|
FE EYNE TEZHEBÛN?
Nereye Gidiyorsunuz?
Böyle diyor Fıtrat Kitabı: Ben size dosdoğru bir yol
gösteriyorum. Siz nereye gidiyorsunuz? Ben sizi kurtuluşa,
mutluluğa, barış ve huzura çağırıyorum. Siz bunları
nerelerde arıyorsunuz?
Bir gün gelecek gerçeği öğreneceksiniz; güneş katlanıp
dürüldüğünde, yıldızlar kararıp döküldüğünde, dağlar
yerinden oynatılıp yürütüldüğünde, (…) denizler
kaynatıldığında gerçeğin ta kendisini göreceksiniz. Ama iş
işten geçmiş olacak.
Şimdi, evet, şimdi nereye gittiğinizi bir bilseniz. O
dehşetli gün gelmeden hangi yoldan gittiğinizin
farkındalığında olabilseniz ne olur? Yine soruyorum:
Dosdoğru bir hayat yolu; sırat-ı müstakim varken siz nereye
gidiyorsunuz?
Tekvir Suresi bu mealde sesleniyor bizlere. Her halde büyük
şair N:F:K. şu mısraları bu İlâhi uyarılardan ilham alarak
kaleme alıyordu:
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak
Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!
Hz. Nuh da, oğluna böyle seslenmişti. Yediden yetmişe
herkesin malumu olan meşhur tufanda, dev dalgaların arasında
kurtulmaya çalışan oğlunu o, tekrar uyarmıştı. “Nereye
gidiyorsun?” demişti ona Ama oğul bildiğini okumuştu.
Olması Gereken Dünya
Bizler barış dolu, sevgi ve saygı dolu, buram buram
kardeşlik kokan bir dünya kuramadığımız için “nereye
gidiyorsunuz?” sorusuna muhatap oluyoruz.
Kimsenin ötekileştirilmediği, alın terlerinin sömürülmediği,
kulların kullara kul edilmediği, sermayenin belirli ellerin
tekelinde olmadığı bir dünyayı oluşturamadığımız için çoğu
zaman çekirdek kabuğunu doldurmayacak nedenlerle
çıkardığımız savaşlarda kırılıyoruz.
Hukukun, temel hak ve özgürlüklerin üstün tutulduğu,
malların, canların, onurların güvencede tutulduğu bir hayat
için didinip çırpınmadığımız için kulaklarımız bükülüyor.
Hakk’ın istediği hakça bir dünya yolu çizemediğimiz için
tabiat tarafından uyarılıyoruz.
Sorulardan, ikazlardan, musibetlerden ders alamıyoruz.
Depremlere karşı kendimizce çareler arıyoruz. Meskenlerimizi
korunaklı, sağlam ve sarsıntıların kolay kolay yıkamayacağı
hale getiriyoruz. Hatta okyanus boyunca on metre
yüksekliğindeki Çin Seddi gibi korunaklar inşa ediyoruz. Ama
bu da çare olmuyor, çünkü ardından tsunami yani siyah
felâket geliyor; bu dev duvarları aşıp ne varsa alıp
götürüyor, canlı cansız her şeyi silip süpürüyor.
Bu sefer dağlara, tepe noktalara kaçıyoruz. Bu da çare
olmuyor. Oralarda da volkanik patlamalarla ikaz ediliyoruz.
Kızıl âfet gelip bizi ansızın yakalayıveriyor. Orta yeri
bulalım deyip, dağların eteklerine konaklıyoruz. Buralarda
da, tıpkı Pompei’de olduğu gibi, gündelik oyun ve oynaşta
iken volkanik ateşlerle, sel gibi akıp gelen kor
yığınlarıyla uyarılıyoruz.
Okyanuslardan uzaktaki ovalara, düz mekânlara iniyoruz.
Buralarda da, tüm yapılarımızı, malımızı mülkümüzü ve dahi
canımızı tarumar eden kasırgalar, sel felaketleri, hortumlar
geliyor. Bu yer yuvarlağının neresine gidersek gidelim, her
yerde bir uyarıyla karşılaşıyoruz. Tarih boyunca, bu, hep
böyle olmuş. Yazılı, sözlü uyarılardan anlamayan, “Nereye
gidiyorsunuz?” sorusuna kulak tıkayan biz Âdemoğulları,
sonunda böylesi elem verici ikazların muhatabı olmuşuz.
Uzay boşluğunda tıpkı dev bir uçak gibi akıp giden
dünyamızda kitlelere yön veren yöneticilerimizin her biri,
bir Süleyman ve bir Davut gibi bilge kral olsalardı ne güzel
olurdu?
Düşüncelerimizi şekillendiren filozoflarımız,
eğitimcilerimiz, âkil adamlarımız “ Kontrol Kulesi”nin
talimatlarına zaman zaman kulak verselerdi, o merkezle
bağlantılarını tamamen kesmeyip kendi başlarına buyruk
olmasalardı ne olurdu sanki?
Özgür irademiz ve aklımız, vahiy ile el ele verseydi, bu
uyarılarla karşı karşıya kalır mıydık? “Nereye
gidiyorsunuz?” sorusuna muhatap olmayacak şekilde “dosdoğru
yolu” seçebilseydik halimiz böyle mi olurdu acaba?
Hakk’ın istediği gibi hakça bir dünya oluşturabilseydik
bunlar olmayacak mıydı? Mutlaka “Sünnetullah” adını
verdiğimiz tabiat yasaları icra olunacaktı, ama belki
insanoğlunun iskân etmediği mekânlarda veya zamanlarda
tecelli edecekti bu olaylar. Belki binlerce, milyonlarca can
kaybı olmadan gelip geçecekti bu doğa olayları. Savaşın
olmadığı, çocukların aç ve yetim kalmadığı bir dünya
olacaktı bu gezegen. Belki o zaman Yaradan’ın rahmet ve
rahman sıfatları daha bir başka tecelli edecekti.
Biz, düzen verilmişken, kendi ellerimizle bozduk bu dünyayı.
Atıklarımızla çöplüğe dönüştürdük, nükleer sızıntılarımızla
tabiatın dengesini bozduk. Kin, nefret ve çıkar
duygularımızla sosyal hayatımızı kirlettik. Yaratıcımızla,
kendimizle tabiat ve sosyal çevremizle bir türlü sağlıklı ve
dengeli bir iletişim kuramadık. Bunun içindir ki, her zaman
“Nereye gidiyorsunuz?” uyarısına muhatap olduk, oluyoruz ve
olacağız da.
İstiklâl Marşımızın kabulünün 90. yılı münasebetiyle Merhum
Akif’imizi rahmetle yâd etmek için, Safahat’taki bir fıkra
ile bitirelim yazımızı:
“Der ki bir tanesi peş-tahtayı yumruklayarak:
“Dinle, dünya neyin üstünde durur hey avanak!
Yerin altında öküz var, onun altında balık;
Onun altında da bir zorlu deniz var, kayalık.”
Öteden Kürt atılır:
-Doğru mu dersin be Hoca?
- Ne demek “doğru mu dersin?” Gidi cahil amca!
Sözlerim basma değil, yazma kitaptan tekmil;
Kim inanmazsa kızıl kâfir olur, böylece bil!
- - Rahatım yok benim öyleyse bu günden sonra;
Gömülüp kurtulayım bari hemen bir çukura.
- Ne zorun var be adam?
- Anlatayım, dur ki Hocam:
Ben bu dünyayı görürdüm de sanırdım sağlam.
Ne çürükmüş o meğer, sen şu benim bahtıma bak!
Tutalım şimdi öküz durdu, balık durmayacak;
Diyelim haydi balık durdu biraz buldu da yem,
Ya deniz?.. Hiç dibi yokmuş bu işin… Ört ki ölem!”
Ümitsizliklere kapılmaksızın, tabii ve beşeri felâketlerden
âzâde olmuş, Yaradan’ın rahmet sıfatının gazap sıfatına
galebe çaldığı bir dünyada yaşayabilmemiz dilek ve
dualarımla…
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |