|
ŞEYHİ
DİNLİYORUZ(22)
GAVURDAN DOST OLUR MU?
“OLMAZ” DEMİŞ ATALARIMIZ
Şeyh Abdullah Ağabey, önceki sohbetinde yalnızlık
sendromundan, Müminlerin ise bu dünyada yalnız olmadığından,
en güzel, en müşfik, en yakın dostumuzun Cenabı Hak
olduğundan söz etmişti. Söz dostluktan açılmışken bu
sohbetinde de konu başlığımız üzerinde konuşmaya başladı ve
dedi ki:
Güzel kardeşlerim!
Bazı İnsanlar vardır; ayakta iken (güçlü olduğun zaman)
elini öperler, Oturduğunda seninle didişirler,
Düştüğünde tekmeleyip geçerler.
Bu kısa hatırlatmadan sonra diyorum ki, bir soru cümlesiyle
başlayan konu başlığımıza, “OLMAZ” diye cevap vermiş
atalarımız. Malumunuzdur ki, bu sözün bir başka versiyonu
daha vardır: “ Domuzdan post, Moskof’tan da dost olmaz.”
denilmiştir. Tabii ki “dost” sözcüğünden ne anladığımız veya
ne anlamamız gerektiği de önemlidir.
Bu giriş cümlelerime şöyle itirazlarınız olabilir diye
düşünmüyor değilim. Meselâ; biraz hümanist bir bakışla şöyle
diyebilirsiniz bana:
“Ağabey, 21. yüzyıldayız. Biz ve siz ayırımı yapılır mı bu
çağda? Medeni bir dünyada yaşamıyor muyuz? Sonra gâvura
gâvur denilir mi?”
Evet, denmez. Çünkü mezhep önderimiz İmam Âzam bizi şu
cümlesiyle bu konuda uyarıyor: “Azgınlarla olan savaşınızı
azmışlık ithamıyla yapınız; kâfirlik ithamıyla değil.”
Ama sizler de bilirsiniz ki, güzel Türkçemizde bir söz
vardır. Bizden olmayan, ahlâki ilkelerimize uymayan, aksi,
zalim insanlar için şöyle bir tabir kullanırız. “Sen onu
bilmezsin. O ne gâvurdur.”
Aslında bu konuyu ele almış olmamızın amacı, birilerinin
gâvurluğunu tescil etmek değildir; maksadımız, bizden
olmayanların bize hangi gözle baktıklarını, nasıl
davrandıklarını, neler ettiklerini hatırlatmaktır.
İslâm’da, inanç açısından insanların üç gruba ayrıldığını
herkes bilir. Birinci grup, müminlerdir. Yani Allah’a ve
Resûlüne iman edenler. İkincisi, kâfirlerdir; yani Allah’ı
ve Resûlünü kabul etmeyenlerdir. Üçüncüsü de münafıklardır,
yani Allah’a ve Resulüne inanmadıkları halde inanıyormuş
gibi görünenlerdir. Felsefe literatüründe de buna benzer bir
sınıflandırma yapılmıştır: Teist, Ateist ve Deist.
Sevgili Kardeşlerim!
Bu açıklamaları niçin yapıyorum? Aklınızdan geçen sorulara
cevap olsun diye yapıyorum. Bir insan: “Ben Allah’ı ve
Resulünü kabul etmiyorum” diyor ve bunu deklare etmekten
sakınmıyor ve hatta onunla gurur duyuyorsa, ona kendi adıyla
hitap etmekten daha doğal ne olabilir ki? Onu adıyla
vasıflandırmak niçin ayıp veya çağ dışılık olsun ki? Onunla
iletişim kurarken biz Kitaplıların bir takım ilkelerinin
olması niçin yadırgansın ki?
Sohbetimize, “gavurdan dost olur mu” cümlesiyle niçin
başladım, biliyor musunuz? 150 yıldır sürdüre geldiğimiz
“Batılılaşma sevdamızı” biraz sorgulayalım diye.
Bir an evvel girebilmek için on yıllardır can attığımız AB
ailesinde bulunmamızın getirisi ve götürüsü üzerinde azıcık
düşünelim diye böyle bir soruyla başladım.
Cevabı Merhum Âkif ‘ten Dinleyelim
Başladık başlamasına da, ben bu sorunun cevabını Merhum
Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’dan almak istiyorum. Nasıl mı?
Şöyle:
Geliniz, şimdi hep birlikte sanal olarak kendimizi 1920
yılına götürelim.
Teşrinisani ayının 19’unda bir Cuma günü Kastamonu’daki
Nasrullah Camiinde olduğumuzu düşünelim ve Âkif’imizin
Milletimize hitaben yaptığı şu tarihi vaazını beraberce
dinleyelim.
O güzel insan, şu anda Âl-i İmran Suresinin 118. ayetinin
orijinalini okudu. Şimdi de açıklamasını yapıyor:
“Ey Müslümanlar! Bu ayette Cenabı Hak buyuruyor ki:
“ Ey Müminler! Size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan
çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize
yabancı olan kimseleri kendinize mahremi esrar (sırlarınızı
açacak şekilde) dost, arkadaş edinmeyiniz.
Bunların, sureti haktan görünerek size güler yüz
göstermelerine, hayrınızı ister gibi tavırlar takınmalarına
asla kapılmayınız. Onların gece gündüz istedikleri, sizin
felaketinizden, izmihlalinizden,/çökmenizden/ esaretinizden
başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde
besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki, bir türlü zapt
edemiyorlar ve ağızlarından kaçırıveriyorlar. Hâlbuki
yüreklerinde kök salmış olan husumeti, ağızlarından taşan
ile mukayese etmek bile mümkün değildir. (Kalplerindeki
düşmanlık) ağızlarından taşan düşmanlıktan daha fazladır ve
daha şiddetlidir…
Ben de Bir Zamanlar
Ey Cemaati Müslimin! İnsan, kendi aleyhine bile olsa hakkı
hakikati söylemesi gerekir. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı
tilavet ederken /Kur’anı okurken/ bu gibi âyâtı celileye
geldikçe: “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli
davranılmıyor mu? Yabancı milletlere karşı daha merhametli
olmak icap etmez miydi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu
düşüncelerin sırf şeytani düşüncelerden başka bir şey
olmadığını bilirdim. Lakin şeytanî de olsa o düşünceleri
içimden söküp atıncaya kadar hayli mücadele ederdim.”
Kıymetli okuyucu, dilerseniz sohbetin devamını gelecek hafta
dinleyelim.
NOT: Önceki yazımıza yorumlarıyla katkıda bulunan, Sami
Erdoğan, Talat Sile, Bir dost, Molla Kasım Beylere ve Zerrin
Çırak Hanım’a en derin saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Selâm ve saygılarımla,
hoşça kalınız.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi-48@hotmail.com |