YARINLARA DOĞRU(11)DNA’LARIMIZ İMAN VE
İSLÂM İLE Mİ ŞİFRELENMİŞTİR?
Kur’an-ı Kerim Diyor ki:
Kur’an bize şu bilgiyi veriyor: “Sen yüzünü Allah’ı
birleyici olarak dine çevir; Allah’ın yaratma kanununa
(uygun olan dine dön.) Ki, (Allah), insanları ona göre
yaratmıştır… (Rûm, 30/30
Bu ayete göre, bizler ne zaman ve nerede bulunursak
bulunalım daima Allah’ı birleme ve ona yönelme yeteneğini
taşırız; hamurumuz böyle yoğurulmuştur. Bu, tıpkı bir
pusulanın daima kuzey ve güneyi göstermesi gibi bir şeydir.
Mealini okuduğumuz âyetten ilham alan büyük İslâm
mütefekkiri İbn Tufeyl, yüzyıllar önce yazdığı Hayy İbn
Yekzan adlı felsefi romanında bu gerçeği dillendirmiştir.
Bunu öyle güzel dillendirmiştir ki, kendisinden yıllar sonra
gelen ünlü romancı Daniel Defoe’nun, “Robinson Crusoe” adlı
eserini yazarken kendisinden esinleneceğini bilmeden
yazmıştı.
Evet, bizler tevhit akidesine yani Allah’ın birliğini
kabullenmeye kolayca eğilim göstermeye programlanarak
yaratılmışız. Ayet böyle diyor ve böyle bir inanca uygun
olan dinin ise İslâm olduğunu beyan ediyor.
Bizler, gerçeği, hakkı kolayca anlama ve kabul edebilme
yeteneği ile yaratılmışız. Hamurumuz böyle yoğurulmuş. Yüce
Kur’an bunu, “FITRAT” kavramı ile ifade ediyor.
Nasıl ki, insan denildiği zaman, iki kollu, iki bacaklı, iki
göz ve iki kulaklı, akıllı, konuşan, acıkan, düşünen bir
canlı aklımıza geliyor ve bunun bir fıtrat olduğunu
düşünüyoruz; tıpkı bunun gibi yine insan denince, onun, Tek
Allah’a iman eden ve yalnız O’na itaat eden bir canlı
olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Yeter ki, söz konusu canlının
bu tabii eğilimi bozulmamış, zihinsel yönden ifsad edilmemiş
olsun. Bu son cümlemize Hz. Peygamber şöyle açıklık
getiriyor: “ Her çocuk fıtrat, (doğal din olan tevhit
inancı)üzerine doğar. Sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya
Hıristiyan ya da Mecusi yapar…(Buhari, Cenaiz, 79, 92)
Fıtrattan Kopanları Uyaranlar
Yüzyıllar boyu Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlerin asli
görevi bizlere bu fıtratı hatırlatmak, bizleri uyarmak
olmuştu.
Yol ayırımına gelen, çıkmaz sokaklara dalan Âdemoğullarını
dosdoğru yol olan “SIRAT’I MÜSTEKÎM”e davet etmekti onların
asıl görevleri.
Bizlerden bazılarımız, tarihin çeşitli dönemlerinde düşünce
ve ruh dünyamızı, “Sırat-ı Müstekim”e ters düşen bir
edebiyat ve kültürle, hikâye, roman ve mitolojilerin
oluşturduğu kurtçuklarla beslemeye çalışmışız. Allah’ın
elçileri de bizleri bu parazitlerden kurtarmak, yeniden
hayata kavuşturmak için çaba göstermişlerdi.
Bedenlerini doğal ve organik gıdalarla beslemeyi unutup
zehirle telafi etmeye çalışanları nasıl ki uzmanlar uyarıyor
ve tedavi etmeye çalışıyorlarsa, o güzel insanlar da,
bizlere ruh ve düşünce dünyamızın nasıl besleneceğini, onun
fıtrata uygun bir hale nasıl hayatiyetini sürdürebileceğini
öğretmek için çabalamışlardır yüzyıllarca.
Rahman ve Rahim olan Allah, fıtratı unutan veya fıtratı
başka kanallarla tatmin etmeye çalışan biz kullarını hep o
güzel ve kutlu kullarıyla uyarmıştır.
“Pusulalar her daim kuzeyi gösterir” demiştik, ama ibresiyle
oynanan ve arızalanan hiçbir pusula, maalesef bu görevi
hakkıyla icra edemez. Bizlere yanlış yollar ve yönler
gösterir. İşte o elçiler de fıtrata uygun çalışmayan,
kültürlerin, töre ve geleneklerin, hurafelerin, yanlış ve
çarpık eğitimlerin, sapkın ideolojilerin bozduğu
insanoğluna, fıtratına dönmesini hatırlatmak için çaba
göstermişlerdir.
Genlerimizde var olan inanma ve ibadet etme ihtiyacının,
putlara, atalara ve ruhlara tapınma şeklindeki bir sapmadan
kurtarmak için olmuştur onların tüm mücadelesi.
Wilson Ve Fıtratımız
Bu bağlamda ilginç bir isimden; Edward O. Wilson’dan söz
etmek istiyorum. Wilson, Harvard Üniversitesinin “Mukayeseli
Zooloji Müzesi’nde çalışan ve ömrünü karıncaların hayatını
incelemekle geçiren bir bilim adamıdır. O, “Atlantic Monthly”
dergisinin 1998 Nisan tarihli sayısında, “Ahlâkın Biyolojik
Temelleri” başlığını taşıyan bir makale yayınladı.
Bu makalesinde özetle şunu yazıyordu: “Hayatı ayakta tutan
her şey biyolojiktir.”
Yani “dini hayat” denilen şey, biyolojik bir kökün “kültür”
ile işlenmesi sonucunda ortaya çıkan bir yaşam biçimidir.
Böylesi bir yaşam tarzı ve aşkın olan her şey bizim
genlerimizde zaten mevcuttur. Önemli olan, bizde var olan
“kök” ile birleşen kültürdür. Bu kültür, o kök ile çelişki
veya çatışma içinde olmamalıdır.
Nasıl ki, korkan, sevinen, ağlayan, üzülen bir insanın
bedeninde biyolojik ve fizyolojik etkiler görülüyorsa,
Rabbine gönülden iman ve O’na itaat eden bir mü’minin
fizyolojisinde de farklı tepkiler görülür. İnsanın, içinde
kuş gibi uçuyormuşçasına bir ferahlık duygusu hissetmesi,
tüylerinin diken diken oluşu ve tam bir huşu ve vecd haline
girmesi… İşte tüm bunlar, biyolojik bir programlanmanın bir
göstergesidir.
Evrensel ve “Dosdoğru Din”in ahlâk ilkelerine ters düşen bir
hareket yaptığımız zaman yüzümüzün kızarması, vicdan azabı
dediğimiz iç sızıyı duymamız da bu programlanmanın bir
tezahürüdür. Tabii ki, insan denen bu muhteşem yaratığın ar
damarı yırtılmamış ise.
Burada hemen şunu da ifade edelim: Yukarıdaki düşünceleri
sadece Edward O. Wilson savunmamıştır. Onun doğrultusunda
düşünen ve yazan daha birçok bilim adamı vardır. Meselâ;
Auguste Sabatier de şöyle der: “Ben niçin dindarım? Sorusunu
kendime sorar sormaz şu cevabı alıyorum yine kendimden: Ben
dindarım, çünkü başka türlü olmaya gücüm yetmiyor. Dindar
olmak, varlığım ve benliğim için zorunlu bir ihtiyaçtır.”
Velhasıl
Şimdi bu ayetlerin ışığında, tarihsel ve bilimsel gerçekler
karşısında, insan gayri ihtiyari düşünüyor ve kendine
soruyor: Ben “ateyim, ben deistim”, diyenlerimiz doğal
yapılarıyla çelişki içine girmiş olmuyorlar mı?
Kur’an’ın: “Sakın kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayınız” ikazının ilk muhatabı bunlar olsa gerek. Yine o
Fıtrat Kitabı’nın: “Kendi nefsinize zulmetmeyiniz,”
şeklindeki uyarısı herkesle birlikte öncelikle bunlara olsa
gerek.
Hepimizin dünden daha çok bu gün uyarılmaya, asli
dinamiklerimizi harekete geçirmeye ne kadar çok ihtiyacımız
var değil mi?
Hepimizin, kurgulandığımız gibi alt ve üst kimliklerimizi
oluşturmaya, fıtratımıza uygun bir biçimde yaşamaya suya ve
havaya muhtaç olduğumuz kadar muhtaç olduğumuzu hissediyor
muyuz?
Belki o zaman kendimizle, Yaradan ve yaratılanlarla barış
içinde yaşayabileceğimizin ve gerçek mutluluğu
yakalayabileceğimizin bilincinde miyiz?
Belki o zaman milyonlarca hemcinsimizin, Nihilizm,
Rasyonalizm….gibi birtakım “izm”lerin peşinde bir ömür
tüketerek koşmaktan kurtulabileceklerini düşünebiliyor
muyuz?
Mademki bizde var olan “kök” ile birleşen “kültür”, dini
yaşantımızı oluşturuyor. O halde bizler bu kültürün, o kök
ile çelişki veya çatışma içinde olmamasına dikkat ediyor
muyuz?
Yüce Yaratan’ımızın, “Biz insanı en güzel bir kıvamda
yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik..” uyarısı
ile bu “kök” ve “kültür” çatışmasına dikkatlerimizi
çektiğini ve böylesi bir çatışmanın bizi nerelere
götürebileceğini düşünebiliyor muyuz?
Üç aylar ve içinde bulunan kandillerle kutlu zamanlar bu
günlerde bizleri kuşatırken, fıtratımıza uygun bir yaşantı
biçimini geliştirmeye, uyumlu ve çatışmasız bir hayatın
içine gark olmaya ne dersiniz?
Kurgulanmış genlerimize uygun bir hayat tarzı yaşayabilmemiz
ümidi ile kalınız selam ve sağlıcakla..
Şerif Ali Minaz
Eğitimci
E-Posta : simavi-48@hotmail.com
|