.
Anayasa Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci turunda toplantı yeter sayısının 367 olduğu yönündeki kararının gerekçesini açıkladı.
Ankara, 27 Haziran 2007 20:51
-------------------------------
Gerekçeli karara da bir gerekçe yazmak lazım (Yeni şafak )
Anayasa Mahkemesi kararı kesindir ve herkesi bağlar. Ancak onun bu niteliği alınan kararları tartışılır olmaktan çıkarmıyor. 367 konusunda yaşanan ve yaşanacak olan tam da bu...

DR. SAMİ GÖREN (*)
Türkiye dünyada eşi benzeri olmayan, nev-i şahsına münhasır bir ülke. Her demokratik ülkede olağan olan konular, bizde adeta krize dönü(ştürülü)yor. Bunun son örneği, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşananlardır. Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanı seçilememesi, seçtirilmemesi kampanyasına dönüşmüştür. Belli çevrelerce başlatılan AK Parti'den Cumhurbaşkanı seçtirilmemesi kam-panyaları; Cumhurbaşkanı'nın eşinin başörtülü olamayacağı ile başlatılan tartışmalar, Cumhurbaşkanı seçilebilmek için 367 oy gerektiği iddiasına dönüştürüldü.

Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adaylığı, 27 Nisan'daki oylamada muhalefet partilerinin oylamalara katılmamaları ve Gül'ün 351 oy alması, yine aynı gün gece yarısı Genelkurmay internet sitesinden yayınlanan 'Basın Açıklaması' ile tartışmaların rejim sorununa dönüştürüldüğü ortamda anamuhalefet CHP konuyu Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. 1 Mayıs'ta Anayasa Mahkemesi “TBMM'nin 27.04.2007 tarihli 86. Birleşimi'nde alınan 11. Cumhurbaşkanı'nın seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile ilgili kararının yürürlüğünün durdurulmasına ve iptaline” karar verdi. Gerekçeli karar 27 Haziran tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı.

Kararın dayanağı olan gerekçeler, tartışmaları yeniden alevlendirdi.

GEREKÇELİ KARARLARA İTİRAZLARIMIZ

Anayasa Mahkemesi 1 Mayıs'ta kararını açıklamıştır. Gerekçeli kararını ise kısa kararın açıklanmasından tam 58 gün sonra, 27 Haziran'da açıklamıştır.

 

  • Anayasa'nın “Anayasa Mahkemesi'nin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” hükmü (153/1) ihlal edilmiştir.

    Anayasa Mahkemesi tesir altına alınmak istenmiş ve/veya alınmıştır. Başka bir ifade ile Anayasa Mahkemesi kararının üzerine hukuk-dışı faktörlerin gölgesi vurmuştur.

     

  • Anayasa'nın 138. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında aynen “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

    Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” denilmektedir.

    Anayasa'nın bu maddeleri ile yargıçların vicdani kanaatleri tam olarak güvence altına alınmak suretiyle hiçbir organ, kişi veya merciin bunu et-kilemesine imkan verilmemesi amaçlanmıştır. Anayasa'nın öngördüğü bu sorumluluğun, en sade vatandaştan makamı ve rütbesi ne olursa olsun herkesin gereğini yerine getirme zorunluluğu vardır. Ne yazık ki bu zorunluluğa rağmen karar öncesi kimi kişi, kurum ve merciilerin mahkemeyi etkilemeye dönük söylem ve davranışlarını onaylamak mümkün değildir.

    Mahkeme'nin kendi istekleri doğrultusunda karar vermemesi halinde ülkenin bir iç çatışmaya sürükleneceği biçimindeki ifadeler, yargıcın vicdani kanaatinin oluşmasını doğrudan hedef alan bir eylem biçimidir. Anayasa'nın 138. maddesi açıktır. Bu sorumluluğa karşın, çatışma çıkacağı tehdidi ya da ülkeyi koruma adına yapılan açıklamalar oluşacak karara dönüktür. Sonucun kamu vicdanında tereddüt uyandırmasına neden olabilecek bu ve buna benzer davranışlar ve söylemler demokratik hukuk devletinde onaylanması mümkün olmayan sorumsuzluklardır.

     

  • Dava konusu TBMM, Anayasa Mahkemesi'nin görev alanı dışında olduğundan, davanın ilk incelemede reddi gerekirken, esasa girilerek mezkur karar verilmiştir.

    Tüm kamu kurumu ve kuruluşlarının görev ve yetkilerinin kaynağının Anayasa olduğu ve kaynağını Anayasa'dan almayan bir yetkinin kullanılamayacağı hukuk devletinin önemli ilkelerindendir. Bu ilke çerçevesinde Anayasa Mahkemesi'nin “Görev ve yetkileri” Anayasa'nın 148. maddesinin birinci fıkrasında belirtilmiştir. Buna göre “Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü'nün Anayasa'ya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesi'nde dava açılamaz.”

    Yine Anayasa'nın 85. maddesinde, “Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84'üncü maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması hallerinde, Meclis Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletve-kili, kararın, Anayasa'ya, kanuna veya içtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içerisinde kesin karara bağlar” biçiminde ayrık bir hüküm öngörülmüştür.

    Anılan hükümlerden de anlaşılacağı gibi, Anayasa'nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunmazlığının kaldırılmasına veya üyeliğin düşmesine ilişkin ayrık kural dışında, Anayasa'da TBMM “kararlarını” anayasal yargı denetimine tâbi tutan, dolayısıyla Anayasa Mahkemesi'ne bu alanda görev veren açık bir düzenleme yoktur.

    Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik kararlarında benimsendiği gibi, Yasama Meclisi'nce Anayasa'da öngörülenler dışındaki adlar altında ve başka yöntemler uygulanarak oluşturulan işlemlerin Anayasa Mahkemesi'nin denetimine bağlı olup olmadığı saptanırken, uygulanan yöntem kadar o metin veya belgenin içeriğinin niteliği üzerinde de durulup değer ve etkisinin belirlenmesi gerekir.

    Bu açıdan yapılan değerlendirme, söz konusu metin ve belgenin, Anayasa'ca denetime bağlı tutulan işlemlerle eşdeğerde ve etkinlikte olduğunu ortaya koyuyorsa, onun da denetime bağlı tutulması gerekir.

    İÇ TÜZÜK İHLALİ Mİ?

    Bu durumda, Anayasa Mahkemesi'nin bu davada görevli olup olmadığının belirlenmesi için, Anayasa'ya uygunluk denetiminden geçirilmesi istenen Türkiye Büyük Millet Meclisi kararının dava dilekçesinde iddia edildiği gibi bir içtüzük değişikliği niteliğinde olup olmadığının saptanması gereklidir.

    Anayasa'nın 95. maddesinin birinci fıkrasında, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, çalışmalarını kendi yaptığı içtüzük hükümlerine göre yürütür” denilmektedir.

    Yine Anayasa'nın 95. maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarının, kendi yaptığı içtüzük hükümlerine göre yürütüleceği belirtilmiş, TBMM İçtüzüğü'nün 181. maddesinde de içtüzük değişikliği yapılmasında izlenecek özel yöntem gösterilmiştir.

    Bu yöntem dışında içtüzükte veya Anayasa'da hüküm bulunması ve Meclis kararı ile bu hükme uyulmamış olması hali içtüzük değişikliği değil, içtüzüğe ya da Anayasa'ya aykırı Meclis kararı olur ve içtüzük değişikliği anlamına gelmez. Aksi düşünce Anayasa'ya aykırı olarak düzenlenen yasaların eylemli Anayasa değişikliği olarak nitelendirilmesine de imkan sağlar.

     

  • Davaya konu TBMM kararı Anayasa'nın 102. maddesine aykırı değildir. Anayasa'nın 96. maddesine göre; “Anayasa'da, başkaca bir hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yetersayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz”.

    Anayasa'nın 102. maddesine göre; “Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağrılır.

    Cumhurbaşkanı'nın görev süresinin dolmasından otuz gün önce veya Cumhurbaşkanlığı makamının boşalmasından on gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine başlanır ve seçime başlama tarihinden itibaren otuz gün içinde sonuçlandırılır. Bu sürenin ilk on günü içinde adayların Meclis Başkanlık Divanı'na bildirilmesi ve kalan yirmi gün içinde de seçimin tamamlanması gerekir.

    En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır, bu oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir.

    Seçilen yeni Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanı'nın görevi devam eder.

    102. maddenin birinci cümlesinin de KARAR YETER SAYISINI öngörmektedir. Nitekim, Danışma Meclisi'ndeki görüşmelerde Anayasa Komisyonu ve Divan üyesi Prof. Dr. Turgut TAN, “Anayasa'da hiçbir işte özel karar nisaplarının aksine ÖZEL TOPLANTI NİSABININ öngörülmediğini” vurgulamaktaydı (Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Tutanağı s. 271).

    Bu durumda “Anayasa'da başkaca bir hüküm” bulunmadığına göre, Cumhurbaşkanı seçimi dahil her konuda, 96. madde hükmünün uygulanacağı, yani TBMM'nin en az üye sayısının üçte biri olan 184 üyenin hazır bulunmasıyla toplanabileceği açıktır. Anayasa'nın lafzî yorumu gibi, tarihsel ve amaçsal yorumu da bu görüşü güçlendirmektedir.

    ARTIK YENİ EŞİK: 367

    Anayasa'nın 102. maddesinin birinci fıkrasından bir “TOPLANTI YETER SAYISI” üretmek mümkün değildir. Meclis'in çalışmalarını kolaylaştırmak amacı gözetildiğinde, maddenin tarihsel gelişimi de buna izin vermemektedir. Çoğunluk görüşünün dayanağını oluşturan bir toplantı yetersayısının türetildiği 102. maddenin birinci fıkrasında, aynen, “Cumhurbaşkanı, TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir” denilmektedir.

    Fıkrada “üçte iki”, “gizli oy” ve “seçim” sözcükleri geçtiğine göre, bunun toplantı nisabı için öngörüldüğünü söylemek yorumda isabetsizlik değil, Anayasa'yı yorum yoluyla dolaylı yoldan değiştirmek anlamını taşır. Sözcüklerin anlam ve niteliği toplantı nisabı için kullanılmaya asla elverişli değildir. Anayasa'nın şekil şartlarına ilişkin düzenlenen tüm maddelerinde konular, net, anlaşılabilir ve yorumu gerektirmeyen açıklıktadır. Şekil kuralları yorumla üretilemez. Anayasa'yı yapanların tıpkı karar yetersayılarına ilişkin düzenlemelerde olduğu gibi, toplantı yetersayılarında da özel kurallar koymasını engelleyen ne olabilir? Bu kadar basit bir şekil şartı istenseydi açıkça belirtilirdi.

    102. maddenin birinci fıkrasında belirtilen karar yetersayısının, üçüncü fıkrada öngörülen dört turda nasıl gerçekleşeceği yine üçüncü fıkradaki açılımla sağlanmıştır. Çoğunluğun ifade ettiği gibi, 1. turdan başlamak üzere, önce 3/2 oranında üye ile toplantı nisabı, sonra da 3/2 oranındaki üyelerle karar yetersayısı aranacak olması, toplantı nisabının uzlaşma için bir tehdit unsuru olarak kullanılması sonucunu doğurur. Oysa, anayasakoyucunun uzlaşma için kullandığı zorlayıcı unsur, adaylık süresi de dahil, 30 gün içinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması, aksi halde derhal genel seçimdir.

    Anayasa Mahkemesi kararı, kesindir ve herkesi bağlar. Ancak onun bu niteliği kararlarını tartışılır olmaktan çıkarmıyor. Hukukçularımızın ve halkımızın büyük bir bölümü kararın hukuka uygun olmadığı kanaatindedir.

    22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri'nden sonra; yeni TBMM'nin ilk görevi mevcut 12 Eylül ürünü Anayasa'dan kurtulup, sivil-özgürlükçü Anayasa yapmak olmalıdır.

    *Avukat / Eski Cumhuriyet Savcısı

    29.06.2007


    TGRT

  • Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan gerekçede, Anayasa'da cumhurbaşkanı seçiminin özel hükümlerle düzenlendiği vurgusu yapılırken, cumhurbaşkanının uzlaşmayla seçilmesi gerektiği kaydedildi. Mahkeme'nin gerekçesinde seçimden sonra en önemli tartışmalardan biri olması beklenen Meclis Başkanı'nın seçimine de değinilerek,

    Meclis Başkanlığı seçimleriyle ilgili 367 şartının aranmasının gerekmediği belirtildi. Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanı seçiminde 367 artı arayan kararının gerekçesini açıkladı. Mahkeme'nin gerekçisinde Anayasa'da cumhurbaşkanı seçiminin özel hükümlerle düzenlendiği belirtilirken, cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma arayışı sağlamak amacıyla söz konusu hükümlerin yer aldığı ve 367'nin gerekli olduğu ifade edildi. Mahkemenin gerekçeli kararında,

    Cumhurbaşkanı devletin başı olduğu ve bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk milletinin birliğini temsil ettiği belirtilerek, "Cumhurbaşkanına verilen görev ve yetkilerin niteliği ile anayasanın Cumhurbaşkanının statüsüne ilişkin diğer hükümleri bir bütün halinde incelendiğinde cumhurbaşkanının, ulusun önemli bir çoğunluğunu yansıtan temsilcilerin katılımı ve iradeleri ile seçilmesi yaklaşımının anayasada benimsenmiş olduğu görülmektedir. Bu düzenlemeler, cumhurbaşkanı seçiminde aranması gereken uzlaşının pozitif hukuksal dayanaklarını oluşturmaktadır" denildi. Gerekçeli kararla Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde ilk iki oylamada uzlaşmanın sağlanması,

    "Cumhurbaşkanı Meclis üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir" kuralının toplantı yeter sayısını da kapsamasıyla olanaklı olduğu belirtilerek, "Aksi halde üçüncü fıkradaki birinci ve ikinci oylamalar anlamsız hale geleceği ve üçüncü ve dördüncü oylamalarda üye tamsayısının salt çoğunluğu ile cumhurbaşkanı seçilebileceği için bir uzlaşmaya da gerek kalmayacaktır" denildi. Gerekçede, "Üçüncü ve dördüncü oylamalarda, Meclis'in adaylardan birini üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla seçebilme olanağı karşısında, Meclis'te salt çoğunluğa sahip parti ya da partiler, birinci ve ikinci oylamada üçte iki çoğunlukla aranan uzlaşmaya sıcak bakmayabilecektir.

     Bu durum anayasanın cumhurbaşkanı seçiminin uzlaşmaya dayanması amacıyla bağdaşmamaktadır" denildi. Gerekçeli kararda bugüne kadar seçilen cumhurbaşkanlarında üçte iki çoğunluğun aranmadığı eleştirilerine de yanıt verildi. Gerekçeli kararda, "Şimdiye kadar yapılan seçimlerde üçte iki çoğunluğun toplantı yetersayısı olarak düşünülmemiş ve aranmamış olması ve bu uygulamanın şimdiye kadar Anayasa Mahkemesinde bir iptal davasına konu yapılmamış bulunması,

    geçmişteki uygulamaların Anayasaya uygun olduğu hukuki sonucunu doğurmaz" denildi. Cumhurbaşkanlığı ilk tur oylaası sırasında Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın toplantı yeter sayısını aramayarak kendi varsayımına göre hareket etmesinin de eleştirildiği gerekçeli kararda, "Anayasanın 102'nci maddesinde belirtilen özel toplantı yeter sayısına ulaşılıp ulaşılmadığını araştırmaması ve yoklama yapmayarak katılımı kesin bir şekilde belirlemekten kaçınması kabul edilemez. Çünkü bu,

     Meclis İçtüzüğünde Başkana tanınan yetkinin kötüye kullanılmasına imkan tanımak olur" denildi. Mahkeme'nin gerekçesinde seçimden sonra en önemli tartışmalardan biri olması beklenen Meclis Başkanı'nın seçimiyle ilgili görüş de yer aldı. Mahkemenin gerekçesinde Meclis Başkanlığı'yla ilgili seçim hükümlerinde toplantı yeter sayısıyla ilgili özel bir hüküm yer almadığına dikkat çekilerek, Meclis Başkanlığı seçimleriyle ilgili 367 şartının aranmasının gerekmediği belirtildi.

    Anayasa Mahkemesi kararına ret oyu veren Başkanvekili Haşim Kılıç ise ret oyunun gerekçesinde, seçimin başında üçte iki toplantı sayısını aramanın, 1961 Anayasası'nda sorun olmuş bir konuyu çözmek, kolaylaştırmak değil daha da ağırlaştırmak olduğunu belirterek, "1982 Anayasası'nı yapanların iradesi bu değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı yeter sayısıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir" dedi.