|
ONU
ÖZLÜYORUM
Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Yıl, Miladi 571. Aylardan Rebiü’l-evvel ayının 12’si. İşte
tam bu günün gecesi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Son
Peygamber’in dünyaya teşrif ettikleri geceydi. Bu yıl,
Şubat’ın 14. gecesine tesadüf eyledi bu kutlu gece.
Bu geceyi Merhum Süleyman çelebi, anne Amine’nin dilinden
şöyle dile getiriyor:
“Dedi gördüm ol Habibin anesi
Bir acep nur kim güneş pervanesi
Berk urup çıkdı evimden nâgehân
Göklere dek nur ile doldu cihan
Hicri 1432 yılının “Mevlit Kandili” münasebetiyle siz
okuyucularımı yıllar önce bir öğrencimin kaleme aldığı bir
kompozisyonla baş başa bırakmak istiyorum:
“Yazıma, Batı’lı bir düşünürün Peygamber Efendimiz için
söylediği şu cümleyle başlamayı tercih ediyorum. Bismark
isimli bu düşünür ve devlet adamı diyor ki:
“Seninle çağdaş olamadığım için üzgünüm ey Muhammad!
Senin manevi huzurunda saygıyla eğiliyorum.
Bu cümlelerde ifade edildiği gibi ben de, sevgili
Peygamberim (s.a.s)’in manevi huzurunda sevgi ve saygıyla
eğiliyorum. Onunla çağdaş olamadığım için çok üzgünüm.
İki yıl kadar önceydi. Babam: “ Kızım, insanın kendisine
örnek aldığı bir kişi veya kişiler olmalı,” demişti.
Geçenlerde bir arkadaşım da, bu anlama gelen bir kelime
kullandı konuşmamız arasında : “Aynîleşmek.” Bu kavram,
kişinin birisini kendisine örnek alması anlamına geliyormuş.
Fransızlar buna “identifikasyon” derlermiş.
Düşündüm de, bu sözde gerçek payı vardı. İnsanın hayatta
kendisine örnek edindiği biri veya birileri olmalıydı. Ama
bu “yaşam koçu” kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını
Peygamberimizi anlatan bir kitabı okurken buldum. O kitapta,
Yüce Kitabımızdaki bir âyetin anlamı şöyle verilmişti:
“Cenneti ve Allah’ı arzu edenler için Allah’ın Resûlünde
güzel bir örnek vardır.” (Ahzap/ 21)
Anladım ki, benim de aynileşeceğim kişi, o “Güller Gülü”
olmalıydı. Çünkü Kur’an’ımızın buyruğu böyleydi.
O’nun hayatını okuduktan sonra, herkesin onun gibi olmasını
diledim içimden. O zaman dünyamız gerçekten yaşanmaya değer
bir dünya olur diye düşündüm.
Meselâ; Sevgili Peygamber(s.a.v.), bir gün yanında yetişen
küçük Enes’e bir görev vermiş. Ama Enes, görevini unutup,
sokaktaki çocuklarla oyuna dalmış. Allah’ın Elçisi, aramaya
çıkmış Enes’i. Bir de bakmış ki, sokakta, çocuklarla oynuyor
Enes. Yanına yaklaşarak sevgi dolu bakışıyla sormuş: “Enes,
söylediğim yere gittin mi?” Enes: “Gideceğim Ey Allah’ın
Elçisi. İşte hemen gidiyorum” diye cevap vermiş.
Diliyorum ki, tüm büyüklerimiz bize böyle davransınlar,
eğitim ve öğretimimizi sevgiyle, şefkatle yoğursunlar.
Bazen sokakta karşılaştığı çocuklara şöyle seslenirmiş benim
Yüce Peygamberim: “Çocuklar! Kim yanıma önce gelirse onu
ödüllendireceğim:” Yanına koşarak gelen ve etrafını saran
çocuklara şefkatle bakarak, mübarek elleriyle onların
başlarını okşarmış
Yine O, her bir dizine oturttuğu torunlarını severken,
“Benim birçok çocuğum var. Hiçbirini öptüğümü
hatırlamıyorum,” diyen bir babaya da: “İnsanlara merhamet
etmeyene Allah da acımaz,” cevabını vermiş.
Ben, bu mevlit kandili vesilesiyle bütün babaların,
dedelerin, nenelerin böylesine sevgi ve şefkatle dolup
taşmalarını diliyorum. Tüm dünyamız ve çevremiz sevgi yumağı
ile örülsün istiyorum. Radyo, televizyon ve gazete
haberlerinde gördüğümüz aile dramlarının, sevgiden yoksun
kalan gözü yaşlı çocukların olmadığı bir ülkenin özlemini
çekiyorum.
O güzel insan, namazlardan sonra arkadaşları ile
tokalaşırmış. Yine bir namaz sonrasında böyle tokalaşırken,
çalışmaktan elleri nasır tutmuş bir sahabe ile de musafaha
(tokalaşma) yapmış.
Adam, nasırlı elleriyle sevgili Peygamberi incitmiş
olabileceğini düşünmüş ve mahcup olmuş.
Adamın bu duygularını hisseden Yüce Peygamber, arkadaşının
ellerini tekrar sıkmış ve demiş ki: “Bu elleri hem Allah,
hem Resûlü çok sever. Çalışan bu eller saygıdeğerdir.
Bunları Allah yakmayacaktır.”
Bu olayı öğrenince de maddi sıkıntı içinde olduğunu sandığım
bazı arkadaşlarımı düşündüm. Emeklerinin karşılığını
alamayan, çalışmak isteyip de, iş bulamayan babaları
düşündüm. İşçisiyle, işvereniyle ve yöneticileriyle, çalışan
ellere değer verilen bir ülkeyi hayal ettim; yani, herkesin
temel ihtiyaçlarının karşılandığı bir toplumu.
Seçim propagandaları sırasında bizim sokakta bir afiş
okumuştum : “Halka hizmet Hakk’a hizmettir.” Bu sözün
anlamını o zaman babama sormuştum. Bunun bir benzerini de
Sevgili Peygamberimiz söylemiş: “Halkın efendisi, insanlara
hizmet edendir.” Bu sözün muhatabı, kendisini görmek için
uzaklardan gelen bir yabancı olmuş. Yabancı, Medine’ye
geldiğinde bir kalabalığın yanına yaklaşmış ve “Muhammet
(s.a.v.) hanginiz?” diye sormuş. Oradakiler de halka su
dağıtan kişiyi göstermişler. Yabancı şaşırıp kalmış. Meğer
su dağıtan kişi onun aradığı kişiymiş. Adı, sanı bütün Arap
Yarımadasına yayılmış olan bir liderin su dağıtmasıymış
adamı hayrete düşüren. Adam bu duygularını, Peygamber
efendimize sözlü olarak dile getirmiş. Sevgili Peygamberimiz
de yukarıdaki sözle cevap vermiş bu yabancıya.
O, kralsız, kraliçesiz, diktatörsüz bir toplum kurmuş,
lidermiş, ama halktan biri gibi bir lider. Halkını hem
eğitmiş ve öğretmiş hem de yönetmiş. Malı mülkü olmamış,
korumalarla dolaşmamış, her zaman halkın içinde olmuş. O, ne
kadar güzel bir örnek olmuş diye düşünüyorum.
Kadının biri, o döneme göre güzel bir kumaş hediye etmiş
Sevgili Peygambere. O da bu kumaşı bir hırka gibi sırtına
almış ve arkadaşlarının huzuruna çıkmış.
Ashabından(arkadaşlarından) biri kumaşı görünce hayran
kalmış ve demiş ki:
“Ya Resûlallah! Bu ne güzel bir şey. Bunu bana giydirir
misiniz?” O cömert Peygamber , “peki” diyerek evine girmiş.
Kumaşı güzelce paket yaparak isteyen kişiye takdim etmiş.
Ben, ihtiyacım olan ve sevdiğim bir şeyi başkalarına verme
konusunda zorlanırım. Bu, benim için gerçekten zor bir
şeydir. Ama o peygamber, bize zor olanı başarma konusunda
örnek olmuş. Yapılan hayırların sevdiğimiz şeylerden
yapılmasını öğütlemiş
Güller Gülü’nün güzel ahlâkı sanki bir deniz. Onu bir
bardağa sığdırmak nasıl mümkün değilse, Sevgili Peygamberi
de iki sayfa ile anlatmanın çok zor olduğunu sanıyorum. Ama
dileyen herkes o billur gibi gölden birkaç yudum su içerek
susuzluğunu giderebilir.
O’nu özlüyorum. Onunla özdeşleşmeyi de özlüyorum. Onunla
aynileşenlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşamanın
hasretini çekiyorum.
O güzel Elçiye salât ve selam olsun.
Satırlarıma A. Nihat Asya’nın Naatı’ndan şu dizeleriyle son
veriyorum:
Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına.
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına!”
Yarınlarımızın güzelliklerin mevlidini (doğuşunu)
müjdelemesi dileklerimle hoşça kalınız.
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi48@gmail.com |