Ahmet Taşgetiren'in yorumu

Şehitler ve iç içe oyun planları
Türkiye'nin içinden geçtiği süreci yalın bir mantıkla anlamak zor.
İç içe ve sonunda bedeli Türkiye'ye ödetecek oyunlar sergileniyor.
Gelin, sorularla karanlığın perdesini aralayalım:
-Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül “Her şeyi
askerle birlikte yürütüyoruz” diyor. Demek ki askerin Kuzey Irak
sınırında yığınak yapması, Genelkurmay Başkanı'nın “Kuzey Irak'a
girmeliyiz, girersek başarırız” beyanı, hükümetin Bağdat ve
Washington nezdinde yürüttüğü diplomasinin bir parçası...
Gerekirse savaş ama önce diplomasi. Savaş en son çare ve bütün
riskleri göz önüne alınarak başvurulacak bir çare. Bu noktada
sivil irade ile asker arasında en küçük ihtilaf bulunmamalı. Çünkü
savaş, milletin bütün varlığı ile devreye girmesi gereken bir
olgu.
Mantıkla baktığınızda böyle olmalı. Sonunda hayat - memat sorunu.
Bu noktada hükümetin ne Amerika ile ilişkileri “kollaması” söz
konusu olabilir, ne başka bir şeyi. Sadece “Türkiye için hangisi
iyidir?” sorusuna yoğunlaşılır? Asker de buna yoğunlaşır, sivil
yönetimler de...
Ama sanki iç denklem öyle oluşmamış gibi.
Sanki bu iş, hükümete bir bedel ödetme amacına göre dizayn edilmiş
gibi.
Sanki iş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan gerilimin, 22
Temmuz'da alınacak sonuçlarla birebir bağlantılı gibi...
Sanki iş, şehit cenazelerinden siyasi sonuç üretmeyi amaçlıyor
gibi..
Sanki iş, şehit cenazeleri ile Meclis' e bir parti daha sokmak, bu
arada hükümetin toplum nezdindeki itibarını sarsmayı amaçlıyor
gibi...
Bir soru şu:
Asker gerçekten Kuzey Irak'a girmek istiyor mu?
Kuzey Irak'a girip ne yapmak istiyor?
Kuzey Irak'a girme iradesi bile siyasi bir irade iken Genelkurmay
başkanı neden inisiyatif alıp “Kuzey Irak'a girmeliyiz” dedi.
İçerde, “Asker yanlısı” konumuna oynayan çevreler, bir yandan,
hükümetin Kuzey Irak'a girmek istemediği, Amerika'yı ve Kürtleri
kızdırmamak için böyle davrandığı, bu arada kendi grubuna da
güvenmediği, bu sebeple teröre bile göz yumduğu ifade edilirken,
hemen ardından, “Hükümet seçim öncesinde bir Kuzey Irak harekatı
yapıp, seçime Ecevit gibi bunun avantajıyla girmek isteyebilir”
teması işleniyor. Bu arada “Amerika Kuzey Irak'ta yaşayan PKK
liderlerinden Karayılan ve Bayık'ı iade ederek Hükümete seçim
yardımı yapabilir”iddiaları seslendiriliyor.
Ne yapsın hükümet?
Kuzey Irak'a girme kararı versin mi vermesin mi?
Kuzey Irak'a girsin ama seçimde işe yarayacak bir şey yapmasın!!!
Ne olsun?
Oradan da şehit cenazeleri gelsin, onunla da hükümet vurulsun!!!
Şöyle bir soru sorulmalı mı?
Munzur ya da Gabar dağları Kuzey Irak'ta değil.
Ya da ikisi subay üç kişinin ölümüne sebep olan mayın, Şırnak'ta...
Şırnak da Kuzey Irak'ta değil. Ne olacak içerisi? İçeride bir
harekat gerekme z mi? Bu içerdeki terörü kim durduracak? Hükümet
içerdeki terörün durdurulması için de mi bir siyasi irade
beyanında bulunmalı?
Şöyle bir soru sorulmalı mı?
Baykal ve Bahçeli, terörle mücadele için cepheye mi gidecekler?
Şöyle bir soru sorulmalı mı?
Baykal, “Sen başbakan değil misin, Genelkurmay bana bağlı demedin
mi? Ver öyleyse direktifi, asker gitsin Kuzey Irak'a!” diyor.
Baykal, bütün siyasi felsefesini bu irade beyanı üzerine mi kurmuş
bulunuyor? Genelkurmay Başkanı'nın her helükarda Başbakan'a bağlı,
ona karşı sorumlu olduğunu mu düşünüyor? Ve Başbakan'ın bütün
tasarrufları karşısında Başbakan'ın yanında yer almaya hazır mı?
yoksa bir süre sonra ince bir viraj alıp, “Asker burada sivil
toplum hareketi gibi davrandı” söylemine sığınır mı?
Şöyle bir soru sorulmalı mı?
Bahçeli Adana'da “Mehmetçiğin elini tutma” diye seslenmiş. Ne
demek bu? Bahçeli yarın -farz ı muhal- hükümet olsa ilk işi Kuzey
Irak harekatına izin vermek mi olacak? Olay “Mehmetçiğin elini
tutmak – tutmamak”la sınırlı bir olay mı?
Şehit cenazeleri olayı bir başka dramatik görüntü arz ediyor.
Ağlayan analar var, bir de cenaze soyguncuları...
Siyaset nebbaşları...
Bir kitle sömürüsüdür gidiyor.
Cumhuriyet mitinglerinde “Türkiye laiktir laik kalacak” diye
bağırıldı. Şehit cenazelerinde bu slogan yok. Şehitlik laikliğin
neresine düşer pek bilinmiyor. Bir de şehit cenazelerine
“Cumhuriyet mitingi” ahalisi katılmıyor. Burada başka bir slogan
devreye girmeli... “Cumhuriyet mitingleri” CHP için oya
dönüşmüştü, şehit cenazelerinden Birkaç MHP milletvekili
çıkarılmak isteniyor. Hani “Sol CHP'de, sağ MHP'de birleşsin” diye
buyurulmuştu ya...
Başı beyaz namaz tülbentli analara bakıyorum... Ak sakallı
babalara, dedelere bakıyorum. Yanıp kavrulan başörtülü genç
kızlara, bacılara, eşlere bakıyorum...
Şu cenaze soyguncuları o kadar uzak ki bu kitleye...
Ama her cenazede bir siyasi soygun sürüyor.
Cenaze kalabalığı içine karışan sağ – sol militanlar, ortamı
“hükümet karşıtı – asker yandaşı” bir arenaya dönüştürüyor.
Bu da törerle mücadeleyi terörle mücadele olmaktan çıkarıp bir
siyasi mücadele malzemesi haline dönüştürüyor.
Bir süre sonra bundan, şehid cenazelerinin bile bölünme sebebi
olduğu bir kirli ortama varılır. Ağlayanlar ağlamaz olur, ortak
acı, siyaset fesadına kurban verilir.
Burada bir de Genelkurmay Sitesindeki “refleksif kitlesel karşı
koyma”yı ele almak lazım.
Bunun ne anlama geldiğini anlayan beri gelsin. Bildirinin
muğlaklığı, daha ikinci gün yapılan ikinci bir açıklama ile de
ortaya çıkıyor. “Bildirinin herhangi bir siyasi parti ile ilgisi
yok!” Oysa bildiri varıp siyasetin göbeğine oturuyor bir kere...
Hem sormak lazım neye yarayacak bu kitlesel karşı koyma?
Şırnak'taki mayını kitlesel karşı koyma ile mi yok edeceğiz?
Taksim Meydanında “Kahrolsun terör” diye bağırıldığında bu, terör
açısından neyi çözecek?
Bu kitlesel karşı koyma eylemi, bazı toplum kesimlerine karşı bir
yöneliş haline gelirse, Genelkurmay ne yapacak? Türkiye çok daha
derin bir çatışma ortamına sürüklenmeyecek mi?
Bu arada hükümete söylenecek bazı şeyler var.
Hükümet karşı propagandadan tedirgin olmuş gözüküyor.
Kuzey Irak konusunun bir “sıkıştırma operasyonu”nun parçası haline
geldiğini görüyor, Genelkurmay'ın tavrını yadırgıyor, ama kan
kusup kızılcık şerbeti içtim hesabınca, en azından ülke güvenliği
açısından askerle farklı yerlerde gözükmek istememek kaygısıyla
tavır koymuyor.
Tavır koymaması bir sorumluluk hassasiyeti içinde anlaşılabilir.
Ama kendisi adına yanlış anlaşılmaları izale edici tavırlar
geliştirmesi de gerekiyor.
En azından Genelkurmay Başkanı”na “Ne oluyor?” diye soru sormak
bir haktır diye düşünüyorum.
Kocatepe'de hakaret gören Dışişleri Bakanı, alkışlanan Genelkurmay
Başkanı...
Ne bu?
Şırnak'taki binbaşı ve yarbayı Dışişleri bakanı mı koruyacaktı
yani?
Bunu sayın Gül soramaz, ama bir de insaf lazım.
Genelkurmay Başkanı o törende ağlamış.
Hadi ben de sorayım:
Bir Genelkurmay Başkanı'na ağlamak mı düşüyor bu törenlerde?
Bir yandan “Ağlayıp teröristleri sevindirmeyeceğim” diyen analar,
bacılar, bir yandan da gözleri yaşaran genelkurmay başkanları...
Bunu da medyamız, askerin imaj operasyonuna katkı babında
sunuyor...
Karmakarışık işler diyorum...
Yazının başında naklettim: “Her işi askerle birlikte yapıyoruz”
diyor Dışişleri Bakanı Gül. Ben de öyle olduğuna inanıyorum.
Doğrusu da odur. Ama medya kanalıyla yürüyen “toplumla ilişkiler”
operasyonu hadiseyi pek öyle yansıtmıyor. “Asker bir şeyler
yapıyor, tüm Türkiye uyuyor”, algısı var ve bu sakat bir algı. Bu
işin hiç mi uluslar arası boyutu yok, onu da mı asker götürüyor?
Bu algının değişmesi için hükümetin de tedbirler alması lazım.
Bir de şu:
Bakın bakalım şehid ailelerine, çoğunlukla toplumun hangi
kesiminden? Bu insanlar hangi siyasi görüşte olabilirler?
Hani insan bazen hem şehit verip hem de şehidi elinden alınıp
kaçırılan insan psikolojisine düşüyor. Hem çocuklarımız can
veriyor hem de çocuklarımızın cenazesi, aykırı siyasi ideolojilere
malzeme olarak kullanılıyor. Bu da işin bir başka çarpıklığı...
Tayyip Erdoğan'a not:
“Ne acıdır ki terörle mücadelenin doğasında şehit vermek de var!”
ifadesi, bir doğrunun ifadesi olmakla birlikte, bu, bir noktada
“ölümlere gerekçe göstermek” gibi algılanma riski taşıyor. Daha
önce “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözü de aynı anlama
gelse bile, onun da toplum ruhunu yaraladığı, bu sebeple de yoğun
şekilde istismar edildiği fark edilmelidir. Bence sadece acı
paylaşılmalı. Sadece acı... Ve Başbakan, şehid ailelerini ziyaret
edip, baş sağlığı dilemeli. Bu seçim döneminde bence sadece bunu
yapmalı... Çünkü bu seçim döneminde Ak parti'yi vuracak olan şey,
sadece şehid cenazelerine yoğunlaşan istismardır.
İkincisi de, hükümet, “içerdeki törer”ün neden önlenemediğini
araştırmalı, sorgulamalıdır. Bunun için öncelikli tedbirler
alınmalıdır. “İçerdeki terör” konusunda toplum içinde yığınla
spekülasyon dolaşıyor. Bu işin, yaşanmakta olan ve bir boyutunda
askeri bürokrasinin rol aldığı siyasi mücadelenin bir parçası
olduğu noktasında öylesine yoğun iddialar var ki...
Askere not:
Aslında “içerdeki terör” konusunda asker de kamuoyunu aydınlatıcı
açıklamalar yapmalı. Çünkü “Neden önce içerdeki terör değil?”
sorusu, askerin “Kuzey Irak ısrarı”nın bir siyaset manevrası gibi
algılanma riskini doğuruyor. Bu tür terör hareketleri için en
etkili yöntemin özel tim harekatı olduğu bilindiği halde 28 şubat
sürecinde bu yapı neden kaldırılmıştır, şu anda dağları
bombalamanın getirisi – götürüsü nedir, bu yolla terörü bitirmek
mümkün müdür soruları kamuoyunda dolaşan sorulardır. TSK'nın
“toplumla ilişkiler”i açısından öncelikle bu soruların izalesi
gerekir.
Şu süreçte asker, yoğun biçimde bir siyaset gücü olarak
tartışılıyor. Bir yazar “TSK tek başına partidir” diye yazıyor.
(E. Berberoğlu, Hürriyet, 10 haziran) Bu iş askeri bozar. Bu iş,
askerle toplum ilişkilerini bozar. Demokrasilerde elde silah
politika yapılmaz. Yapılırsa toplumla kamplaşma kaçınılmaz olur.
Askerin tavrı gider bir siyasi partiye monte olur ve diğer
partilerle karşı kampa düşer. Bu bir milletin ordusu için
felakettir. Ordu da, o andaki yöneticilerine emanettir ve herkes
emanete riayet konusunda azami hassasiyeti göstermek zorundadır.
|