|
YARINLARA DOĞRU (16) KOCA ŞEYH’İN GÖNÜL SERÜVENİ
NE DİYE ŞEYHİN AŞKI?
Bu yazımda bir şeyh Efendi’den söz etmek istiyorum. Ama daha
önce bu köşeden sohbetlerini aktardığımız Şeyh Abdullah
Ağabey’den değil.
1870 yılında Batum’un Ahiska ilçesinde doğup da, Erzurum’da
olgunlaşan ve 1960 yılında İstanbul’da batan bir güneşten
bahsedeceğim.
Bir yandan, Fatih Camiinin değerli müderrislerinden ders
alırken bir yandan da Medrese-i Kuzat’ı (Hukuk Fakültesi)
bitiren Ali Haydar Efendi’nin gönül hikâyesinden dem
vuracağım. Bizlere de ibret olsun diye. “Beşerin de böylesi
halleri olabilirmiş,” diyebilelim diye.
Gerek tahsil döneminde gerekse daha sonraki dönemlerde
hayatın inişli çıkışlı tüm cephelerinden geçerek, doğal olan
beşeri hayatı bizzat yaşayan dev bir gönül adamından bir
pasaj sunacağım: “Devlerin de aşk hikâyesi olabilirmiş”
diyelim diye.
Gün gelip Padişah II. Abdülhamid’in iltifatlarına mazhar
olan, gün gelip yıllar süren (25 yıl) göz hapsinde tutulan
bir faniden kısa bir sayfa açacağım. “Her fani, böylesi
dertlere dûçar olabilirmiş” diyebilelim diye.
Âlemi âlem yapan beş nokta üç harftir,
Âdemi de âdem yapan beş nokta üç harftir.” Mısralarıyla
dillendirilen gerçeği iyice anlayalım diye.
“ Sulbümden gelen değil; yolumdan gelen benim evladımdır,”
diyen bir güzel insandan bahsedeceğim. Önemli olanın kan
bağı değil; inanç ve dünya görüşü olduğunu iyice anlayalım
diye.
Fatih’te bulunan İsmetullah Efendi Dergah’ındaki şeyhliği
döneminde Merhum Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Efendi,
Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi, Alvarlı Mehmet Efendi ve
Hasib Efendi gibi nice meşhur ve maruf /bilinen/ isimlerin
kendisinden, sohbetlerinden feyz alıp yararlandığı bir Allah
dostunu yâd edeceğim. “İz bırakanları, güzel ahlâk
sahiplerini daima hatırlamak gerektiğini vurgulayalım” diye.
CUMBALI KONAKTA BİR DİLBER
Ali Haydar Efendi, İstanbul Süleymaniye’deki Meşihat
dairesinde “Fetva Emini” olarak görev yapmaktadır. Henüz
genç bir delikanlıdır. Evinden işine gidip gelirken cumbalı
bir konağın camında bir dilbere gözü ilişiverir bir gün. Ve
gayri ihtiyari bu güzele âşık oluverir. Sanki bir civa gibi
gönlü o güzel kıza akıverir. Artık bundan böyle onun tüm
dünyasını o güzel gözlü kız işgal eder. Kalbinde o, ruhunda
o, düşünce dünyasında hep o vardır.
Kendi kendine der ki: “Benim ilmi kariyerim, mevkiim ve
çevrem bu kızla izdivaç etmem için yeterlidir.” Ve yakinen
tanıdığı insanları bu köşke dünür olarak gönderir. Gönderir
ama gelen haber hiç de iç açıcı değildir: “İlmi seviyesi ne
olursa olsun, ailesinin soyunu sopunu bilmediğimiz bir
yabancıya kız veremeyiz,” der kız tarafı. Ama gönül bu,
ferman dinler mi hiç. Her geçen gün delikanlının bu dilbere
duyduğu aşk durmaksızın artar. Aklı, fikri hep o kızdadır.
Galiba “kara sevda” dedikleri şey buydu.
Genç Sevdalı, kızı birkaç kez istetmesine rağmen emeline
nail olamaz. Bir gün kendi kendine şöyle seslenir: “Ali
Haydar! Sen bu kızı alabilmek için hayatta olan ve de
tanınmış insanları aracı olarak gönderdin. Ama olumlu bir
sonuç alamadın. Bir de, dünya ile ilişkisi kalmamış ve
türbeleşmiş Allah dostlarının aracılığı ile istesen ne
olur?”
Evet, artık âşık, maşukuna kavuşmak için türbe türbe
dolaşmaya başlar. Her türbenin başına vardığında iki gözü
iki çeşme bir halde dudaklarından şu cümleler dökülür: “Ey
yüceler yücesi Rabb’imin sevgili ve hatırlı kulu! İçimde
beni yakan bir arzum var. Bu arzuma kavuşmam için Yüce
Rabbime sizler aracı olunuz, himmet buyurunuz da bu kızla
izdivaca nail olayım.”
Derken bir gün de, Eyüp Sultan Camiine gider. İkindi
namazını kılıp bir kenara çekilir. Kendi ifadesiyle aynen şu
cümlelerle yalvarış ve yakarışta bulunur:
- “ Ey Resulullah Efendimizin şanlı mihmandarı! Allah
Teâlâ’nın katında artık senin niyazın da mı geçmiyor?...”
Bunları söylerken kendinden geçen Haydar Efendi, karşısında
hayal meyal beyaz sakallı bir pir-i Fani’yi görür. Bu nur
yüzlü adam, delikanlıya der ki: “ Evlâdım! Sen, görür görmez
hemen aşık oluverdiğin bir kızla evlenmek istiyorsun. Oysa
senin, ilim tahsili yolunda önemli bir eksiğin var.
Müderrissin, ama hafız değilsin. Hafızlığını ne zaman
bitirirsen o kız senin olacaktır inşallah.”
Ali Haydar, hayal mi görüyordu? Hayır, bu gördükleri
hallüsilasyonik bir hal olamazdı. Çünkü bu yaşlı adam kısa
süre içinde üç kez karşısına çıkmış ve aynı cümleleri
söylemişti. Emeline nail olması için hafız olması
gerektiğini söylemişti.
ÜÇ SAATTE BİR CÜZ
Akşam namazına henüz üç saat vardı. Delikanlı yan tarafında
bulunan Kur’an’ı eline aldı ve hemen oracıktaki rahlenin
önüne oturdu. Başladı ezber yapmaya. Çok ilginçtir ki, bu
süre zarfında bir cüz yani yirmi sayfa ezberleyivermişti.
Eğer bu tempoyla giderse bir iki haftada Kur’an’ın tamamını
ezberler ve kısa zamanda emeline nail olurdu.
Ama gel gör ki, evdeki hesap çarşıyı tutmadı. Hafız olmak
onun tam bir yılını aldı. Üç saatte bir cüz ezberleyen
delikanlı, iki sayfayı bir günde ezber edemez oldu. Bir de
Kur’an’ı ezberledikçe aşkını unutur olmuştu. Bir köşkün
camındaki dilber için atan kalp, sanki onun kalbi değildi
artık.
Bir yıl önce, Süleymaniye semtindeki o konağın önünden
geçerken sanki lisan-ı haliyle şairin şu dizelerini söyleyen
delikanlı yoktu artık:
“ İnsanlar çula düştü
Paraya pula düştü
Sana gönül vermek de
Bu garip kula düştü.”
Evet, her gece yatağına yattığında şairin şu mısralarını
terennüm eden âşık delikanlı yoktu artık:
“Sen sanki baharın gülüsün şen çiçeğimsin
Sen her gece rüyama giren gözbebeğimsin.”
Evet, evet, bir yıl önce her sabah ve akşam cumbalı köşkün
önünden geçerken genç delikanlıyı gören şair, şu Hicaz
şarkının dizeleriyle sanki onun ruh halini dillendiriyordu:
“Bilmem niye bir buseni sen çok görüyorsun
Bigâne nigâhınla beni öldürüyorsun
Hicrin ile ben ağlar iken sen gülüyorsun
Bigâne nigâhınla beni öldürüyorsun.”
“Zaman her şeyin ilacıdır,” derler ya. Evet, gün geldi,
beşeri aşkın âteş-i sûzanında kavrulup duran o genç
müderris, artık hafız olmuş ve gönül yâresinden de
kurtulmuştu.
NE DERSİNİZ?
Bu gönül hikâyesi, “Her İlâhi aşk, bir beşeri aşk ile
başlar,” diyenleri haklı çıkarıyor mu dersiniz?
Şeyhler şeyhi Ali Haydar Efendi, emeline nail olabilmek için
türbelerden değil de, ihlâs ile Rabbinden talepte bulunmayı
sürdürse idi, aracısız, vasıtasız Rabbine yönelseydi belki
bu acıları çekmez ve maşukuna kavuşurdu mu dersiniz?
Yoksa: “Beşeri aşkların narında pişerek, İlâhî aşkın nuruna
gark olmanın somut bir örneği budur,” şeklinde bir kanata mı
sahip olursunuz?
Koca Şeyh, baki kalan bu gök kubbede bir hoş seda oldu.
Rahmet olsun ona.
Selam ve saygılarımla hoşça kalınız…
Şerif Ali Minaz
serif simavi <simavi-48@hotmail.com> |