.

 

.Ermeni sorunu ve 6-7 Eylül hadiseleri üzerine polemikler.

6-7 Eylül olayları, DP yargılanmaları, Olaylarda gizli servislerin rolü birinci elden halkın kaleminden olayların polemikleri Doğusunu yaşayanlar bilir

6-7 Eylül 1955 Olaylarının 50. yıldönümü nedeniyle Toplumsal Tarih’in bu sayısında, 1956 yargılamalarının soruşturma hâkimi Amiral Fahri Çoker’in arşivine yeriyoruz. Arşivindeki tüm malzemeleri Tarih Vakfı’na bağışlayan merhum Fahri Çoker’in ebediyete intikalinden sonra malzeme üzerindeki yayımlanma yasağının kalkması, söz konusu fotoğraf ve belgeleri kamuoyuna sunma imkânı doğurdu. Birkaç istisna dışında büyük bir bölümü ilk kez yayımlanacak olan fotoğraflar, 6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı basın mensupları tarafından çekilmiş bir klasör dolusu fotoğraf arasından seçildi. Bugüne dek çeşitli yayınlarda 7 Eylül sabahı olayların sonuçlarını görüntüleyen çok sayıda fotoğraf söz konusuyken, olay gecesi tahrip anında çekilen pek az fotoğraf yayımlanabilmişti. Olaylardan hemen sonra sıkıyönetim tarafından Türk basınına getirilen sansür ve sınırda yabancı basın mensuplarının görsel malzemelerine el konulması, bu fotoğrafların çoğunun şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmadığının bir kanıtı sayılabilir...

Türk Milliyetçiliği ve Homojenleştirme Politikası

19. ve 20. yüzyıllarında çokuluslu imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil, içlerindeki etnik gruplardan birinin, kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle, ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur, etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden, diğer etnik grupların varlığı, ancak yeni devletin bir zaafı olarak görülebilecektir...

6-7 Olayları’nın Hikayesi

Türk dış politikasında hâlâ önemli bir yer tutan Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Londra’da Kıbrıs konusunda görüşmeleri sürdüren Dışişleri yetkilileri temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlaması ile ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayınlanır. Bunun üzerine, “Ata’mızın Evi Bombalandı” manşeti ile ikinci baskı yapan İstanbul Express gazetesinin nüshaları o dönemde kurulmuş olan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” üyeleri tarafından bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanır...

“6-7 Eylül”e Tanıklıklar...

“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” Aynı saatlerde, F.S.’nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci’den yola çıkar. “O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci’den, Yenimahalle’ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı.”...
Kaynak: Toplumsal Tarih Dergisi
bora bora
Üye


309 mesaj Detay - 19/08/2008 : 09:50:30
--------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki e posta iletisini, internette bu olayları hatırlayarak yanlış, yanlı ve ancak düşmanlarımızın işine yarayacak biçimde tartışan gruplara yazdım.

Son birkaç gün 6 eylül 1955 olaylarını adam gibi tartışamadık – internette.

Ön yargılarımızla, medyada çıkan yanlış yazıların etkisi altında ve en önemlisi ideolojik açıdan kavga ettik.

Bu çok yanlış ve bizleri gerçeklerden uzaklaştırıyor.

Bu konuya çok zaman ayırmış ve de o tarihte Atina büyükelçimiz eniştem Settar İksel'in yanında Londra'da bulunan ve konferansın bizim açımızdan son derece başarılı olduğunu bizzat görmüş bir kisi olarak bildiklerimi paylaşmak istedim. Bu amaçla yazıyorum:

1. Londra Konferansını ve oradaki gelişmeleri en doğru yazan rahmetli Mahmut Dikerdem'dir.

Kendisi son derece düzgün ve dürüst bir diplomatımız idi. Sol görüşlü idi. Menderes ve Zorlu Dikerdem’i 27 Mayıs’tan kısa bir süre önce o tarihte çok önemli bir elçilik olan Tahran'da görevlendirmişlerdi, siyasi açıdan DP karşıtı Dikerdem'i. Hani şu vatan haini, satılmış Menderes ile onun Dışişleri Bakanı idamlık Zorlu !

27 Mayıs Rejimi ise darbeden hemen sonra geri çekti sol görüşlü Dikerdem'i

Mahmut Bey Yassıada'da sahnelenen sovyetvari 6/7 Eylül davasında ısrarla tanık olarak ifade vermek istedi. Başsavcı Egesel kabul etmedi.

Dikerdem yazmıştır: 7 Eylül sabahı Londra’da Konferans’ta Yunan Dışişleri Bakanı olayları sanki hiç duymamış gibi, olaylar hakkında tek kelime konuşmamıştır.

Neden acaba? Olaylar hakkında yazılar, kitaplar yazanlar bu hususu bilmezler ve üzerinde hiç durmazlar.

2. Selanik'teki bomba Yunanistan'da patlamıştır, Türkiye'de değil. Son derece acemice yapılmış bir bombadır. Sadece iki cam kırılmıştır.

1955 yılında Rumlar ve Yunanlar sık sık bomba patlatıyorlardı, Kıbrıs’ta

Selanik'teki evi müzeye dönüştürme emrini veren ve sonuna kadar takip eden Bayar'dır, 1952 yılında.

3. 3 Eylül cumartesi günü yayımlanan Atina gazeteleri Kıbrıs davasının yitirildiğini, Yunanistan'ın Kıbrıs konusunda "taraf" olma özelliğini muhafaza edemediğini yazmışlardır. Kamuoyu panik içindedir.

Çünkü zorlu ortaya çok başarılı bir Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs tezi koymuş ve "eğer İngiltere Kıbrıs'tan çıkacak ise, Lozan'da aldığı adayı eski sahibine verir" demistir. uluslararası hukuk kuralı

Atina'nın paniklemesinin nedeni budur. 1930'dan beri izledikleri enosis politikası, Kıbrıslıların deyimi ile "sıfırla çarpılmıştır"

Bomba 5/6 gecesi patlattırılmıştır.

4. Türkiye Londra'da bu kadar başarılı iken, Konferans da noktalanmak ve Türk tezi tescil edilmek üzere iken, T.C. Hükümeti vur kırlı bir nümayişi niye tertiplesin?

Zorlu'nun çok başarılı olduğunu ULUS gazetesi ve damadın AKİS dergisi yazmışlardı.

5. İstanbul'da 90 bin Rum ve Elen (T.C. uyruklu ve Yunanistan uyruklu) yaşamaktadır. Aile yapısı en çok 3 kişidir.Hepsinin bir işi vardır. Son derece varlıklı insanlardı.
Bu durumda Rumara ve Elenlere ait en az 50 bin konut ve işyeri var demektir.

Türk medyası (başta Radikal ve diğerleri enteller) her sene yazarlar: "Rumların ev ve işyerlerinin % 90'u tahrip oldu" diye.

Bu salaklıktır. Kendi kalesine gol atmaktır. Hesap bilmemektir. Tahrip olan 5218 ev ve işyerinin hepsi Rumlara ait olsa, ki değildi, % 10 bile etmez.

Türk medyası neden % 90, diye yazar? Kime hizmet eder?

6. İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin babamın çok yakın arkadaşı idi. Bana kesin konuştu: "Gökşin (Sipahioğlu) çok ısrar etti, ikinci baskı yapmak istedi. Kağıt almak için para istedi. Hiç istemedim ve peşin para ile alınan kağıdın parasını bulmakta çok zorlandım. Saat 17:00'de baskıyı durdurdum"

7. İstanbul emniyet müdürü Alaeddin Eriş, 1994 yılında kendisi ile birinci kitabim için söyleşi yaparken komaya girdi kısa bir süre sonra vefat etti. Son sözü şu oldu:

"Mehmetçiğim Adnan Beye kırgın gidiyorum. Gece yarısı vilayete geldiğinde kendisinden tebrik bekliyordum. Bana arkasını döndü. Oysa ben aldığım tedbirlerle Patrikhane ile Yunan Başkonsolosluğunun tek bir camının bile kırılmamasını sağlamıştım. Tüm polislerimi oralara göndermiştim, başka da polisim yoktu”

8. İstanbul emniyet müdür yardımcısı Necdet Uğur idi. Nana yazılı olarak bir açıklama gönderdi: "Tertip değildir. Spontan (kendi kendine demek istiyor) başlayan bir olay kontrol dışına çıkmıştır"

Rahmetli Necdet Uğur CHP'li idi.

9. 1. Ordu'dan yazılı olarak 19 000 asker istenmişti. saat 20:00 de yazıda belirlenmiş yerlerde olmaları istenmişti.

Asker 24:00'de geldi - mermilerini de unutmuşlardı ! Ama yine de duruma hakim oldular. Onun için doğru deyim "6 Eylül 1955"dir.

7 Eylül'de olay yoktur. Bu basit konuyu bile dilimize yanlış dolamışızdır.

10. Bianet'te (Ertuğrul Kürkçü’nün haber portalı !) hayali geniş bir yazar olayı IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da yaptıkları genel kurul toplantısı ile ilişkilendirmiştir.

Oysa o toplantı 12 Eylül günü başlamıştı, olaylardan altı gün sonra

Bu kadar cehalet olamaz.

11. Zorlu Londra'da çok başarılı olmasına rağmen, Atina ile gerginlik istemediği için "moratoryum" önermişti. Konuyu 5 yıl için buz dolabına koymaktı önerisi.

12. Olaylardan kim karlı çıkmıştır? Türkiye mi yoksa Yunanistan mı?

13. Olaylardan sonra Rumlar İstanbul'u terk etmemişlerdir. Elimde bu konuda çok önemli belgeler var. Göç 1964 yılında olmuştur. Azınlık İnönü Hükümeti Kıbrıs’ta aciz kalınca İstanbul’da yaşayan Elenleri sürmüş ve onlarla birlikte akrabaları durumundaki Rumlar da göç etmişlerdir. Bu kadar kısa bir zaman önce yaşananları dahi unutuveriyoruz.

14. Rumlar iki yıl sonra yapılan 1957 genel seçimlerinde Demokrat Parti'ye tulum çıkarmışlar ve DP bu sayede İstanbul'u kazanmıştır.

15. Son olarak su hususu çok iyi düşünün:

5 Ocak 1961 günü 6/7 Eylül davasında Menderes ve Zorlu altışar yıla mahkum olmuşlardır.

Bir gün sonra, 6 ocak 1961 günü, Orhan Köprülü Devlet Başkanı Gürsel'in 10 kişilik kontenjanından 1961 Anayasası’nı yazacak Kurucu Meclis'e üye olarak girmiştir.

Kimdi Orhan Köprülü? 6 eylül 1955 tarihinde DP İstanbul il başkanı !

Menderes, Orhan Köprülü'nün tanık olarak dinlenmesini istemiştir. Başsavcı bu talebi de reddetmiştir.

Bütün bunlar bir sureti bende mevcut olan Yassıada tutanaklarında vardır.

16. 6 Eylül 1955 olaylarını incelemeye 1993 yılında başladım.

Önce iki kişi ile görüştüm. biri yaşıyor: Oktay Engin.

Diğeri vefat etti: General Fuat Doğu. 6 Eylül 1955'de Milli Emniyet (MİT değil) İstanbul yetkilisi.

Oktay Engin'e sordum: “Bombayı sen mi patlattırdın? Eğer öyle ise bu çalışmaya başlamayacağım.”

Teminat verdi. İddiaların Yunan yalanı olduğuna dair.

Fuat Paşa'ya sordum: "Paşam Milli Emniyet bu olaya bulaştı mı?" Babam kadar inandığım rahmetli de teminat verdi, böyle bir olayın Türk Milli Emniyeti'nin üslubu olmadığına dair.

Bunları sakin sakin okuyun.

Başta Radikal ve Tarih Vakfı olmak üzere kendi kalemize gol atmanın dayanılmaz hafifliğini anlamış değilim.

Herkes ile her platformda bu olayı tartışmaya hazırım, adam gibi. önyargısız, ideolojik saplantılara takılıp kalmadan. Sakin sakin.

Genellikle bu kadar uzun yazmam. Ama konu önemli: Türkün kendi kalesine gol atarak düşmanlarına şirin görünmek hastalığı. Nobel Ödülüne kadar uzayıp giden bir yol.

6 Eylül Olaylarını internette birkaç gün Türkiye, Türkler ve tabii Menderes ve Zorlu aleyhinde tartışan internet gurup üyeleri, en az birkaç yüz kişi, yukarıdaki iletimden sonra susuverdiler. Bir kişi de çıkıp, “Senin yazdıkların yalan. Örneğin şu yazdığın öyle değil, böyle, demedi. Diyemedi. Tartışmadan çekildi.

6 Eylül 1955 günü çok çirkin ve yanlış olaylar yaşanmadı, demiyorum. Sadece “Bu olayları eğer bir derin devlet tertipledi ise, o derin devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Yunanistan Krallığının derin devletidir” diyorum. Bu konuda 2006 yılı şubat ayında bir kitap yayımla-dım. İçine iddiamın tüm belgelerini koydum. Bir Allahın kulu çıkıp lehte aleyhte tek bir kelime söylemedi. Eğer o kitapta Menderes ve Zorlu’yu yerden yere vurmuş olsa idim, Nobel ödülü olmasa bile birtakım plaketler vs almıştım.

MEHMET ARİF DEMİRER- 16 Eylül 2007
bora bora
Üye

309 mesaj Detay - 21/08/2008 : 10:39:31
--------------------------------------------------------------------------------
Vatanî vazifenin ardından İstanbul'a gelen Mehmet Çobanoğlu gazete ilânında İETT'ye vatman alınacağını okur ve hemen başvurur. Askerden makinist ve tamirci bonservisiyle geldiğinden 13 Haziran 1947 itibariyle işe kabul edilir.

Şimdiki Aksaray İSKİ binası o zaman tramvay garajıdır. Buranın haricinde Şişli'de Cevahirlere ait alana ve Beşiktaş Daimi Pazarı'nın bulunduğu mekâna da tramvay çekilmektedir. 45 gün kurs görür. Sonrasında 33 numaralı Yedikule-Bahçekapı hattında göreve başlar. Sistem 6 gün gündüz, 6 gün gece çalışma üzerine kurulmuştur. Bazen de değişik hatlarda ya da garajlarda görevlendirmeler olmaktadır.

6 Eylül 1955 günü Aksaray'dan yolcusunu alır ve Galata Köprüsü, Karaköy Bankalar Caddesi, Galatasaray, İstiklâl Caddesi üzerinden Taksim Meydanı'na gelir. Bu sırada İstanbul Ekspres isimli gazetenin akşam baskısını dağıtan çocuklar bağıra bağıra manşeti okumaktadır: 'Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldı.'

"İlk anda ne olduğunu anlayamasam da ortada sıkıntılı bir durumun varlığı hissediliyordu." diyor. Yine de yoluna devam eder. Pangaaltı’ya gelip Harbiye'den Kurtuluş'a döneceği sıra bir Rum vatandaşa ait Hi Life pastanelerinin saldırıya uğradığını görür. Camı, çerçevesi kırılmıştır. Bununla yetinilmemiş, çevredeki Rum bakkallarının malları caddeye atılmıştır. Öyle ki tramvay hattı üzerine atılan yağ tenekeleri yolun her tarafını kaplamıştır. "Rayların boşluğundan yağ akıyordu. Tramvay depolarında saklanan kumları dökerek ancak durabiliyorduk." diyor. Bu şekilde Kurtuluş'a ulaşır. Yeni yolcuyu alıp tekrar geldiği istikametten Aksaray'a yönelir ancak İstiklâl Caddesi üzerindeki Ağa Camii'nin önünde durmak zorunda kalır.

O an caddede gördüklerini şöyle anlatıyor: "İstiklâl'e her yerden insan akıyordu. Ara sokaklardan, Galatasaray yönünden. Kalabalıklar her tarafa saldırıyordu. Ben tam saat 19.30'da tramvayımla kalakaldım. Onarlı, onbeşerli gruplar ellerinde bayraklar marş söyleyerek Taksim yönüne doğru yürüyordu."

Kalabalığın hırçınlığı artıkça etrafa daha çok zarar verir. Yine de müdahale eden olmaz. Saatler geçtikçe yolcular arasında korku başlar. Bu yüzden saat 22.00'de yolcular boşaltılır. Çobanoğlu ve diğer vatmanlar bir saat daha beklemek zorundadır. Olaylar büyüyünce 'örfî idare' ilân edilir. Saat 23.00'den itibaren İstiklâl'de vatmanlar, biletçiler ve polisler dışında kimse kalmaz. Sonra tramvayların Şişli garajına çekilmesi emredilir. Ama yol kumaşlardan ve yığılan diğer eşyalardan tamamen kapanmıştır. Makas demirleriyle kumaşlar kesilerek Şişli'ye ulaşılır.


Makalenin bir kismi



bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 21/08/2008 : 23:57:43
--------------------------------------------------------------------------------
Dilek Güven
Osmanlı İmparatorluğu’ nun dağılmasının ardından, Küçük Asya’da etnik ve demografik açıdan homojen bir ulus – devlet kurulması, temel politika olarak benimsenmiş ve bu politika Cumhuriyet dönemi boyunca çeşitli yöntemlerle uygulanagelmiştir. Gayrimüslim azınlıklar – Rumlar, Ermeniler, Yahudiler – ile örneğin Kürtler gibi, Türk olmayan grupların zorunlu asimilasyon politikaları her dönemde ağırlığını korumuştur.

Teorik olarak, tüm vatandaşların yasalar önünde aynı hak ve ödevlere sahip olmasına karşın, gündelik hayatta, Türk etnisitesine sahip mensup olmak, devletin kimlik politikasında belirleyici idi. Bu çalışma, 6 – 7 Eylül 1955’te İstanbul ve İzmir’in gayrimüslim sakinlerine yönelik saldırıların, Türk devletinin ulus – devlet inşa etme politikasıyla sıkı bir ilişki içerisinde ele alınmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Olaylar, dönemin Demokrat Parti hükümeti tarafından, devletin istihbarat servisi kullanılarak planlanmış; DP yerel teşkilatları ve başta “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” olmak üzere öğrenci – gençlik dernekleri, sendikalar gibi devletçe yönlendirilen örgütlerce uygulanmıştır.



Külyutmaz
Üye



22 mesaj Detay - 22/08/2008 : 09:38:14
--------------------------------------------------------------------------------
Sayin Bora Bora, çok guzel konular yaziyorsunuz.Okuyupta bu konularda size cevap veren biri çikarmi? Ben bunu bilemem.

Burasi bir hayaletler sitesine benziyor.Birden fazla isimle yazan kahraman çoktu.Birden ortadan kayboldular.Bilge Kacak ta,Ikinci ismini kullanmaya basladi.benden hatirlatmasi.Tabii bu yaziyi hemen silmezlerse.


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 22/08/2008 : 12:38:08
--------------------------------------------------------------------------------
Tekrari yakinda yasanir'mi?


http://www.belgeselizle.info/2008/08/02/6-7-eylul-1955-olaylari-belgesel/


Bilge Kacar
afrika


South Africa
1391 mesaj Detay - 22/08/2008 : 17:13:19
--------------------------------------------------------------------------------
Ben senin kim olduğunu biliyorum!

Bu sitede kendi ismiyle yazan bildiklerim üç beş kişi var. Örnek; Ali Aslan, Vahap Burhan ve ben!

Bre densüz, sen kendini bizimle mi karıştırdın?

Hükümetten bir beklentim yok, ABD den yok, AB den yok, Kürtçülerden yok, darbeci faşistlerden yok, Irkçı köpeklerden yok, yobaz dinciden yok...

Peki ne diye kendime başka isimler verip yazayım ki?

Gerçekleri yazmaktan çekinmek gibi bir kaygım da yok!

Kimseden aferin de beklemiyorum...

Forumda HIYAR(!) sayısı artsın diye bir derdimde yok...

Beni çok merak ettiysen Elazığ'lılara sor! Bilirler.

Peki sen kimsin?

Ben biliyorum, millet te bilsin...


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 23/08/2008 : 09:41:55
--------------------------------------------------------------------------------
Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiasıyla başlayan ve Hıristiyan azınlığa karşı ciddi saldırılara dönüşen olayların olduğu gün, nasıl oldu da Interpol Konferansı’yla çakıştı?
Yunan tarafının bomba olayında parmağı olduğunu öne sürdüğü o zamanların üniversite öğrencisi sonra İl Emniyet Müdürlüğü’ne kadar yükseldi.

Bomba olayını gazetesinde patlatarak o gün 300 bin gibi rekorlar üstü bir baskı yapmayı akıl edebilen gazeteci sonra uluslararası bir basın ajansının sahibi haline geldi.

Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, bir söyleşisinde, Fatih Güllapoğlu’na, Güllapoğlu’nun bile kulaklarına inanamadığı bir cümleyi sıkıştırıyor; “6-7 Eylül olayları da bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyor ve ekliyor; “Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”

Bu isimler halen sağ.

Olaylarla ilgili yine Yunan tarafının suçladığı Orhan Birgit de sağ.

Acaba, hazır Ergenekon meselesi bu kadar hız kazanmışken, çıkıp olayları “yeniden
anlatsalar” nasıl olur?

Ian Fleming, istihbaratçılar üzerine romanlarıyla ünlenen bir yazarın asla tanık olmaktan kaçınmak istemeyeceği o olaylarla ilgili acaba ne yazdı? Yazmadıysa, bir yazar olarak bundan kendini nasıl sakınabildi? İstihbaratçılığı yazarlığına baskın geldiği için mi? Yoksa, zaten James Bond serisi, ucuz bir Soğuk Savaş propaganda aracı olduğu ve dönemin şartlarında şişirildiği için Fleming de mi eserlerine önem vermiyordu?

İstanbul’da o ürkütücü gece yaşanırken, Fleming bir gerçek yazar olsaydı bunları yazmaz mıydı?

Ya da tersinden soralım; yazdıklarının, bir gün, mesela 53 yıl sonra bile, bir soruşturmada birilerinin canını sıkacağını bilecek kadar soğukkanlı bir İngiliz/Amerikan ajanı mıydı?



bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 26/08/2008 : 02:01:42
--------------------------------------------------------------------------------
6-7 Eylül olaylarını yaşadınız, bize o gün yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

O zaman daha genç yaşlardaydım, bir oğlum kundakta ve Yedikule'de oturuyorduk. O yıllarda Yedikule Rumların yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Ben iyi hatırlıyorum, Genç Ağaç Caddesi'nde oturuyordum ve Kumkapı'da marangoz dükkanım vardı. 6 Eylül günü olaylar çıkınca kaçarak eve gittim. Dükkanın üzerinde de Demokrat Parti vardı. Samatya Karakolu'nun üstünde üstleri başları parçalanmış, kendilerini karakola atmış Rum kadınlar gördüm. Neyse eve gittik. Aslında olaylar başlamadan önce de olabileceğine dair işaretler vardı. İstanbul Ekspres gazetesi, Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldı diye bir haber yayınladı. Ama bunlar tertiplenmiş provokasyonlardı. Hepsi halkı tahrik etmek içindi. Yedikule'deki eve yeni taşınmıştım. Rahmetli annem 'nedir bu ya, yine bunlar kudurdu' gibi laflar etti. Farkında değildi. Sandalyeyi attım kapının önüne oturdum ve her şeyimi hesaplamışım. Çevredekiler benim Ermeni olduğumu da bilimiyorlar. Ev sahibi de Ermeni ama onlar da yazlığa gitmişlerdi. Alt katta oturuyoruz, yeni evliyiz. Olaylar başlayınca her tarafı kırdılar, döktüler, bilmem ne yaptılar.... Bir yağma, bir talan ve ordaki Rum kilisesini ateşe verdiler, kıvılcımlar bizim evin üstüne geliyor... Bir kaos... Ben yeni taşındığım için komşular beni tanımıyor.

Kapının önüne sandalyeyi attım, anneme sen başına bir Müslüman kadını gibi türban bağla ve hanıma da sen çocuğu al yukarı kata çık dedim. Kapının önünde oturdum. Böyle gruplar halinde ellerinde Türk bayrakları ile geliyorlar. Türk bayrakları ellerinde olanlar önde, peşinde ise yağmacılar gidiyor. Rumlar tarafından bir karşılık olmadı. Evlere girdiklerinde, evler tarumar oluyordu. Canlarımızı ve mallarımızı yağma ediyorlardı.

Eğer bizim eve girerlerse cebime silah koymuşum, kaç kişi gelirse vuracağım. Ama ona fırsat vermemek için elimden geleni de yapıyorum. Neyse üç kişi geldi, birisi sarkık bıyıklıydı, gözlerinde insani bir ışıltı kalmamıştı. Bizim evin önünde bir şeyler konuşuyorlar ve Gayrimüslimlerin evlerini gösteriyorlardı. Anladım bizim evi de hedefe alıyorlar. Gidip birisinin omzuna elimi koydum; bu evin sahibi Ermeni'dir ve şu an yok, yazlıktadır, aşağıda da ben oturuyorum, bir yanlışlık olmasın dedim. Sen kimsin diye soramadılar.

Yağmacıların bazıları gelip kapının önünde oturdu. Annem de kahve pişirdi. Derken gece saat bir. Köşe başında düdük sesi geldi. Bunlar korktular ve başladılar kaçışmaya. Birisi de şaşırdı bizim eve girmeye çalışırken engel oldunca şaşırdı, hem kahve veriyor hem de evine almıyor diye. Biraz sonra bir yüzbaşı geldi üç tane askerle birlikte. Ben de elimde kahve fincanı ile bekliyorum. 'Delikanlı sizi tebrik ederim, kahvenin tadını çıkaracak günü ve saati iyi seçmişsiniz, her Türk sizin gibi olmalı ama kahvenizi içerde için, artık ordu bu işe müdahale etti' dedi. Neyse biz eve girdik. Ve o gün kendi kendime dedim ki, şimdi şu saatlerde dünyada öyle ülkeler varki, ufacık çocuklar başlarına yastıkları koymuşlar mışıl mışıl uyuyorlardır, hiçbir korkuları olmadan. Öyle bir ülkenin hasretini çektim. Yani o günkü duygularımı söylüyordum. Neyse sabah oldu, karşıdan bir adam, 'delikanlı seni tebrik ederim, uyanıkmışsın' dedi, sonra öğrendim ki polismiş o.

Sizin marangoz dükkanınıza da zarar vermişler miydi?

Tabii ki zarar verdiler. Olaylardan sonraki sabah Kumkapı'daki dükkanıma gittiğimde kepengin söküldüğünü gördüm. İki dükkan aşağıda Karadenizli Mehmet isminde bir kişi vardı, daha önce beraber hep kahve içerdik. O gelmiş bizim dükkanın kepengini kırmış, dükkanın karşısında duran muhtar müdahale edince yarım kalmış işi, tahribat yapmış yani. Dükkanın önünde otururken gençten bir kadın geldi, 'Bizim evde tahribat var, gidip bakalım' dedi. Marangozuz ya kalktık gittik. Evin parmaklıklarını bile yıkmışlar. En yukarı katta Rumların ibadet yeri olarak kullandığı bir yer var. O odadaki her şeyi kırıp dökmüşler ve odanın artasına koyup bir de üstüne yapmışlar, korkunç bir şey. Biz dükkanda otururken o Karadenizli Mehmet, burdan geçiyordu. Yanıma gelen kadın, 'işte bu adam geldi gardrobu açıp annemin zihniyet eşyasını aldı, şu bacağındaki pantolon da kocamınki' dedi. Bu Laz Mehmet yakında bir camii var, her gün gelir orda 5 vakit namaz kılardı ve biz bir daha onunla konuşmadık. Ama haber gönderdim ona, böyle bir olay olursa aynısını ben ona yapacağım diye. Tevfik bey diye bir kişi vardı, o da üstümüzdeki Demokrat Parti'dendi. Hep gelip beraber nargile içerdik. Ama olaylar sırasında mahallenin orta yerinde halkı galeyana getirdi.

Peki sizce bu olaylara sebebiyet veren etken neydi?

6-7 Eylül devlet tarafından düzenlenmiş bir provokasyondu. Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyetti ve Makaryos reisicumhurdu. O zaman Yunanlar Kıbrıs'ta daha da hakim olmak istediler. Orada İngilizlerin deniz üssü vardı onları atmak istediler. Her gün olaylar oluyordu. İngilizler bu sorundan kurtulmak için Menderes'i o dönem Londra'ya çağırdılar. Londra'da Türkiye'ye yeşil ışık yakıldı ve böylelikle Türkler Kıbrıs'a girdiler. İngilizler kendilerini Yunanlardan kurtarmak için Türk-Rum çatışmasını çıkardı.

Peki olaylarda daha çok mal kaybı oldu. Neden mallara yönelmişlerdi?

Ben marangoz olduğum için Karaköy'de Reşat bey diye birisinin kundura mağazasını yaptım. Mağazanın ismi de Newyork'tu. O olayın ertesi günü gittim baktım, Reşat Bey'in dükkanının ortasına ayakkabıların hepsini ortaya yığmışlar ve kutulardaki tüm ayakkabıları çıkarmışlar, bütün eski lastik ayakkabılar ise duruyor. Yenilerini giymişler geriye kalan çiftlerin de birer tekini kesmişler. Bazıları böyle bir fırsat bekliyorlardı. İstiklal Caddesi'ndeki İngiliz kumaşlarını arabaların arkasına bağladılar ve yırttılar. Hükümet provokasyon yaptı. Halkın içinde bu işi yapacak gönüllü çok. Yeterki yeşil ışık yakılsın, şimdi bile yapanlar olur. 1964'te 120 bin Rum burdan çıkarıldı. Aslında o İttihatçıların eski gelenekleri bunlar. İsmet İnönü de, Celal Bayar da İttihatçıydı. Türkiye'de ittihat mantığı hala devam ediyor.

Olaylar olduğu zaman kendinizi o zaman bu ülkede yabancı hissettiniz mi?

Tabii. Atalarım bu topraklarda yıllarca yaşadılar ve kendi ülkemizde bize yabancasınız diye muamele yapıldı. Şu ülkede bırak devlet dairesinde herhangi bir memuriyet ya da milletvekili olmayı, çöpçü bile yapmadılar. Demek ki biz yabancıyız yani. 1973'te benim Sovyet vatandaşlığım geldi. Ermenistan'a gidecektim, her şeyim de hazırdı. Ama bizim hanım itiraz etti, akrabaları buradaydı ve biz de gitmedik.

6-7 Eylül olaylarına gelene kadar başka olaylar da yaşadınız değil mi?

Amcam 1909'daki Adana olaylarında öldürüldü. Tehcirden dolayı gittiğim Suriye'nin Halep kentinde doğdum. 1916'da orada kendi ülkemden uzakta yani. Ablam da tehcir sırasında kucakta gitmiş.

Olaylardan sonra varlık vergisi yürürlüğe kondu. Neden bu vergi çıkarıldı?

Hıristiyanların elindeki ticareti almak içindi. Buradaki büyük hanların hepsinin sahibi Ermeni idi. Sultan Ahmet'teki emniyet bile handı daha önce ve o da gayrimüslimlerin elindeydi. Sansaryan diyorlar, ama aslında Sanatsaryan'dır. Herkes ganimete kondu.

Olaylardan sonra Rumlar kendi haklarını isteyebildiler mi? Bu olaylar Türkiye'de neye yol açtı?

Devlet olaylardan sonra Rumlara tazminat ödedi. 4 milyon gibi bir para verdiler. Yığınca Rum aile vardı burda çoğu gitti. Gitmeyenleri de kendileri sürdü. Türkiye'de ne kaybedecek ki. Bunların hattı hesabı yok. Onların bıraktığı malın mülkün üstüne kondular. Atatürk'ün zamanında Meclis'te bir Rum, bir Ermeni, bir de Yahudi olurdu göstermelik olarak. O da kalktı şimdi.

Geriye dönüp baktığınız zaman şu an neler hissediyorsunuz?

Biz bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda büyümüş bir ailenin çocuğuyuz. ABD'ye gittim 87'de rahmetli bizimkiyle. Bir pazar günü bizi bir pikniğe götürdüler. Piknikte insanlar eğleniyorlardı ve bizim de İstanbul'dan geldiğimiz duyuldu. Türkiye'den geldiğimiz duyulunca yaşlı yaşlı insanlar sandalyelerini çekip yanımıza oturdular. Memleket hasreti duyuyorlar. Soruyorlardı, 'şu soyadında insanı gördün mü, duydun mu' diye, çünkü herkes yakınlarını kaybetmiş ve her tarafa dağılmışlar. Kimi biz Urfa'dan, kimi de İstanbul'dan ayrıldık diyor. Buram buram memleket hasreti... O insanların hasreti... İnsan doğup büyüdüğü yeri unutamıyor. Ama insanlar kendi keyfinden gitmemişler, terk ettirmişler. ABD'de Ermeni Villyam Saruhan (William Saroyan) diye bir yazar vardı. Bitlisli ama kendisi Amerika'da doğmuş. Adnan Menderes zamanı İstanbul'a geldi ve akrabalarından duyduğu memleketine gitti. Orda karşıladılar. Ordakilere sordu bizim saruhanların evi nerdeydi diye. Yıkık bir duvar gösterdiler. Gitti o duvardan düşen bir taşı aldı, onu sevdi. Ve o taşı da beraberinde götürdü. Türkiye'nin nasıl bir toplum olduğunu siz de yaşayarak görüyorsunuz.


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 27/08/2008 : 11:55:19
--------------------------------------------------------------------------------
Istanbulda özellikle Beyoğlu ve Büyükadada yaşayan azınlıklara yönelik katliam ve yağma hareketinin olduğu günler. Tarihi 1955'ti. Lefter, Toto Karaca, Ara Güler gibi isimler de zarar görmüştür yağmalardan. Ancak en büyük zarar tarihte türkiyenin hanesine yazılmıştır. Atanın evi selanikte bombalandı haberi üzerine patlak vermiştir. Intikam hareketidir. Haber asılsız çıkmıştır. Haber doğru çıksa da kabullenilemeyecek bir durumdur.


1955 yılında, milliyetçi güçlerin Kıbrıs politikasına halk desteği sağlamak amacı ile uydurduğu bir yalan haberin (Atatürkün evinin bombalanması) gazetelerde yayınlanmasının ardından galeyana gelen halkın azınlıklara yönelik şiddet hareketi. Olaylar yatıştıktan sonra çok sayıda sol görüşlü aydın olaylara sebep olmaktan tutuklanmışlardır.


Toto Karaca ya da Ara Gülerin olaylardan çok büyük maddi zararlar görmedikleri doğrudur... ancak onların olaylardan maddi zarar görmemeleri 6 - 7 eylül olaylarını haklı çıkarmaz... Toto Karaca evinin yağmalanmasından ve belki de linç edilmekten üst kat komşusu olan bir emekli asker tarafından mahallenin korunması ile kurtulmuştur... Ara Güler ise babasının eczanesinin adı "Güler eczanesi" olduğu için kurtulmuştur... ancak doğu gezileri sırasında röportaj yaptığı köylerde kendini her zaman Güler olarak tanıtmak zorunda kalmıştır, Ermeni olduğunu bu köylerde her zaman saklamıştır... bu yeterince bir zarardır... yine de en çok zarar gören ne Ara Güler'dir ne de Toto Karaca'dır... tam da bu tarihten sonra Istanbul gerçekten bozulmaya başlamıştır... en büyük zararı doku anlamında Istanbul ve her anlamda da Türkiye görmüştür...


6 eylul 1955'i 7 sine baglayan Turk demokrasi tarihine kara harflerle yazilan gece. Sanildigi gibi gunler veya gunduz durumu yoktur. Onceleri Rumlara diye baslayan, sonra Ermeni, Yahudi, Levanten gibi onlerine gelen gayrimuslim azinliklara, daha da sonra abartarak Turk malvarligina da saldiran fasist, irkci, capulcu, rezil, tecavuzcu ozunde aslinda servet dusmanligi iceren ac kopek hareketi.


Galeyanı başlatan Atatürkün Selanik'te evi bombalandı haberinin de o dönemde ikitdarda olan dp'li bir milletvekilinin gazatesi tarafından abartılarak duyurulduğunu da belirtmek gerekir.Olaylar istanbul ve izmir'de çıkmıştır.Istanbul'da Rum ortodoks patrikliğinde görevli mühim bir isim linç edilerek öldürülmüştür.Devlet olaylara müdahalede isteksiz kalmıştır.Suçlu komunistler olarak gösterilmiştir.Ekonominin millileştirilmesi planının son halkasıdır.


Halki galeyana getirmek icin, Ataturk'un Selanik'teki evine bomba kondugu haberini mitin cikarttigi sonradan "yetkililer"ce dogrulanmistir.


Ataturk'ün dogdugu evin kundaklandığı haberi üzerine ve gazeteci Huseyin Cahit Yalçın'ın uyan ey ehli vatan başlıklı provokatif yazısıyla galeyana gelen halkın 1955 yılında Istanbul'da azınlıklara ait olan ev, işyeri mağaza vb.yi yağmalamasıyla oluşan olaylar ki bunlar Türkiye genelinin ve Istanbul özelinin azınlıklarımızın güvenini kaybetmesine ve akıllarına gelen ilk işin artık bu diyarlardan göç etmek olmasına yol açmışlardır. Bu da tabii ki azınlıkların gündelik yaşama kattığı renkleri soldurmuş, azınlıkların kendilerine has kültürleriyle toplum hayatına getirdiği canlılığı, efendiliği, medeniyeti ve gelenekleri yok etmiş bugünkü maganda, kro arabesk, düşük seviyeli hayatı hak etmemize neden olmuştur


Adnan Menderes'in Kıbrıs konusundaki gerilimlere karşı koz olarak planladığı, çevre illerden bile çapulcuların ellerinde kazma,kürek ve bayraklarla beraber kamyonlarla taşındığı ve emniyet güçlerinin çıkan arbedeye uzun süre müdahale ettirilmediği elim olay.Atatürk'ün evinin bombalanması asparagasının ise Gökşin Sipahioglu tarafından hazırlandığı iddia edilir. Bu olaydan sonra azınlıklardan öğrendiğimiz ve öğreneceğimiz bir çok zanaat ve bu zanaatların dürüstçe icra edilmesi olgusundan mahrum kalmış ve sahtekarlığın, kısa yoldan köşe dönücülüğün hüküm süreceği bir ticaret ve iş hayatı olgusuna dogru ilerlemişizdir. Bu olaylardan uzun vadede en çok türkiye zarar görmüştür böylece. Olayların seyri esansında Adnan Menderes "galiba biraz fazla ileri gittik" demistir.


Istanbul'un irzina gecildigi, topal birakildigi gece..*

Bir ayrinti: 6-7 eylul olaylarindan sonra Lefter'in evinin onune gelen bir grup fenerbahce taraftari, "Lefter sana kim el kaldirdi soyle,asalim keselim.." yapmistir. Lefter de "benim isim intikam almak degil" deyip kimseden sikayetci bile olmamistir.


Bu olaydan sonra zarif bir hanimefendi olan Istanbul kelimenin gercek anlami ile mahalle karisina donmus, cadaloz olmustur...

Komedi filmi konusu olsa bu olaylardan sonra suclunun komunist ve sol goruslu olanlar ilan edilmesi gerekirdi, aynen de oyle oldu zaten.. zira cok komik(!) bir ulkede yasiyoruz.


Kıbrıs Türklerindir derneğinin düzenlediği miting sonrası çıkan çoğunluğu Rumlara ait azınlık mallarının , kiliselerinin ve okullarının hedef alındığı yıkma, yakma ve yağmalama olayları.


Bombalanma haberi üzerine, üniversite öğrencilerinin gösterisiyle başlayan olaylar halkın katılımıyla genişledi: 70 kilise, azınlıklara ait 40 okul yakılıp tahrip edildi, Rumlara ait evler taşlandı, rumca yayınlanan gazetelerin bürolarına saldırıldı, özellikle Beyoğlu'ndaki azınlıklara ait dükkanlar yağmalandı. Olaylarda çok sayıda gayrimüslim yurttaşımız yaralanırken, gazetelere yansıdığı kadarıyla 1 kişi de "linç" edilmişti. Izmir'deki olaylarda da, fuardaki Yunan pavyonu, Yunan kilisesi ve konsolosluğu yıkıldı, limanda demirli iki Yunan motoru batırıldı.


5 eylül 1955'de eoka'nin Atatürk'ün Selanik'teki evini bombaladığı haberi üzerine deliren ırkçı şerefsizlerin Türkiye tarihine kazandırdıkları utanç günleri, daha sonra aslında evi eoka'nin değil de mit'in bu tarz bir olaya zemin hazırlamak için bombaladığı yönünde iddialar ortaya çıkmış ve oldukça değer bulmuştur bu iddialar, Kibris Türk'tür (tam emin değilim isminden bilen varsa düzeltsin) derneğinin başkanının Can Dündar'a yaptığı "demokrat parti başkanı Adnan Menderes bana "mitin teşvik ettiği bi çocuk şurayı bombalasın da tekrar destek toplayalım (bu tarz bir şey)" demişti olaylardan önce" açıklaması bu iddiayı doğrular niteliktedir ayrıca,((( Atatürk'ün evinin bombalanması haberinin 1 saat sonrasında 300bin ikinci baskı gazetenin piyasaya sürülmesi o zamanki baskı, matbaa koşullarını düşününce "acaba daha önceden mi hazırlatılmıştı" )))şüphelerini uyandırmıyor değil (miş), daha sonra Yunan emniyet güçleri bombalayanı tutuklamışlar ama bombayı getiren konsolosa dokunamamışlar, şu anda bombaladığı iddia edilip hapse girip çıkan şahsiyet emniyet müdürlüğünde yüksek bir kademede görev yapmaktadır.


Istanbul'u utanca boyayan bu iki gun icinde; 3 olu, 30 yarali, 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastir, 1 fabrika, 3.584'ü rumlara ait olmak uzere, 5.538 ev ve dukkanin tahrip edilmesi kayitlara gecen bilancodur.


O günün akşam saatlerine gelindiğinde artık kentin ayaktakımı da saldırılara karışmış. Bunlar arasında hamallar, işsiz kent sakinleri, kente yeni taşınmış ve yoksulluk içinde yaşayan köylüler varmış. Bu da o sıralarda sosyo-ekonomik hoşnutsuzluğun artmış olduğunu göstermektedir. Oyle ki...ayaklanmanın ertesi günü, yoksul kent sakinleri yağmaladıkları dükkanlardan aldıkları yeni ayakkabıları belki de yaşamlarında ilk defa giydiklerinden, Istanbul sokakları eski ayakkabılarla dolmuş...


Nedense gerek sözlükte, gerek reel yaşamda söz edilmesinden hoşlanılmayan, hem Türk milliyetçileri, hem solcular, hem de mağdurları (anlaşılamaz) tarafından tuhaf bir şekilde hasır altı edilmeye çalışılan yakın Türkiye tarihi'nin önemli bir bölümünü oluşturan hadise...


Oncesinde, tipki Maras olaylarında ve digerlerinde oldugu gibi bir takim kimligi belirsiz kisilerce (!) halk arasinda garimuslimlerin muslumanlarin haklarini caldigi ve mallarinin ehl-i muslim'e helal oldugunu anlatan brosurlerin dagitildigi, bazi yerlerde ise bu minvalde hutbelerin okundugu, "insanlik" utanci olay.



bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 03/09/2008 : 12:34:37
--------------------------------------------------------------------------------
Tamamen bilinçli, öngörülü ve planlı olarak tezgahlanan 6-7 Eylül olayları, Cumhuriyetçin vitrininde duran büyük şehirlerdeki etnik unsurlarının da son bir hamleyle yok edilmeleri girişimiydi. Devlet, bu politikasını hem o günlerde sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde bir şantaj, hem de İstanbul ve İzmir’in kadim halklarından kurtulma için bir fırsat olarak kullandı. Olayları “Komünist tahriki” diye sunmakla da dış tepkileri önlemeye çalıştığı gibi ve sosyalistlere yeni saldırı bahanesi yaratarak bir taşla bir kaç kuş vurmaya çalıştı. Bu olaylar tüm sonuçlarıyla TC’nin temel devlet politikalarına hizmet etti. Öyle ki 1960 darbesinde DP Hükümetinin yargılanmasında bile işe yaradı..

Saldırılar, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve Yunanlılarca bir bomba atıldığı haberinin 6 Eylül günü saat 13 ajansında radyodan okunması ve bu haberin “İstanbul Ekspres” adlı akşam gazetesinin saat 16-17 arasında yaptığı 2. baskısında duyurulmasıyla “start” almış oldu. İstanbul Ekspres, MİT mensubu Mithat Perin’ın çıkardığı DP yanlısı bir gazetedir.

Beyoğlu İstiklâl caddesinde Türk bayrağı asarak önlem almış olanların dışında ve daha önce tertipçiler tarafından işaretlenmiş tüm dükkanlar yerle bir edilmişti. Örgütlendirilmiş ve kışkırtılmış çapulcu kalabalıklar tarafından Taksim, Arnavutköy, Ortaköy, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Gedikpaşa, Çarşıkapı, Kumkapı ve Bakırköy de aralarında olmak üzere 52 yerde birden aynı anda çıkarılan yangınlarla tarihi, ulusal, kültürel ve sanat varlıkları bir gecede yakılıp kül edildi; yıkıldı, yağmalandı. İstiklal caddesi baştan ayağı tek bir dükkan kalmamacasına yağmalanmıştı. Yollar boydan boya kırılıp dökülmüş, parça parça edilmiş eşyalarla doluydu. Ellerine kazma, kürek, balyoz ne bulmuşsa kırılıp dökülecek Rum, Ermeni evi, işyeri arayan grupları şehrin dört bir yanında sabaha kadar terör estirdi. Tünel’deki Embros, Apoyevmatini, Tahidromos gibi Rumca yayın yapan gazetelerin idarehaneleri; Patrik’in Tarabya’daki evi ateşe verildi. Rum ve Ermeni hastanelerine bile saldırılarak yangınlar çıkarılmış, gayri Müslim mezarlıkları açılarak cesetler sokaklarda sürünür olmuştu.


Milli Eğitim Bakanlığının resmi verilerine göre, İstanbul’da ilk, orta ve lise derecesinde 32 Rum ve 8 Ermeni okulu tahrip edilmişti. İstanbul’da 74 kilise vardı. 70’i aynı zamanda yakılıp yıkılmıştı. Kiliseler dışında bir Havra, 8 Ayazma, 2 Manastır, 3 bin 584’ü Rumlara diğeri Ermeni ve Musevilere ait 5 bin 538 gayrimenkul tamamen yakıldı.

İzmir’de Yunan konsolosluğu ile Fuardaki Yunan pavyonu ve Yunan kilisesi tamamen yakıldı, sahildeki iki Rum motoru batırıldı.

Ankara’da ve diğer bazı taşra kentlerinde ise her nasılsa kalmış olan Rum ve Ermenilerin kilise ve işyerleri de bu kıyımdan nasiplerini aldılar. Asıl büyük yıkımın yaşandığı İstanbul ise tarihinin en büyük toplumsal felaketlerinden birini yaşamaktaydı.

15 Ekim 1955 tarihi itibariyle 4 bin 333 kişinin toplam 69 milyon 578 bin 744 TL zarar gördüğü beyan edilmişti. Oysa bu rakamın gerçeğin çok küçük bir kısmı olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bir tek kilisede bile tahrip edilip yağmalanan antika sanat eserlerinin değeri bile bu kadar edebilir. Gazeteci Haşim Akman’ın dediği gibi “Tahrip edilen malların değeri gerçekten de inanılmaz boyutlardaydı. Ama İstanbul’un 500 yıllık çok kültürlü yapısına düşen bomba, hiç bir şeyle kıyaslanamayacak ölçüdeydi.”

O sıralarda DP İstanbul milletvekili olan Aleksandros Haçopulos, TBMM’de yaptığı konuşmada Polisin tahrip ve yağma yapanları koruduğuna , örnekler verirken Büyük Ada’ya polisin gözleri önünde kayıklarla gelen 200-300 civarında kişinin Rum ev ve işyerlerini tahrip ettikten sonra yine polisin gözleri önünde elleri kollarını sallayarak Adayı terk ettiklerini belirtmektedir. Kendi evi de saldırıya uğrayan Haçopulos olayı şöyle anlatmaktadır.

“.. Evimin yanında polis karakolu bulunmaktadır. Bizi tanırlar, anne ve babamı bilirler. Tahripçiler evin içine giriyor, ev tamamiyle tahrip ediliyor ve evimin önünde duran silahlı jandarmalar hiç müdahale etmiyor. Bu hadisede diyebilirim ki evim değil, tahripçiler muhafaza edilmiştir. Babam ve annem 80 yaşındadır. Yataktan aşağı atılmış ve gece yarısı, yatakları dahil Her şeyleri tahrip edilmiştir. Başbakanlık Müsteşarı Salih Korur evimin halini gözleriyle görmüştür. ...

Sarf ettikleri cümleler de şunlardır; kırın, yıkın, mebusun evini. Bedavadan para alıyor.”

Bir iktidar partisi milletvekilinin evinin, yaşlı ana-babasının jandarma ve polisin gözleri önünde gece yarısı saldırıya uğraması, diğer insanların ne gibi bir şiddet ve kıyıcılıkla karşı karşıya kalmış olduklarını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.



cevdet
Eyüpoğulları


Türkiye
1754 mesaj Detay - 06/09/2008 : 01:49:41
--------------------------------------------------------------------------------
bora arkadaşım bu yıkılan yerler buradaki azınlıklara yapıldıda yunanisdanda bulgarisdanda bosnada veya başka ülkelerde yaşıyan türk azınlıklara yapılmadımı bunlardanda örnek verirseniz sevinirim mesela en basiti belene kampı


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 08/09/2008 : 07:43:21
--------------------------------------------------------------------------------
Cevdet Bey


Yunanistan dilinden iki kelime bilirim.Kalayne ve katalabes.Bu iki kelimeyi dogru yazdigimdan da emin degilim. Bulgarca bir kelime bilmem.Bosna'da ne dil konusulur bilmem.
Bu ulkelerde neler olmus ben bilmem(Bosna ile alakali az da olsa bilgi sahibiyim)
6-7 eylul de ise akli çok seye eren bir genç idim.Bazi seyleri de gozlerimle gordum.Ustelik iki goze sahip oldugumdan gorduklerim çok belirgindi.


Isimlerini verdiginiz ulkelerde Turk'lerin maruz kaldiklari olaylari gozlerinizle gormediginiz halde yazarsaniz ben ve diger arkadaslar da ogrenmis olurlar.

Selamlar


cevdet
Eyüpoğulları


Türkiye
1754 mesaj Detay - 11/09/2008 : 05:40:32
--------------------------------------------------------------------------------
evet tabiiki görmedim ama göce zorlanan türkleri gördüm belene kampındaki insanlarıda gördüm aynı alman nazi sistemi rahmetli turgut özalın sayesinde çoğu son anda kurtuldu bu dediklerim bulgarların oradaki türk azınlığa yaptıkları eski değil bundan 18 yıl önce yani en azından 1915 olayları kadar uzak değil


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 12/09/2008 : 12:45:15
--------------------------------------------------------------------------------
Hasan Pulur
11-9-2008


BAZI geçmiş olayları anımsayıp “Daha dün gibi!” deriz; bazıları ise tarihin dehlizlerinde kaybolmuşlardır, hatırlamak bile istemeyiz.
Geçen gün takvimde bir not vardı:
“6-7 Eylül olayları”
* * *
İÇİNDE yaşadığımız halde, bu olayı öylesine unutmuşuz ki, cumhuriyet tarihinin en rezil sayfalarından biri. Siyasi iktidar Kıbrıs görüşmelerine baskı yapmak için bir gece (6-7 Eylül 1955) İstanbul’u yağmalatır, yakıp yıktırır, İngilizlere ve Yunanlılara “Türk halkının Kıbrıs konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterecektir.” Gösterdik, rezil olduk. Hedef önce azınlıklar, başta Rumlar, sonunda da toptan yağma...
* * *
O geceyi Beyoğlu’nda sabahladık, polis aciz kalmıştı, sonunda asker geldi, sıkıyönetim ilan edildi, İstiklal Caddesi’nden geçilemiyordu, tahrip edilen, yağmalanan mallar yığılmıştı, kilise ateşe verilmişti, çapulcular tekne tutup Büyükada’ya kadar gitmişlerdi.
Rahmetli Fuat Köprülü’nün (Demokrat Parti’nin dört kurucusundan biri) “Dedikse bu kadar demedik!” lafını ağzından kaçırmış olması planı açığa çıkardı.
* * *
BİRKAÇ sıkıyönetim kararı:
“- Hükümeti tenkit etmek yasaktır.
- Hükümetin çalışmalarını etkileyecek biçimde yazılar yasaktır.
- Sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili haberler yasaktır.
- NATO devletleriyle ilgili haberler yasaktır.
- Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri yazılmayacaktır. (Örneğin ekmek almak için fırınların önünde sıra bekleyenlerin resmini koyamazsınız.)
- Olayları komünistlerden başkalarının yaptığı yolunda yazı ve yorumlar yasaktır.
- Olaylarla ilgili haber ve resimler yasaktır.
- İkinci baskı yapmak yasaktır.”
* * *
ATATÜRK’ün Selanik’teki evine bomba konuldu diye kışkırtılan halk sonunda İstanbul’u vandal istilasından çıkmışa döndürmüştü, mezarlıklar bile tahrip edildi.
“6-7 Eylül olayları”ndan aklımızda kalan bir anı da Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Nurettin Aknoz’un tebliği ve emirleriydi.
Her emir ve tebliğ “Men ettim” ya da “Yasakladım” diye biterdi. Muhterem daha sonra Tekirdağ DP milletvekili oldu.
Halkın kaldırımdan inip caddelerde yürümesi yasaklanmıştı. İsmet Paşa’nın “Çetin İmtihan” başlıklı yazısını yayımlayan gazetelerin basılıp dağıtılması men edilmişti.
“Hükümeti eleştirmek yasaklanmıştır.”
“Gerçekleri yazan gazetelerin dağıtımı men edilmiştir.”
* * *
BİRAZ da şaka...
Ahhh, biri de bugünlerde böyle emirler verebilse, yasaklar koyabilse...
Kim mi?
Hangi gönülde, hangi aslanın yattığını bilebilmek mümkün mü?
bora bora
Üye


309 mesaj Detay - 13/09/2008 : 11:05:06
--------------------------------------------------------------------------------
Aziz Nesin, "Salkım Salkım Asılacak Adamlar" isimli kitabında olayları, şu satırlarla değerlendirecekti: "6-7 Eylül olayının gerçek sorumlu ve suçlusu Menderes hükümetiydi. O olayın çapulcu, talancı ve yağmacıları da hükümetin elaltından kışkırtıp sonradan dizginleyemediği ayaktakımı (lümpenlerdi. Peki, biz neydik? Hücreye atılanlardan hiç birimizin bu olayla uzaktan yakından en küçük bir ilişkimiz yoktu. Ben hiç olmazsa olay gecesini az çok yaşamıştım. İçimizde 6-7 Eylül olaylarını gazeteden öğrenen bile vardı."
6-7 Eylül'den sonra Türkiye'de yaşayan gayrimüslimler için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 6-7 Eylül'de sadece Rumlar değil aynı zamanda Ermeniler, Yahudiler ve Beyaz Ruslar da saldırılara maruz kalmıştı. Cumhuriyet ile birlikte yaşanan 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, 1934 Trakya Olayları, 1941 Amele Taburları, 1942 Varlık Vergisi'nin izleri henüz taze iken bu kez derin bir yara daha açılacaktı. Rumların büyük bir bölümü önce 1955'te, sonra 1964, 1974 ve 1981'de ülkeyi terk edecekti...

MUHTEŞEM BİR ÖRGÜTLENME!
Peki gerçekte ne olmuştu? 1955'te Kıbrıs üzerine görüşmeler sürdüren Türk hükümeti, güçlü bir destek arayışı içindeydi. Bütün dünyada ses getirecek kuvvetli bir destek. Destek yoksa yaratmak gerekir, diyerek Atatürk'ün evine ses bombası atılır...
Ya bu "tertip olaya" karıştığı iddia edilenler? Olayın ardından tesadüf bu ya, hemen hepsi bir şekilde önemli konumlar elde ederler. Selanik'teki eve bomba atmakla suçlanan öğrenci Oktay Engin, olaydan sonra Emniyet Teşkilatı'nda çalışmaya başlar ve yıllar sonra Nevşehir Valisi olarak emekli olur. Selanik Konsolosluğu görevlileri "Büyükelçi" olarak emekli olurlar. İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin DP'den milletvekili, yazıişleri müdürü Gökçin Sipahioğlu ise uluslararası bir ajansın sahibi olacaktır. Tamamen tesadüf!..

'SADECE ONLAR MI SUÇLUDUR?'
O dönemde Özel Harp Birimi'nde görevli bir subay olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 1991'de gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda: "6-7 Eylül'de bir Özel Harp işidir ve iyi bir örgütlenmeydi. Amacına ulaştı. Sorarım size bu muhteşem örgütlenme değil miydi?" diyerek olayın karanlıkta kalan yanına dikkat çeker. 27 Mayıs Yassıada Mahkemeleri'nde DP yöneticileri, 6-7 Eylül Olayları'nı tertiplemekten suçlu bulunur. Bulunur da, sadece onlar mı suçludur?
Yaşananlar unutulmadı. 6-7 Eylül'ün üzerinden elli iki yıl geçti. "6-7 Eylül" olmadı, diyen milliyetçiler / ulusalcılar nasıl utanmadan, nasıl sıkılmadan bu yalanı söylemeye devam ediyorlar, anlamak mümkün değil. Yaşayanların hepsi yalan söylüyor diyelim, ya fotoğraflar? Fotoğraflar yalan söylemez! O yüzden bu yalanı sürdürenler, hâlâ aynalara bakamıyorlar...


bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 13/09/2008 : 11:16:26
--------------------------------------------------------------------------------
Osmanlı Devletinin gerileme döneminde dahi azınlıkların mallarına dokunulmamıştı. Öyle ki, devlet borç içinde kıvranıyorken bile, zenginlik içinde yaşayan gayrimüslimlerin mallarına dokunulmuyordu. Peki, ne olmuştu da böylesine üzücü bir durum meydana gelmişti.

Bazıları “Milletimizin dinî ve ahlâkî değerleri dejenere olduğu için bu vahim olaylar meydana gelmiştir” diyebilir. Lakin ben öyle düşünmüyorum. Milletimiz, Batılıların ve içteki münafıkların onca emek ve tertibine rağmen değerlerini kaybetmemiştir. Fakat “devletin önemli mevkilerini işgal eden bazı kimselerin bir kısmı bilerek, bir kısmı da bilmeden alet olmuşlardır” diyebilirim. Zaten “merd-i Kıptî şecaat arz ederken sirkatini söylermiş” misali, yaptıkları yanlışlıkları övünç vesilesi olarak hatıralarında yayınlıyorlar. Gerçi Nokta dergisinin kapanmasına sebep olan olaylarda bir tanesi hatıralarını inkâr etti, ama inkâr etmeyenler de var.

Hızını alamayan tertipçiler 28 Şubat döneminde de eski alışkanlıklarını devam ettirerek “post modern darbe” yapmaya muvaffak oldular. Medyayı da kendilerine alet ederek güya “din adamı” kılığındaki yüzlerce provokatörü kullandılar. Sonunda Hükümet alaşağı edildi. Krizlerle, hortumlarla dolu çok değerli bir 10 yılımızı kaybettik. Artık bir ders almak zamanı geldi. Toplum mühendislerine “artık yeter” dememiz gerekiyor. Hiç olmazsa yıldönümü günlerinde kurulan bu tuzakları gözler önüne sermemiz lâzım.

İnsanlar bir parça dikkatli inceleseler Menemen olaylarının da bir provokasyon, yani kışkırtma olduğunu göreceklerdir. Serbest Fırka, cumhuriyet döneminin ilk yerel seçiminde önemli başarılara imza atmıştı. Menemen ilçesi de bunlardan biriydi. Ne yapıp edip halkın egemen olmasına tedbir almak gerekiyordu. Sonunda haşhaşiyi, yani eroin müptelası bir adamı bularak güya “isyan teşebbüsü” başlattılar. Sadece Menemen’de değil, ülkenin birçok yerinde mahkemeler kuruldu. Yüzlerce masum insan idam edildi. Tabiî, Serbest Fırka da kapatıldı.

Tarihimizde daha bunun gibi nice olay var. Yakın Tarih Ansiklopedisine müracaat ederseniz, bir kısmını detayları ile öğrenebilirsiniz.



bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 20/09/2008 : 11:09:27
--------------------------------------------------------------------------------
"Atatürk'ün evine bomba atıldı."
Artık MİT'e hizmet ettiği bilinen bir gazetecinin servis ettiği, yine gizli servise hizmet eden bir gazete yöneticisinin manşet yaptığı bu yalan haber, tarihimizin en karanlık sayfalarından birinin açılmasına yol açtı.

Beyoğlu'nda azınlıklara ait ev ve işyerleri zaten bir gece önceden işaretlenmişti.

Ertesi gün özel hazırlanmış serseriler güruhu sokaklara salındı ve tertipçilerin gösterdiği hedefler yerle bir edildi.

Saldırıdan nasibini alan yerler arasında kiliseler bile vardı.

İstanbul'daki 72 kilisenin 70'i tahrip edildi.

Milyonlarca dolarlık hasar meydana geldi, 13-16 arası Rum, bir Ermeni yurttaşımız hayatını kaybetti.

Korkunç olayların ardından binlerce Rum akın halinde Yunanistan'a göç etmek zorunda kaldı, İstanbul rengini, sesini yitirdi.

Bugün geri dönüp baktığımızda 6-7 Eylül olaylarının Lozan'da eksik kalan bir süreci tamamlamak üzere tezgahlandığını açıkça görüyoruz.

İstanbul Rumları mübadele kapsamına sokulamamış ve geride kalmıştır.

1955'teki olaylar zorunlu mübadele olarak nitelenebilir.

Ulus devleti yabancı unsurlarından ayıklama sürecinin bir parçasıydı 6-7 Eylül olayları.

Bugünün uluslararası hukuk anlayışı çerçevesinde dönemin yöneticilerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerekirdi.

Yargılanmadıkları için benzer bir tezgah yıllar sonra Kahramanmaraş'ta ve Çorum'da devreye sokuldu.

Yine evler işaretlendi. Bu kez kurbanlar Alevi yurttaşlarımızdı.



bora bora
Üye



309 mesaj Detay - 03/10/2008 : 09:36:57
--------------------------------------------------------------------------------
İstanbul birbirine girdi. Yağmacıların giremedği tek mahalle Cevizlik oldu. O bir çok kişinin kahramanıydı!
6-7 Eylül 1955′te İstanbul’un her tarafında azınlıklara ait ev ve dükkânlar yağmalandı. Ancak yağmacılar, sadece bir mahalleye giremedi. Çünkü bir Türk subayı silahı ve üniformasıyla sokağa çıkarak yağmacıların mahalleye girmesine izin vermedi. O subay sonradan Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kadar yükseldi ..
5 Eylül 1955 gece yarısı Selanik’te Atatürk’ün evinde bir bomba patladı. Aslında bomba binanın bahçesine atılmıştı ve sadece binanın camları kırılmıştı. Ama patlama tam da Kıbrıs sorununun Türkiye’nin iç politikasını belirlemeye başladığı döneme denk gelmişti. Kitlelerin “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” sloganıyla yollara döküldüğü günlerdi.

6-7 Eylül’ü tetikleyen manşet!
Ertesi gün İstanbul Ekspres gazetesi haberi Türkiye’ye duyurdu. Kıbrıs Türktür Cemiyeti de protesto yürüyüşleri organize etti. Ama bu yürüyüşler, Türkiye tarihine büyük harflerle ‘utanç gecesi’ olarak yazılan 6-7 Eylül olaylarının başlangıcı oldu. Aslında hazırlıklar çok önceden başlamıştı. Ağustos ayının ortalarından itibaren azınlıklar her sabah kapılarına ve duvarlarına çizilen haç figürleriyle uyanıyorlardı. Kendilerine yönelik tehdidin farkında olan azınlıklar, uyanır uyanmaz hemen bu işaretleri siliyordu. Ama, ertesi sabah yine aynı işaretleri buluyorlardı. Yine evlerinin yakınlarında sopa, testere, kaynak makinesi, demir makaslar hatta tırpan gibi kesici aletlerle dolu kamyon ve kamyonetler hazır bekliyordu. İşte bomba haberi sanki işaret fişeği oldu.

Tüm İstanbul’da eylem var!
Olayları ilk Beyoğlu’nda patlak verdi. Kurtuluş, Nişantaşı, İstinye, Yeniköy, Eminönü, Yedikule, Bakırköy, Fatih ve Eyüp’te azınlıkların ev ve işyerlerine saldıralar düzenlendi. Olaylar Moda ve Adalar’a da sıçradı. Eli sopalı, baltalı yağmacılar taş üstünde taş bırakmıyordu; dükkânları yağmalıyor, evlerdeki eşyaları camlardan aşağı atıyor, papazlara saldırıyor, kiliseleri, mezarlıkları yıkıp yakıyordu. Hatta mezarları açılıp çıkartılan iskeletler yakılıyordu. Polis ve asker olayları seyretmekle yetiniyordu. Yer yer “Bu apartmanda Rum yoktur” diyerek, komşularını kurtaran Türkler vardı.

Orgeneral oldu!
İstanbul bir savaş meydanına dönmüştü. Yağmanın ve korkunun dehşet saçtığı semtlerden biri de Bakırköy’dü. Yağmacıların buluşma noktası İstanbul Caddesi’ydi. Buradaki dükkânların büyük bölümü azınlıklara aitti. Sonra gruplar halinde mahallelere dağılıp elebaşların ellerindeki listede yer alan azınlık ev dükkanlarına saldırdılar. Ama bir tek mahalleye girmediler: Cevizlik. Üstelik Cevizlik, yağma hareketinin başladığı nokta olan İstanbul Caddesi’nin bitişiğindeydi.

Paşa komşuları için nefer oldu!
Mahalleye girmek isteyen yağmacılar karşılarında Kurmay Albay Reşat Mater’i buldu. Hava Okulları Komutanlığı Kurmay Başkanı Reşat Mater, şans eseri o hafta izinliydi ve ailesinin yanına İstanbul’a gelmişti. Mater ailesi Muhasebeciler Sokağı’nda üç katlı ahşap bir binada yaşıyordu. Yağma hareketini haber alan Reşat Mater, Rum ve Ermeni komşularını korumak amacıyla hemen sokağa fırladı. Üstünde üniforması, elinde silahıyla… Komutanı sokakta gören mahallenin erkekleri de yardıma koştu. Kiminin elinde süpürge sapı, kiminde demir parçası… Bir anda yağmacılara karşı sokağın girişinde set oluşturuldu. Mater, ayrıca Rum ve Ermeni komşularına komşularını evine aldı. Mahalleye gelen yağmacılar karşılarında silahlı bir albayı görünce şaşırdılar. Gelen gruplar geri dönmek zorunda kaldı. İşte o gece Albay Reşat Mater sayesinde altı sokaktan oluşan Cevizlik Mahallesi’ndeki tek bir azınlık evi veya dükkânı yağmalanmadı. Mater, ordu içinde de çok sevilen bir isimdi. Olaylardan dört yıl sonra tuğgeneralliğe terfi etti, 3. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. Tümgeneral rütbesiyle de Genelkurmay Lojistik Başkanlığı ya
 

TARİHTEN ANA SAYFASINA DÖN

YORUMLAR: