|
KURBAN
(1)
“(Ey Resûlüm!) Gerçekten
Biz, sana pek çok nimet verdik.
Öyle ise Rabbin için
namaz kıl, kurban kes.”
Kevser,108/1-2)
Kurban Bir
Temrindir
Sevgili Peygamber
(s.a.s.) için şöyle diyor Yunus’umuz:
“Canım
KURBAN olsun sana
Adı güzel
kendi güzel Muhammed!”
Kurban olmak, bize
ait olduğunu sandığımız değerlerden ve hatta canımızdan
vazgeçebilmektir.
Kurban bir
temrindir. Hayat yolunda karşılaştığımız veya
karşılaşabileceğimiz bir takım travmalara/ sarsıntılara/
karşı kendimizi alıştırmadır. Bu alıştırmayı biz
Müslümanlar, her sene en az bir kez yaparız ve adına da
kurban deriz.
Aslında İslâm’ın
birçok buyruklarında bu espri vardır. Sevdiklerimizden
vazgeçebilmeye alıştırma hikmeti. Zekât verirken, bize ait
olduğunu sandığımız ve oldukça da sevdiğimiz servetimizi
Allah yolunda harcarız, servetimizi muhtaç olanlarla
paylaşmayı öğreniriz. Bu davranış, zenginlerin, servetini
kaybetmeleri halinde büyük bir travma geçirmemeleri için bir
temrin değil midir? Varsıllıktan yoksulluğa düşünce
harakiri yapan Japon iş adamlarını, dünya çapında zenginler
arasında iken intihar eden Batılı iş adamlarını sıkça
görmüyor muyuz?
Bu dünyanın en
çok sevilenlerinden birisi de çocuklarımız değil midir? Bu
kadar sevmemize rağmen onların bize ait olmadıklarının,
gerçek sahiplerinin “Yaradan” olduğunun bilincinde miyiz?
İşte Kur’an, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail örneğini verirken,
bizi bu bilince ulaştırmaya çalışıyor. Evlatlarımız, belki
bizim hayatta en çok sevdiklerimizdir, ama hangisi bize
aittir ki, en çok sevdiklerimizin? En çok sevdiğimiz
insanlar Rahmet-i Rahman’a kavuşunca, “İnna lillah ve inna
ileyhi Raciûn” demiyor muyuz? Peki, bu cümlenin bilincinde
miyiz? Bunu söylerken: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz”
dediğimizin farkında mıyız?
Bizler
geleceğin potansiyel özürlüleriyiz yani her an en
sevdiklerimizi kaybedebiliriz: Sağlığımızı, servetimizi,
şöhretimizi, yakınlarımızı anne ve babamızı, hatta
evladımızı. Şayet bu bilgi ve bu bilincimizi tekrar
edemiyor, ruhumuzda taptaze tutamıyorsak, felaketler
karşısında metin olmamız mümkün değildir. Eğer kendimizi
İslâm’ın bu temrinlerinden geçirmiyorsak, beklenmedik
olaylar karşısında büyük psikolojik darbeler bizi perişan
eder.
İşte kurban, bizi
böylesi psikolojik yıkıntılara karşı dayanıklı hale
getirmenin temrinlerinden biridir.
Bizler,
kurbanlığımızı; kuzumuzu, koçumuzu sever, okşarız. Onu
kurban etmeden önce bizim nezdimizde onun yeri, diğer
hemcinslerinin arasındaki yerinden ayrıcalıklıdır. Aynı
zamanda o bizim alın terimiz ve emeğimizdir. Ve onu
Rabbimize kurban eyleriz. Biliriz ki, onun ne eti, ne de
kanı bizi Rabbimize yaklaştırır. Bizi Yüce Rabbimize
yaklaştıran sadece ve sadece takvamızdır; iyi niyet
ve güzel olan temennilerimizdir. Bu bakımdan diyebiliriz ki,
bu iyi niyet ve takvamızla Rabbimize yakın olmaktır, kurban
ritüeli/ uygulaması/ ise sadece bir sembolden ibarettir
Ve sonra da, onun
etini fakir- fukaraya, konu- komşuya dağıtırız. Bu da bizi
ayrıca mutlu ve bahtiyar eder.
Kur’an’da Kurban
Kurban
olayı yani Hz. İbrahim ve İsmail hadisesi bizlere, bir adı
da “Kasas”/ gerçek hayat öyküsü/ olan Kitap’ta
şöyle anlatılır: “Bir gün
(İbrahim): “Rabbim! Bana iyilik, güzellik, doğruluk timsali
olacak bir çocuk ihsan eyle” diye dua etti.
O zaman biz de ona halim selim
bir oğul müjdeledik.
Oğlu (babasının) yanında koşma
çağına gelince “Yavrucuğum! Ben seni rüyamda boğazladığımı
görüyorum. Bilmem ne dersin?” dedi.
Çocuk da: “Babacığım sana ne
emrediliyorsa yap. Allah’ın izni ile beni sabredenlerden
bulacaksın” dedi.
Her ikisi de (Allah’ın buyruğuna)
teslim olunca İbrahim onu yüz üstü yatırmıştı.
(Tam o anda) ona: “Ey İbrahim!”
diye seslendik
“Gerçekten sen rüyana sadakat
gösterdin. İşte Biz, güzel ahlâk sahiplerini ödüllendiririz.
Bu gerçekten çok zor bir sınavdı” dedik.
Ona bunun yerine büyük bir
kurbanlık verdik.
Çağlar boyu anılmasını sağladık.
Selâm olsun İbrahim’e!”
(Saffat;
37/100-109)
Âyetlerin
Düşündürdükleri
Bu
anlatımı yüzeysel olarak okuyup geçenler, anlatılanları
tarihsel bir hikâye olarak algılar ve belki de, birtakım
yanlış düşüncelere de sürüklenebilirler. Çünkü burada bir
bıçak vardır; küçücük bir yavruyu kesmek isteyen bir bıçak.
Bıçağın bir tarafında seçkin ve erdemli bir insan olan baba;
öbür keskin tarafında ise bu babanın, canı kadar sevdiği
oğlu İsmail vardır. Nasıl olur da bir baba oğlunu kurban
edebilir? Bu bir vahşet değil midir? gibi sorular bile akla
gelebilir.
Oysa
tarihin derinliklerine inip, bu olayı o günkü şartlar
altında değerlendirdiğimizde, bize verilmek istenen
mesajların olduğunu görmemiz gerekir. Çünkü gerek Hz.
İbrahim döneminde olsun, gerekse ondan önceki devirlerde
olsun binlerce genç kız ve erkek Tanrılara kurban ediliyor
ve edilmişti. Onlar, “Oğlum, rüyamda, seni Rabbime
kurban ettiğimi gördüm; hem de defalarca. Bu duruma sen ne
dersin?” sorusuna muhatap olabilme şansına bile
kavuşamamışlardı. Gerçi, tarihin çeşitli dönemlerinde, Hz
Nuh gibi elçiler, insanın tanrılara kurban edilmesinin,
kanın, leşin, domuzun yenmesinin haram olduğunu
hatırlatmışlardı insanlığa. Ama ne yazık ki, insanlar bu
uyarıları unutmuşlar, yine aynı yanlışları yapmaya devam
edegelmişlerdi. Bir taraftan da, Hindistan’da olduğu gibi,
hiçbir hayvan etinin yenmesine taraftar olmayan toplumlar
vardı yeryüzünün bazı ülkelerinde.
İnsanların
en büyük terbiyecisi /Rabbinnas/ olan Yüce Allah,
yukarıda mealini verdiğimiz ayet ile yine uyarıyordu
kullarını. Bu uyarıyı, “sana söylüyorum kızım, sen anla
gelinim” dercesine kulu ve elçisi İbrahim aracılığı ile
yapıyordu.
Kurban
ibadetiyle, dört bin yıldan bu yana sürüp gelen bir gerçeği
öğretiyordu bizlere ve aynı zamanda çocukların kurban
edilmesi gibi yanlış bir uygulamaya da dikkatimizi
çekiyordu.
Kur’anın
anlattığı yukarıdaki olayla bizlere şu mesajlar sunulmak
istenmiştir diye düşünüyoruz:
- Hiçbir kul,
hiçbir insan kurban edilemez. Allah’ın verdiği bir kulun
canını ancak o canı veren alabilir. Haksız yere hiçbir
insanın canına kıyılamaz.
Çünkü insan;
-
Yaratılmışların en mükemmelidir/ahseni takvim/ ve
yeryüzünün halifesidir, yaratılmışların en şereflisi/eşref-i
mahlukat/ ve efendisidir. O halde bu varlık kurban
edilmemelidir. Bu ilkeler, geçmiş ve gelecekteki
insanlığın ortak bilinci olsun ve bu bilincinizi
de “kurban” olayı temsil etsin.
- Size helal
kıldığım helal rızıklardan yiyiniz, helal olan
hayvanların etini yiyiniz.
Rüyalarınız size
yol gösterebilir belki, ama vahiy ile teyit edilmedikçe/
doğrulanmadıkça/ rüyalar yol gösterici olamaz. O zaman
olsa olsa ancak sizi bağlayan birer ilham kaynağı olabilir.
- İbrahim ve
oğlu, bu olayla büyük bir samimiyet testinden
geçmişlerdir. Nefislerini tezkiye etmişlerdir. Baba ve
oğul, ikisi birlikte teslimiyet göstermişlerdir. Şu
kesinlikle bilinmelidir ki, Rablerine teslim olanlar
eşyayı da teslim alırlar. İnsanlar, maddeci bakış
açılarıyla (Kartezyen mantıkla), Hz. İbrahim ve Hz.
İsmail’i anlamakta zorlanabilirler. Ama o iki güzel
insan, bir yandan da, sonsuz bir imanla bağlandıkları
Rablerinin İlâhi adaleti gereğince bir babanın oğlunu
kesmesine izin vermeyeceğini biliyorlar ve buna
inanıyorlardı.
- Bütün
kulların Allah’a yakın olabilmeleri için, sevdiklerini
O’nun yolunda harcamaları ve böylece mallarını ve
nefislerini tezkiye etmeleri gerekir.
-
Kurbanlarınızın ne etidir, ne kanıdır sizi Allah’a
yaklaştıran. Siz, sadece iyi ve vahiy yoluyla
doğrulanmış olan davranışlarınızla Rabbinize
yaklaşabilirsiniz.
- Kurban, bir
manada İslâm demektir. Bu iki kelime birbiriyle çok
güzel örtüşmektedir. Çünkü ikisinin de kelime anlamları
C. Hakk’a teslim olmak, O’na sığınmak, O’na yakınlaşmak
ve mutluluğu tatmak demektir.
Ne
mutlu Kurbana bu gözle bakabilenlere.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
simavi48@gmail.com |