| |
5366 Sayılı Yasa’nın Tarlabaşı’na
Getirdiği Kentsel Çözüm
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, 26 Haziran
2008 Perşembe günü İstanbul Teknik Üniversitesi’nde,
Tarlabaşı'ndaki yenileme ve dönüşüm projesini konu alan bir
panel düzenledi. 23 konuşmacının yer aldığı toplantıda
Tarlabaşı Kentsel Yenileme ve Dönüşüm Projesi’yle birlikte,
bu tür dönüşüm projelerinin önünü açan 5366 Sayılı, Yıpranan
Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek
Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun,
Tarlabaşı’nda bu projenin uygulanmasıyla karşılaşılabilecek
sorunlar ve geliştirilebilecek çözümler tartışıldı.
Giriş oturumunu yaptığı açılış konuşmasıyla başlatan Şehir
Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Erhan Demirdizen,
yaşanmayan, terkedilmiş tarihi merkezler ve bunların
çevresindeki geleneksel konut alanlarının yeniden hayata
kazandırılması çok önemli bir sorun olduğunu belirtti. “Bu
bölgeler çok yoğun bir göç baskısı altında. 2004 yılında
koruma yasasında yapılan değişiklerle, sosyal ve ekonomik
değerler ile yenileme ve katılım kavramları da koruma
konusuyla birlikte ele alınmaya başladı. Fakat bu
değişikliklerden yaklaşık 11 ay sonra, 5366 sayılı yasa ile
koruma kavramı çok geri plana itildi. Planlama ortadan
kaldırılırken, bina ölçeğinde yenileme ve kamulaştırma
kavramları öne çıkarıldı. Böylece, SİT alanlarını ve tarihi
mekanları bütünlüğünden koparan 5366 sayılı yasa daha
uygulanmadan tartışılır hale geldi. Bu nedenle Tarlabaşı
örneği, genel olarak tartışılması gereken bir konu,
projelerden önce bu yasanın getirdiği sonuçların ele
alınması gerektiğini düşünüyorum.”

Emrah Demirdizen’den sonra sözü alan TMMOB Şehir Plancıları
Odası İstanbul Şubesi II. Başkanı Yrd.Doç.Dr. Pınar Özden,
üst ölçekli planlamada sürecin çok yavaş işlemesinin,
noktasal projelerin çok daha çabuk gündeme gelmesine neden
olduğunu ifade etti. Böylece yerel yönetimler tarafından
yatırımcı grupların ilgisini çeken bu projelerin önünün
açıldığına dikkat çeken Özden şunları söyledi:
“Kentlerimizin çoğu üst ölçekli planlamadan yoksun,
dolayısıyla noktasal projelere hazır değiller. 5366 sayılı
kanun, tamamen çerçevesel, sadece 9 maddelik ve uygulaması
yerel yönetimlere bırakılan bir yasa. Bu yasa sayesinde,
bölgelere özgü yeni koruma kararları alındı ve çıkan
yönetmelikle beraber kamulaştırılan alanların yeniden
satılması gündeme geldi.
Tarlabaşı 1986’da başlayan yıkımlarla dönüşümler geçirdi.
1988 yılında Tarlabaşı Bulvarı’nın açılmasıyla Bulvar’ın bir
tarafının iş merkezi, diğer tarafının ise turistik alan
olması hedeflendi ancak, çöküntü hızla devam etti. Tarlabaşı
bölgesi için SİT kararı çıktıktan sonra bile gerekli koruma
kararları alınmadı ve noktasal müdahaleler devam etti. Bu
anlamda 5366 sayılı yasanın bütüncül planlar içinde kara
delikler açtığını söyleyebiliriz. Diğer yandan Tarlabaşı
Projesi %71’i kiracı olan bir bölgedeki kiracıların
dışlanmasını öngörüyor. Oysa yenileme ilkeleri alanda
yaşayan insanları da kapsar. 5366 sayılı kanunun bu konuda
bir yaptırımı olmadığını görüyoruz. Tarlabaşı zaten sosyal
açıdan dışlanmış insanların barındığı bir bölge. Yasa
sayesinde alan parçalara bölünerek bu parçaların her biri
için farklı plan kararları alınabiliyor. Katılım modelinin
doğru uygulanmadığı projelerin önü böylece tıkanmış oluyor.”

Fotoğraf: Arkitera Mimarlık Merkezi
İTÜ Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Yrd.Doç. Yıldız Salman ise
Beyoğlu’nun geçmişi ve bugünkü tarihi dokunun oluşum
süreçleri hakkında sunum eşliğinde bilgi verdi. İstanbul’un
fethinden hemen sonrasına ait, Galata ve Pera olarak
adlandırılan bölgelerin oluşum sınırlarını gösteren
gravürler sunan Salman tarih boyunca kentsel yeniliklerin
ilk olarak bu bölgede uygulandığına dikkat çekti. Yıldız
Salman, bu bölgenin zaman içerisinde İstanbul’un kültürel ve
eğlence hayatının merkezi haline geldiğini anlattı: “Beyoğlu
ve Tarlabaşı’nı içine alan bölge 19. yüzyılın ikinci
yarısından sonra finans merkezi haline geldi ve turistik bir
değer kazandı. İlk yerleşim dönemlerinden itibaren hep yoğun
bir dokuya sahip olan bölgede 1870 yangını bir dönüm noktası
teşkil ediyor. Bu yangından sonra Beyoğlu çok daha görkemli
bir mimari sürece giriyor. Tarlabaşı ise bu dönemde konut
bölgesi olarak gelişmeye ve sınırlarını genişletmeye devam
ediyor. Alan, bugün bildiğimiz yoğun dokuya 20. yüzyılın
başında ulaşılmış oldu. Tarlabaşı Bulvarı ve Dalan
Dönemi’ndeki programsız yıkımlar ise kaçınılmaz çöküşü
getirdi.”
Toplantının ilk oturumunda son sözü alan, Tarlabaşı Projesi
Direktörü - GAP İnşaat Genel Müdür Yrd. Nilgün Kıvırcık
projenin kararları ve hazırlanma aşamaları hakkında kısa bir
bilgi verdi. Tarlabaşı Projesi’nde 1/5000 Nazım İmar Planı
taslak çalışmasını temel aldıklarını ve bunun üzerine mevcut
durumun tespiti, analitik ve envanter çalışmalarını
sürdürdüklerini belirten Nilgün Kıvırcık yaptıkları anket
çalışmalarından örnekler gösterdi: “Proje alanında 239 tane
tescilli bina var, yani alanın %70’i tescilli yapılarla
dolu. Bu binalarda yaptığımız kullanım durumu ve
doluluk-boşluk analizlerine göre, binaların %60’ı
kullanılıyor, kalan %40’ı ise tamamen boş. Üstelik binalarda
kullanım nedeniyle oluşan ciddi yıpranma ve bozulmalar
gözlemledik. 335 haneyle birebir görüşerek anket yaptık.
Mülk sahipleriyle yaptığımız görüşmelerde ise uzlaşma
ilkelerimizden hiçbir zaman taviz vermedik, bununla birlikte
mülk sahiplerine, burada yaşamaya devam etme, kira yardımı
alma ve kuraya girmeksizin TOKİ’den konut edinme hakkı
seçenekleri sunduk. Yaptığımız anketlerde 50-60 metrekarelik
konutlara ihtiyaç duyulduğunu gözlemledik ve projeyi bu
yönde revize ettik. Onaylanan proje aslında, katılımcıların
isteklerine göre şekillendirilmiş bir avan proje ve burada
konuşulacak önerilerle de geliştirilecektir.”

Fotoğraf: Arkitera Mimarlık Merkezi
Giriş oturumunun ardından, Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Dr. Asu Aksoy’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen yuvarlak
masa toplantısında 20 konuşmacı yer aldı. Kendilerine
verilen kısa süreler içerisinde Tarlabaşı Projesi hakkında
görüşlerini dile getrien konuşmacılar şunları söylediler:
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri Tayfun
Kahraman: Bu projenin temel sorunu ortada bir plan olmaması,
dolayısıyla burada plan anlayışını bozan bir projecilik
gözlemliyoruz. Burada yapılanlar doğrudan “turizm
gettolaşması”dır.
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nden Yrd.Doç.Dr.
Hülya Yakar: Yatırımcılar, plancılar, yerel yöneticiler ve
mal sahipleri bu projeden memnun kalmadıklarına göre ciddi
bir sorun var demektir. Öncelikle üst ölçekli kararlar
alınmış olması gerekirdi. İyileştirme, sağlıklılaştırma ve
yenileme gibi koruma kavramları varken, sadece cephelerin
korunduğu bir projeyle gerçekten Tarlabaşı’nı korumuş olacak
mıyız?
Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Sosyal Yardımlaşma
Derneği Başkanı Ahmet Gün: Biz bu bölgede tapulu mal
sahibiyiz, gecekonducu ya da işgalci değiliz. Fakat bu
projede bize hakkımız verilmiyor. Bana “Senin arsana otel
yapacağız, sana da Dolapdere’de 50-60 metrekarelik bir daire
vereceğiz” deniyor. Evimin arsası için ihale açılıyor, benim
haberim olmuyor. Bu bir koruma projesi olamaz, bu bir rant
projesidir.

Bilgi Üniversitesi - Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği
Başkanı Neşe Erdilek: İstanbul Bilgi Üniversitesi
Tarlabaşı’nda bir Toplum Merkezi kurdu. Biz de bu merkezde
çeşitli araştırmalar, atölye çalışmaları yapıyoruz, okuma
yazma, el işi kursları düzenliyoruz, ayrıca yaklaşık 40 tane
gönüllü üniversite öğrencisiyle çocuklarımızın derslerine
yardımcı oluyoruz.
Tarlabaşı’nda yaşayan kimse, bölgenin durumundan memnun
değil, yani kimse bu haliyle kalsın demiyor tabii ki. Fakat
Tarlabaşı’nda %70’i oluşturan kiracılar için bu projede bir
çözüm üretilmiyor. Geliştirilen projenin yaratacağı
toplumsal sonuçların da düşünülmesi gerekirdi.
Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Bahar Şahin:
Tarlabaşı, dünyada büyük metropollerde gerçekleşen mekansal
ve sınıfsal grupların ayrışmasına örnek oluşturuyor. Bugün
baktığınızda bir uçtan bir uca rengarenk çamaşırların
asıldığı sokaklarda elleri pis ayakları çıplak çocuklar,
başı kapalı uzun etekli teyzeler görüyoruz. Projenin
broşüründe ise ferah ve nezih sokaklarda kravatlı, takım
elbiseli adamlar, bisiklete binen çocuklar, şortlu kadınlar
var. Peki kötü, pis, suçlu denilerek dışlanan Tarlabaşı
halkı nereye gidecek?
Beyoğlu Belediyesi Başkan Yardımcısı İlhan Turan: Tarlabaşı
Projesi için görüşmeler devam ediyor. Buradaki mal sahipleri
için çözüm önerileri sunduk. Bu doğrultuda, devam eden
görüşmelere göre proje şekillenecek. Önerilere açığız.
İBB Etüd ve Projeler Daire Başkanlığı Tarihi Çevre Koruma
Müdürü Cem Eriş: SİT alanı ilan edildiği halde 11 senedir
koruma planı olmayan bir alan burası. Benzer bir durum 1995
– 2005 yılları arasında Tarihi Yarımada’da da yaşandı. Bu
alan dahilinde Yenileme Kurulu’nun, yenileme kurallarına
uygun hareket ederek, uzmanlara danışmasını önemsiyorum.

İstanbul 2 No'lu KTVKBK Üyesi Avukat Sait Karabulut: Koruma
planı hazırlanmamış bir alanda, yenileme planı yapılırken
bir plan hiyerarşisi ya da plan süreci olmadığını görüyoruz.
5366 sayılı kanunda ekonomik ve özellikle de sosyal durumlar
gözardı ediliyor. Koruma amaçlı imar planını kurullar değil,
belediyeler hazırlar ama nedense bu planların düzenlenmesi
gecikiyor. Planlama olmadan uygulama yapıldığı zaman da bir
enkaz alanı doğuyor.
İstanbul 2 No'lu KTVKBK Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Hale
Çıracı (İTÜ): Tarlabaşı kapalı bir bölgedir, insanlar bu
bölgeye giremiyorlar, bu bölgedekiler de dışarı
çıkamıyorlar. Ayrıca İstanbul’un göbeğinde bu kadar sorunlu
bir alan daha yoktur. Dolayısıyla kent planlamasına en çok
ihtiyaç duyulan yer Tarlabaşı’dır. Bu çalışmalarda en büyük
eksikliğin koordinasyon olduğu ortada.
ICOMOS üyesi Yrd.Doç.Dr. Gülsün Tanyeli: 5366 sayılı yasaya
kadar, bütün koruma alanlarında yapılacak projeler için
mülkiyet sahibinin izni gerekiyordu. Bu anlamda 5366 doğru
bir model gibi görünüyor ama bu yasanın nasıl ele alındığı
tartışılması gereken bir konu. Koruma Kurulu olarak tarihi
yapıların bir bütünlük oluşturduğu alanları Kentsel SİT
Alanı olarak tanımlıyoruz ve geleceğe aktarılmasını
sağlamaya çalışıyoruz. Fakat buradaki yaklaşımda patlamış
bir restorasyon merakı var.
Nilgün Hanım konuşmasında 50-60 metrekarelik konutlara
ihtiyaç duyulduğu için projenin yeniden düzenlendiğini
söyledi. Mevcut yapılar zaten 50-60 metrekarelik konutlar
olduğuna göre bu yapıları korumak daha doğru olmaz mıydı?
Yapılmak istenen proje bir koruma projesi değildir, dış
cepheleri tutup, arkasında betonarme proje çözmek dünyanın
hiçbir yerinde koruma projesi olarak kabul edilmez.
YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Doç.Dr. Zeynep Enlil:
“Yıpranan tarihi yapıların yenilenerek korunması” tanımında
bir kavram kargaşası var, yenileyecek miyiz yoksa koruyacak
mıyız? Ben Tarlabaşı’ndaki sorunların yeterince tarif
edilmediğini düşünüyorum. Üstelik işe tersten başlandı, önce
proje yapıldı arkasından anketler düzenlendi, dolayısıyla bu
araştırmalar projeye yansımadı. Bu tür koruma projelerine
iyi bir örnek görmek için Bolonya incelenebilir. Avrupai
türde, yapı adasını tamamen kaplayan bloklar, İstanbul
dokusuna tamamen aykırı. Burada tipolojik çalışmanın çok
daha iyi yapılması ve özgün çözümler üretilmesi gerekirdi.

Fotoğraf: Arkitera Mimarlık Merkezi
Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Tarih Vakfı Başkanı
Prof.Dr. Murat Güvenç: Burada yaşanan bir soylulaştırma
problemidir. Avrupa kentleri örneğine bakacak olursak, iş
merkezlerinin varlıklı, soylu sınıfla, fakir işçi sınıfı
arasında paylaşıldığını görürüz. Bu kentlerde, kentin
gelişme yönüne göre şehir merkezinin yoğunluğu zamanla
azalabilir. Fakat İstanbul’un, Mercedes Arması gibi yaklaşık
120 derecelik üç kol üzerinde geliştiğini düşünecek olursak,
merkezin değerinin hiç azalmadığını aksine baskının hep
arttığını görürüz. Tarlabaşı tam da bu açıdan büyük önem
taşıyor ve sosyal sınıf olarak farklılık gösteriyor.
Problemin nereden geldiğinde bu geniş çerçeveden
bakılabilir.
İTÜ Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Alper Ünlü: Bu
dokuz adaya neye göre karar verildi, dokuz mimara göre mi?
Ayrıca bu projeye neden o noktadan başlandı, neye göre
belirlendi proje alanı? Bence Dolapdere’den başlanabilirdi.
Bu projeyle suç önlenmiş olacak mı? Marjinallik duygusu
ortadan kaldırılabilecek mi? Bu toplantı için çok geç
kalındı. Biz burada bir tiyatro oynuyoruz sizler de
izliyorsunuz, durum bundan ibaret.
Burada çok ciddi hukuksal problemler var, kiracılar için
hiçbir şey yapılmıyor, mal sahiplerinin de hakkı korunmuyor.
Bu projenin ileri gelenlerinden bir meslektaşım, işin en
başında, cepheleri peynir dilimi gibi kesip arkasına yeni
bir bina tasarlayacaklarını söylemişti. Şimdi bir iki görsel
asıp projeden cephe örnekleri sergileyerek katılım sağlamaya
çalışıyorlar, katılım böyle sağlanmaz.

Tarlabaşı Projesi Uzlaşma Yöneticisi, Şehir Plancısı Faruk
Göksu: Benim bu projedeki görevim, yatırımcı, proje müellifi
ve mülk sahipleri arasında uzlaşmayı sağlamak. Ancak giderek
tarafların sayısı arttı. Uzlaşma dediğimiz zaman, güven
ortamı, doğru bilgi paylaşımı, kararlılık ve eşitlik
ilkeleri çok büyük önem kazanıyor. Bu projede beklentiler
çok farklı ve bireysel çıkarlarla, toplumsal çıkar
ilişkilerini çakıştırmak çok zor. Beklentilerimiz yüksek
olmasına rağmen kaynaklarımız kısıtlı. Dolayısıyla üretilen
projelerin içinden her sorunun çözümü çıkmayabilir, bunu
kabul etmek lazım. Özellikle de bu projede kimsenin
sorumluluktan kaçmayıp, elini taşın altına sokması
gerekiyor.
Mahalle Dernekleri Platformu’ndan Avukat Ayşe Yazıcı:
Dönüşüm alanları yasa tasarılarının oluşumlarına ve
içeriklerine dair ciddi kaygılar yaşıyoruz. Bu kadar hızlı
kararlar alınan bir yasadan nasıl olumlu sonuç
bekleyebiliriz? Uzlaşma sağlanmazsa kamulaştırma yapılır
deniyor, ki bu mülkiyet hakkına aykırı bir tehdittir. Temel
insan haklarından biri olan mülkiyet hakkı, bir yasayla
ortadan kaldırılmış oluyor. Yönetenler ve yönetilenler
birlikte karar almadıkları zaman en temel insan hakkı ihlal
ediliyor ve projeler sadece gelir getiren bir araç olarak
görülüyor. “Ben yaptım oldu, sen de bunu kabul etmek
zorundasın, yoksa sürülürsün,” yenileme projelerinde
gördüğümüz yaklaşım bu!
Şehir ve Bölge Plancısı Kamuran Yıldırım: Herhangi bir alanı
yenileme alanı ilan ettiğinizde orada bulunan tarihi ve
kültürel varlıkları yok sayarak proje geliştiremezsiniz.
İstanbul’da kentsel dönüşüm uygulamaları SİT alanlarında mı
yapılmalı? Önceliğin 1999 depreminde zarar gören Tuzla veya
Avcılar bölgelerinde, hastane ve okul gibi kamu yapılarında,
köprü ve viyadüklerde, savunma ve güvenlik alanlarında ya da
varoşlarda ve çöküntü alanlarında olması gerekmez mi?

Tarlabaşı Projesi Tasarım Danışmanı, Beykent Üniversitesi
Mimarlık Bölüm Başkanı Prof.Dr. Sercan Yıldırım: Ben bu
projenin danışmanlarından biriyim ve dikkatinizi çekerim ki
ufak müdahalelerle ayakta durabilecek bir dokudan söz
etmiyoruz. %40’ı boş, kalanı da çok kötü durumda olan bir
bölge Tarlabaşı. Biliyoruz ki tarihi doku bu ülkede bir
değer oluşturmuyor. O sergide yer alan projeler, her
kesimden insanın projeleri anlayabilmesi içindir. Projelerde
cephelerle birlikte, sokak dokusu ve bu alandaki tipolojik
planlar tamamen korunmuştur. Bu işin arkasında herhangi bir
boş alanda değilde tarihi bir dokuda proje yapmaya cesaret
edebilmiş mimarlarımızın başarısı yatmaktadır. Bu toplantıda
konuşulanlara baktığımda projelerin çok iyi okunmadığını ve
önyargılı davranılarak, haksızlık edildiğini düşünüyorum.
Mekansal kaliteyi sağlayamazsanız sürdürülebilirliği zaten
sağlayamazsınız.
MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr.
Binnur Öktem Ünsal: Bütün bu biçimlenmenin arkasında düşünme
sisteminde bir sorun var. Devlet sosyal projelerden elini
çekiyor, bu alanlara kentsel dönüşüm projeleriyle çözüm
getirmek niyetinde değiller. Projelere bakarken devletin 1.
derece sorumlu olduğunu unutmamamız lazım. Odaların, kurum
ve derneklerin devleti kendilerine muhatap alması gerekir.
Politikacılar kent merkezinde fakir insan görmek istemiyor,
aksine bu alanları nezihleştirmek istiyorlar. Bu nedenle
sosyal sorunlar değil ekonomik sorunlar ve sermaye ön plana
çıkıyor.
Kaynak: http://www.arkitera.com/h30925-5366-sayili-yasanin-tarlabasina-getirdigi-kentsel-cozum.html |
|
|
|
ÖNCEKİ SAYFA |
YORUMLAR:
5366 sayılı kanunun
uygulamaları tartışıldı
27 Aralık 2007 günü, Karşı Sanat’ta “5366 Sayılı, Yıpranan
Tarihi Ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve
Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun, Uygulamalar ve
İstanbul” isimli panel gerçekleştirildi. panelin metni aşağıdaki
linklerde:
1. bölüm
2. bölüm
------------------------------------------------------------------------
Gerçekten anlamadığınızı varsayarak anlatayım.
GYODER, adı üzerinde gayrimenkul yatırımları üzerine kurulu bir
dernek. Daha açıkça arsa üretimi, konut-gayrimenkul üretimi,
fırsat geliştirme, gayrimenkul ve kent pazarlama gibi konular
faaliyet alanları içinde.
5366 sayılı Yenileme Yasası hazırlayanların deyimiyle '40-50 m2
alanda birşey yapamıyoruz, bu eski binaların parsellerini
birleştirip içini yıkalım, cephelerini koruyalım, bütün adayı
yeraltı otoparkları ile birbütün olarak inşa edelim' mantığına
dayalı. Dönüşüm Yasası belediyelerin elini bu konuda
güçlendirmek, İmar Hakları Transferi Yönetmeliği de parselleri
toplayıp birleştirmeyi kolaylaştırmak için yapılıyor.
E bir de programa yeni fırsat alanları eklenmiş.
Sonuç: Sevgili yatırımcılar, müteahhitler, mimarlar, sizlere
yasalardaki incelikler ile bir bölgeyi hangi bahanelerle kentsel
dönüşüm alanı ilan edip, parselleri nasıl toplayıp, adaları tek
bir bütün haline getirip, tarihi yapıları yıkıp, içine 'tarihi
cepheler' yapıştırılmış monobloklar yapabileceğinizi anlatacağız
diyorlar. Sosyal boyuttan hiç bahsetmedim bile.
Bunun neresinden memnun olayım?
Hayır efendim illa tarihi yapıları yıkıp tek bir bina yapmak
zorunda değiller, burda ne güzel yatırımcılara kentsel dönüşümün
yasal boyutları ve fırsat alanları anlatılıyor, ne güzel
insanalr artık eski-yeni çöküntü alanlarını düzeltmek için
yatırıma teşvik ediliyor diyebilirsiniz.
Fakat yatırımcı ve müteahhid inşaattan kazancını artırmak
için maksimum yıkım, maksimum parsel birleştirme, maksimum kat
çıkma, maksimum yeraltı otoparkı ister doğal olarak. Anlatılan
yasa ve fırsat alanlarında da imar yönetmeliği ve planı dıişında
bir sınırlama yok.
Tarlabaşı ve Fener-Balat-Ayvansaray projelerini gördük. Tarihi
yapıların sadece cepheleri 'korunuyor'. Planı kurul zoru ile
korunan çok çok az yapı var. Cephedeki kat farklılıklarının
oluşturduğu ritm, tüm yapıların (daha doğrusu yapı cephelerinin)
üzerine gerektiğince eklenen katlar ile tek bir seviyeye
çıkartılıyor. 2 katlı bir yapı da 4 katlı bir yapı da kat
ilaveleri ile 5-6 katlı oluyor.
Ben bu durumda iyimser olamıyorum :] ybd Arkitera üyesi |