EŞEKLER ÜZERİNE
Güzel Türkçemizde ve edebiyatımızda bazı hayvanların özel
bir yeri vardır. Meselâ; aslan gibi bazı hayvanları över ve
yüceltirken, eşek gibi, kimilerini de küçümseriz.
Aslına bakarsanız eşek, göründüğünden de masum ve
sevecendir. Ama bunun yanında talihsizdir de. Sesinin
çirkinliğini, ara sıra attığı yersiz ve can yakıcı
çiftelerini ve de inadını bir tarafa bırakırsak öyle fazla
suçlanacak bir hayvan olmadığını görürüz. Hatta zaman zaman
düşünceli bakışlarıyla, ömür boyu bizleri sırtında
taşımasıyla, hele hele sıpalık dönemindeki oyunları ve
sevimliliği ile onun, ne hoş ve ne sevecen bir hayvan
olduğuna çoğumuz şahit olmuşuzdur. Hal böyle iken onu niçin
hor görürüz bilinmez. Sevmediklerimizi, inat ve kaba
insanları çoğu kez ona benzetiriz: “Eş.. herif, eş... oğlu
eş..” gibisinden sözlerle nitelendiririz. Bazen de
birilerine katmerli bir biçimde hakaret etmek için onun
adını şeddeli bir biçimde, yani iki “ş” harfiyle birlikte
kullanırız : “Eşş... oğlu eşş...” gibi. Kimileri de onun
anırmasından rahatsız olur ve hayvancağız hakkında dava bile
açar. Meselâ, 2007 yılında ABD’nin Dallas kentinde mukim
petrolcü bir şahıs, evinin arka bahçesindeki zavallı bir
eşeğin anırmasından rahatsız olmuş ve hayvancağızı mahkemeye
vermiştir. Bereket ki mahkeme heyeti işi tatlıya bağlamış ve
hayvanı cezalandırmamıştır.
Edebiyat tarihimizde birçok yazar ve şair bu hayvanı
kendilerine konu edinmişlerdir. Meselâ; milli şairimiz
Mehmet Âkif, Safahat’ında, Mevlana, Mesnevi’sinde bu hayvana
yer vermişlerdir. Mevlâna, Kur’an’daki bir ayeti açıklarken,
onun sesinin seslerin en çirkini olarak nitelendirilmesini,
amaçsızlığına, hedonist bir yaşamı tercih etmesine bağlar.
Özellikle, XV. Yüzyıl şairlerinden olan Şeyhî, onun hakkında
Harnâme adlı bir eser yazmıştır. 73 beyitten oluşan bu
eserde teşhis ve intak san’atı kullanılarak eşekler
konuşturulmuş ve biz insanlara birçok ibretler sunulmuştur.
Bu yazımızda sizlere, Nihat Sami Banarlı Hoca’nın Kültür
Köprüsü adlı eserinden yararlanarak adı geçen kitabın
özetini sunmaya çalışacağız. Kitabın yazarı olan Şeyhî (
1371-1431) yılları arasında yaşamıştır. Bir hekim ve Dîvan
Şairi olarak Germiyanoğulları sarayında bulunmuş olan Şeyhî
, adı geçen bu eserini de Osmanlı Padişahı II. Murat’a
sunmuştur. Kabri, Kütahya’nın merkezine bağlı Dumlupınar
ilçesindedir.
Harnâme’deki hikayenin kahramanı, sürekli çalışmaktan ve
bilhassa dağlardan her gün odun taşımaktan bıkmış,
gıdasızlıktan bir deri, bir kemik kalmış olan bir eşektir.
Günlerden bir gün insafa gelen eşeğin sahibi, onu yemyeşil
bir araziye, otlansın diye salıverir. Zavallı eşek, o
otlakta serbestçe yayılan öküzleri görür. Buradaki öküzler
hem bağımsızdırlar hem de çok semizdirler. Ne yular
dertleri, ne semer ve ne de palan problemleri vardır.
Zavallı eşek bunları düşünürken bir yandan da öküzlere gıpta
ile bakar ve onları kıskanır. Onlara imrenerek bakarken
kendi kendine derki:
“Biz yaratılış itibariyle bu öküzlerle eşitiz; elde, ayakta,
şekil ve surette.
Buna rağmen, bunların tıpkı bir taç gibi başlarında
boynuzları varken, bizlerin, fakirlik ve ihtiyaç içinde
kıvranmamızın sebebi nedir? Biz, bir avuç arpanın hasretiyle
yanıp tutuşurken ve ok gibi incelirken bu öküzlerin
boynuzlarını ay gibi parlatan kimdir?..”
Hayvancağız, bunları düşünürken sorularına cevap bulmak için
bilge bir eşeğe başvurur. Danıştığı eşek, eşeklerin pîridir,
Nuh Nebi zamanından beri hayattadır, Üzeyir ve İsa
Peygamberleri sırtında taşımış olan eşekleri de tanıma
şerefine nail olmuş, çok yaşlı ve tecrübeli bir eşektir.
İçini bu yaşlı hemcinsine döken miskin eşek ondan şu cevabı
alır:
“ Öküzler, arpa, buğday gibi hububat işleri ile meşgul
olurlar. Bundan dolayıdır ki, onlar o güzel boynuzlara lâyık
görülmüşlerdir. Biz eşeklerin ise odun taşımaktır en yararlı
işi. Aslına bakarsak, ay gibi parıldayan görkemli boynuzlara
sahip olmak şöyle dursun; kuyruk ve kulak bile fazladır biz
eşeklere...”
Bu sözleri can kulağı ile dinleyen zavallı eşek, işin
gerçeğini bulduğunu ve anladığını zanneder, hemen sahibinin
tarlasına koşar. O da tıpkı öküzler gibi arpa buğday
işleriyle uğraşmaya başlar. Fakat zavallının karnı açlıktan
zil çalmaktadır. Bu aç haliyle gözünün önündeki o yemyeşil
arpa filizlerine dayanamaz; onları işleyeceğim derken,
dişlemeye başlar.
Yemyeşil tarlası çorak bir toprak haline gelen ekin sahibi,
manzarayı görünce çılgına döner. Alır eline sopayı, sudan
gelinceye kadar döver eşeğini. Adam bununla da hıncını
alamaz, çıkarır bıçağını, keser kuyruğunu, kulağını
hayvancağızın.
Zavallı eşek, acı ve kanlar içinde döner, eşeklerin pîrine.
Yaşlı eşek şaşırır manzarayı görünce:
“Nedir bu halin senin? Ne oldu sana böyle?” diye sorunca şu
cevabı alır:
“Anlamsız şeyler peşinde koşup Hak’tan ayrıldım,
Boynuz beklerken kulaktan ayrıldım.”
İşte eşek üzerine bir kıssa. Kıssadan hisse çıkarma işi de
siz sevgili okuyucularımızın olsun.
Ancak, ben, bu hikâyeden hareketle, Allah’ın kullarına
bahşettiği nimet ve zenginlik kaynaklarına dünya nüfusunun
yüzde 20’ sinin sahip oluşunu düşünüyorum. Orta direğin
dışında kalan 150 dünya ülkesinin halini ve bu 150 ülkeden
50 tanesinin, yani milyonlarca insanın ölmemek için açlıkla
mücadele ettiğini, Nijer gibi birçok Afrika ülkesinde
yaşayan insanların yoksulluktan dolayı ot ve yaprakla
beslendiğini gözümün önüne getiriyorum. Zengin ülkelere, bir
başka deyişle dünya zenginliğini elinde tutan 200 aileye,
1,5 trilyon dolar borcu olan fakir ülkelerin gelecekteki
halini, çağdaş ve global dünyamızda açlık ve obezlik yani
oburluğa dayalı ölümlerin hızla yaygınlaştığını, ama bunun
yanında sadece susuzluktan ve pis sulardan kaynaklanan
hastalıklardan dolayı her gün 3 bin 800 çocuğun öldüğünü de
düşünüyorum.
150 milyon nüfusu olan Bangladeş’i hatırlıyorum. Orta
sınıfın olmadığı; sadece semirenler ve sömürülenlerin
olduğu, trafikteki beş milyon insanın akşama kadar üç
tekerlekli bisiklette pedal çevirerek insan taşıyan ve bunun
karşılığında sadece bir dolar para kazanabilen, bir deri bir
kemik haline gelmiş olan insanları düşünüyorum
Bir yanda bir geyik böceğine 90 bin dolar vererek satın alan
koleksiyoncuyu, bir yanda da açlıkla mücadele eden
milyonlarca insanı hatırlıyorum.
Ve bu hikâyeyi okuyunca Âşık Mahsunî’nin şu mısralarını
terennüm ediyorum:
Yoksulun sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana,
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana,
Bilmem söylesem mi söylemesem mi?
Galiba, günümüzde eşekler üzerine düşünmek, her kişi için
bir insanlık borcu olsa gerek.
Sağlıcakla ve esenlikle kalınız sevgili okuyucular.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |