|
YARINLARA DOĞRU
(10) CAMİLERİMİZİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ(2)
Sorularla Biten Bir Yazı
Bir önceki yazımızda camilerimizden söz etmiş ve
satırlarımızı şu sorularla noktalamıştık:
Diğer şehirlerimizdeki cami ve vakıf arazilerinin başına
neler gelmiştir? Yaşananlar sadece büyük şehirlerde mi
cereyan etmiştir?
Merhum Eşref Edip, bu konuda yıllar önce neler demiştir?
Günümüzde neler yapılıyor ve neler yapılmalıdır?
Dilerseniz soruların cevaplarını birlikte okuyalım:
Yurdun Her Yerinde Aynı Uygulama
Camilerimizin veya yıkılıp arsalarının ayrı, enkazlarının
ayrı satışları, sadece İstanbul, Bursa, Konya gibi
şehirlerde değil; yurdun her yerinde yapılmıştır. Örnek mi?
Meselâ; Kastamonu’da 28 cami ve mescit yeri ihale yoluyla
satılmış. Bunlardan, Tavuk Hasan camii 500 tl.
Hasan Efendi camii 150 tl.
Takyacılar camii 150 tl.den satılığa çıkmıştır.
Vakıflar genel müdürlüğünün kayıtlarına göre Kilis’te
onlarca cami ve medrese satılmıştır.
Meselâ; 1551 tarihli Hacı Derviş cami 1947 yılında 550
liraya,
17. Yüzyıldan kalma Hasan Atar Cami 1937 yılında 355 Liraya
satılmıştır.
Bu ibadethanelerin birçoğu satılmakla da kalmamış, yıllarca
işyeri olarak kullanılmış, daha sonra da yerlerine apartman
dikilmiştir.
Tarihçi Mustafa Armağan, 3500 tarihi eserin devlet eliyle
satıldığını Başbakan’ın ağzından duyduğumuzu, aslında bu
rakamın buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu, yıkılan
camilerin bu rakamın dışında kaldığını söylüyor ve ilave
ediyor:
“İstanbul Silivri Kapı’daki Sitti Hatun camii kiraya
verilmiş ve kiracı burayı ahır yapmıştır. İzmir Seferi
Hisar’daki Kasım çelebi camii de ahır olarak kullanılmıştır.
Sirkeci’deki Merzifonlu Karamustafa Paşa Camii, Sazevine;
Fatih’teki Sofular camii de düğün salonuna
dönüştürülmüştür.”
İstanbul Müftülüğünün hazırlatıp, 1987 yılında bastırdığı
“Eminönü Camileri” adlı eserde sadece Eminönü ilçe sınırları
içinde 212 camiden 113’ünün satıldığı ve yıkıldığı
kaydedilmektedir. Bu gün, müze olarak gezip dolaştığımız
Topkapı Sarayı sınırları içinde bile 9 adet cami
bulunmaktaymış. Maalesef, saray müzeye çevrilmeden önce,
burada bulunan cami ve mescitler yok edilmiş, minarelerinden
ezan sesleri kısılmıştır.
Hatırlatma
Bu yazının konusu ve amacı, çok sık aralıklarla cami ve
mescit yapmanın mantığı neydi? Bu kadar sık ve çok
ibadethaneye ihtiyaç var mıydı? İhtiyaç fazlası
ibadethanelerin başka amaçlarla kullanılması isabetli değil
midir? Sorularını irdelemek ve cevap bulmak değildir. Asıl
amaç, bu milletin ibadethanelerinin bu denli hor görülmesini
ve layık olmadığı uygulamalara tabi tutulmasını vurgulamak
ve dünümüzü hatırlamaktır. Dünün hatalarını günümüzde nasıl
telafi edebiliriz? Sorusu üzerinde düşünmek ve cevap
aramaktır?
Merhum Eşref Edip Soruyor
Merhum Eşref Edip, “(…) Partisi ve Din" adlı kitabın, 269 ve
sonraki sayfalarında yıllar önce soruyor ve diyor ki:
Bahçekapı’da Hidayet Camii’ni Türk Ticaret Bankası’nın
kokmuş deri deposu haline getiren (kim?)
Mercan’da Sultanhanım’ın Samani Sani Camii’ni Ermeni ve
Yahudilere veren, mihrabında bir Yahudi kızı oturtan,
minaresini fabrika bacası yapan (kim?)
Unkapanı’ndaki camiyi, Yahudi lastik tamirhanesi yaptıran
(kim?)
Cerrahpaşa’daki Şemseddin Molla Camii’nin tabanlarını
söktüren, odun deposu yaptıran (Kim?)
Tahtakale’de Sultan Fatih’in kumandanlarından Saması Evvel
Camii’ni paçavra deposu haline sokturan,
Şehzadebaşı’ndaki Burmalı Mescit denilen ve minaresi dünyada
emsali olmayan bir camiyi marangozhane yaptıran (kim?)
Dolmabahçe Camii’ni müze haline getiren,
Göksu Kasrı karşısında Sultan Aziz Camii’nin bir akşam keyfi
sırasında kaldırılmasını emreden, mihrabını dans salonu
haline getiren (kim?)
Heybeli Camii’ndeki ezan sesinden rahatsız olarak
yıkılmasını emreden (kim?)
Balat’ta Muhiddin Hamamî Camii’nin mihrabını demirci ocağı
yaptıran,
Çarşıkapı’daki Piri Camii’ni kalıpçı İstafan’a veren kim?
"Şükürler Olsun" Diyoruz, Amma...
“Şükürler Olsun” Diyoruz Amma..
Bu gün görüyoruz ki, birçok tarihi eser restore ediliyor.
Vakıf arazileri üzerine inşa edilmiş gecekondular, çarpık
yapılar, tek tek yıkılıyor ve İstanbul nefes alıyor.
İşgalcilere yol gösteriliyor. Yıkılan birçok cami ve medrese
yerine bir levha asılıyor: “Burası …camii veya …
medresesinin yeridir.”
Bu kurtarma işlemlerine daha da bir hız kazandırılmasını
diliyoruz.
Bunlar olumlu gelişmeler. Ama birkaç zaman sonra, bu
arazilerin kimliğini belirleyen levhalar kalkıyor,
yerlerinde yeller esiyor ve orası çocuk parkı ya da çay
bahçesi yapılıyor. Bu ülkede ezana ve camiye allerjisi
olanlar var mıdır bilinmez, ama 40- 50 sene sonra buralara
cami yaptırılmak istense insanımıza bu parkların cami arsası
olduğunu nasıl anlatırız? Vakıflardaki kayıtları insanlara
gösterdiğimizde onları nasıl ikna ederiz?
Nitekim Fındıkzade’deki Kızılelma caddesinde inşaatı
başlayan cami için emekli ve yaşlı bir vatandaş ikide bir
gelip kalfa başına kafa tutuyormuş: “Güzelim parkı
katlettiniz. Camiye mi ihtiyaç vardı burada? Buraya …ları mı
toplayacaksınız?….” diye.
Demek isteriz ki, yetkili kurumlar, bu cami ve vakıf
arazilerini parka dönüştürürken o mekânların asıl hüviyetini
beyan eden levhaların oralarda kalıcı olmalarını da
sağlasalar ne güzel olur. Herkes bilsin ki, dün gecekondu
olan, bu gün parka dönüştürülen bu mekânlar, aslında bir
cami veya medrese arazisidir.
Bir de, Vakıfların, Belediyelerin ve hayırsever
vatandaşların ve şirketlerin katkılarıyla yeniden asli
hüviyetlerine kavuşturulan bu yapılar ele alınırken “ihtiyaç
önceliği” gündeme alınsa daha iyi olacaktır. Gerçekten cami
sıkıntısı çekilen bölgelerdeki arazilere, kurtarma
operasyonunda öncelik tanınmalıdır, diye düşünüyoruz.
Dev bir Vakıf Medeniyetinden bizlere miras kalan yitik
eserlerin bir an önce gün yüzüne çıkarılmasını dört gözle ve
sabırsızlıkla bekliyoruz.
Buraları yeniden ihya edecek hayırsever vatandaşlarımızın
sayılarının artmasını diliyoruz.
Vakıflarımızın da bu hayırsever vatandaşlarımıza köstek
değil; destek ve yardımcı olmasını arzu ediyoruz.
Selam ve saygılarımla….
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi-48@hotmail.com |