SULTAN II. ABDÜLHAMİT HAYIRLA ANILDI.

Saadet Partisi Fatih İlçe Başkanlığı, vefatının 92. Yıldönümünde Sultan Abdülhamit Han’ı anma programı düzenledi. Karagümrük bölge irtibat bürosunda yapılan programa Tarihçi-Yazar Metin Hasırcı katıldı.
Programın başında Sultan II. Abdülhamit’in hizmetlerinin anlatıldığı bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Ardından Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine çalışmalar yapan ve yayınlanmış kitapları bulunan değerli Tarihçi-Yazar Metin Hasırcı beyefendi bir konferans verdi.
Sultan II. Abdülhamit’in sanayi, eğitim, bili ve fen ve askeri alanda büyük hamleler başlattığını anlatan Hasırcı, Milli Mücadeleyi başlatan ve Cumhuriyeti kuran kadroların O’nun kurduğu okullardan yetiştiğini, bugün kullandığımız pek çok kurumun onun zamanında kurulduğunu anlattı.
Genç nesillerin tarihini bilmeye ve sahip çıkmaya çağıran Hasırcı, bir dönem Osmanlı’nın yeni nesle çok yanlış tanıtıldığını ve bunun düzeltilmesi gerektiğini söyledi.


HABER: TARİHÇİ – YAZAR MUSTAFA ARMAĞAN SAADET PARTİSİ FATİH İLÇE GENÇLİK KOLLARININ DÜZENLEDİĞİ SULTAN II. ABDÜLHAMİT KONFERANSINDA KONUŞTU.

Saadet Partisi Fatih İlçe Gençlik Kolları, vefatının 92. yıldönümünde Sultan II. Abdülhamit Han’ı yâd etti. Fatih düğün salonunda gerçekleştirilen ve Fatih İlçesi Yavuz Selim bölge gençlik kollarının organize ettiği programa Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan katıldı.

Saadet Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcısı Sayın Türker Saltabaş ve İl Gençlik Kolları Başkanı Sayın Fatih Akyüzlü’nün de katıldığı programa halkımızın yoğun ilgi gösterdiği gözlendi.

İlk olarak İl Gençlik Kolları Başkanı Sayın Fatih Akyüzlü kısa bir teşekkür konuşması yaptı. Akyüzlü, konuşmasında tarihini bilen ve geleceğini kurmak için büyük bir inanç, azim ve kararlılıkla çalışan kutlu bir gençliğin yetiştiğini ve Milli Görüş’çü gençliğin tarihin öznesi olacak ve tarih yapacak bir nesil olduğunu ifade etti.

Arkasından kısa bir konuşma yapan İl Başkan Yardımcısı ve Siyasi Konular Birim Başkanı Sayın Türker Saltabaş, tarihin iyi bilinmesi ve kendisinden ders alınması gereken önemli bir bilim olduğunu belirtti. Sultan II. Abdülhamit’e muhalif olanların daha sonra O’nun kıymetini anlayarak büyük bir pişmanlık duyduğunu aktaran Saltabaş, tarihin aslında bugün olduğunu ve bugün yaptıklarımızla tarihi belirlediğimizin unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Sultan II. Abdülhamit’in yaptığı hizmetlerle ilgili Sinevizyon gösteriminin ardından, yapmış olduğu çalışmalar ve yayımladığı kitapları büyük ilgi toplayan Tarihçi-Yazar Sayın Mustafa Armağan’ın konferansı başladı.  Konuşmasını resimli belgelerle destekleyen Armağan, öncelikle kısa bir resmi tarih eleştirisi yaptı. Girdiği tüm savaşları kazanan Kazım Karabekir Paşa’ya karşı tarih kitaplarının cimri davrandığını, buna mukabil girdiği tüm savaşları kaybeden İsmet İnönü’ye karşı tarih kitaplarının bonkör olduğunu aktardı.

Sultan II. Abdülhamit’in çok büyük bir deha olduğunu söyleyen Armağan, O’nu şimdiki nesillerin iyi anlaması gerektiğini vurguladı. İşte konferanstan bazı pasajlar:

“ Osmanlı’yı yıkmak isteyen Masonlar, sarayı içten kuşatmak için daha Sultan Abdülaziz tahtta iken yerine geçmesi beklenen Sultan 5. Murat’ı ve II. Abdülhamit’in kardeşi Kemalettin Efendi’yi Mason yaptılar. Tehlikeyi sezen Sultan Abdülaziz, oğlu Yusuf İzzettin’i tahta çıkarmaya çalışınca darbe yaptılar ve 5.Murat’ı tahta çıkardılar. Ancak 5.Murat tahta çıkışının 6. gününde Sultan Abdülaziz’in ölü bulunduğunu öğrenince akli dengesini kaybetti. Bunun üzerine mecburen Sultan II. Abdülhamit’le görüşen İttihatçılar, anayasa ve parlamenter sisteme geçme şartıyla kendisine tahta geçmek için müsaade edeceklerini söylerler. Bu şartları kabul ederek tahta geçen Sultan II. Abdülhamit 1880’den itibaren dizginleri ele aldı. 1881’de Yıldız Mahkemeleri’ni kurdurup amcasını şehit eden darbecileri  yargılattı. Mason localarına yaptığı baskılar sonucu Masonlar İstanbul’daki localarını kapatıp Makedonya tarafına çekilmek zorunda kaldı.

“Bugünlerde bazı kimseler insafsızca Sultan II. Abdilhamit’in vatan toprağını satmak için pazarlık yaptığını yazıyorlar. Oysa Theodor Herzl’in anılarında da belirttiği gibi Siyonistleri aptal yerine koyarak onların toprak taleplerine karşı oyalamış ve şehit kanıyla alınmış toprakların parayla satılamayacağını kendilerine göstermiştir.”

“Büyük bir deha olan Sultan II. Abdülhamit’e çok şey borçluyuz. Sanayi hamlesiyle ülkede başta çelik, silah ve tekstil fabrikaları olmak üzere pek çok tesis kurdurdu. Hicaz demiryolunu yaptırdı. Başlattığı eğitim seferberliğiyle okullar yaptırdı, hukuk fakültesi ve tıp fakülteleri açtırdı. Okulların müfredatlarına dinini ve vatanını seven insanların yetişmesi için dersler koydurdu. Özellikle İstanbul’da açtırdığı Aşiret Mektebi ile Osmanlı tebaasındaki ileri gelen tüm etnik unsurların (Türk, Kürt, Laz Çerkez v.b.) çocuklarını bu okulda öğrenim görmesini ve okulunu bitirdiğinde etnik kimliği ile değil, dini ve vatanı üzerinden kendini tanımlayan bireylerin yetişmesini sağladı. Fakültelerden mezun olan öğrencilerin yüzde sekseni Gayri Müslim tebaanın çocukları iken, yaptığı çalışmalarla bu oranı tersine çevirerek Müslüman tebaanın çocuklarının eğitim görmesi ve devlet kademelerinde görev yapmasına vesile oldu. İşte, Milli Mücadeleyi yapan ve Cumhuriyeti kuran kadrolar bu okullardan yetişti. Biz bunun için Sultan II. Abdülhamit’e de çok şey borçluyuz.”

“Bunca hizmetine karşılık Sultan II. Abdülhamit’e Cumhuriyet’te de haksızlık edildi. Örneğin İzmir’in simgesi olan Saat Kulesini yaptıran O’dur. Üzerinde de iki tane tuğrası vardı. 1940’lı yıllarda bir valinin emriyle o tuğralar söktürüldü.”

“Sadece Osmanlıda değil Müslümanların bulunduğu tüm coğrafyada çalışmalar yaptı. Pekin’de Hamidiye Medresesi, Güney Afrika-Cape Town’da Hamidiye Kız Mektebi, Şam’da Mekteb-i Mülkiye, bugünkü Sri Lanka’da Hamidiye Erkek Okulu hep onun eserleridir. İstanbul’da Malayca Kur’an bastırıp göndermesi ve dinlerini öğrenmelerine vesile olduklarından Singapur’da II. Abdülhamit müzesi açıldı ve oradaki Müslümanlar her 10 Şubat ölüm yıldönümünde kendisini anıyorlar.”

“ 1900‘lerin başında İngilizlerle işbirliği yaparak Patanili Müslümanlara saldıran Tayland Krallığı’na karşı Patani’ye yardım için 29 kişilik gönüllü özel birlik gönderdi. II. Abdülhamit sevgisi Patani’de o kadar yüksek ki bugün hala pek çok Müslüman, çocuklarına Abdülhamit ismini veriyor.”

“Sultan II. Abdülhamit’in kıymeti ancak o tahttan indirilince anlaşıldı. Kısa bir süre sonra İmparatorluk dağılma ve yok olma durumuna geldi. Sultan II. Abdülhamit, devrinde 8-10 tane ana- baba katili hariç hiç bir idam cezası onaylamamışken, kendisinden sonra gelen İttihatçılar ülkede tam bir baskı ve zulüm uygulayarak kurdukları idam sehpalarıyla tüm muhaliflerini susturdular. O’na karşı olan ve baskıcı olmakla suçlayan pek çok devlet adamı, yazar, şair, ilim adamı pişmanlıklarını dile getirdiler. Pişmanlıklarını ifade sadedinde Rıza

Tevfik’in şiiri her şeyi anlatmaya yeter. İşte size birkaç kıtası:

Nerdesin şevketli Sultan Hamid Han

Feryadım varır mı Barigahına?

Ölüm uykusundan bir lahza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına!

Tarihler ismini andığı zaman

Sana hak verecek, hey koca Sultan

Bizdik utanmadan iftira atan

Asrın en siyasi padişahına.

Divane sen değil meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz!

Sade deli değil, edepsizmişiz!

Tükürdük atalar kalbigahına!”


BUNLARDA BİZLERDEN KATKIDIR:

KISA KISA HATIRLATMALAR:
Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem padişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edilemeyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları orada görevlendirerek Almanya’dan en gelişmiş cihazlarla hastahaneyi donattı. Böylece birçok baba yüreği yanmaktan kurtulmuş, kendisine dua etmişlerdir.Çocuklar okusun, ailesi fakir ise yardım edilsin.

Sultan, yeni bir köşkün yapımında çalıştırılan sekiz-dokuz yaşlarında iki küçük çocuğu Hünkar Dairesinden seyretmekte. Bir ara bu çocuklar gelerek pencerenin önündeki fiskiyeli havuzdan yıkanmaya başlarlar. Çocukların bu hali çok hoşuna gider. Onları çağırır, büyüğüne adını sorar. Çocuk “Mecid” der, küçüğüne de aynı soruyu yöneltince aldığı cevap “Hamid” olur. Cevaplar daha da hoşuna gider ve Müdür Ahmet Bey’i çağırtarak “Bu çocukları şimdi doğruca Tüfekçibaşı Tahir Paşa’ya götürünüz. Bunları Maiyet tüfekçi Bölüğü’ne kaydettim. Maaş alsınlar. Mektebe gitsinler” emrini verir. Ayrıca bir kese altın ihsan ederek, çocukların anne ve babalarına yardım edilmesini, elbise vs. ne lazımsa alınmasını da emreder.
----
Ulu Hakan II. Abdülhâmid Hân… “Ulu Hakan” tabiri artık yerleşti. Ermenilerin taktiği ve İttihatçıların yerleştirdiği “Kızıl Sultan” lâkabından sonra “Ulu Hakan”…

İlâhî cilveye bakın; Kur’ân’daki “Zalûm ve Cehûl” vasıflı bazı esfellerce yerin dibine batırılan bir gerçek kahramanı, ölümünün 60. yılında, işte böyle, şahikaların şahikasına çıkarır. Bazen de tam aksi, şahikalardan esfellerin esfeline indirir.

10 Şubat günü Ülkücülerle Akıncıların el ele vererek tertipledikleri Abdülhamid’i anma gününde mâna ve tecelli böylesine derin, böylesine yücedir.

“Büyük Doğu”nun ilk çıkış tarihi 1943′e yani ölümünün 25. yıl dönümüne kadar en azılı kaatil, en zalim despot, en vicdansız şerir bilinen ve bildirilen Ulu Hakan bugün gerçek Türk Gençliğinin, bütün sahte oluşları ifşa edici üstün ve anahtar şahsiyet örneğidir; ve Türk Tarihinde hakkı yenmiş mânası tepelenmiş en mazlum ve o nispette ulvi çehredir.

Onu meydana çıkarmakta ve nurani heykelini (agora)ya dikmekte inkılâp çaplı bir hamle olarak “Büyük Doğu”nun hakkını da görmek gerektiğini kaydederken hâlâ Mukaddesatçı Türk Gençliğinin pınarı kabul ettiğimiz Millî Türk Talebe Birliğini sessiz ve hareketsiz görmekten son derece üzgün bulunduğumuzu belirtiriz. İnşallah geçici bir donukluk ve uyuşukluktan başka birşey değildir bu hal…

Ulu Hakan II. Abdülhâmid Hân’ın anlaşılacağı gündür ki, Tanzimattan bugüne kadar gelen bütün sahte inkılâpların ve yalancı kahramanların içyüzleri görülecek ve tarihimizin ölüm virajı, kurtuluş istikâmetiyle beraber aydınlığa kavuşacaktır
------------
Devrindeki engeller ve çetinliklere nisbetle Türk tarihinin şüphesiz en büyük Padişahı, Ulu Hakan II. Abdülhamîd Hân, sırf melek tabiatı yüzünden ezemediği Yahudi’nin sonunda kurbanı olmuş, ona hal’ini bir Yahudi tebliğ etmiş ve Selanik’teki menfasında kendisine bir Yahudi köşkü, zindan vazifesini görmüştür.

İşte bu Abdülhamîd Hân, Yahudilik dâvasının 19. Asırda plâncısı ve aksiyoncusu (Hertzel)in, Filistin’de, Yahudilere yurt yapılmak üzere bir çiftlik kadar toprak isteğine ve buna mukabil bütün “Düyun-u Umumiye” borçlarının Yahudilerce ödeneceği teklifine şu cevabı vermiştir:

- Yahudilere yurt olarak, Filistin’de bir kurabiye kadar bile toprak vermeyi, ne pahasına olursa olsun, kabul edemem!..

Ulu Hakan bu cevabı verirken, istikbâli sezmiş ve Filistin gibi İslâm dünyasının yürek noktasına (stratejik) ehemmiyeti pek büyük bir Yahudi kazığının çakılmasına karşı çıkmıştı.

------------
109 YIL ÖNCE İSTANBUL’DAN İLK HAREKET…

28 Nisan 1901′de İstanbul’dan sesiz sedasız yola çıkan, İzmir ve İskenderiye’ye uğrayıp Kızıldeniz’i aşarak Uzak Doğu’ya yönelen Nemçe (Avusturya) vapuru Batı’nın bölgedeki ajan ve diplomatlarını hareketlendirmişti. Vapur henüz Çin’e ulaşmadan Pekin’deki Batılı sefaretler başkentlerine kriptolu mesajlar gönderir: “İstanbul’daki ‘kurnaz Sultan’ Çinli Müslümanları kendine çekmek üzere yeni hamlelere girişti. 9 kişilik temsil heyeti Çin’e geliyor.” Osmanlı temsil heyeti uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Çin’e ulaştığında, bölgede adeta bayram havası eser. Şanghay Limanı’na gelen vapuru görmek isteyen Çinli Müslümanlar izdihama yol açar. Sadece Batılı gazeteler değil, tüm dünya basını bu kritik ziyarete geniş yer verir o tarihlerde.

Çin yönetimi, ülkelerine gelen Osmanlı heyetini memnuniyetle karşılasa da, o dönemde bu ülkeyi sömüren Batılı ülkeler tedirgindi. Bizzat Sultan II. Abdülhamid tarafından görevlendirilen Mirliva (Tuğgeneral) Enver Paşa’nın hangi amaçla Çin’e geldiğini merak ediyorlardı. Haliyle paşa, ikinci eşi, iki katip, iki alim, iki asker ve uşaklardan oluşan heyet yaklaşık 4 ay süren ziyaret boyunca Batılı ajan ve elçilerin çemberindeydi. Akıcı Fransızcası, etkileyici hitabetiyle Enver Paşa, Çinli Müslümanlar ve yabancı elçilere II. Abdülhamid’in barış mesajlarını getirmek için geldiklerini söylüyordu. Ama Batılılar bu açıklamayı pek inandırıcı bulmamıştı.

Haddi zatında ziyaretin görünen sebebi Çin’de son yıllarda patlak veren, özellikle sömürgeci Alman ve İngilizleri hedef alan ayaklanmaları yatıştırmaktı. Zira, 1901′deki Boxer isyanında, Pekin’deki Alman Büyükelçisi Kettler sokak ortasında öldürülüp cesedi sürüklenince dönemin Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, hususi ilişkisi bulunduğu II. Abdülhamid’den yardım istemiş, aralarında Müslümanların da bulunduğu isyancıları bastırmak üzere Çin’e birlik göndermesini talep etmişti. Çin’i cezalandırmak isteyen bazı Batılı devletler karma birlik de gönderir bu dönemde. Ancak 30 milyonluk Osmanlı, o dönemde tahmini 50-60 milyon Çinli Müslüman’ın (toplam nüfus 500 milyon) tepkisini çekmemek için bu ülkeye askerî birlik göndermekten geri duruyordu. Bununla birlikte Batı’yla kurduğu dengeleri koruma arzusundaydı; özelikle Almanlarla olanı.

Diplomasideki mahareti bilinen II. Abdülhamid, hem Osmanlı-Alman ilişkilerini zedelemeyecek hem de Çinli Müslümanları İstanbul’a meylettirecek bir formül buldu. Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin de oluruyla ‘Nasihat Heyeti’ adı altında dokuz kişiden oluşan bir temsilci grubunun Çin’e gönderilmesini istedi. Sultan, bu kritik göreve, Yıldız’ın parlak subaylarından Enver Paşa’yı seçti. Yanına Kurmay Binbaşı Nazım Bey verildi. Heyette ayrıca din adamı sıfatıyla Mustafa Şükrü Efendi yer aldı (rahmetli başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi).

BATILI AJAN VE ELÇİLER HEYETİ TAKİP ETTİ

Devlet hazinesinden karşılanan 500 Türk lirasıyla yola çıkan ve bir ay süren yorucu seyahatin ardından mayıs (1901) başında Şanghay Limanı’na ulaşan Türk heyeti, sadece bu kentteki Müslümanlarla görüşmekle kalmamış, Çinli Müslümanların yoğunlukta olduğu bölgelere geziler düzenlemişti. Heyet, bu tür buluşmaları fırsat bilip ‘Müslümanların Halifesi’ sıfatıyla II. Abdülhamid adına yazılan ve Çinceye tercüme edilen beyannameler dağıtır. Cuma namazlarına iştirak edip Sultan adına hutbeler okutur. Batılı elçiler, heyetin ‘ayaklanmaları yatıştırma’ gibi bir misyonu olmadığını, giriştiği faaliyetlerde Çinli Müslümanları Halife Abdülhamid himayesinde toplamaya çalıştığını görünce Enver Paşa ve grubuyla teması keser. Hatta Batılılar bu duruma o kadar içerler ki Enver Paşa’yı karşılayan Alman elçisi bile bir daha uğramaz heyetin yanına.

II. Abdülhamid’in Batı’yı bir kez daha oyuna getirdiğini düşünen Pekin’deki Fransız Büyükelçisi, 4 Haziran 1901′de Paris’e şu mesajı geçer: “Sayın Bakan, Zat-ı alileri, mektubuna ek olarak, Sultan tarafından Çin Müslümanlarıyla ilişki kurmak üzere görevlendirilmiş olan Türk heyeti konusundaki genelgeyi bulacaklardır… Şimdiki şartlar muvacehesinde, Alman hükûmeti tarafından tavsiye edildiği söylenen bu konudaki Bab-i Ali niyetlerini öğrenmekte fayda mülahaza ediyorum. Kouang-Si, Kouang-Tong ve özellikle Müslümanların yoğun olduğu Yunnan’da gelişen bir Pan-İslamist hareket tehlikeli olabilir ve ben neye mal olursa olsun, İstanbul’daki elçimizden Enver Paşa heyetinin gayesi hakkında bilgi elde etmeye çalışacağım… Bizim Hindo-Çin’deki sömürgelerimize komşu olan bölgelerde çok sayıda Müslüman olması hasebiyle, bu heyet, çok yakından izlememiz gereken Pan-İslamist temayüllerin bir işareti olabilir… Şanghay’da konaklayan heyetin gerçek

Yaklaşık 4 ay süren bu kritik sefer sırasında Enver Paşa ve heyeti maddi sıkıntılar yaşar. Batı karşıtı Ruslar bu fırsatı kaçırmaz, heyetin yardımına koşar. Enver Paşa’nın ikinci eşinin Avusturyalı olması onlara avantaj sağlar. Çin’deki Avusturya sefareti de Türk heyetine destek verir. Enver Paşa, dönüş hazırlığına başladığı günlerde, Rus Çarı’ndan bir telgraf alır. Çar, Enver Paşa’yı Rusya’ya davet etmektedir. İstanbul’dan alınan onayın ardından Çin’den Rusya’ya geçilir. Heyet orada da ilgiyle karşılanır.

Osmanlı’nın, sömürgeci Batı güçleri karşısında, İslam ülkelerinden alacağı destekle ayakta kalabileceğini hesaplayan Halife II. Abdülhamid, heyetin ardından Çinli Müslümanlarla kurulan bağları geliştirmekten geri durmaz. Bu amaçla Enver Paşa’nın ardından, en gözde adamı Muhammed Ali’yi (bazı kaynaklara göre en iyi hafiyesi) 1902 yılında gizlice Çin’e gönderir. Molla giyinişli, ‘turist alim’ imajını kullanarak Çin’in iç kısımlarında gezen Muhammed Ali, Müslümanlarla ciddi bağlantılar kurar. Arapça ve İngilizce bilmesi bu noktada çok etkili olur. İkna ettiği Müslüman ailelerin çocuklarını İstanbul’a eğitime gönderir. Muhammed Ali, bir taraftan ihtiyaç sahibi Çinli Müslümanlara İstanbul’dan gelen maddi yardımları dağıtırken, diğer yandan bölgedeki gelişmeleri sık sık yolladığı raporlarla Yıldız’a aktarır. Sultan II. Abdülhamid bu raporları, 500 milyonluk ülkedeki 50-70 milyon Müslüman’ı İstanbul’a bağlamak için geliştirdiği stratejilerinde kullanıyordu. Muhammed Ali, o dönemde Çinli Müslümanların itibar ettiği İmam Wang Haoren ile temasa geçer. İmam Haoren’e Osmanlıyı ve Sultan Abdülhamid’in İslam dünyasında hayata geçirmek istediği projeleri anlatır.

Çin’de o dönemin önemli Müslüman alimlerinden biri olarak gösterilen İmam Wang Haoren (1848-1919), medresedeki eğitim ve öğretimin geliştirilmesi fikrini savunuyordu. Daha önce sadece Arapça eğitim veren Çin’deki Müslüman medreselere Çin kültürü ve Çince derslerini ilk dahil eden de yenilikçi İmam Haoren oluyor. Haoren’nun adı Çin tarihinde ‘köprüleri birleştiren eğitmen’, ’sosyal aktivist’ sıfatlarıyla anılıyor.

Haoren, kendisine ulaşan bu gayriresmî Osmanlı elçisinden ve modern eğitim seferberliğine girişen II. Abdülhamid’den çok etkilenir. 1906′da talebesi Ma Debao ile çıktığı hac ziyaretinin ardından Mekke’den İstanbul’a geçer. II. Abdülhamid tarafından çok sıcak karşılanır. Haoren, İstanbul’da bulunduğu günlerde, Osmanlı eğitim sitemini inceler, İslam konusundaki hassasiyetleri gözlemler. Tespit ettiği farklıkları not alır. Çin’e döndüğünde sohbet ve hutbelerinde Osmanlı’dan, Sultan ve Türklerin Müslümanlığından bahseder.

II. Abdülhamid, İstanbul’a kadar gelen bu Çinli kanaat önderini eli boş göndermez. O dönemde Çin’de İslami eser pek bulunmadığı gerekçesiyle Haoren’e binin üzerinde kitap hediye eder ve bunları diğer Çinli alimlerle paylaşmasını ister. Çinli kaynaklar bu eserlerden birkaçının günümüze ulaştığını ifade ediyor. II. Abdülhamid, İmam Haoren’e Pekin’de bir üniversite açma düşüncesinden bahseder. Modern eğitim yanlısı Haoren bu konuda Sultan’a elinden gelen her türlü yardımı sağlayacağını belirtir.

İstanbul’daki buluşmanın ardından henüz bir yıl geçmiştir ki Haoren’in kapısı çalınır. II. Abdülhamid’in okul açmak için Pekin’e gönderdiği iki Osmanlı muallimi ondan katkı beklemektedir. Yunnan bölgesindeki Müslümanların imamı Haoren, Muallim Ali Rıza Efendi ile Muallim Bursalı Hafız Hasan Efendi’yi Niujie Camii’ne götürür. Burada cemaate 10 bin kilometre öteden gelen bu Türk muallimlerin okul açma planını anlatır. O dönemde Niujie Camii Müslümanların buluşma mekanıdır. Çinli Müslümanlar bu caminin arka bahçesini Türk hocalara verir. Burada boş tutulan bir bina onarılır, yanına iki derslik daha inşa edilir. Çinli Müslümanlar Osmanlı bayrağının dalgalandığı derslikleri bir an önce faaliyete geçirmek için yardımcı da olur Türklere. İstanbul’dan gelen direktife bölgede Müslüman alime duyulan ihtiyaç eklenince okulun üniversite seviyesinde açılmasına karar verilir.

Bir yıl süren çalışmaların ardından, 1908′de gözyaşları ve dualarla açılır Daru’l-Ulûmi’l-Hamidîyye (Pekin Hamidiye Üniversitesi). Okul kısa zamanda Osmanlı-Çin ilişkilerinde bir doping etkisi oluşturur. Bir bakıma iki toplumu birbirine bağlar. II. Abdülhamid Han’ın 19. yüzyılın imkanlarıyla, Batı’nın düşmanlığına rağmen dünyanın öbür ucunda açtırdığı bu eğitim müessesesi Çinli Müslümanları İstanbul ve Halife’ye bağlar adeta.

Okulun açılmasının ardından Çin’de değişen atmosferi Paris’e şöyle bildiriyordu Fransa’nın Pekin Büyükelçisi: “1908′de II. Abdülhamid adına açılan ve kapısında Osmanlı bayrağı dalgalanan eğitim müessesesinin ardından Çin’de yaşayan Müslümanlar yalnız Abdülhamid’den bahsetmekte ve ona övgülerde bulunmaktadır. Şüphe yoktur ki bu neticeler İslam dininin öğrettiği erdem ve faziletin bir neticesidir.”

Pekin Huizu (Çin Müslümanları) Tarih ve Kültür Araştırma Bölümü Başkanı Yang HaiHaipeng, o günkü şartlarda Hamidiye Üniversitesi’nin açılmasını mühim bir olay olarak değerlendiriyor. Tarihçi HaiHaipeng, aradan geçen 101 yıla rağmen okulun dersliklerinin Çinli Müslümanların hassasiyeti sayesinde ayakta kalabildiğini belirtiyor: “1907′de İstanbul’dan gelen iki Türk hoca, İmam Haoren ile görüşüp o zamanki adıyla bir ‘İslami Öğretmen Yetiştirme Enstitüsü’nü inşaya girişir. Türk kaynaklarında Hamidiye Üniversitesi olarak geçen, Pekin’deki Niujie Camii’nin arkasındaki bir dönüm alan üzerinde bulunan bu 3 sınıflı okul bugün hala ayakta.”

1908′in sonunda henüz bilinmeyen bir sebepten ötürü Türk hocalar Çin’den ayrılınca, üniversiteye bölgedeki Müslümanlar sahip çıkar. Bir müddet sonra hoca yokluğundan üniversite ilkokul olarak kullanılır. Ancak 1949′daki Mao devriminin ardından Arapça ve dinî eğitime son verilir, sadece Çince eğitime imkan tanınır. Sultan II. Abdülhamid Han’ın kurdurduğu Hamidiye Üniversitesi’nin bir dersliği bugün hala faaliyette. Cami cemaati isteyen gençlere gönüllü olarak din dersi veriyor bu sınıfta. Zira, okulun yaşına rağmen sınıfların durumu oldukça iyi. Zaman içinde okuldaki Osmanlı motifleri silinse de İslami mimari olduğu gibi duruyor.
---------
İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen’in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid’in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa’nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı’ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne’yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu’nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.”

Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid’e isnad olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır…” (İbrahim Arvas, Tarihî Hakikatler, Ankara 1964, s. 10).

Yine bu noktada 31 Mart Hadisesi”nin Sultan Hamid’e hamledilmesi en yanlış hadiselerden ve kanaatlerden birisidir. Özellikle Sultan Hamid bu vakanın tahrikçisi olmak bir yana tam tersine önlemeye çalışanlardan birisidir.

Sultan Hamid’le ilgili bu doğru tespitleri dile getirdikten sonra onun hâl hadisesinin bir başka boyutunu ele alalım:

Sultan Abdülhamid’in otuz üç sene süren saltanatı, 27 Nisan 1909′da “Meclis-i Mebusan”ın aldığı bir kararla sona erer. Sabık padişah kendisine Çırağan Sarayı’nın tahsis edilmesini talep etse de, bu talebi dikkate alınmaz ve Selanik’e sürgüne gönderilir. Yerine kardeşi Mehmed Reşad Efendi geçer.

Aslında Sultan Hamid’in hal edilmesi II. Meşrutiyet’in ilânıyla başlar. İttihad ve Terakki iş başındadır. Meclis-i Mebusan’ın pek çoğu cihan padişahı Sultan Abdülhamid’in siyasetinin farkında değildir. Bir de bu süreç de yapılan seçimlerde pek çok gayri Müslim Meclis’e girer. Nitekim Selanik’ten seçilen mebus dağılımı bunun bariz göstergesidir. Selanik’ten 9 Kasım 1908′de çekilen telgraf metninde şu isimlerin mebus seçildiği bildirilmektedir:

“Selanik sancağı: Altı mebus dağılımı:

- Evienoszâde Rahmi Bey, Müslüman (Dönme)

- Cavid Bey Müslüman (Dönme)

- Emanuel Karasu: Yahudi

- Artas Efendi: Rum

- Chonas Efendi: Rum

- Vlahoff: Bulgar

Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet’i ikinci kez ilân etmeyi kabullenmekle yenilgiyi bilinçli olarak kabullenmiş gibidir. Bu kabullenmenin arka planında yatan unsur, Sultan Abdülhamid’in inisiyatif elinde tutmasına karşın iç çatışmalardan ve karmaşadan devleti uzak tutma endişesi ön planda tutmasıdır.

“Selanik’ten gelen Hareket ordusu Yeşilköy’de karargâhını kurar. Sultan Abdülhamid bütün telkinlere ve ısrarlara rağmen İstanbul’da bulunan Hassa Ordusu’nu “Kardeş kanı dökülmesinin önüne geçmek için” Hareket ordusu”na karşı çıkarmayı reddeder. Bu reddiye aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in kendi kendini “hal” etmesi anlamına da gelir. Çünkü çok geçmeden Yeşilköy’e gelen Hareket Ordusu komutanlığında Sultan Abdülhamid’in “hal” kararı alınır.

İbnülemin’in Sultan Hamid ile ilgili aktardığı ilginç bir değerlendirmeyle yazımızı noktalayalım:

“Sultan Hamid’in burnunun büyükçe olmasını da büyük bir kusur farz ederek “Hamidî bir burun” diye eğlenen sümüklüler ve “Kârizde olukdur güya sümüklü burnu” tarzında hezeyan eden serhoş şairler, bilmelidirler ki burun büyüklüğünde, küçüklük de, güzellik de, çirkinlik de mahlûkun sun’i yoktur. Hazreti Hâlık, nasıl istemişse öyle yaratmıştır. Merhumun -eğlenilen, alay edilen- burnu ise asaletini isbat eder ki, Osmanlı padişahlarının burunları ekseren o şekildedir.”

Yine bu bağlamda kızı Ayşe Sultan’ın yazdığı eserde babasının burnunu anlatış şekli de İbnülemin’i destekler mahiyettedir:

“Rahmetli babam orta boyluydu. Saçı sakalı koyu kumraldı… Burnu yüksekti: Osmanlı Hanedanı’nın alâmetini taşıyan biçimdeydi…

kaynaklar: http://www.ikinciabdulhamid.com   detaylı bilgi burada
 
2. Abdulhamit dönemi istihları:
Mülkiye(Siyasal Bilgiler), Fakülte düzeyine getirilerek açıldı
Memurlara sicil tutulmaya başlandı
Eski Eserler Müzesi açıldı
Hukuk Fakültesi açıldı
Muhasebat Divanı(Sayıştay) kuruldu
Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı
Ticaret Fakültesi açıldı
Yüksek Mühendislik Fakültesi açıldı
Dârülmuallimât(Kız Öğretmen Okulu) açıldı
Terkos Suyu hizmete girdi
Bütün yurtta İdadiler(Lise) açılmaya başlandı
Ziraat Bankası kuruldu
Bursa'da İpekhane açıldı
Emekli Sandığı kuruldu
Halkalı Ziraat ve Veterinerlik Fakülteleri açıldı
Bursa Demiryolu hizmete girdi
Aşiret Okulu açıldı
Bütün yurtta Rüşdiyeler(Ortaokul) açılmaya başlandı
Kudüs Demiryolu hizmete girdi
Ankara Demiryolu hizmete girdi
Kağıt Fabrikası kuruldu
Kadıköy Gazhanesi kuruldu
Beyrut'ta liman ve rıhtım inşaa edildi
Osmanlı Sigorta Şirketi kuruldu
Kadıköy Su Tesisatı hizmete girdi
Selanik-Manastır Demiryolu hizmete girdi
Şam Demiryolu hizmete girdi
Eskişehir-Kütahya Demiryolu hizmete girdi
Galata Rıhtımı inşa edildi
Beyrut Demiryolu hizmete girdi
Darülaceze(Kimsesizler yurdu) hizmete girdi
Mum Fabrikası kuruldu
Afyon-Konya Demiryolu hizmete girdi
Sakız Adası'nda Liman ve Rıhtım inşaa edildi
İstanbul-Selanik Demiryolu hizmete girdi
Tuna Nehri'nde Demirkapı Kanalı açıldı
Şam-Halep Demiryolu hizmete girdi
Şişli Etfal Hastanesi hizmete girdi
Hicaz Telgraf hattı kuruldu
Hama Demiryolu hizmete girdi
Basra-Hindistan Telgraf hattı Beyoğlu'na bağlandı
Hamidiye Suyu hizmete girdi
Selanik'te Liman ve Rıhtım inşaa edildi
Haydarpaşa Liman ve Rıhtımı inşaa edildi
Maden Fakültesi açıldı
Şam Tıp Fakültesi açıldı
Haydarpaşa Askeri Tıp Fakültesi açıldı
Trablus-Bingazi Telgraf hattı kuruldu
Konya Ereğlisi'nde demiryolu hizmete girdi
Trablus Telsiz İstasyonu kuruldu
Bütün yurtta Telsiz İstasyonları kuruldu
Medine Telgraf Hattı kuruldu
Şam'da Elektrikli tramvay hizmete girdi
Hicaz Demiryolu hizmete girdi. 27 Ağustos'ta İstanbuldan kalkan tren, 3 gün sonra Medine'ye ulaştı

Eşleri ve çocukları

Nâzik-edâ Baş Kadın Efendi (ö.1895)'den : Ulviye Sultan .

Sâfi-nâz Nur-efzûn 2. Kadın Efendi. Çocuksuzdur.

Bedr-i Felek Baş Kadın Efendi (1851-1930)'den :Mehmet Selim Efendi, Zekiye Sultan, Ahmet Nuri Efendi (1878-1944).

Bîdâr 2. Kadın Efendi (1858-1918)'den :Mehmed Abdülkadir Efendi, Fatma Naime Sultan.

Dilpesend 3. Kadın Efendi (1865-1901)'den : Naile Sultan (1884-1957).

Mezîde Mestân 3. Kadın Efendi (1869-1909)'den : Mehmed Burhanettin Efendi.

Emsâl-i Nûr 3. Kadın Efendi (1866-1950)'den : Şadiye Sultan (1886-1977).Ayşe Dest-i Zer Müşfika (Kayıhân) 4. Kadın Efendi (1867-1961)'den : Ayşe Sultan.

Sazkar Hanımefendi (1873-1945)'den : Refia Sultan (1891-1938).Peyveste Hanımefendi (1873-1944)'den : Abdürrahim Hayri Efendi.Fatma Pesend Hanımefendi.

Behice Maan Hanımefendi (1882-1969)'den : Ahmet Nureddin Efendi, Mehmet Bedrettin Efendi (22 Haziran 1901 - 13 Ekim 1903).

Saliha Naciye Kadınefendi (1887-1923)'den : Mehmet Abid Efendi.

 

 

 

YORUMLAR: