de ibadet yapabileceği bir duruma kavuşturmak istiyorlar. AB
Parlamentosu’nda Ayasofya’nın bir an önce Ortodoks ibadetine iadesiyle
için teklifler, konuşmalar da oldu. Bu konuyu gündeme getirenlerden
ikisi Romen milletvekiliydi. Bunlara 26 milletvekili destek verdi.
Bunlarda zamanla gelecek önümüze. Ermeni tazminatları, toprak istekleri
gelecek 15 yıldan beri bunları söylüyorum. Süreç dergisinin 1. sayısında
20 yıl sonra Sevr’i önümüze koyacaklar demiştik. Bu da sırası ve günü
gelince önümüze gelecek.
LOZAN ANLAŞMASINDAKİ ‘İBADETHANE’ İFADE!
Haberi yoksa neden karşı çıkmıyor peki?
Dış baskılar var. Bir kere Lozan’da bize büyük bir gol atıyorlar
Ayasofya ile ilgili. Bu golden sonra toparlanmak kolay değil. Lozan
Anlaşmasındaki 39. – 44. maddelerinin içinde bu günkü Fener
Patrikhanesi’nin kalmasının adı bile geçmemesine rağmen şöyle bir ifade
var: “Hıristiyanlar ve Hıristiyanlara ait ibadethaneler”.
Daha sonra İngiliz ve Fransızlar bu ibareyi kullanıyorlar zaten.
Dikkat ederseniz, “Hıristiyanlar ve Hıristiyanlara ait kiliseler”
denmiyor. “ibadethaneler” deniyor.
Bu ayrıntı çok mühim. Ayasofya eski kilise olduğu için ibadethane
statüsüne sokulduğu zaman Lozan anlaşmasındaki bu madde gerçekleşmiş
oluyor.
Bize de bunu empoze ediyorlar. İbadethane statüsüne kavuşturulursa
Türkiye yanar.
Türkiye olarak önümüze getirmek istedikleri bir husus var: “Ayasofya
aslında Ortodoksların malıdır” diyorlar. “Orası kiliseydi tekrar
açılmalı, çağımız dinler arası diyalog çağıdır senede iki defa gelsin
ibadetlerini yapsınlar” diyerek bu olup bitenleri, uygulamak istedikleri
planları normalleştirmeye çalışacaklar.
Bunu da halkımıza ‘turist geliyor’ diye anlatacaklar.
Türkiye böyle bir jest yapmaya zorlanacak ve bu durum insanlara
yutturulacak. Saadet Partisi’nin yaptığı “Papa buraya gelme mitingi”
olmasaydı; Papa gelince Ayasofya’da diz çöküp burayı kendilerince
yeniden kutsasaydı; o zaman cümbüşü seyredecektik
AYASOFYA’YI İBADETHANE STATÜSÜNE SOKMAYA ÇALIŞIYORLAR
İlginçtir Türkiye’mizde AB uyum yasaları çerçevesinde mevzuatımızdan
‘cami’ ifadesi çıkarılarak yerine ‘ibadethane’ ifadesi de kondu. Şimdi
siz de Ayasofya ile ilgili ‘ibadethane’ statüsünün tehlikesine dikkat
çekiyorsunuz. Bu çok önemli bir vurgu. Ayasofya’nın ‘ibadethane’ statüsü
sizce neden sakıncalı peki?
Evet, Ayasofya’yı ibadethane statüsü haline getirmeye çalışıyorlar.
Böyle olursa eğer Ayasofya havra da olabilir, kilise de olabilir,
Budistlerin tapınağı da olabilir. Türkiye biraz önce de bahsettiğim gibi
bu konuda çok sıkıştırılıyor. Ayasofya’ya ‘ibadethane’ statüsü verilsin
isteniyor. Bunun için ibadethane statüsüne kavuşturulmamalı. Müslüman
ibadeti yapılmalı. Hıristiyanların ibadet etme hakkını Doğu Roma bile
vermemiştir. Müzeyken cami yapılmayıp ibadethane olursa daha kötü olur.
Bunu biraz açar mısınız?
Ayasofya’nın arkasında namaz kılabilirsin. Ama içinde, kubbenin altında
namaz kılabilir misin? İzin vermezler! Ayasofya’nın kilise olarak
açılmasını engellemeden cami olarak kullanamazsın Dinlerarası diyalog ve
İbrahim’i dinler diyerek yaptıkları propaganda da bu konuda çok
etkilidir. İnanç turizmi yapılıyor kazandığımız para şu kadar diyerek
halka yutturmaya çalışacaklar.
İbadethane statüsüne kavuşursa, Lozan’ı uygulayın diyecekler. Tekrar
ediyorum; ibadethane statüsü verilerse cami olarak kullanılmayacak.
Lozan anlaşmasından 1934′e kadar Türkiye’de siyasi olarak çok önemli ve
karışık olaylar yaşanıyor. 1934-1938 yılları da öyle. Hilafeti kaldırdın
bir de ‘Ayasofya’yı Hıristiyanlara veriyorum’ dersen, Türkiye’de kıyamet
kopardı. Zamana yayıyorlar. Burada bazı kesimlerin yapacakları
propaganda çok önemli. Türkiye’nin İnanç turizminden kazanacağı para,
Türkiye bir ilki gerçekleştiriyor denilerek halka, Ayasofya’nın ortak
kullanılması gibi, bunu yutturmaya çalışacaklar. 2013′ten itibaren bu
tür girişimler başlayacak.
AYASOFYA KONUSUNDA DIŞ BASKI VAR
Sayın Altındal, Aysofya’nın bu duruma düşmesinde dış baskılara da
değindiniz. Bugün de bu baskılar ya da müdahil olma durumu var mı?
Olmaz mı! Bu projeler beş yıllık falan değil uzun vadeli projeler.
Örneğin Kürt meselesi. Bu mesele İran, Irak ve Türkiye’ye karşı her
zaman kullanılacaktır. PKK biterse sorun biter, bunun için bitmesine
izin vermezler. PKK biterse başka şeyler çıkar. KCK operasyonu BDP’nin
dediği gibi masum değillerdir. KCK geçmişteki 5 örgütün üst
yapılanmasıdır. 1970′lerden bu yana vardır. Bu destek yurt dışından
gelmektedir. Bu desteğin amacı da çok açık.Türkiye’yi hep kendi
denetimleri altında tutmak, güçlenmesine izin vermemek. Bunun gibi
Ayasofya konusunda da önemli bir dış baskı ve müdahale var. Ve
söylediğim gibi, bu proje kısa süreli bir proje değil, uzun soluklu bir
projedir.
İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ İÇİN MÜSLÜMAN ÜLKELERİN BÖLÜNMESİ GEREKİR
(Ekonomik Güçsüzleştirmek için)
Yakın coğrafyamız içinde geçerli mi bu gibi projeler. Mesela Arap
Baharı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu öyle anlatıldığı gibi Arap Baharı değil ki! Nedeni; Amerikan
Dışişleri tarafından 2005 senesinde özel bir birim açıldı. Bu birim bir
dergi görüntüsü altında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın projelerinin
işlendiği yerdir. 2005 yılında kurulduğunda 3050 çalışanı vardı; bugün
10 binden fazla çalışanı var. Bu derginin vasıtasıyla internet, radyo ve
diğer araçlar da kullanılarak çok ilginç bir çalışma yürütülüyor
yıllardır. Mesela Özgür İran Radyosu Washington da kurulmuş bir radyo.
Büyükelçiliği olmadığı için sanal büyükelçilik açılmıştır. Yani bir nevi
Özgürlük kurma örgütü kurulmuş. Bütün bunlar İsrail’in güvenliği için
yapılıyor. Petrol bahane. Birinci hedef Müslüman orduları yok etmek
bunun içinde Türkiye ordusu da var. Doğrudan doğruya halkı
ayaklandırarak yürütmek. Bu siyasetin ismi Hillary Clinton’ın dediği
gibi Holizmdir. Temel amaç Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırma
projesidir. İsrail’in güvenliğinin temini için Müslüman ülkelerin
bölünmesi gerekir.
Milli Gazete
-------------------------------------------------------------------
ÖNEMLİ BİR HABER İÇİN TIKLAYINIZ:
http://blog.milliyet.com.tr/patrikhane-nin-aynoros-unda-buyuk-yolsuzluk/Blog/?BlogNo=342269
---------------------------------------------------------------------
Fener Rum patrikhanesi – Ergenekon – İlhan Cihaner
Fener Rum Patrikhanesi’nin İsmailağa’yı yok etmek istediğini bir
itirafçıdan dinlemiştik. patrikhane, İsmailağa’yı yok etmek için
Ergenekon terör örgütünden yardım istemiş. Acaba bu isteklerini kaç kere
tekrar ettiler. Hızır hocamızın şehit edilmesi, Bayram Hoca’nın
bıçaklanarak şehid edilmesi de bu isteklerin yerine getirilmesi miydi?
İtirafçı: “Aralarına sızdım, onlar gibi giyindim” diyordu. Bayram
Hoca’yı şehid eden katilde yakın zamanda cemaatin arasına giren, kılık
kıyafetini cemaate uyduran bir kişiydi. Bayram Hoca’nın oğlu da elindeki
belgeleri göstererek “babamı Ergenekon şehit etti” diyordu.
Fener Patrikhanesi istemiş, Ergenekon katletmişti!
Bayram Hoca’nın şehit edilmesiyle birlikte ipi Ergenekonun elinde olan
iri medya, İsmailağa haberleri yapmaya başladı. Şehit eden, edenler,
katiller değil cemaatin kılık kıyafeti konuşuluyordu. Yok, şeriat
mahkemeleri, çek senet tahsilâtçıları, cübbeli çatışması diyerek
cemaatin üstüne çullanmaya başladılar.
Bir teoriye göre;
Fener Rum Patrikhanesi, İsmailağa cemaatinin varlığından rahatsız olduğu
için itirafçınında söylediği gibi Ergenekon terör örgütünden yardım
istemişti.
Ergenekon, kendilerine Yunanistan’ın maddi ve manevi desteğini ulaştıran
Patrikhane’nin bu isteğini yerine getirdi.
Cemaat içerisinden sesi çok çıkan etkili bir ismin seçilmesi “cemaate
verilen büyük bir mesaj” olacaktı. Efendi Hazretleri’nin kürsüye
geçirdiği bayram Hocamızı seçtiler.
Cinayetten sonra görev basın ve yayın organlarında olacak, yapılan
haberler ile soruşturmanın yönü saptırılacak, cemaatin iç hesaplaşması
gündeme getirilecek, şeriat hukukunu kendi içinde tatbik eden bir gurup
olarak lanse edilip, kılık kıyafet şekli, yaşayış tarzı irdelenerek
cemaatin İstanbul’un merkezindeki varlığı tartışmaya açılacaktı.
Aydın Doğan’ın medyası bu iş için görevlendirildi. NTV ile irtiabata
geçildi. O günün haberlerine baktığınızda istisnasız bütün gazete ve
televizyonlar olaya itidal ile yaklaşıp bir provokasyon olduğu konusunda
birleşirken, “Hürriyet, Milliyet, Vatan, Star tv, Kanal D, CNN Türk”
gibi Doğan medyasına ait organlar Patrikhane’nin amacına hizmet eden
yayınlar yapıyordu.
Manşetler ardı ardına patlıyordu; “İşte İsmailağanın şifreleri”,
“İsmailağanın kodları”, “İsmailağanın gizli yönü”
Bu gün anlıyoruz ki, bütün bunlar Fener Rum patrikhanesi ve Ergenekon
işbirliği ile meydana gelen olaylarmış.
Savcılar bunu da soruşturmalı ve bu kapsamda Patrik Bartholomeos ifade
vermelidir. Savcılar bütün bu olup bitenleri “Fitne ocağının” başına
sormalıdır.
Sorsa ne değişir ki? Yapacağı şey inkâr etmek olacaktır. Hatta kendi
adamları tarafından linç edilen adamı işaret ederek “Katile sorun”
diyerek bir de alay edecektir.
İLHAN CİHANER KULLANILDI MI?
Bayram Hoca’nın şehit edilmesi Patrikhane’yi tatmin etmemiş olacak ki
Ergenekon’dan yeni siparişler yapılmış. İlhan Cihaner’in soruşturma
girişimi de bundan olsa gerek. Veya oda Hanefi Avcı gibi yakalanacağını
bildiği ve “İsmailağa’yı soruşturdu, içeri alındı” dedirtmek için böyle
bir girişimde bulundu. Her halükarda amaç İsmailağa’yı gündeme taşımak
ve zarar vermek. Tabi hükümeti de zor durumda bırakmak.
Patrikhane’yi ziyaret eden devlet yetkilileri de bunu anlasa ya. Onlara
yaranılamayacağını bilseler ya.
Yukarda anlatılanlar sadece bir teori. Aslında bütün hesap ortada ama
tam olarak birşey söylemek, kesin ifadelerle birilerini suçlamak mümkün
değil.
FİTNE OCAĞI KAPATILMALI
Devletimize sesleniyoruz: “Bu terör işbirlikçilerine yüz vermeyin,
şımartmayın, onları memnun etmeyin, onlara yaranamazsınız, yüzünüze
gülerler arkanızdan kazdıkları kuyuya iterler.”
Hatta bu “fitne ocağının” kapatılması gerektiğini söylüyoruz. Tamam,
bizim ecdadımız onlara her türlü imkân ve hürriyeti sağlamıştır ama
“Gregorios” gibi hainleri de asmasını bilmiştir.
www.ismailaga.info |