|
DAVET VAR
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
(N.F.K)
Şairin bu dizelerle dillendirdiği gibi, biz de akıp
gidiyoruz bu dünya hayatında. Bireyler, gruplar, cemaatler
ve milletler halinde akıyoruz. Kimilerimiz, hiç
düşünmeksizin, akıl ve fikir yormaksızın akıyor, kimilerimiz
“hedonizm,” “kapitalizm” gibi bazı “izm”lerin pençesine
kısılarak, kimilerimiz de şu liderin veya bu filozofun
peşine takılarak gidiyoruz ince ve uzunca bir yoldan.
Bir önceki yazı başlığımız “Nereye Gidiyorsunuz?” sorusuydu.
Bu başlık Fıtrat Kitabı’nın bir sorusuydu. O Kitap bu
soruyla uyarıyordu bizi. Şu afatlar, felaketler, savaşlar,
hastalıklar diyarı olan, kendi ellerinizle berbat ettiğiniz
bu dünya hayatınızda, “gidiş nereye böyle?” diye soruyordu
bizlere.
Bu yazımızda yine o kitabın bir çağrısına dikkat çekmek
istiyoruz. Ancak konuya girmeden önce bir anekdotu sizlerle
paylaşmak isterim. Ünlü filozof Sokrates, bir gün insanların
yoğun bir şekilde gelip geçtiği Atina caddelerinden birine
dikilir ve kollarını makas gibi açarak herkesi durdurup
toplanmalarını sağlar. İnsanlar dururlar ve koca filozofun
ne diyeceğini sabırla beklerler. Filozof bir soruyla başlar
konuşmasına:
- Ey halkım! Biliyor musunuz?
- Neyi biliyor muyuz sevgili filozofumuz?
- Kendinizi.
- İnsan kendini bilmez mi hiç?
- Evet, insanın biliyorum zannedip de, hiç bilmediği şey
kendisidir, der o koca bilge adam.
Bizler, su misali bu dünyada akıp giderken, kendimize
Filozofun sorularına benzer sorular soracağız bu yazımızda.
Fıtrat Kitabımız diyor ki: “ Allah, sizi esenlik yurduna
çağırıyor. O, dileyenleri doğru yola iletir.” ( Yunuz,10/
25)
O yüce yaratıcı çağırıyor çağırmasına da, acaba bizim
kaçımızın yolu esenlik diyarına giden yol ile paralellik
teşkil ediyor? Akışımız, gidişimiz hangi istikamete doğrudur
dersiniz? Aklımız, gözlem ve deneylerimiz, hayat
tecrübelerimiz vahiy ile işbirliği halinde midir? Gerçeğe
ulaşmak ve bulduğumuz gerçekleri davranışa dönüştürme cehdi
içinde miyiz? İyiye, güzele kavuşabilmek için ne kadar
gayret gösteriyoruz? Bütün bunları kendi kendimize
sorguluyor muyuz ki?
Çağrıyı yapan Yüce Yaratıcı: “Dileyeni dosdoğru yola
iletirim” buyuruyor. Kendi özgür irademizi böyle bir yola
girmeye yönlendirebiliyor muyuz? Günlük ibadetlerimizde
defalarca okuduğumuz “Ya Rab! Bizi doğru yola ilet”
şeklindeki dualarımızın ne kadar farkındayız ve ne denli
takipçisiyiz?
Esenlik yurduna doğru mesafe alabilmek için, dört şey ile
barışık olmak gerekir, derler: Yaratıcımızla, kendimizle,
çevremizle ve canlı, cansız her çeşit eşya ile. Biz bu dört
şey ile ne denli barışık yaşayarak akıp gidiyoruz bu
hayatta, kendimizi bu konuda sorguluyor muyuz?
“Veren el, alan elden üstündür” prensibini benimseyerek
çevremize her daim iyilik yapma gayreti içinde miyiz?
Verecek hiçbir şeyimiz yoksa bile, gülen ve tebessüm eden
bir çehreye sahip miyiz? İnsanlarla selamlaşıyor, onlarla
güzel geçiniyor muyuz? Çeşitli dertlerden dolayı
ağlayanların gözyaşlarını dindirmek için çaba harcıyor
muyuz? Kırık kalplere, mahzun çehrelere ilaç olabilmek için
didindiğimiz oluyor mu? Çevremizdeki aç ve sefilleri
görebiliyor muyuz? Gariplerin, fakir ve fukaranın,
yetimlerin dertleriyle hemdert olabiliyor muyuz? Günahkâr
bir kadının, kuyudan su çekip susuz bir köpeğe su vermesinin
cennete girmeye vesile olduğunu bildiren Peygamberin müjdesi
bize ışık tutabiliyor mu? Beşeri ilişkilerimizde kendimize
örnek aldığımız bir “Yaşam Koçu”muz var mı? Fıtrat Kitabı,
koçumuzun Muhammed (s.a.s) olmasını tavsiye ediyor. Bizler
koçumuzu seçebilmiş miyiz? O koçu ne kadar tanıyoruz, hayatı
ve güzel ahlâkı hakkında bir kaç kitap okuduk mu?
Kendimizle barışık mıyız; kendimizi tehlikelerden koruyacak
tedbirleri alıyor muyuz, sigara, alkol, uyuşturucu, kumar,
aşırı beslenme gibi, sağlığımız için tehlikeli olan yiyecek
ve içeceklerden, davranışlardan koruyabiliyor muyuz
bedenimizi?
Evimizde ve işyerimizde kullandığımız eşyalarla nasıl bir
diyalogumuz var? Onları kısa bir süre kullanıp çöpe mi
atıyoruz, yoksa atalardan kalan bir alışkanlıkla
“evlâdiyelik” ilkesiyle onlarla iç içe, barış içinde mi
yaşıyoruz? Her akşam yatağına yattığında, yastığını okşayan
ve yıllardır uykularında kendisine yarenlik ettiği için onu
okşayan ve teşekkür eden bir sofi mantığı ile mi
davranıyoruz onlara? Bir başka deyişle kullandığımız eşya
ile barışık mıyız, yoksa tıpkı bir şıpsevdi gibi onları en
kısa zamanda terk mi ediyoruz? “AKA” yani al, kullan ve
hemen at formülünü uygulayarak israf yangınını
körükleyenlerden miyiz? Yoksa tüketim toplumunun bir bireyi
olmamak, dünyamızı bir çöplüğe dönüştürmemek konusunda
azimli ve kararlı mıyız?
Rabbimizle olan iletişimimizi sorguluyor muyuz? Onunla olan
iletişimimizde bize Fıtrat Kitabı yol göstericilik yapıyor
mu? Onun, bize gönderdiği ve “Oku” diye başlayan Kitabını
sık sık okuyor muyuz? Bizlerden neler istediğini öğrenmeye
çalışıyor muyuz? Her zaman ve her mekânda bizim en sadık
dostumuzun O olduğunun bilinciyle yaşayabiliyor muyuz? Yoksa
“evliya” olmayı(Allah’a dost olmayı) belli kişilere özgü
zannedip kendimizi hor ve hakir mi görüyoruz? Yaradan’ın
bizden istediklerini ne kadar yapabiliyor,
yasakladıklarından ne denli sakınabiliyoruz? Her gün beş kez
bir çağrı duyuyoruz; “haydin felaha” diyor bu çağrı bizlere.
Bu sese kulak veriyor muyuz? Her karış toprağı şehit
kanlarıyla yoğrulmuş bu aziz vatanda bu sese kulak
verenlerin % 10 oranında olduğunu söylüyorlar. Eğer bu rakam
doğru ise Yaratıcımızla olan iletişimde ve bilişimde bir
arıza var demektir
Bu yazımızla dillendirdiğimiz tüm bu sorulara olumlu cevap
verebiliyor yani, “evet” diyebiliyorsak akışımızın
istikameti, “esenlik yurdu”na doğru demektir. Yukarıda ifade
ettiğimiz dört şey ile barışık yaşamaya çalışıyorsak, bu,
irademizi “darü’s- selâm” a yani cennete doğru
yönlendirmişiz anlamına gelmektedir.
Allah’ın, hepimizi esenlik yurduna kavuşturması, kir akan
oluklardan değil de; nurlu olanlardan akmamız dileklerimle…
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |