.

 

.Hz.Aişe'nin Hadis Tenkidciliği / Prof.Dr.Mehmet Said Hatiboğlu
Hz. Aişe sadece hadis nakilcisi değil, aynı zamanda müfessir, fakih ve hatibdir. Devrinin Arab tarihi, ensab, şiir ve tıb sahalarında derin bilgi sahibidir. Rivayet ettiği hadislerin şuuruna ermiş bulunduğu gibi, kendisine ulaşan rivayetleri de, yüksek İslami kültürüne göre değerlendirmekte ve ravileri kim olursa olsun, bunlardan yanlış veya eksik bulduklarını düzeltme vazifesini hakkıyla yerine getirmektedir.


İslam'ın temel kitabının en geniş tefsiri ve Şeriat yönünden onun tamamlayıcısı durumunda olan Sünnet ve Hadis ilmini öğrenme ve yayma çalışmalarının bizzat Hz. Peygamber'in rehberliğinde başladığı ve bu mühim hizmete, bütün Sahabenin, imkânları ölçüsünde katıldıkları malumdur.

İslam'ı anlama, Kur'an-ı Kerim'in "En güzel misal" olarak tavsif ettiği 1 İslam Peygamberinin iyi anlaşılıp, doğru takdim edilmesi şartıyla ancak mümkün olacağı içindir ki, daha Asr-ı Saadette, tam manasıyla bir İslami tenkid ve murakabe faaliyetinin her mertebeden Müslümanlar arasında ve her sahada sürdürülmüş olduğunu görüyoruz. Zira, her çeşit haberde doğruyu araştırmak ve onu kabul etmek Kur'an-ı Kerim'in emridir2 ve bu emrin ifasında şahısların içtimai durumlarının hiçbir dahli yoktur. Asırlar boyu devam edecek olan bu gayretlerin tek hedefi, tekrar edelim, Hz. Peygamber'i ve dolayısıyla İslamiyet'i, mümkün olduğu derecede hatasız ve eksiksiz takdim edebilmektir.

Başta da işaret ettiğimiz üzere, bu ana hedefin hizmetkârları olan ilk tabakayı Sahabe-i Kiram teşkil eder. Onların bu yolda yaptığı ilmi tenkitler, İslam kültür tarihinin en parlak örnekleri olarak sayılabilir. İslam'ı öğretme çalışmaları sırasında Sahabenin birbirlerinin eksiğini tamamladığı, yanlışını düzelttiği, hatta birbirini tekzibe dahi gittikleri vakidir. Ama bu, sırf Kur'an ve Peygamber yanlış anlaşılmasın, İslam yanlış öğretilmesin diyedir.

İlk tabaka İslam âlimlerinde gördüğümüz bu hal, ilk bakışta tereddüt uyandırabilirse de, keyfiyet tamamıyla tabiidir. Çünkü bütün Sahabe, Hz. Peygamber'in muhitinde sabah akşam bulunuyor, her sözüne, her fiiline şahit oluyor değildi. Ayrıca, yaratılış ve imkânlar bakımından, hepsinden aynı fikri ve zihni seviyeyi istemeye de mahal yoktu. Bu yüzden, onlarda, hususiyle dini malumat sahasında, bazı farklı veya mütenakız anlayışların vücud bulmuş olmasını tabii karşılamak gerekir. Ne var ki, her biri, diğerinde gördüğü eksikliği ve yanlışlığı giderme lüzumunun dini şuuruna sahip bulunuyordu. Bilhassa hadis ve fıkıh kitapları bu nevi ilmi yardımlaşma misalleriyle doludur.

İşte bu İslami ilim zihniyetinin pek çok mümessili arasında en müstesna yeri, en büyük İslam âlim kadını olan Hz. Aişe işgal etmektedir. Onun geniş kültürünün mahsulü olan tenkitlerinden bazısını kaydetmek suretiyle ilmi sahadaki İslami tenkit anlayışını onun şahsında müşahhaslaştırma imkânımız olacaktır. Önce kendilerinin kısa bir hayat hikâyelerini verelim:

Tabakat ve hadis kitaplarının bildirdiğine göre:
Hicretten 8 sene evvel nübüvvetin 4. senesinde (m. 614) Mekke'de doğmuşlardır.
Hicretten 2 veya 3 sene önce, Hz. Hatice'nin vefatını müteakip, Hz. Peygamber ile Sözü Kesildi. 
Bu sırada 9 yaşlarında, diğer bir rivayete göre 13-14 yaşındaydı.
Hicri 2. senenin Şevval'inde (Nisan 624), Bedir dönüşü, Hz. Peygamber'le düğünü oldu, 17 yaşlarında idi.(3)
Evliliği sekiz buçuk sene sürdü. Peygamber'in vefatında 22(!) yaşlarındaydı:
36/656'da, 43 yaşında Cemel Harbine iştirak etti.
Hz. Peygamber'den sonra 47 sene daha yaşayarak, 65 yaşında iken, Medine'de, Hz. Mu'aviye'nin hilafeti devrinde, 17 Ramazan 58/13 Temmuz 678 Salı gecesi vefat etti.

Not: Bu konu hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Medine Valisi Mervan bu sırada umrede olduğu için, cenaze namazını, onun vekili sıfatıyla, Hz. Ebu Hureyre kıldırdı. Gece Bakiy mezarlığına defnedildi.

İlmî Mevki

Hz. Aişe, Arabların nesep ve tarihleri üzerinde mütebahhir bir zat olan babası Hz. Ebu Bekir'in evinde büyümüştü. Daha sonra vahiy kaynağına geçti. İlim membaına en yakın kimse sayılabilirdi. Bu bakımdan, başkalarına nasib olmadık bilgilere sahip oldu. Bilmediği ve anlamadığı her şeyi Peygamber'den soruyordu. Bu öğrenme imkânlarını, yüksek zekâ ve ilim aşkıyla en geniş ölçüde kullanan Hz. Aişe'nin, Peygamber'in vefatından sonra bir yarım asır Sünnet kaynaklığı yapmış olması, kendisinden rivayet edilen hadislerin de binlere ulaşmasını mümkün kılmıştır. Aralarında halifelerin de bulunduğu en büyük Ashab, pek çok müşkilin hallinde şahsen veya yazı ile ona başvurmuştur.

Ebu Musa'l-Eş'ari (ö. 50/670?) ki, çeşitli valiliklerde de bulunmuş ilk Müslümanlardandır: "Hz. Peygamber'in Ashabı, herhangi bir meselede şüphe etseler ve onu Aişe'ye sorsalar, muhakkak onda buna dair bir bilgi bulurlardı" diyor.4


Hz. Aişe'den ilim alanlardan, Kûfe fakihi Mesruk (ö. 62/682): "Hz. Muhammed'in ileri gelen Ashabını gördüm, Hz. Aişe'den feraiz soruyorlardı" müşahedesinde bulunuyor.5

Hz. Ali'nin Sıffin'deki kumandanı meşhur alim hakim el-Ahnef ibn Kays (ö. 67, 71?/686, 690), şu kanaattedir:

Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer'in, Hz. Osman'ın, Hz. Ali'nin ve yaşadığım güne kadarki Halifelerin hitabelerini dinlemişimdir.
Hiçbir kulun ağzından Hz. Ayşe'ninkinden daha güzel ve tesirlisini (efham) duymuş değilim.6

Yine Hz. Aişe'den feyz alanlardan, Mekke'nin meşhur âlimi Ata ibn Ebi Rebah'ın (25-114/646-732) ona olan hayranlığı pek derindir: "Aişe", diyor, "İnsanların en fakihi, en âlimidir. "7 Kaynaklarımızda diğer pek çok âlimin bu kabilden beyan takdirleri hayli yekûn tutmaktadır.

İlmî Faaliyeti

Hz. Aişe sadece hadis nakilcisi değil, aynı zamanda müfessir, fakih ve hatibdir. Devrinin Arab tarihi, ensab, şiir ve tıb sahalarında derin bilgi sahibidir. Rivayet ettiği hadislerin şuuruna ermiş bulunduğu gibi, kendisine ulaşan rivayetleri de, yüksek İslami kültürüne göre değerlendirmekte ve ravileri kim olursa olsun, bunlardan yanlış veya eksik bulduklarını düzeltme vazifesini hakkıyla yerine getirmektedir.

Hz. Aişe'nin İslam ilmine yaptığı hizmetlerin belki de en büyüğünü, işte onun bu çeşit rivayetlere yaptığı tenkidleri, yani hadis ıstılahıyla, istidrakleri teşkil eder. Bunları İslam âlimleri müstakil kitaplarda toplamaya çalışmışlardır.

Tenkidlerine Tahsis Edilmiş Eserler

Bu sahada en eski te'lif, Hatib-i Bağdadi'nin muhaddis arkadaşlarından, Ebu Mansur Abdulmuhsin ibn Muhammed eş~Şihi'nin (421-489/1030-1096), ismi el-Kifaye olması muhtemel8 bir cüz'üdür. Bunda, isnadlarıyla birlikte 25 hadis kaydettiğinden bahsedilir.9

İkinci ve en geniş eser, Mısırlı Şafii âlim Bedruddin ez-Zerkeşi'ye (745-794/1344-1392) aiddir. Aslen Türk olan bu büyük âlimin kitabı el-İcâbe li-îrâdi mâ'stedrekethu âişe 'ala'ş-şahabe ismini taşıyor. İstidrakler, ilgili şahıslara göre sıralanmıştır.10

Üçüncüsü ise, Suyûtî'nin (849-911/1445-1505) Aynu'l-işâbe fî istidrâki âişe 'ala'ş-şahabe ismiyle, yukarıdaki esere yaptığı telhistir. İstidrakleri fıkıh bâblarına göre (Salât, Cenâ'iz, Sıyam, Hacc, Bey', Nikâh... ) sıralamış, Zerkeşi'nin eserine bazı çıkarma ve eklemelerde bulunmuştur.11

Hz. Aişe'nin İstidrakleri

Hz. Aişe'nin dini tenkidleri başlıca iki sahada olmuştur:

1. Hatalı rivayet edildiklerine kani olduğu hadislere karşı,
2. Kendi devri âlimlerinin yanlış gördüğü fetvalarına karşı,
Aşağıda her iki sınıfa ait birkaç misal vereceğiz:

1. Hadis Sahasındaki Tenkidleri

Başta Muvatta'12, Buhari13 ve Muslim14 olmak üzere, belli başlı tüm hadis kitaplarının küçük farklarla kaydettikleri bir hadis vardır:

Ölü, yakınlarının kendisine ağlaması yüzünden azaba uğratılır. Hz. Peygamber'in, bu kelamı ne zaman, nerede ve hangi manada irad ettikleri ve ölünün azap çekmesinin sebepleri üzerinde, her biri bir hadise dayanan pek çok görüş ve te'viller ileri sürülmüştür. Hadisin zahiri manasını kabul edenler arasında Hz. Ömer ve oğlunun da bulunduğunu kendisine naklettikleri zaman Hz. Aişe keyfiyeti şu şekilde vuzuha kavuşturmuştur:

Siz, yalan söylemez, yalanla itham da edilmemiş iki zattan hadis rivayet ediyorsunuz, fakat kulak hata yapabilir... Hz. Peygamber, bir Yahudi'nin mezarı yakınından geçmişti, yakınları baş tarafına oturmuş ağlaşıyorlardı. Bunun üzerine: "Bunlar ağlayıp duruyor; hâlbuki o kabrinde azab çekmekte" buyurmuşlardır... Size bu hususta Kur'an'ın rehberliği yeter: Kimsenin günahını çekmez.15

Bu Yahudinin azab çekmesinin sebepleri arasında, hayatta işlediği günahları veya arkasından matem tutulması gibi münker bir şeyi vasiyet etmiş olması gösterilmektedir.16

İmam Muhammed'in bildirdiğine göre, İmam-ı A'zam Ebu Hanife (80-150/699-767) Hz. Aişe'nin görüşündedir.17 Keza İmam-ı Şâfi'î(150-204/699-820) aynı kanaatte oluşunu şu şekilde açıklıyor:

Hz. Aişe'nin rivayeti, Kitab ve Sünnet'in delaletiyle sahih görünüyor. Kitab'daki deliller şu ayetlerdir: "Kimse kimsenin günahını çekmez"18 ; "Kişiye ancak yaptığı şey verilecektir"19 ; "Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür, kim zerre kadar kötülük yaparsa onu görür"20 ; "Herkes yaptığını bulacak"21. Sünnet'ten delile gelince: Hz. Peygamber, bir adama: "Şu yanındaki senin oğlun mu?" diye sordu. O zat "evet", deyince: "Bak!", dedi, "ne o senin işleyeceğin cinayetten mesuldür, ne de sen onunkinden." Böylece Hz. Peygamber tıpkı Cenab-ı Hak gibi bildiriyor ki, nasıl bir kimse kendi yaptığını, başkasının lehine veya aleyhine yazdıramazsa, öylece herkes de, işlediği cinayetten bizzat mesuldür...22

Hz. Aişe'yi destekleyen hadisler arasında Zerkeşî(ö. 794/1392), bazı Müslüman mevtaya Hz. Peygamber'in ağlamış olduğunu ve ağlayanlara da mani olmadığını bildiren rivayetleri göstermekte, âlemlere rahmet olması hasebiyle, Peygamber Aleyhisselam'ın, onların azabına sebep olacak bir şeyi yapmasının muhal olduğunu söylemektedir.23

Hz. Aişe'nin görüşüne katılmayanlar da vardır; İbn Kuteybe (ö. 276/889) gibi...24

***
Hemen bütün cemiyetlerde ve devirlerde, birtakım şeyleri, bazı günleri, yerleri veya şahısları uğursuz addetme vakıasının mevcut bulunduğunu biliyoruz. Bundan, tabiatıyla Arab cemiyeti de hariç kalacak değildir. Mesela bir Müslüman Hz. Peygamber'e gelmiş ve: "Ya Resulallah, biz bir önceki evimizdeyken, sayımız fazla, malımız fazla idi, şimdikine geçtik, sayımız azaldı, malımız azaldı" şeklinde şikâyette bulunarak25 , taşındığı yeni evinin netameli çıktığını ileri sürmüş, bunun çaresini istemiştir.

Cahiliye devrinden arta kalan bu çeşitten iddia ve tatbikatın izalesinde Hz. Aişe en büyük hizmeti görenlerdendir. Mesela Şevval ayında (iki bayram arası) evlenmenin uğursuzluk getireceği inancını devam ettirenlere, Peygamber'in tatbikatını misal göstererek karşı çıkan odur.26

Hz. Peygamber'in bu yoldaki irşadlarından bazılarının, her Müslüman tarafından aynı şekilde kavranamadığı zamanlar da oluyor ve münevver Müslümanlar arasında dahi fikrî ihtilaflar vücud buluyordu. Aşağıda Müminlerin annesinin böyle bir meseleyi nasıl hallediyor olduğunu göreceğiz:

Birkaç Sahabeden şu mealde bir hadis rivayet edilir:

الشؤم في الدار و المرأة و الفرس

Uğursuzluk evde, kadında ve attadır.27
Bu ibare: "Şayet uğursuzluk diye bir şey olsaydı, bu sayılanlarda olurdu" şeklinde de aynı kaynaklarda verildiği için, gerçeğin tespiti, ancak Hz. Aişe'nin tavzihiyle mümkün olmuştur. Şöyle ki:

Benû Âmir kabilesinden iki Zat, Hz. Aişe'nin huzuruna varıp, Ebû Hureyre'nin Hz. Peygamber'den yukarıdaki şekilde rivayet etmekte olduğunu haber verirler.28 Hz. Aişe bunu duyunca fevkalâde sinirlenmiş ve Kur'an üzerine yemin ederek şöyle demiştir:

Bu söz, Peygamber'in kendi sözü değildir, sadece, Cahiliye devri adamlarının böyle söylüyor olduklarını hikâye etmiştir.

Bahis konusu hadis, ileriki asırlarda dahi pek çok ihtilaf te'villere mevzu teşkil etmiştir. Hz. Aişe'nin Ebû Hureyre'ye müteveccih bu reddiyesini kabul etmeyenler arasında, mesela İbnu'l Cevzî, Kastallânî ve İbn Hacer vardır. Dayandıkları nokta, adı geçen hadisin isnadlar bakımından sağlam, başka Sahabilerden de aynı şekilde rivayet ediliyor olmasıdır. Meseleyi Kur'an zihniyetiyle mütalaa edenler ise, Hz. Aişe'nin görüşüne katılıyorlar:

Şafii âlimlerden Alî ibn Abdilkâfî es-Subki (683-756/1284-1355), "Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar bulunabilir..."29 mealindeki ayet muvacehesinde, uğursuzluğun, belki düşmanlık ve fitne kaynağı olan kadınlardan gelebileceğini, yoksa hükmün hepsine teşmil edilemeyeceğini belirttikten sonra şöyle demektedir:

... Bu, hiçbir âlimin söyleyeceği şey değildir. Kim böyle derse, cahilin tekidir. Yağmurun yağmasını yıldızlara bağlayan kimseyi kâfir gören Cenab-ı Hak30 , herhangi bir kötülüğü, hiçbir dahli yokken, kadına yamayan kimseye ne demez!31

***

Buraya kadar kaydettiğimiz istidraklerinde Hz. Aişe'nin, yanlış anlaşılmış hadisleri nasıl asli yerlerine koyuyor olduğunu görmüş bulunuyoruz. Şimdi de, muasırlarınca verilmiş bazı dinî fetvalardan yanlış gördüklerini düzeltiş tarzına dair birkaç misal vereceğiz.

2. Fetvalar Sâhasındaki Tenkidleri

Hadis ve fıkıh usûl kitablarında Sahabeden nakledilen fetvalara ayrı bir önem verilmiş ve bunlarda Sahabenin Hz. Peygamber'den edindikleri mâlumata dayanmış olabileceklerinden hareketle, mezkûr fetvaların merfu hadîsler derecesine çıkarıldığı olmuştur. Bu telakkinin, hadîsçiler çevresinde, hicri 2. asrın başlarında yerleşmeye başladığı kabul edilebilir. Nitekim Medineli âlim, muhaddis Sâlih ibn Keysân ile (ö. 140/757'den sonra) meşhur İbn Şihâb ez-Zuhrî (ö. 124/742) birlikte hadis derlemeye başladıkları zaman, Sâlih, Zuhrî'nin aksine, Sahabe kavillerini yazmamıştır; zira daha sonra pişman olacağı üzere, başlangıçta onları Sünnet'ten saymıyordu.32

Sahabe görüşünün Şeriat'teki yerine dair İbn Teymiyye'nin (661-728/1263-1328) şu ifadesini kaydedelim:

Sahabenin kavilleri, şayet intişar eder de, kendi devirlerinde inkâr edilmezlerse, ulemanın ekserisine göre bunlar 'hüccet'tir. Eğer ihtilaf etmişlerse, ihtilaf noktalarında Allah ve Resulüne başvurulur. Onların ihtilaflı oldukları kavlin hüccet olmadığı üzerinde ulemanın ittifakı vardır. Bir Sahabi bir kavilde bulunmuş, başkaları bunun hilafını bildirmemiş, fakat bu kavil intişar da bulmamış ise, mesele ihtilaflıdır. Ekseri âlimler onu hüccet sayar, Ebu Hanîfe, Malik... gibi.33

Bir bakıma fevkalade bir kıymet ifade eden Sahabe görüşlerinin, bazen dini tatbikatta ne türlü hatalara sevk edebilmiş olduğuna dair hayli misal vardır. Bazı kaynaklarda Ebû Hureyre'nin fetvası olarak geçen aşağıdaki hadis34 bunlardan birisidir:


أذا نودي للصلاة، صلاة الصبح و احدكم جنب فلا يصوم يومئذ

Meselenin cereyan tarzını Buhârî35 ve Muslim'den36 hulasaten kaydedelim:

Yedi meşhur fakihten Tâbiî Ebu Bekr ibn Abdirrahmân (ö. 93/712?), bir va'zında Ebu Hureyre'nin: "Kim cünüb halde ederse, o gün oruç tutmasın" dediğini duymuştur., Bu hükmü, babası, yine Tabiîlerden, Abdurrahman ibnu'l-Hâris'e ( ö. 43/663) naklediyor. Abdurrahman'ın buna gönlü yatmamıştır. Birlikte kalkıp Hz. Aişe ile Hz. Ummu Seleme'ye (ö. 60/680?) giderler.37 Her iki Ummu'l-Mu'minîn, Peygamber'in fiiliyatını delil göstererek Ebû Hureyre'nin görüşünü nakzetmişlerdir. Bu neticeyi alan baba-oğul, kalkıp Mervan'ın (2-65/624-684) yanına çıkarlar. Mervan, bu sırada Medine Valisidir38 ve Abdurrahman'a, Peygamber'in hanımlarından aldıkları cevabı gidip Ebû Hureyre'nin yüzüne çarpmasını söyler. Fakat Abdurrahman bu muameleyi hoş karşılamaz. Bir zaman sonra, bir vesileyle, Ebu Hureyre'ye durumu anlatma fırsatı bulur. Karşılık olarak Ebû Hureyre va'zında bahsettiği hükmü Peygamber'den bizzat duymuş olmadığını, kendisine Fadl ibn Abbas'ın (ö. 18/639) rivayet ettiğini söyler ve Peygamber hanımlarının bu mevzuda kendisinden daha salahiyetli olduklarını kabul ederek fetvasından döner.39

Bu hadîsin tatbiki sadedinde Tahâvî (229-321/844-933), Ebû Hureyre'nin hadisini kabul eden kimselerin, ona göre amel ettiklerini, diğerlerinin de ona uymadıklarını söylemekte40 ve Ebû Yûsuf Muhammed'in bu ikincilerden olduğuna işaret etmektedir.41

Şayet yukarıda isimleri geçen Tâbiî âlimlerinin, kendi İslamî anlayışlarına ters düşen bir hükmün aslını tahkik himmetleri olmasaydı, belki de bütün Müslümanlar, mezkûr durumlarda oruçlarını Ebû Hureyre'nin va'zına kurban etmiş olacaklardı!

***

Hac veya umre için ihrama girmiş bir kimseye yasak olan bazı fiiller vardır: Güzel koku sürünmek, dikişli elbise giymek, avlanmak gibi... Bir de, ister Cenab-ı Hakk'ın rızası için olsun, ister keffaret için, Mekke'ye kesilmek üzere kurbanlık gönderme Sünnet'i vardır ki, buna hedy denir. Hedyi gönderen kimse kendi memleketinde kalır. İşte böyle birisinin durumu, hicri 1. asrın ilk yarısı sonlarında, Basra İlahiyatçılarını meşgul eden meselelerden birisi olmuştur. Bu noktada İbn Abbas'ın şu fetvasına sahibiz: .

من أهدى حرم عليه ما يحم على الحاج حتى ينحر الهدى.


Kim bir hedy gönderirse, ona, hacca gitmiş kimseye haram olan şeyler, hedy kurban edilinceye kadar, haram olur.42

İbn Abbas, bin altı yüz küsur hadis rivayet etmiş âlim Sahabilerdendir. Tercumânu'l- Kur'ân lakabıyla meşhurdur. Peygamber'in vefatında 13 yaşında olduğu, Hz. Peygamber'den bizzat 10 kadar hadis işittiği, Cemel, Sıffîn ve Nehruvân harblerine Hz. Ali tarafında katıldığı, şehadetine kadar onun Basra valiliğini yaptığı, Emeviler zamanında siyasi hayattan çekildiği, 68/687'de Taif'te vefat ettiği mervidir.43

Peygamber'in sağlığında doğmuş olduğu bildirilen Medineli büyük Tâbiîlerden Rebî'a ibn Abdillah ibni'l-Hudeyr (ö. 93/712),44 Basra'da, 36-40/656-661 seneleri arasında Hz. Ali'nin valiliğini yapmış olan İbn Abbas'ı, Basra Mescidi'nin minberinde "ihramlı hâlde" görmüştür. Rebi'a, müteakiben Abdullah ibnu'z-Zubeyr'e (ö. 73/692) mülaki oluyor ve bu meseleyi kendisine açıyor. Abdullah'ın cevabı şudur:

Ka'be'nin Rabbi'ne yemin ederim ki bu bid'attır.45

Basra'da, Ziyâd ibn Ebîhi'nin 45-53/665-673 senelerindeki valiliği sırasında, İbn Abbas'ın fetvasına göre amel edenler bulunduğu, hatta bizzat Ziyâd'ın bunlar arasında olduğu anlaşılıyor. Ortada fıkhi bir ihtilaf vardır, fakat çözüm imkanları da vardır.

Ziyâd, meseleyi bir mektupla Hz. Aişe'den soruyor. Alınan cevaba göre, iş, İbn Abbas'ın dediği gibi değildir. Zira hicri 9. senede Hz. Peygamber hacca bizzat gitmeyip, kendi yerine Hz. Ebu Bekir'i göndermiş, tabii hedyini de birlikte; fakat bununla beraber, günlük yaşayışında hiçbir değişiklik olmamıştır.

Kaynaklarımız, İbn Abbâs'ın bu görüşte yalnız olmadığını, İbn Ömer, Kays ibn Sa'd gibi Sahabilerin, Neha'î, Atâ', İbn Sîrîn gibi Tâbiî âlimlerinin de aynı görüşte olduklarını bildirmektedir.46

Bu durum karşısında Hz. Aişe'nin tavzihinin belirttiği kıymeti İmam-ı Zuhrî (50-124/670-742) şöyle kaydediyor:
Bu mevzuda halkın körlüğünü gideren ve onlara Sünnet'i açıklayan ilk kimse Hz. Aişe'dir. Halka Aişe'nin kavli ulaşınca, onunla amel edip, İbn Abbas'ın fetvasını terk ettiler.47

Bu fetvayı terk edenler arasında Hanefi imamları48 ve İmam-ı Malik49 de bulunmaktadır.

***

İslam fıkıh mezheplerinin fer'i meselelerde birbirlerinden bazı farklılıklar göstermesinin en mühim sebeplerinden birisini, muhakkak ki, hadisleri gerçek hüviyetleriyle aksettirmekte ravilerin her zaman başarılı olamaması teşkil eder. Bu durumun dini tatbikatta tevlid ettiği karışıklığın müşahhas misalleri pek çoktur. Mevzuumuzu ilgilendiren bir tanesini burada kaydedeceğiz.

İkindi namazlarından sonra, güneş batıncaya kadar namaz kılınamayacağını bildiren hadisler erbabının mâlumudur. Bunun aksini bildirenlere de, hatta Hz. Aişe'den mervi olarak, sıkça rastlanır.50 Bu arada Zeyd ibn Sabit'in (ö. 50/670?), bu çeşitten ters rivayetler kendisine ulaştığı zaman, Hz. Aişe'yi inkâr sadedinde: "Biz (bu noktada) Hz. Peygamber'i Aişe'den daha iyi biliriz" dediği ve Hz. Âişe'den aşağıda nakledeceğimiz izahatın aynısını verdiği mervidir.51

İslam ibadet tarihi bakımından tarihî bir kıymet arz eden rivayetimizin ravisi Abdullâh ibnu'l- Hâris ibn Nevfel'dir.

Bu Haşimî zât, Medine'de, hicretten 11 sene önce doğmuştur (m. 611). Sahabeden olduğu da söylenir. Babası ile Basra'ya göçtü. Yezîd vefat edince, Basralılar onu başa geçirdiler. 64-65/683-685 senelerinde, burada, İbnu'a-Zubeyr'in bir sene valiliğini yapmış, daha sonra Haccac'dan kaçarak Umân'a gitmiş, hicri 79/698 veya 84/703'te orada vefat etmiştir.52

İşbu İbnu'l-Hans şöyle anlatıyor:

Mu'âviye (Medine'yi ziyaretinde, bir gün) ikindiyi kıldırmıştı, (Mescid'den) ayrıldı. Bir kısım cemaat ise, ikindiden sonra namaz kılmaya devam ediyorlardı. (Odasına) girdi, ben de yanında idim, İbn Abbas çıkageldi. Mu'âviye ona divanda yer açtı, yanına oturttu ve sordu: "Halkın kılmakta olduğu bu namaz ne ola? Hz. Peygamber'in böyle bir namaz kıldığını görmediğim gibi, kılınmasını da emretmiş değildir." İbn Abbas, cevaben: "Bu namazı İbnu'z-Zubeyr'in fetvası üzerine (kılıyorlar)",dedi. (Az sonra) İbnu'z-Zubeyr geldi, selam verip oturdu. Mu'âviye ona şöyle dedi: "İbnu'z-Zubeyr! Halka kılmalarını emrettiğin bu namaz ne namazıdır? Hz. Peygamber'in onu kıldığını görmediğim gibi, kılınmasını emretmiş de değildir." İbnu'z-Zubeyr cevaben: "Ummu'l-Mu'minîn Hz. Aişe, bu namazı Hz. Peygamber'in, kendi evinde iken, kılmış olduğunu bana bildirmiştir", dedi.

İbnu'l-Hâris daha sonra hadiseyi şöyle naklediyor:

Bunun üzerine Mu'âviye, benimle birlikte bir zatı Hz. Aişe'ye meseleyi sormamız için gönderdi. Hz. Aişe'nin yanına girdim, İbnu'z-Zubeyr'in söylediklerini naklettim. Bana, "İbnu'z-Zu¬beyr iyi belleyememiş", dedi ve işin aslını anlattı:

Gerçekten de bir defasında Peygamber Aleyhisselam Hz. Âişe'nin evinde, ikindiden sonra, iki rek'at namaz kılmıştır. Fakat bu iki rek'at, ikindinin değil, mübrem bir meşguliyeti dolayısıyla vaktinde edasına imkân bulamadıkları öğle namazının son sünnetidir...53

***

Sahabe devrinin ihtilaflı kelam meselelerinden birisini, Hz. Peygamber'in Mi'râc'da Rabbini görüp görmediği hususu teşkil eder,

Hz. Aişe ve İbn Mes'ûd (ö. 32/652) menfi kanaattedirler. Buna mukabil, İbn Abbas54 ve Kibar-ı Tâbiînden Urve, Ka 'bu 'l-Ahbar, Hasan, Zuhrî... gibi âlimlerin görüşü müsbet istikamettedir. Bu sonuncular kendi aralarında da ihtilafa düşmüş, kimisi bizzat gözleriyle gördü derken, diğerleri bunu kalp gözüne yorumlamıştır.55

İşte, Hz. Aişe'nin talebelerinden olan Mesrûk (ö. 62/682), bu ihtilaflı meseleyi, onu Peygamber'e ilk soran kimse olan56 Müminlerin âlim annesine açıyor. Hz. Aişe, ayetlerle delillendirdiği cevabına şöyle başlamıştır:

Söylediğin şeyden saçlarım diken diken oldu. Sana şu üç şeyi kim söylerse, yalan söylemiştir: Kim, Muhammed Aleyhisselam Rabbini gördü, derse…57

Bu mesele müteakib asırlarda da İlahiyatçı çevreleri meşgul etmekte devam edecektir. Müsbet görüşü paylaşan büyük muhaddislerden İbn Huzeyme (223-311/838-923), Sahîh'inde, Hz. Âişe'nin görüşünü şu şekilde zayıflatmak istemektedir: .

Hz. Aişe'nin nefyi [reddi] bir ilme (hadîse) dayanıyor değildir. Aişe, Hz. Peygamber'den, Rabbini görmediğine dair bir şey nakletmemektedir. Kendisi bu hükme, sadece ayeti te'vil ederek varmıştır.

Keza Nevevi de (631-676/1233-1278), İbn Huzeyme'ye ittibaen şu görüşte bulunuyor:

Aişe, rü'yetin vukuunu merfu bir hadîsle nefyetmemiştir. Şayet böyle bir hadîsi olsaydı zikrederdi. Ancak ayetten istinbatına dayanmaktadır. Kendisine, başka Sahabiler muhaliftir. Bir Sahabi bir kavilde bulunur, ötekiler ona muhalif kalırsa bu kavil bir hüccet sayılmaz. Ayetteki idrâk kelimesinden murad, ihata demektir. Bu da rü'yete mâni değildir.

Bu görüşleri nakleden İbn Hacer (773-852/1372-1449), her büyük muhaddisin düştüğü gaflete parmak basmakta ve onların yok dediği hadîsin Muslim'de mevcud olduğunu, bilhassa Muslim'in şarihi Nevevî'ye, kibar bir şekilde hatırlatmaktadır.58

Bu meseleye, büyük tarihçi ve muhaddisimiz İmam-ı Zehebi'nin (673-748/1274-1347) şu kati ifadesiyle son verelim:

Hz. Peygamber'in Allah Teâlâ'yı gözleriyle gördüğüne dair bize celi bir nass gelmiş değildir. Bu mesele, Müslümanın, dininde sükûtla geçiştiremeyeceği meselelerdendir…59

***

İslam ilimlerinin her dalında olduğu gibi, tefsir sahasında da, Hz. Aişe'nin yaptığı tavzihlerin karar mercii olduğunu görüyoruz. Bu çeşit istidraklerinden de misal vererek yazımızı bitirelim.

Siyasi çıkarların avukatlığını yaptırtmak gayesiyle, devirler boyunca, sayısız denecek derecede hadis uydurulabilmiş olmasının yanı sıra, Kur'an-ı Kerim ayetlerinden de, mahdud ölçüde de olsa, istifadeye kalkışılmış olduğu bir vakıadır. Bu çeşit gayretlerden birisi olarak görünen bir teşebbüsün Hz. Aişe tarafından nasıl başarısızlığa uğratılmış olduğu hususu aşağıdaki rivayetten ortaya çıkmaktadır.

Mekke'de vefat etmiş Tâbiîlerden Yusuf ibn Mahek (ö. 103/721?) anlatıyor:

Mervân, Hicaz valisi idi. Mu'âviye tayin etmişti (Medine valiliği 41-49 ve 56-57 arasındadır). Hutbeye çıktı; Yezîd'e, babası Mu'âviye'den sonra bey'at edilmesinden bahsediyordu. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahmân bir şeyler söyleyince Mervân onun yakalanması emrini verdi. O da kaçıp (kız kardeşi) Hz. Aişe'nin evine girdi. Yakalamaya muvaffak olamadılar. Bunun üzerine Mervân: "Bu adam o kimsedir ki, Allah onun hakkında: 'Ana babasına: Öf be ...' ayetini indirrniştir"60, dedi. Perdenin ardından bunları duyan Aişe şöyle cevabı verdi: "Cenab-ı Hak, benim ma'sumiyetimi bildiren ayet61 dışında, bizim hakkımızda Kur'an olarak hiçbir şey inzal etmemiştir."62

Vak'anın kahramanı olan Abdurrahmân, kaynakların verdiği bilgilere göre, Bedir ve Uhud harblerine müşrikler tarafında iştirak etmiş, Kureyşlilerin en şeci ve keskin okçularındandır: Mübareze için ortaya çıktığında karşısına babası Hz. Ebu Bekir'in dikilmek istediği, fakat Hz. Peygamber tarafından buna mani olunduğu mezkûrdur. 6/628'de Hudeybiye'de Müslüman oldu. Cemel'de Hz. Aişe ile birlikte idi. Mekke'de 53 (veya 55) senesinde vefat etmiştir.63

Kaynaklarımızın verdiği tamamlayıcı bilgilere göre64 , Abdurrahmân'ı feveran ettiren husus, Mervân'ın, Yezîd'e bey'at edilmesini teklif ederken, bu işi, Ebû Bekir ve Ömer'in sünneti olarak takdim etmiş olmasıdır. Abdurrahmân, haklı olarak buna karşı çıkmış ve "Çocukları için bey'at almak onların değil, Hirakl'in, Kayser'in, Kisra'nın sünnetidir." demiştir. Bu müdahaleye fena halde içerleyen Mervân'ın Abdurrahmân'a: "Sen, hakkında… ayeti nazil olan adam değil misin?" şeklinde hücum etmesi üzerine, onun da: «Asıl sen, Hz. Peygamber'in lanetlediği babanın mel'un oğlu değil misin?" şeklinde cevap verdiği ve hadisenin; Buhârî'nin naklettiği neticeye müncer olduğu verilen malumat arasındadır. Abdurrahmân'ı bu tutumundan çevirebilmek için Mu'âviye'nin kendisine 100.000 dirhem gönderdiği, fakat onun bunu geri çevirdiği de mervidir.

Ayetin sebeb-i nüzûlünü Abdurrahmân'a bağlayan İbn Abbas rivayetine65 Zeceac (241-311/855-923), 'bâtıl' demektedir.

Mevzu ile ilgili rivayetleri kaydettikten sonra İbn Hacer ( 852/1449) kendi hükmünü şöyle açıklar:

Aişe'nin reddiyesi isnad bakımından en sahih kabul edilmeye en layık olandır.

Buraya kadar misal olarak verdiğimiz istidraklerinden ve pek çok benzerlerinden de anlaşılacağı üzere, Hz. Aişe'nin yaptığı tenkidlerde hareket noktası Kur'an ve Sünnet'tir. Bu iki kaynaktan aldığı İslami kültürüne kendi müşahede ve düşüncelerini de katarak, pek çok meselede İslam cemiyetini aydınlatan bir ilim ve fazilet meşalesi olmuştur.

Hz. Aişe'nin şahsında en güzel ifadesini bulan İslam ilminin devirler boyunca arz ettiği manzaranın tesbiti, İslam'ın hal-i hazır durumu ve istikbali bakımından son derece ehemmiyeti haizdir. İslam kitabiyatının bütünü ile ortaya çıkarılması ilk şartını yerine getirmedikçe, o istikbali kurmaya tabiatıyla imkân düşünülemez. Bu kitabiyat yardımıyla İslam kültürünü Hz. Aişe zihniyetiyle ortaya koyacaklara ise, devrimizin her zamankinden daha muhtaç bulunduğunu söylemeye bilmem lüzum var mıdır?



DİPNOTLAR:

*AÜİFD, XIX(1973),s.59-74.
133. Ahzâb, 21.
249. Hucurât, 6.
3Evlendiği zaman yaşının 18 civarında olması lazım geldiği hakkında Ömer Rıza Doğrul'un mütalaası için bk, Asr-ı Saâdet, II. 1007-1013, V. 14-25. Musa Carullah'da İsmail Hakkı'ya göre (ö.1949) aynı görüştedir. Hâtun, s.70; Mehmet Görmez yayımı, s.81. Milaslı İsmail Hakkı'ya göre (ö.1938) nişanlandığında 13-14 yaşlarında idi, Kur'an mucizeleri, s.148.
4İbn Sa'd, II.375;IIıı.126; Ahvezî, x. 380, r. 3970
5İbn Sa'd, ay.;VIII.66; Mustadrek, IV. 11;Ensâb-ı belâzurî, I.415.
6Mustedrek, IV. 11; Nubelâ', II. 191; IV. 95; Yeni baskı, II. 185
7Mustedrek, IV. 14; Nubelâ' , II.130.
8Bkz. İcâbe, s.93.
9Fehrese, s.74; "Aynu'l-işâbe Mukaddimesi" Terâtîb, II. 433. Haydarâbâd Sa'îdiye Kütüphanesinde bu eserin mevcut olduğu bildirilmektedir, el-Fihrisu'l-meşruh, r.hadis 360.
10Eser, Sa'îd el-Efğanî'nin tahkikiyle ilk defa olarak Dımeşk'te, 1358-1939 da 183 sahife halinde basılmıştır. Bünyamin Erol'un tahkikli basımı çıkmak üzeredir.
11Keşfu'z-zunûn, s.1181, 1384; Teratîb, II. 433-434. GAL S.II. 189. Süleymaniye nüshaları için bkz. 708-124 (y.355-357); 1029-6 (y.66-73); 1030-2 (y.5-8). Suyûtî, işbu telhisinin sonunda: "Zerkeşî'nin kitabından istidrak sayılamayacak olanları çıkardım ve onun kaydetmediği şu ziyadelerde bulundum" diyerek iki hadis daha serd etmekteyse de, bunların ilki istidrak sayılamayacağı gibi(krş. Ahvezî, V. 569-570), ikincisini de aslında Zerkeşî kaydetmiştir. ( İcabe, s.140); Suyûtî'nin gözünden kaçmış olmalıdır.
12I. 234, r. 37.
13II. 80-81
14II. 638-644
1535. Fâtır, 18.
16Bkz. Aynî, IV. 86, Askalanî, III. 97; Kastallanî, II. 383…
17Muvatta'-Şeybânî, 113, r. 320.
186. En'am, 164; 17. İsrâ, 15; 35. Fâtır, 18; 39. Zumer, 7; 53. Necm, 38.
1953. Necm, 39.
2099. Zilzâl, 7-8
2120. Tâhâ, 15.
22Beyhakî, IV. 73.
23İcâbe, s. 112-113
24Te'vîl, s. 316.
25Ebû Dâvûd, II. 345.
26Aynî, VI. 601.
27Muvatta', 972; Buharî, III. 217; VI. 124; VII. 31; Müslim, r. 2225; Ahzevî, VIII. 110-114; Ebû Dâvûd, II. 342-345; Nesâ'î, VI. 220; Aynî, VI. 559-602; 380; X. 213; Askalânî, VI. 39; IX. 108; X. 189; Kastallânî, V. 70.
28Musned, VI. 246.
2964, Teğâbûn, 14.
30Âlimimizin işaret ettiği hadîs için bkz. El- Mu'cemu'l-mufehres, VI. 239, str. 29.
31Zurkânî, IV. 217; Askalânî, IX. 108.
32İbn Sa'd, II. 388-9; IIıı. 135; Abdurezzâk, Musannef, r. 20487.
33İbn Teymiyye, Fetevâ, I. 408.
34Hemmâm'ın ( ö. 101/718) Sahîfe'sinde 32 (33) rakamla hadîs. Mesela Musned'in VI. Cildinin 99, 184, 203, 245, 266. sahifelerinde Ebû Hureyre'nin sözü olarak geçmekte, 216. sahifesinde ise Hz. Peygamber'den Nakledilmektedir.
35II. 232-3.
36S. 779-781.
37Vakanın başlangıcı, bir rivayette şöyledir: Taniî Ya'lâ ibn Ukbe bir gün oruç tutmaya niyetlenip yatar. Sabahleyin cünüb uyanınca, ne yapacağını sormak üzere Ebû Hureyre'ye gider. Bu Sahabi ona, orucunu bozmasını söyler. Ya'lâ pek mutmain değildir. Mervân'a başvurur. Orada. Abdurrahmân ibnu'l-Hâris vardır… Tahavî, II. 103.
38Onun ilk tayini 41-49/661-669 tarihlerinde olduğuna göre, bahse mevzu hâdisenin 41-43/661-669 arasında cereyan etmiş olması gerekir.
39Fetvasından döndüğü bildirilenler arasında Atâ ibn Ebî Rebâh (25-114/ 646-732) ve Ebû Hureyre'nin damadı Sa'îd ibnu'l-Museyyib (15-94?/ 636-713) bulunmaktadır; Beyhakî, IV. 215. bu hadîs için ayrıca bkz. İ'tibâr, 136-138; Beyhakî, IV. 213-215; Tahâvî, II. 102-107.
40II. 103.
41II. 107.
42El-Mu'cemu'l-müfehres, V. 58, str. 11; Muvatta', I. 340-1; Buhârî, II. 183; VI, 239; Muslim, II. 959…
43Bkz. Tehzîb, V. 276-279, r. 474.
44Bu zât için bkz. İbn Sa'd, V. 27 (V. 17); Buhârî, Târîh, II. 281; İstî'âb, r. 761; Tehzîb, III. 257.
45Tahâvî, II. 267; Askalânî, III. 354.
46Tahâvî, II. 264-268; Askalânî, III. 354-355; Aynî, IV. 717-718.
47Beyhakî, V. 234.
48Tahavî, II. 267.
49Muvatta', I. 341-2.
50Mesela Musned, VI. 50, 109, 113, 134, 159,176.
51El-Fethu'r-rabbânî, II. 293-294
52İbn Sa'd, V. 24-26 (V. 15-16); İstî'âb, r. 1500; Tehzîb, V. 181.
53Musned, VI. 183-184.
54Ahvezî,IX. 168, r.3333; Mustedrek, II.316,469.
55Askalânî, VIII.429-431.
56Muslim,159, r. 287.
57Buhârî, VI. 50; Muslim, r. 287; Aynî, IX. 174-176; Askalânî, VIII. 429; Kastallânî, VII. 343.
58Askalânî, VIII. 429.
59Nubelâ’, II. 118; Yeni baskı, II. 167.
6046. Ahkâf, 17.
61Bkz. 24. Nûr, 11-16.
62Buhârî, VI. 42.
63Vâkıdî, s. 257; Mustedrek, III. 473-477; İstî'âb, r. 1394; Usudu'l-ğâbe, III. 304-306; İsâbe, II. 399-401, r. 5153; Tehzîb, IV. 146-147, r. 298…
64Bir evvelkilerden ayrı olarak bkz. Aynî, IX. 145-147; Askalânî, VIII. 4907-408; Kastallânî, VII. 325; Taberî, Tefsîr, XXVI. 19; Şevkânî, V. 19-20; Zadu'l-mesîr, VII. 380-381.
65Mezkur ayetin nüzûlü sırasında İbn Abbâs'ın bir iki yaşında olması gerekir!
http://www.fikribeyan.net/1052_Hz-Aise-nin-Hadis-Tenkidciligi---Prof-Dr-Mehmet-Said-Hatiboglu.html

İNANÇ DÜNYAMIZ ANA SAYFASINA DÖN

YORUMLAR: