|
ŞEYHİ
DİNLİYORUZ(23) GÂVURDAN DOST OLUR MU?(2)
MERHUM ÂKİF KÜRSÜDE
Kıymetli okuyucu, Şeyh Abdullah Ağabey, bizleri hayalen
Kastamonu’ya götürmüş, yıllar öncesinin Nasrullah Camiinde
Mehmet Âkifimizi dinletiyor ve “gâvurdan dost olur mu?”
sorusunun cevabını ona verdiriyordu.
Merhum Âkif, cami kürsüsünden cemaate şöyle hitap ediyordu:
“Ey Müslümanlar! Cenabı Hak buyuruyor ki:
“ Ey Müminler! Size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan
çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize
yabancı olan kimseleri kendinize mahremi esrar (sırlarınızı
açacak şekilde) dost, arkadaş edinmeyiniz.” (Al-i İmran,
118)
Ve vaazına devam ediyordu:
BEN DE BİR ZAMANLAR
“ Ey Cemaati Müslimin!
İnsanın, kendi aleyhine bile olsa hakkı hakikati söylemesi
gerekir. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı tilavet ederken /Kur’anı
okurken/ bu gibi âyâtı celileye geldikçe: “Acaba sair
milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancı
milletlere karşı daha merhametli olmak icap etmez miydi?”
gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu düşüncelerin sırf
şeytani düşüncelerden başka bir şey olmadığını bilirdim.
Lakin şeytanî de olsa o düşünceleri içimden söküp atıncaya
kadar hayli mücadele ederdim.
VESVESENİN SEBEBİ
Acaba (içimdeki) bu vesvesenin sebebi ne idi? İşin bu
noktasını araştırırsak, bu vesveseyi biraz tabii görürüz.
Çünkü gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı,
Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umumiyesi nakaratından başka
bir şey işitmedik. Kiminin adaleti, kiminin dehası, kiminin
terakkiyatı/ kalkınması/ kulaklarımızı doldurdu.
Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu adamların eserlerini,
bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele bu
edebiyatlarının ahlâkî, insanî ve içtimai konuları pek
hoşumuza gitti. Müelliflerin ahlaki ve insani değerlerini
eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren
aldanmaya, hatadan hataya düşmeye başladık. Çünkü bu
adamların, sözleri ile özleri arasında asla münasebet
olamayacağını asla düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın
çoğuna arız olan/tebelleş olan/ bu hata bir zamanlar bana da
musallat oldu.
Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; özellikle
Avrupa’yı, Asya ve Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz
milletlerin esaret altına aldıkları biçare insanlara karşı
reva gördükleri zulmü, gadrı/ vefasızlığı/, hakareti gözümle
görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytani
vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenabı Hakka tövbeler
ettim.(…)
Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle
kinleri, öyle husumetleri vardır ki, (maalesef) hiçbir
şekilde teskin edilme imkanı yoktur.. “Vicdan hürriyeti”
diyerek kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz
şarklıları taassupla / tutuculukla/ itham eder dururlar!
Heyhat. (Ne yazık ki,) dünyada mutaassıp bir millet varsa o,
Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi
olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.
İşte Bir Maskaralık Örneği
Bilirsiniz ki, bizim Harbi Umumi’ye girmeyişimizden en çok
müstefit olan /yararlanan/ bir millet vardır; Almanlar.
Bütün dünya onlara karşı iken biz onların müttefiki idik
Düşmanlarımız Kudüs’ü bizim elimizden aldıkları zaman,
Almanlar ve Alman’dan başka bir şey olmayan Avusturyalıların
bu işten bizim kadar müteessir olmaları icap ederdi. Amma
öyle olmadı. Kudüs ve Filistin, Müslümanların ve Türklerin
elinden çıktı diye Viyanalılar “şehr-i ayin” yaptılar;
evlerini ışıklarla donattılar. Bu maskaralığı men edip,
yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya
hükümetinin göbeği çatladı. Artık taassubun/bağnazlığın/
hangi tarafta, müsamahakârlığın/hoşgörünün/ hangi tarafta
olduğunu siz anlayınız.”
VE ŞEYH DEVAM EDİYOR
“Kardeşlerim!
İşte bunları söylüyor Merhum Âkif. Onu rahmetle analım ve
ruhuna bir Fatiha okuyalım lütfen.
Şunu ifade edelim ki, bu konuşma, 1920 yıllarının şartları
altında yapılmıştır. Bu satırlar da, Batılıyı düşman
tanımaya değil; dostluk ilişkilerimizi kurarken bazı
kriterlerimizin /kıstaslarımızın/ olması ve çok dikkatli
olmamız gerektiğini dillendirmek içindir. İnsanlarla beşeri
ilişkiler kurmak, dost olmak başkadır; can ciğer olmak,
onları mahrem edinmek yine başkadır. Bu noktayı unutmamak
gerekir.
Bizler, başkalarıyla iletişim ve dostluk kurmaktan kaçınan
insanlar değiliz. Bizler, farklı kültürleri bir arada
yaşatan eşsizbir tarihin mirasçılarıyız. Bu konuda dünyaya
örnek olacak tarihi bir geçmişe sahibiz elhamdülillah.
Karşımıza çıkıp, “soykırım meselesini” temcit pilavı gibi
ısıtıp ısıtıp sürenlere bizler de dünkü sırp vahşetini
hatırlatmalıyız. Dün, Osmanlı topraklarının çeşitli
yerlerinden akın akın Anadolu’muza göçmek zorunda kalan
insanların dramını anlatmalıyız. Akif Merhum’un “kimi
yamyam, kimi Hindu, kimi bilmem ne bela” diye nitelendirdiği
Çanakkale’yi söylemeliyiz o dost görünenlere.
İngilizler tarafından Mısırdaki Üsare Kampı’na hapsedilen ve
“krizol” kimyasalı ile doldurulan havuzlarda 15 bin
askerimizin gözlerinin nasıl kör edildiğini de unutmamalı
unutturmamalıyız. Onların “Kadim ve mahrem Dost”
olmadıklarının bilincinde olmalıyız.
HAÇLI SEFERLERİ BİTTİ Mİ?
Güzel Kardeşlerim! Allah’a şükürler olsun ki, bu gün tarihi
Haçlı seferleri bitti. Bitti bitmesine de, bu savaşlardan
sonuç alamayanlar başka savaşlar icat ettiler. Meselâ;
ekonomik savaş, psikolojik savaş, teknolojik savaş, raftan
kaldırdık artık dedikleri soğuk savaş, çeşitli ambargo
uygulamaları vs. gibi..
Görüyorsunuz, bu isimlerle gündeme gelen savaşların her biri
zaman zaman tüm hızıyla icra safhasına sokuluyor. Düşününüz
bir kere. Her yıl, ülkemiz hakkında “Ermeni Meselesini”
gündeme getirenlerin amacı, bu savaşlardan birini devreye
sokmak değil midir?
Sadece 1990 ile 2009 yılları arasında yapılan İslâm
dünyasındaki operasyonlarda 35 bine yakın devlet adamının,
siyasetçi ve bürokratın tasfiye edilmesi yukarıdaki
savaşlardan hangisine girer acaba.
Yine bu sürede 2 400 civarındaki kanaat önderinin
katledilmesi, 127 bin civarındaki işadamının çeşitli
şekillerde etkisiz hale getirilmesi ve 23 bin büyük şirketin
batması, nasıl bir savaşın sonucudur acep?
1979 yılından Ekim 2010 yılları arasında, İslam dünyasında
11 milyon Müslümanın çeşitli savaşlarda ve çatışmalarda
öldürülmesi, 60 milyon Müslüman’ın ise sakat bırakılması ne
menem bir savaşın ürünüdür dersiniz?
Kardeşlerim!
Bu rakamlar sakın ola ki bizleri ümitsizliğe ve düşmanlığa
sürüklemesin. Bu dünyada her kes, her toplum görevini
yapıyor. Bunları daha dikkatli, daha bilinçli olmamız için
söylüyorum. Rehavete kapılmayalım lütfen. Dost diye
sarıldıklarımızın ihanetine uğramaktan Rabbimize sığınalım.
Bu sohbetimizi Ziya Paşa’nın şu dizeleriyle bitirelim:
“Huda göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde.
Ehibbâ şive-i yağmada mebhut eyler a’dâyı”
(Allah, insana bir yerde iktidar kaybı yaşatmasın.
Dostlar, ihanette düşmanlara bile parmak ısırtırlar.)
Kalın sağlıcakla.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi-48@hotmail.com |