.

ŞEYHİN SOHBETİ (21) YALNIZ DEĞİLİZ
SİTEMİZDEKİ BİR HABER ÜZERİNE

Güzel Kardeşlerim!

Sitemizde 08. 12. 2011 tarihli bir magazin haber vardı. Bu haber, bir sanatçımızın canlı yayında sunucu bayanın karşısında ağladığından ve yalnızlığından şikâyet ettiğinden söz ediyordu. Bizler gerçekten yalnız mıyız bu dünyada acaba?

Mevlâna’nın benzetmesiyle, bizler bu dünyada, kamışlıktan koparılmış birer neyden farksızız. Tıpkı bir ney gibi, zaman zaman inliyor, feryat ediyoruz. Ama unutmayalım ki, hiçbir zaman yalnız değiliz. Feryadımız, can sıkıntımız öz yurdumuzdan kopuşumuzdandır. Bu kopuşumuzun manasını ve maksadını anlayamazsak, gün akşam olmasına rağmen hâlâ bir dost bulamazsak yalnızlık deryalarında boğulur gideriz.

Çağımızın Hastalığı

Yalnızlıktan söz açmışken sizlere çağımızın bir hastalığından da bahsetmek isterim: İnsanın kendine yabancılaşması veya “Yalnızlık Sendromu.” Bu hastalığın bir adı da, “Kaliforniya Sendromu.” Bu derde düçar olmaktan Rabbimize sığınalım. Uzmanlara göre bu derdin üç ana belirtisi var: Yalnızlık duygusu, hedonizm yani zevke düşkünlük, benmerkezcilik... Bu belirtilerin sonucunda da insanı müthiş bir mutsuzluk kuşatıyor.

Şimdi kısa bir hayal dünyasına dalalım: Hayatı sırf eğlence ve zevklerden ibaret zanneden, her türlü işret âleminin içinde bulunan, üretmeyen, ama sadece tüketen bir toplum düşünelim. Mutsuzluğunu atabilmek, gece ve gündüz zevklerini tatmin etmek için didinen, ama bir kısır döngü içinde, zevke daldıkça bunalımları ve yalnızlıkları artan bir toplum hayal edelim. Kimsenin kimseye güven duygusunun kalmadığı, en yakın dostlardan bile kuşkulanıldığı bir toplum. Hayatını şifrelerle doldurmuş bireylerden oluşan bir toplum; bankada şifre, bilgi sayar başında şifre… Her yerde şifre.

Böylesi bir toplumda bencillik o denli artmıştır ki, bireyleri adeta narsizm hastalığı da kuşatmış durumdadır. Bu toplumda diğergamlık duygusu yitirilmiş, para ve dünya varlığı putlaşmış, garip - guraba, fakir - fukara unutulmuştur. Kalpler ve gönüller öfke ve nefret deposu haline gelmiştir.

Ve milyonların arasında yaşayan insanların her biri kendini bu toplumda yapayalnız hissetmektedir. Dünyayı saran böyle bir hastalıktan söz ediyor psikologlarımız. Böylesi bir manzarayı gördüğü için herhalde bir Batılı, Amerika için şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Amerikan medeniyeti, belki de Batı dünyasını yutacak barbarlığın son sembolüdür.”

Ne yazıktır ki, cennet vatanımızın büyük kentlerinde de bu hastalık bir ur gibi yavaş yavaş kendini göstermektedir. Hele paranın bol olduğu, varsılların yoğunlukta bulunduğu lüks ve ezansız semtlerde bu hastalık daha bir göze çarpmaktadır. Nevzat Tarhan Hoca, özellikle1990 sonrası neslinin, para, cinsellik ve uyuşturucu ile erken tanıştığını, yeterli zihin ve ruh gelişimi tamamlanmadan, ergenliği erken bitirdiklerini ifade eder. Evet, ne yazık ki, bu nesil yeterince olgunlaşamamıştır.

Yalnızlık Sendromu, depresyonun, çeşitli ruhsal hastalıkların da davetçisidir. Sanayi çağının robotlaştırdığı, yalnızlık deryasına attığı insanı, bu badireden kurtarmak için birçok kurum şimdi çareler aramaktadır.

Herhangi bir polemiğe meydan vermemek için bir hususa açıklık getirelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz sanatçı kardeşimiz, bu söylediklerimizin muhatabı değildir. Onunla ilgili sitemizdeki haber, sadece bu konuya dikkatimizin çekilmesine vesile olmuştur.

Dünün Ve Bu Günün Türkiye’si

Güzel kardeşlerim!

Dün, ülke nüfusunun % 70’i kırsal kesimde yani köylerde oturuyordu. Bugün ise 70 küsur milyonun %70’i şehirlerde oturuyor. Dün, anne baba, kardeş, amca, dayı, hala teyze (…) bir arada köyde yaşayan insanlar, bu gün kent hayatı yaşıyor. Bu insan yorucu ve uzun bir mesai sonucu evine geliyor, ama kendini yalnız hissediyor. Bu insan, sudan çıkmış balık gibidir, çırpınıp durmaktadır. Çünkü o, dünkü sosyal çevreden yoksun yaşıyor bugün. Eğer, üreten, çalışıp didinen bu insan kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık değilse yalnızlık sendromunun potansiyel bir müşterisi demektir. Eğer bu insan manevi yönden yeterince kendini donatmamış veya donatılmamışsa “Kaliforniya Sendromu,” taa Amerika’dan gelip bir engerek yılanı gibi bu kişinin karşısına dikilmiş, boynuna dolanmak için bekliyor demektir.

Biz Yalnız Değiliz

Evet, biz yalnız değiliz. Çevremizde bizim cinsimizden hiçbir dostumuz olmasa dahi, biz yalnız değiliz. Dün, güzelliğimize, paramıza, makamımıza, şan ve şöhretimize bakarak yanımızdan hiç ayrılmayan, iltifatlar yağdıran dostlarımız, bugün çevremizden çekip gitseler dahi, biz yine yalnız değiliz. Çünkü biz “Samet” olan bir Allah’a iman ediyoruz. Gerçek dostumuz O’dur bizim. Sûretimize değil; sîretimize bakan dost. Tacımıza ve tahtımıza değil; niyetlerimize nazar eden dost. Mevlâ’mız O’dur bizim. Unutmayalım ki, O’nun dışında gördüğümüz, güvendiğimiz her varlık, her güç O’na muhtaçtır.

O Dost bize şöyle sesleniyor: “ Nerede olursanız olunuz Ben sizinle beraberim.” (57/4)

O Mevlâ bize diyor ki: “Nerede olursanız olunuz ben size uzak değilim. Şah damarınızdan daha yakınım.” (50/16)

O Dost sevilmeye de şart koşuyor: “Gerçekten beni seviyorsanız, Peygamberim (Muhammed’e) uyun ki, ben de sizi seveyim.” (3/31)

“Kuşkusuz ben âdil olanları severim” (5/42)

“Kuşkusuz ben, Muhsinleri (iyilik yapanları) severim.” (5/93)

O Dost diyor ki: “ Ben, inananların dostuyum, onları karanlıktan aydınlığa çıkarırım.

İnkârcıların dostları da tâğût- şeytan- tur. (O da ), onları aydınlıktan karanlığa sürükler.( 2 / 257)

Ayrıca O Dost bizi uyarıyor: “Kalbini bizi anmaktan alıkoyup nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan (şımarık) kişilere uyma.” (18/ 28)

Ve O Dost bize çek de veriyor:“İyi biliniz ki Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.(…) (10 / 62)

Değerli okuyucu, dilerseniz şeyhin sohbetinin devamını önümüzdeki hafta birlikte okuyalım. Selam ve saygılarımla…



NOT: Bir önceki yazımıza katkılarından ve değerlendirmelerinden dolayı, Molla Kasım’a, Yorumcuya, Yavuz Körükçüye, Gürkan Bozkurt’a ve Atilla Özdür Beyefendi’ye sonsuz teşekkürler. Atilla Ağabeyimin dediği gibi, rüyalarımızın rahmani olması, karşımıza "kafa karıştıran, huzur bozan" rüya yorumcularının çıkmaması dilek ve temennilerimle.

Şeyh Abdullah Ağabey, önceki sohbetinde, bizleri bu dünyada kamışlıktan koparılan bir neye benzeterek, tıpkı onun gibi inlediğimizi, yalnızlık duygusunun da, çağımızın bir hastalığı olduğunu söylemişti. Ama bizlerin asla yalnız olmadığımızdan da söz etmiş, sohbetini şöyle sürdürmüştü:

İki Halimize Dikkat Edelim

Kardeşlerim!

Bizim gerçek dostumuzun, yani Yüce Rabbimizin “Esma”sından olan iki adı vardır: Kâbız ve Bâsıt. Tasavvuf dilinde O dostun kabzı, bizleri zaman zaman gönül sıkıntılarına uğratmasıdır. Bu, O’nun bir nevi: “Unuttun beni, toparla kendini” ihtarında bulunması demektir. Bu hal, Dostun bize olan sevgisinin bir tezahürüdür. Pişmek, olgunlaşmak için sıkıntılarımız bazen bizler için şifa kaynağı oluverir.

Bilir misiniz, bizler tıpkı okyanuslara benzeriz. Zaman zaman dev dalgalara maruz kalırız, hırçınlaşırız, bunalırız, sıkılırız. İşte budur bizim kabz halimiz. Böylesi durumlarda hemen Dost’a sığınalım. “İnşirah Sûresini bol bol okuyalım. Ayrıca: “Rabbim! Ferahlat ve aç göğsümü, Kolaylaştır işlerimi! ” (20/25,26) diye dua edelim.

O dosta ihlâs ile sığınırsak göreceğiz ki, sıkıntılardan kurtulacağız. Bu sefer dev dalgalar, yerini sükûnete terk edecektir. İşte bu halimiz de, bizim “bast” halimizdir. Çünkü Yüce Rabbimiz, “Bâsıt”tır. Yani gönülleri ferahlatandır. Huzur ve sevinci iç dünyamıza yayandır. Evet, evet, O’nun Lütfu da hoştur, kahrı da hoş. O’ndan gelen, bazen dikendir, bazen de gonca güldür. Her ikisini de hoş karşılamasını bilelim lütfen. Mutluluğun kapısını ancak böyle açabiliriz.

Mahremlerimizi İhmal Etmeyelim

Güzel kardeşlerim!

Böyle sıkıntılı anlarımızda, O Yüce Dostla birlikte, samimi olduğumuz beşer dostlarımızı da ihmal etmeyelim. Kendi kabuğumuza çekilmeyelim. Kendi kendimizi “asosyal” bir hale sokmayalım. “Asosyal” olanların ancak ölüler olduğunu unutmayalım. Kardeşlerimizle muhabbet edelim. Sohbetlere katılalım.

Dost ve arkadaşlarımız arasında mutlaka iki üç tane “mahrem” olan ahbaplarımızın da bulunması gerektiğini biliyorsunuz. Bu mahrem dostlar, bir nehir yatağından topladığımız, sonra da tek tek nehre bıraktığımız, ancak kıyıp da atamadığımız ve bir cam fanusa koyduğumuz bir kısım güzel taşlar gibidirler. Onlar her zaman bizim yakınımızdadırlar. Bazen bu mahrem dostlarımızla bir araya gelip dertleşelim. Sorunlarımızı konuşalım. Sakın ola ki, ümitsizliğe, şeytani vesveselere kapılmayalım. Her ne kadar şair:

"Âlâmını kalbinde tutup kimseye açma/

Zira elemin zikri de başka elemdir", yani “dertlerini kimseye açma, çünkü acıların anlatımı dahi ayrı bir gam getirir” demiş ise de, biz yine de mahremlerimizle dertleşmeyi ihmal etmeyelim.

Ve hepsinden önemlisi Gerçek Dost ile muhabbet edelim. Onunla en güzel muhabbetin, Şifa Kitabını /Kur’an’ı / her zamankinden daha çok okumakla mümkün olduğunu da unutmayalım.

Bu vesileyle Halil Cibran’ın şu sözlerini de hatırlayalım:

“Dostunuz ne içindir ki, onu zaman öldürmek için arayasınız?

Onu hep yaşanası zamanlarda arayınız.

Çünkü o, sizin ihtiyacınızı karşılamak için vardır; boşluğunuzu doldurmak için değil.”

Dostlarımızı ve özellikle de Gerçek dostu sevelim. Yaman Dede’nin şu güzel sözünü hayatımızın bir düsturu haline getirelim:

“Seviyorsanız, biliniz ki seviliyorsunuzdur. Allah’ı seviyorsanız O’nun da sizi sevdiğinden şüphe etmeyiniz.”

Kardeşlerim! Bu günkü sohbetimizi de şu ilahi sözleriyle bitirelim:

Şu benim divane gönlüm,

Yine hûbdan, hûba düştü,

Mah cemalin şulesine,
Çalkalanıp göle düştü.
Ah ben nidem, Mevlam nidem?
Yaralıyam kime gidem?
Ya halim kime arz idem

Sizleri selamların en güzeliyle selamlıyorum. Kalın sağlıcakla.
      Selâm ve saygılarımla, hoşça kalınız.

Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi-48@hotmail.com

 

Yazarın önceki Yazıları

YORUMLAR: