|
BİR
ŞEYHİ DİNLİYORUM (1)
Davete İcabet
“Bir Şeyh Arıyorum” başlığını taşıyan yazımıza: “Bulduğunda
bize de haber verir misiniz Hocam!” mealinde bazı cevaplar
aldım. Bu taleplere cevap verebilmek için ben de
arayışlarımı sürdürüyorum.
Benim, sanal olarak kurduğum bir belde var; “Erdemli
Beldesi.” Burada sürekli olarak kültürel faaliyetler,
konferanslar, sohbetler sunulur kamuya. Bana da bir davetiye
geldi. Bu davetiyeye: “Tanıdıklarınızı da getirebilirsiniz,”
notu düşülmüş. Bu nota dayanarak, bazı okuyucularla birlikte
davete icabet ettik. Davetiyede günün programı da sunulmuş:
Sabah kahvaltısı, sohbetler, öğle namazı, öğle yemeği ve
daha sonra da göl ortasında bulunan adaya sandallarla gezi…
Akşemsettin’in Arayışı
Bu sanal geziye çıkmadan önce bir anekdotu sizlerle
paylaşmak istiyorum. Rivayet edilir ki, dedemiz Fatih
Sultan’ın hocası Akşemsettin, medrese tahsilinden sonra
kendisini manevi alanda irşad edecek bir mürşid arayışına
koyulur. Birçok belde ve şehir gezer. Ama ne yazık ki,
aradığını bir türlü bulamaz. Kendisine: “Ankara’da bir Hacı
Bayram Veli var. İstersen oraya da git,” dedilerse de, o, bu
söze pek kulak asmaz. Kulak asmaz ama bir gün rüyasında,
güçlü, kuvvetli iki adamın, elini kolunu zincirleyerek
kendisini zorla Ankara’ya; Hacı Bayram’a götürmeye
çalıştıklarını görür. Onlarla mücadele ederken kan ter
içinde uykusundan uyanır.
Ve bu rüyadan sonra gerçek, artık gün yüzüne çıkmıştır.
Ertesi sabah Ankara’nın yolunu tutar. Yorgun argın dergâha
varıp şeyhin huzuruna çıktığında kendisine beklediği ilginin
gösterilmediğini görür. Büyük bir hayal kırıklığı içinde,
avare avare dergâhın bahçesinde dolaşırken bir ses duyar:
“Köse!” Başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde, seslenen
kişinin Hacı Bayram olduğunu görür. Onun, yanına gelmesi
için eliyle işaret etmektedir. Koca Veli’nin yanına yaklaşır
ve ondan kendisini çarpan şu cümleyi duyar: “Takdir
edersiniz ki, kolları zincire vurularak çok uzaklardan zorla
getirilen misafire böyle muamele edilir.”
Evet, işte bu cümle, ona aradığını bulduğu müjdesini veren
bir cümle olmuştur. Bundan sonraki hayatı, onu tarihte iz
bırakan bir adam yapmıştır.
Bizler de bir arayış içinde çıkıyoruz yola tıplı Akşemsettin
gibi. “Erdemli Beldesi”nin ziyafetine katılıyoruz.
Kahvaltıdan sonra servilerin, salkım söğütlerin ve dev çınar
ağaçlarının altında öbek öbek toplanan insanlar gibi, biz de
bir ağacın altında sohbet meclisi oluşturuyoruz. Konuşmacı,
Abdullah Bey adında bir zat. Bu beldedeki dervişler onu âkil
adam olarak bellemişler. Bazıları ona “Şıh Efendi”, bazıları
ise “Abdullah Abi” diye hitap ederlermiş. Onlar, kendi
aralarında birbirlerine nasıl saygı ve sevgi gösteriyorlarsa
Abdullah Ağabeylerine de aynı şekilde sevgi ve saygı
gösterirlermiş. Hürmette kusur etmezler, ama karşısında el
pençe de durmazlar; onu selamlarken ellerini çaprazlama
göğüslerinin üstüne koyarlar, ama el-etek öpmezlermiş.
Onlar
için Abdullah Ağabey, sözü sohbeti dinlenen, bilgili ve
kültürlü; kesbi/çıkarcı/ bir niyeti olmayan, sadece hasbi/
gönülden/ davranan bir adammış. Dervişlerin bazıları da ona
“mütebahhir adam” gözüyle bakarmış. Mütebahhir adam, birkaç
bilim dalında derinlemesine bilgisi olan kişi demekmiş.
Meselâ; Fuzuli, edebiyat’ta ün yaptığı gibi düşüncelerini
insanlara 18 bin kelime ile anlatırmış Osmanlıcanın yanında
Arapça ve Fars dillerini de bilirmiş. Hadis, Fıkıh, Tarih ve
Astronomi bilimlerinde de bir otorite imiş. İşte Abdullah
Bey de bazılarınca böyle mütebahhir bir adammış.
Şu anda biz de, dervişlerle birlikte onların bu Ağabeylerini
dinliyoruz.
Abdullah Bey şöyle başlıyor sözlerine:
Benim Güzel Kardeşlerim!
Sözlerime başlamadan önce Rabbime hamd, Peygamberime salât
ve selam ediyorum. Sizleri de selamların en güzeliyle
selamlıyorum; “esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve
berakâtüh”diyorum.
Öncelikle şunu hiç unutmayalım ki, bizler bir cemaatiz.
Cemaat; en kısa tanımıyla, aynı dini duyguları paylaşan,
benzer inanışlara sahip insanların toplumsal
birlikteliğidir. Bu birlikteliğin amacı, daha çok ibadet
etmek olmakla beraber aslında kutsal gayeler uğruna
kaderlerimizi de paylaşmaktır. Amacımız ise, Allah’ın
rızasını kazanmaktır. Cemaat demek, hayat mücadelemizde
“Ben” yerine “Biz” diyebilmektir. Bu “Biz” kelimesinin
içinde bütün Müslümanlar vardır. Bir adım daha öteye
gidersek bütün yaratıklar vardır. Namazda okuduğumuz sure ve
duaları düşünelim. Meselâ; Tehıyyat duasını okurken “Selâm
bize olsun ya Rab!” diyoruz. Fatiha suresinde: “ Bizi doğru
yola ilet Ya Rab!” diye dua ediyoruz.
Bu güzel beldemizin asil insanları, bizlere “Derviş”
lakabını taktılar. Nedir bu kelimenin anlamı, biliyor muyuz?
Bizler, bu sıfatın bize yüklediği görevleri hakkıyla yerine
getirebiliyor muyuz?
DERVİŞ’in D’si, dünyaya, dünya metaına; altınına, gümüşüne
karşı gönülden bağlanmayan, bir başka deyişle dünyaya tekme
atan adam demektir. Bu noktada kendimizi sorguluyor muyuz?
Dünya metaına düşkünlüğümüzün derecesi nedir? Kendimizi
değerlendiriyor muyuz?
DERVİŞ’in R’si, hiçbir zaman hayatında riyaya, ikiyüzlülüğe,
gösterişe, içi başka dışı başkalığa yer vermeyen âdem
demektir. Bunu hakkıyla icra edebiliyor muyuz? İçinizin
güzelliği dışınıza vursun. Ama unutmayınız ki, Allah,
içinize nazar eder. Bir başka deyişle O, kalbinize,
imanınıza ve niyetlerinizin güzelliğine bakar. Dış
görünüşünüz de güzel olsun, ama dışımız içimiz kadar önemli
değildir. Koca Yunus’un şu dizelerini unutmayınız:
Dervişlik baştadır; taçta değildir.
Kızdırmak oddadır; saçta değildir.
Eğer bir müminin kalbin kırarsan
Hakk’a eylediğin secde değildir.
DERVİŞ’in V’si, vahşete, saldırganlığa, insan onuruyla
bağdaşmayan davranışlara yüz çeviren adam demektir. Ayrıca
vefasız olmayan âdemi de ifade eder. Bu konuda gerektiği
gibi müteyakkız(dikkatli) mıyız?
DERVİŞ’in Osmanlıca yazılış tarzında bir de “Y” harfi
vardır. Bu da, sözlerde yalana yer vermemek demektir. Yalan
ve yılan kelimeleri atalarımızın alfabesinde aynı harflerle
yazılırdı. Dolayısıyla yalan sözle yılan arasında hem imlada
hem de manada bir benzerlik vardır. İkisi de korkutucu,
aldatıcı ve zehirleyicidir. Sözlerimize itina gösterebiliyor
muyuz?
DERVİŞ’in son harfi de Ş’dir. Helal olmayan şehevi duygulara
gem vurmak demektir. Hele bir şöhret hastalığı vardır ki,
şayet dikkat edilmezse bu hastalık insanı çeşitli afetlere
sürükler. Bu iki noktada da kendimize çeki düzen verebiliyor
muyuz?
Bu soruları kendimize sıkça sormamız ve elden geldiğince bu
sıfata layık olmaya çalışmamız dileklerimle bu günkü
sohbetimizde sizlere bir kaç konuyu hatırlatmak istiyorum.
Hayvan Haklarına Dikkat
Birincisi hayvan haklarıdır. Mahlûkata sevgi ve şefkat
beslemek insan olmanın gereğidir.
İnsan çevresiyle, yani hayvan ve bitkilerle uyum içinde
yaşayabildiği ölçüde kemale doğru ilerleme kaydedebilir. Bu
uyumu sağlamak için her daim dikkatli ve rikkatli hareket
etmek zorundayız. Hayvanların da bizim dünyamızda yaşama
haklarının bulunduğunu unutmamalıyız. Bu konuda sizlere
tarihi bir hadiseyi hatırlatmak isterim.
Bir zamanlar, Şakir Bey adında güzel bir dostum vardı.
Kendisi 90 yaşını aşkın, ama fevkalade bir hafızaya sahip,
ömrü İstanbul’un Topkapı civarında geçmiş değerli bir
Beyefendiydi. Bir gün sohbetimiz arasında şöyle bir hadise
anlattı:
“Şehremini bölgesinin belediye başkanı statüsünde bir
yöneticisi vardı; dedi ve devam etti. Adı, Şeyh Sükûti idi.
Hayırsever de bir adamdı. Topkapı’ya bir çeşme yaptırdı. Bu
zat, bir gün çevreyi teftiş ederken Aksaray’da bir at görür.
Sahibi, atın üzerine kömür yüklemiş, kömürü satmak için
saatlerden beri müşteri beklemektedir. Bu manzarayı gören
Sükûtî celallenir: “İndir hayvanın sırtından bu yükü! İndir
çabucak! Yoksa bunu senin sırtına saracağım” diyerek,
hayvanı bu işkenceden kurtarır.
İşte size hayvanların hak ve hukukuna riayet eden güzel bir
örnek davranış ve onları düşünen duyarlı bir yönetici.
Çadırdaki Kuşlar
Bu bağlamda bir başka tarihi hadiseyi daha anlatmak isterim.
Yıllar önce, Mısır fatihi Amr İbn As, Medine’deki Halife Hz.
Osman tarafından görevinden alınır. Görevden alınma yazısını
okuyan komutan, yaverine, Nil’in kenarındaki komuta
çadırının derhal sökülmesini ve hemen yola çıkılmasını
emreder. Ama biraz sonra yaver geri döner:
“- Efendim, Çadırın bir köşesine güvercinler yuva yapmış ve
kuluçkaya yatmışlar. Ne yapmamı emredersiniz?” der.
Mısır fatihi cevap verir: “Onların da bu dünyada yaşama
hakları vardır. Çadırı sökme işlemini, onlar yavrularını
çıkarıncaya kadar geciktiriniz.”
Bu örneklerden sonra derim ki, hayvan hakları konusunda
dikkatli olalım. Halkımız arasında kibar ve zarif adamı
tarif etmek için bir söz vardır hani, “Karıncayı bile
incitmez” derler. Ne güzel sözdür bu.
Biliyorsunuz, İstanbul’umuzda bir semt vardır: Harem.
Harem nedir biliyor musunuz?
Aslında Harem, Mekke şehrindeki Kâbe’miz ve onun çevresidir.
Nedir Harem’in özelliği. Şudur: Orada hiçbir cana kıyılmaz;
ne hayvanın, ne insanın, ne bitkinin.
Bizlerin de, dünyamızın her tarafını harem haline getirmemiz
gerekir.
Dünyanın tabii dengesini bozacak her türlü davranıştan
sakınmamız lazımdır.
Hepimiz haremli, yani hepimiz şehirli olmak için çaba sarf
edelim.
Abdullah Ağabey’in bundan sonraki sohbetini berberce
dinlememiz dileklerimle selâm ve saygılarımı sunuyorum.
Selâm ve saygılarımla,
hoşça kalınız.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |