|
BİR ŞEYH ARIYORUM
Bir şeyh arıyorum; tevhid
akidesini kabullenmiş 21.yüzyılın bir Müslüman’ı olarak, “ağabey”
diyebileceğim bir şeyh.
Aradığım bu şeyh,
dedem Fatih’in meftun olduğu şeyhlerin benzeri olsun
diyorum. Bir Akşemseddin’i, bir Molla Gürani’yi, bir Hacı
Bayram Veli’yi… andırsın istiyorum.
Benim şeyhim, “Men
bende-i Kur’an’em” yani “ben Kur’an’ın bendesiyim”,
desin ve sonra da, Peygamber (s.a.s)’i kendisine rehber
edinmiş olsun.
Bir şeyh arıyorum. Bu
şeyh, basiretli, öngörülü olsun; tiranların önünde diz
çökmesin, gizli mahfillerin piyonu olmasın, bilerek veya
bilmeyerek sömürgeci güçler tarafından kullanılmasın.
Şeyh Lawrance’lerden, Şeyh İbrahim( J.Ludwig
Burghard)lerden de olmasın. Bunlar uyanık ve
fettan olan şeyhlerdi. Bir de aptalları vardı. Onlardan,
yani kılıççı, kalkancı ekibinden hiç olmasın. Adı
Müslim (Rabbine teslim olmuş) olabilir, ama Müslüm
olmasın.
Bir de yaşı kırkın altında
olmasın istiyorum. Çünkü benim Peygamberim bile kırk yaşında
İlâhi vahye muhatap oldu. Bu yaşa kadar hayatı iyice
tanısın, iniş ve çıkış yollarından yürümüş olsun. Uzmanlar
bile, insan beyninin 40'lı yaşların sonuna kadar gelişmeye
devam ettiğini söylüyorlar. Alnımızın arkasındaki prefrontal
korteksin 30'lu ve 40'lı yaşlarda da şekil değiştirmeye
devam ettiğini ve bu korteksin, insanı insan yapan önemli
bir beyin bölgesi olduğunu ifade ediyorlar. Meselâ; karar
alma, toplumsal iletişim ve diğer pek çok kişilik
özelliğimizin bu yaşlarda tamamlandığı belirtiliyor. Evet,
ben 40 yaşını aşmış ve tasavvufta bir gelenek olan icazetli
bir şeyh arıyorum; babadan oğula geçen bir şeyhlik de
istemiyorum.
Bir şeyh arıyorum; “allame”
ya da “mütebahhir” bir zat olsun. Din ilimleriyle
mücehhez olsun. Her birinde mütehassıs olmasa da, Hadis,
Tefsir, Fıkıh, Kelâm, Siyer ve Tarih… Bilimlerinden
haberdar olsun. Bu konularda söz sahibi değilse bile,
sağında ve solunda sürekli bilgi alabileceği danişmentleri
bulunsun.
Bir şeyh istiyorum; asla
ve asla din baronu suretine bürünmesin. Narsizm
gibi psikolojik arızaları bulunmasın; bana, el ve etek
öptürmesin. Beni kapıkulu gibi görmesin.
Bakışlarıyla içimi
aydınlatsın,
Nazarlarıyla gönlüme sürur
dolsun,
Sohbetiyle kalbim mutmain
olsun.
Evlatlarıyla eşdeğer görsün
beni.
Sevgiyle, merhametle,
saygıyla kuşatsın kendisini sevenleri.
Benim şeyhim şöyle
desin: “Bana benzeyebilir, yolumu izleyebilirsiniz, ama
benim bir kul olduğumu unutmayınız. Hedefiniz bana yetişmek
değil; beni aşmak olsun.” Her daim böyle desin müritlerine.
Benim şeyhim, güzel
sözlü, nur yüzlü, olsun. Fıtrat Kitabımız : “ Onların
yüzlerinde secde izinden nişanları vardır,”
(48/ 29)
diye buyuruyor ya. İşte benim şeyhim de öyle olsun;
siretinin güzelliği suretine yansısın.
Bir şeyh arıyorum;
hasbilik onun temel ilkesi olsun; kesbilik
(dünyevileşme) ise yanına asla uğramasın. Benim peygamberim
de, şerefli, ama bir o kadar da çileli görevini ifa ederken:
“Hizmetimin karşılığında sizden bir ücret talep
etmiyorum,”
(42/23) dememiş
miydi?
Diğerkâm bir şeyh
istiyorum, hiçbir zaman müritlerinin sırtında tufeyli
görünümü vermesin. Bir civcivin hayat bulması için yumurta
nasıl paramparça oluyorsa o da öyle olsun.
Toplasın, oraya buraya
savrulmuş yavrularını anaç bir gurk gibi,
Birbirinden bîhaber
müritlerinin her birini diğeriyle kardeş yapsın; Hicret’te
Hz. Peygaber (s.a.s)’in yaptığı gibi.
O, müritlerine “DERVİŞ”
kelimesini izah ederken nasıl ki: “Dünyaya, riyaya,
vefasızlığa, şan, şöhret ve şehvete” meyletmeyin
diyorsa, kendisi de asla kalbinde bunları barındırmasın
istiyorum.
Dervişler aşsız, işsiz ve
eşsiz dolaşırken onun birkaç eşi olmasın, bir eli yağda bir
eli balda bulunmasın. Benim şeyhim, kıtlık yıllarında
midelerinin açlığını bastırmak için bellerinden birer taş
çıkaran ashaba karşılık, kuşağının altından iki taş çıkartan
Peygamber (s.a.s) gibi davransın.
Bu taleplerimi yaşça
benden büyük olan birine ilettim. Azarlar gibi cevap verdi
bana: “Senin yasalardan haberin yok mu? Tekke ve
zaviyelerin, şeyhlerin ve dervişlerin lağvedildiğini
bilmiyor musun? Laik bir ülkede şeyh arayışı da nedir ki..?”
diye ard arda sorular sordu.
Sustum, bir süre sükût
etmeyi tercih ettim. Sonra dedim ki. Koca Yunus:
Şeriat, tarikat yoldur
varana.
Hakikat marifet andan
içerü, dememiş mi? Öyleyse bu ülke insanının benim aradığım
nitelikleri taşıyan âkil adamlara ihtiyacı var; hem
de dünden daha çok. Bu âkil adamlara siz ister şeyh
deyin, ister koç deyin. Konulan isim o kadar önemli
değil.
Bir başkalarına sordum:
“Var mıdır bu kıratta
şeyhler yaşadığımız dünyada, bu yüzyılda?”
Dediler ki:
“ Heyhat, böylesini biraz
zor bulursun. Sen “İnsan-ı Kamil” arıyorsun. Oysa
şimdikiler çağdaştır ve beşerdir. Beşer ise her daim
şaşabilir. Senin aradığın güzel insanlar, beyaz atlara binip
gittiler “Dar-ı Beka’ya.”
Ben de dedim ki:
“Mademki yaşıyoruz. O halde
nesli tükenmemiştir o güzel insanların.
Dün var olanlar, bugün
niçin yok olsunlar ki? Kelaynak kuşları mıdır bunlar?
Vardır elbet bu dünyada
kalanları. Beyaz atları da yanlarında hazır bekliyordur.
Hem onların nesli tükense
de, ne gamdır?
Bir başkaları da dediler
ki:
“ Sakın böyle söyleme.
Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”
Cevap verdim:
“Bu sözün belki doğru bir
yönü vardır, ama benim rehberim ve kılavuzum yok mudur?
Kur’an ve Cenabı Peygamber ne güne duruyor? Benim
Kitabım, daha ikinci suresinde şöyle tanıtmıyor mu kendisini
bizlere: “Bu Kur’an, korunanlar için yol gösteren bir
kitaptır…”
Sakarya Türküsü’nün Koca
Şair’i de şu mısralarıyla hepimizin malumu olan bir kılavuza
işaret etmemiş midir?
Bana kefendir yatak,
sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya….
Sevgili okuyucularımız ne
derler, nasıl düşünürler bilemem. Merak etmiyor da değilim.
Selâm ve saygılarımla,
hoşça kalınız.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |