.Ermeni sorunu ve 6-7
Eylül hadiseleri üzerine polemikler.

6-7 Eylül olayları, DP yargılanmaları,
Olaylarda gizli servislerin rolü birinci
elden halkın kaleminden olayların
polemikleri Doğusunu yaşayanlar bilir
6-7 Eylül 1955 Olaylarının 50. yıldönümü
nedeniyle Toplumsal Tarih’in bu
sayısında, 1956 yargılamalarının
soruşturma hâkimi Amiral Fahri Çoker’in
arşivine yeriyoruz. Arşivindeki tüm
malzemeleri Tarih Vakfı’na bağışlayan
merhum Fahri Çoker’in ebediyete
intikalinden sonra malzeme üzerindeki
yayımlanma yasağının kalkması, söz
konusu fotoğraf ve belgeleri kamuoyuna
sunma imkânı doğurdu. Birkaç istisna
dışında büyük bir bölümü ilk kez
yayımlanacak olan fotoğraflar, 6 Eylül
gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet
Hizmetleri ve yabancı basın mensupları
tarafından çekilmiş bir klasör dolusu
fotoğraf arasından seçildi. Bugüne dek
çeşitli yayınlarda 7 Eylül sabahı
olayların sonuçlarını görüntüleyen çok
sayıda fotoğraf söz konusuyken, olay
gecesi tahrip anında çekilen pek az
fotoğraf yayımlanabilmişti. Olaylardan
hemen sonra sıkıyönetim tarafından Türk
basınına getirilen sansür ve sınırda
yabancı basın mensuplarının görsel
malzemelerine el konulması, bu
fotoğrafların çoğunun şimdiye kadar
hiçbir yerde yayımlanmadığının bir
kanıtı sayılabilir...
Türk Milliyetçiliği ve
Homojenleştirme Politikası

19. ve 20. yüzyıllarında çokuluslu
imparatorlukların dağılmasını, etnik
olarak homojen devletlerin kurulması
çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış
ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda
homojen ulus-devletler değil,
içlerindeki etnik gruplardan birinin,
kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü
ve kendini yeni devletin taşıyıcısı
olarak tanımlarken diğer etnik gruplara
azınlık statüsünü atfettiği devletler
oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin
azınlıkları, genellikle, ulus-devletin
homojenleştirilmesi önünde bir engel ve
hatta tehdit olarak algılanmışlardır.
Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana
getiren unsur, etnik-kültürel birlik
olarak kabul edildiğinden, diğer etnik
grupların varlığı, ancak yeni devletin
bir zaafı olarak görülebilecektir...
6-7 Olayları’nın Hikayesi
Türk dış politikasında hâlâ önemli bir
yer tutan Kıbrıs sorunu, 1955 yılında
Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye
oturmuştur. Londra’da Kıbrıs konusunda
görüşmeleri sürdüren Dışişleri
yetkilileri temaslarına devam ederken,
Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba
patlaması ile ilgili haber önce 6 Eylül
1955 günü Türkiye radyolarında
yayınlanır. Bunun üzerine, “Ata’mızın
Evi Bombalandı” manşeti ile ikinci baskı
yapan İstanbul Express gazetesinin
nüshaları o dönemde kurulmuş olan
“Kıbrıs Türktür Cemiyeti” üyeleri
tarafından bütün İstanbul’da satılmaya
ve halkı galeyana getirmek üzere
kullanılmaya başlanır...
“6-7 Eylül”e
Tanıklıklar...

“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, 2
yaşındaydı Lula. (Sarıyer)
Yenimahalle’de yazlıktaydık.
İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu
yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan.
Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun
içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela
gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar.
Bir araya toplandık, zangoç vardı,
karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları
ve karısıyla beraber. Başladılar
dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya.
Aman n’apalım derken artık karanlık da
oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi
oturuyordu, biliyordu o ne olacağını.
Hemen papazın kızlarını aldılar,
pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına
koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar
yağmur gibi geliyor. Evin kapısına
geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar.
Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını
açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu
babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için.
Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi,
gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı,
öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye
iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz
var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi
babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip
gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da
diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur,
Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve
buzdolabını pencereden aşağı attılar.
Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde
hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık.
Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne
yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun,
atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler.
Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın
kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’
dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin
üstüne bağladılar, yol boyunca
çektiler.” Aynı saatlerde, F.S.’nin
kocası bir an önce ailesinin yanına
gelmek üzere Sirkeci’den yola çıkar. “O
akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi;
Sirkeci’den, Yenimahalle’ye yayan geldi.
O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne
yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur,
diye düşünüyorlardı.”...
Kaynak: Toplumsal Tarih Dergisi
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 19/08/2008 : 09:50:30
--------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki e posta iletisini, internette
bu olayları hatırlayarak yanlış, yanlı
ve ancak düşmanlarımızın işine yarayacak
biçimde tartışan gruplara yazdım.

Son birkaç gün 6 eylül 1955 olaylarını
adam gibi tartışamadık – internette.
Ön yargılarımızla, medyada çıkan yanlış
yazıların etkisi altında ve en önemlisi
ideolojik açıdan kavga ettik.
Bu çok yanlış ve bizleri gerçeklerden
uzaklaştırıyor.
Bu konuya çok zaman ayırmış ve de o
tarihte Atina büyükelçimiz eniştem
Settar İksel'in yanında Londra'da
bulunan ve konferansın bizim açımızdan
son derece başarılı olduğunu bizzat
görmüş bir kisi olarak bildiklerimi
paylaşmak istedim. Bu amaçla yazıyorum:
1. Londra Konferansını ve oradaki
gelişmeleri en doğru yazan rahmetli
Mahmut Dikerdem'dir.
Kendisi son derece düzgün ve dürüst bir
diplomatımız idi. Sol görüşlü idi.
Menderes ve Zorlu Dikerdem’i 27
Mayıs’tan kısa bir süre önce o tarihte
çok önemli bir elçilik olan Tahran'da
görevlendirmişlerdi, siyasi açıdan DP
karşıtı Dikerdem'i. Hani şu vatan haini,
satılmış Menderes ile onun Dışişleri
Bakanı idamlık Zorlu !
27 Mayıs Rejimi ise darbeden hemen sonra
geri çekti sol görüşlü Dikerdem'i
Mahmut Bey Yassıada'da sahnelenen
sovyetvari 6/7 Eylül davasında ısrarla
tanık olarak ifade vermek istedi.
Başsavcı Egesel kabul etmedi.

Dikerdem yazmıştır: 7 Eylül sabahı
Londra’da Konferans’ta Yunan Dışişleri
Bakanı olayları sanki hiç duymamış gibi,
olaylar hakkında tek kelime
konuşmamıştır.
Neden acaba? Olaylar hakkında yazılar,
kitaplar yazanlar bu hususu bilmezler ve
üzerinde hiç durmazlar.
2. Selanik'teki bomba Yunanistan'da
patlamıştır, Türkiye'de değil. Son
derece acemice yapılmış bir bombadır.
Sadece iki cam kırılmıştır.
1955 yılında Rumlar ve Yunanlar sık sık
bomba patlatıyorlardı, Kıbrıs’ta
Selanik'teki evi müzeye dönüştürme
emrini veren ve sonuna kadar takip eden
Bayar'dır, 1952 yılında.
3. 3 Eylül cumartesi günü yayımlanan
Atina gazeteleri Kıbrıs davasının
yitirildiğini, Yunanistan'ın Kıbrıs
konusunda "taraf" olma özelliğini
muhafaza edemediğini yazmışlardır.
Kamuoyu panik içindedir.
Çünkü zorlu ortaya çok başarılı bir
Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs tezi koymuş
ve "eğer İngiltere Kıbrıs'tan çıkacak
ise, Lozan'da aldığı adayı eski sahibine
verir" demistir. uluslararası hukuk
kuralı
Atina'nın paniklemesinin nedeni budur.
1930'dan beri izledikleri enosis
politikası, Kıbrıslıların deyimi ile
"sıfırla çarpılmıştır"

Bomba 5/6 gecesi patlattırılmıştır.
4. Türkiye Londra'da bu kadar başarılı
iken, Konferans da noktalanmak ve Türk
tezi tescil edilmek üzere iken, T.C.
Hükümeti vur kırlı bir nümayişi niye
tertiplesin?
Zorlu'nun çok başarılı olduğunu ULUS
gazetesi ve damadın AKİS dergisi
yazmışlardı.
5. İstanbul'da 90 bin Rum ve Elen (T.C.
uyruklu ve Yunanistan uyruklu)
yaşamaktadır. Aile yapısı en çok 3
kişidir.Hepsinin bir işi vardır. Son
derece varlıklı insanlardı.
Bu durumda Rumara ve Elenlere ait en az
50 bin konut ve işyeri var demektir.
Türk medyası (başta Radikal ve diğerleri
enteller) her sene yazarlar: "Rumların
ev ve işyerlerinin % 90'u tahrip oldu"
diye.
Bu salaklıktır. Kendi kalesine gol
atmaktır. Hesap bilmemektir. Tahrip olan
5218 ev ve işyerinin hepsi Rumlara ait
olsa, ki değildi, % 10 bile etmez.
Türk medyası neden % 90, diye yazar?
Kime hizmet eder?
6. İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat
Perin babamın çok yakın arkadaşı idi.
Bana kesin konuştu: "Gökşin (Sipahioğlu)
çok ısrar etti, ikinci baskı yapmak
istedi. Kağıt almak için para istedi.
Hiç istemedim ve peşin para ile alınan
kağıdın parasını bulmakta çok zorlandım.
Saat 17:00'de baskıyı durdurdum"
7. İstanbul emniyet müdürü Alaeddin
Eriş, 1994 yılında kendisi ile birinci
kitabim için söyleşi yaparken komaya
girdi kısa bir süre sonra vefat etti.
Son sözü şu oldu:

"Mehmetçiğim Adnan Beye kırgın
gidiyorum. Gece yarısı vilayete
geldiğinde kendisinden tebrik
bekliyordum. Bana arkasını döndü. Oysa
ben aldığım tedbirlerle Patrikhane ile
Yunan Başkonsolosluğunun tek bir camının
bile kırılmamasını sağlamıştım. Tüm
polislerimi oralara göndermiştim, başka
da polisim yoktu”
8. İstanbul emniyet müdür yardımcısı
Necdet Uğur idi. Nana yazılı olarak bir
açıklama gönderdi: "Tertip değildir.
Spontan (kendi kendine demek istiyor)
başlayan bir olay kontrol dışına
çıkmıştır"
Rahmetli Necdet Uğur CHP'li idi.
9. 1. Ordu'dan yazılı olarak 19 000
asker istenmişti. saat 20:00 de yazıda
belirlenmiş yerlerde olmaları
istenmişti.
Asker 24:00'de geldi - mermilerini de
unutmuşlardı ! Ama yine de duruma hakim
oldular. Onun için doğru deyim "6 Eylül
1955"dir.
7 Eylül'de olay yoktur. Bu basit konuyu
bile dilimize yanlış dolamışızdır.
10. Bianet'te (Ertuğrul Kürkçü’nün haber
portalı !) hayali geniş bir yazar olayı
IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da
yaptıkları genel kurul toplantısı ile
ilişkilendirmiştir.
Oysa o toplantı 12 Eylül günü
başlamıştı, olaylardan altı gün sonra

Bu kadar cehalet olamaz.
11. Zorlu Londra'da çok başarılı
olmasına rağmen, Atina ile gerginlik
istemediği için "moratoryum" önermişti.
Konuyu 5 yıl için buz dolabına koymaktı
önerisi.
12. Olaylardan kim karlı çıkmıştır?
Türkiye mi yoksa Yunanistan mı?
13. Olaylardan sonra Rumlar İstanbul'u
terk etmemişlerdir. Elimde bu konuda çok
önemli belgeler var. Göç 1964 yılında
olmuştur. Azınlık İnönü Hükümeti
Kıbrıs’ta aciz kalınca İstanbul’da
yaşayan Elenleri sürmüş ve onlarla
birlikte akrabaları durumundaki Rumlar
da göç etmişlerdir. Bu kadar kısa bir
zaman önce yaşananları dahi
unutuveriyoruz.
14. Rumlar iki yıl sonra yapılan 1957
genel seçimlerinde Demokrat Parti'ye
tulum çıkarmışlar ve DP bu sayede
İstanbul'u kazanmıştır.
15. Son olarak su hususu çok iyi
düşünün:
5 Ocak 1961 günü 6/7 Eylül davasında
Menderes ve Zorlu altışar yıla mahkum
olmuşlardır.
Bir gün sonra, 6 ocak 1961 günü, Orhan
Köprülü Devlet Başkanı Gürsel'in 10
kişilik kontenjanından 1961 Anayasası’nı
yazacak Kurucu Meclis'e üye olarak
girmiştir.
Kimdi Orhan Köprülü? 6 eylül 1955
tarihinde DP İstanbul il başkanı !
Menderes, Orhan Köprülü'nün tanık olarak
dinlenmesini istemiştir. Başsavcı bu
talebi de reddetmiştir.
Bütün bunlar bir sureti bende mevcut
olan Yassıada tutanaklarında vardır.
16. 6 Eylül 1955 olaylarını incelemeye
1993 yılında başladım.
Önce iki kişi ile görüştüm. biri
yaşıyor: Oktay Engin.
Diğeri vefat etti: General Fuat Doğu. 6
Eylül 1955'de Milli Emniyet (MİT değil)
İstanbul yetkilisi.
Oktay Engin'e sordum: “Bombayı sen mi
patlattırdın? Eğer öyle ise bu çalışmaya
başlamayacağım.”
Teminat verdi. İddiaların Yunan yalanı
olduğuna dair.
Fuat Paşa'ya sordum: "Paşam Milli
Emniyet bu olaya bulaştı mı?" Babam
kadar inandığım rahmetli de teminat
verdi, böyle bir olayın Türk Milli
Emniyeti'nin üslubu olmadığına dair.
Bunları sakin sakin okuyun.
Başta Radikal ve Tarih Vakfı olmak üzere
kendi kalemize gol atmanın dayanılmaz
hafifliğini anlamış değilim.
Herkes ile her platformda bu olayı
tartışmaya hazırım, adam gibi.
önyargısız, ideolojik saplantılara
takılıp kalmadan. Sakin sakin.
Genellikle bu kadar uzun yazmam. Ama
konu önemli: Türkün kendi kalesine gol
atarak düşmanlarına şirin görünmek
hastalığı. Nobel Ödülüne kadar uzayıp
giden bir yol.
6 Eylül Olaylarını internette birkaç gün
Türkiye, Türkler ve tabii Menderes ve
Zorlu aleyhinde tartışan internet gurup
üyeleri, en az birkaç yüz kişi,
yukarıdaki iletimden sonra susuverdiler.
Bir kişi de çıkıp, “Senin yazdıkların
yalan. Örneğin şu yazdığın öyle değil,
böyle, demedi. Diyemedi. Tartışmadan
çekildi.
6 Eylül 1955 günü çok çirkin ve yanlış
olaylar yaşanmadı, demiyorum. Sadece “Bu
olayları eğer bir derin devlet
tertipledi ise, o derin devlet Türkiye
Cumhuriyeti’nin değil, Yunanistan
Krallığının derin devletidir” diyorum.
Bu konuda 2006 yılı şubat ayında bir
kitap yayımla-dım. İçine iddiamın tüm
belgelerini koydum. Bir Allahın kulu
çıkıp lehte aleyhte tek bir kelime
söylemedi. Eğer o kitapta Menderes ve
Zorlu’yu yerden yere vurmuş olsa idim,
Nobel ödülü olmasa bile birtakım
plaketler vs almıştım.
MEHMET ARİF DEMİRER- 16 Eylül 2007
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 21/08/2008 : 10:39:31
--------------------------------------------------------------------------------
Vatanî vazifenin ardından İstanbul'a
gelen Mehmet Çobanoğlu gazete ilânında
İETT'ye vatman alınacağını okur ve hemen
başvurur. Askerden makinist ve tamirci
bonservisiyle geldiğinden 13 Haziran
1947 itibariyle işe kabul edilir.
Şimdiki Aksaray İSKİ binası o zaman
tramvay garajıdır. Buranın haricinde
Şişli'de Cevahirlere ait alana ve
Beşiktaş Daimi Pazarı'nın bulunduğu
mekâna da tramvay çekilmektedir. 45 gün
kurs görür. Sonrasında 33 numaralı
Yedikule-Bahçekapı hattında göreve
başlar. Sistem 6 gün gündüz, 6 gün gece
çalışma üzerine kurulmuştur. Bazen de
değişik hatlarda ya da garajlarda
görevlendirmeler olmaktadır.
6 Eylül 1955 günü Aksaray'dan yolcusunu
alır ve Galata Köprüsü, Karaköy Bankalar
Caddesi, Galatasaray, İstiklâl Caddesi
üzerinden Taksim Meydanı'na gelir. Bu
sırada İstanbul Ekspres isimli gazetenin
akşam baskısını dağıtan çocuklar bağıra
bağıra manşeti okumaktadır: 'Selanik'te
Atatürk'ün evine bomba atıldı.'
"İlk anda ne olduğunu anlayamasam da
ortada sıkıntılı bir durumun varlığı
hissediliyordu." diyor. Yine de yoluna
devam eder. Pangaaltı’ya gelip
Harbiye'den Kurtuluş'a döneceği sıra bir
Rum vatandaşa ait Hi Life pastanelerinin
saldırıya uğradığını görür. Camı,
çerçevesi kırılmıştır. Bununla
yetinilmemiş, çevredeki Rum
bakkallarının malları caddeye
atılmıştır. Öyle ki tramvay hattı
üzerine atılan yağ tenekeleri yolun her
tarafını kaplamıştır. "Rayların
boşluğundan yağ akıyordu. Tramvay
depolarında saklanan kumları dökerek
ancak durabiliyorduk." diyor. Bu şekilde
Kurtuluş'a ulaşır. Yeni yolcuyu alıp
tekrar geldiği istikametten Aksaray'a
yönelir ancak İstiklâl Caddesi
üzerindeki Ağa Camii'nin önünde durmak
zorunda kalır.
O an caddede gördüklerini şöyle
anlatıyor: "İstiklâl'e her yerden insan
akıyordu. Ara sokaklardan, Galatasaray
yönünden. Kalabalıklar her tarafa
saldırıyordu. Ben tam saat 19.30'da
tramvayımla kalakaldım. Onarlı,
onbeşerli gruplar ellerinde bayraklar
marş söyleyerek Taksim yönüne doğru
yürüyordu."
Kalabalığın hırçınlığı artıkça etrafa
daha çok zarar verir. Yine de müdahale
eden olmaz. Saatler geçtikçe yolcular
arasında korku başlar. Bu yüzden saat
22.00'de yolcular boşaltılır. Çobanoğlu
ve diğer vatmanlar bir saat daha
beklemek zorundadır. Olaylar büyüyünce
'örfî idare' ilân edilir. Saat 23.00'den
itibaren İstiklâl'de vatmanlar,
biletçiler ve polisler dışında kimse
kalmaz. Sonra tramvayların Şişli
garajına çekilmesi emredilir. Ama yol
kumaşlardan ve yığılan diğer eşyalardan
tamamen kapanmıştır. Makas demirleriyle
kumaşlar kesilerek Şişli'ye ulaşılır.
Makalenin bir kismi
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 21/08/2008 : 23:57:43
--------------------------------------------------------------------------------
Dilek Güven
Osmanlı İmparatorluğu’ nun dağılmasının
ardından, Küçük Asya’da etnik ve
demografik açıdan homojen bir ulus –
devlet kurulması, temel politika olarak
benimsenmiş ve bu politika Cumhuriyet
dönemi boyunca çeşitli yöntemlerle
uygulanagelmiştir. Gayrimüslim
azınlıklar – Rumlar, Ermeniler,
Yahudiler – ile örneğin Kürtler gibi,
Türk olmayan grupların zorunlu
asimilasyon politikaları her dönemde
ağırlığını korumuştur.
Teorik olarak, tüm vatandaşların yasalar
önünde aynı hak ve ödevlere sahip
olmasına karşın, gündelik hayatta, Türk
etnisitesine sahip mensup olmak,
devletin kimlik politikasında
belirleyici idi. Bu çalışma, 6 – 7 Eylül
1955’te İstanbul ve İzmir’in gayrimüslim
sakinlerine yönelik saldırıların, Türk
devletinin ulus – devlet inşa etme
politikasıyla sıkı bir ilişki içerisinde
ele alınmasının gerekliliğini ortaya
koymaktadır. Olaylar, dönemin Demokrat
Parti hükümeti tarafından, devletin
istihbarat servisi kullanılarak
planlanmış; DP yerel teşkilatları ve
başta “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” olmak
üzere öğrenci – gençlik dernekleri,
sendikalar gibi devletçe yönlendirilen
örgütlerce uygulanmıştır.
Külyutmaz
Üye
22 mesaj Detay - 22/08/2008 : 09:38:14
--------------------------------------------------------------------------------
Sayin Bora Bora, çok guzel konular
yaziyorsunuz.Okuyupta bu konularda size
cevap veren biri çikarmi? Ben bunu
bilemem.
Burasi bir hayaletler sitesine
benziyor.Birden fazla isimle yazan
kahraman çoktu.Birden ortadan
kayboldular.Bilge Kacak ta,Ikinci ismini
kullanmaya basladi.benden hatirlatmasi.Tabii
bu yaziyi hemen silmezlerse.
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 22/08/2008 : 12:38:08
--------------------------------------------------------------------------------
Tekrari yakinda yasanir'mi?
http://www.belgeselizle.info/2008/08/02/6-7-eylul-1955-olaylari-belgesel/
Bilge Kacar
afrika
South Africa
1391 mesaj Detay - 22/08/2008 : 17:13:19
--------------------------------------------------------------------------------
Ben senin kim olduğunu biliyorum!
Bu sitede kendi ismiyle yazan
bildiklerim üç beş kişi var. Örnek; Ali
Aslan, Vahap Burhan ve ben!
Bre densüz, sen kendini bizimle mi
karıştırdın?
Hükümetten bir beklentim yok, ABD den
yok, AB den yok, Kürtçülerden yok,
darbeci faşistlerden yok, Irkçı
köpeklerden yok, yobaz dinciden yok...
Peki ne diye kendime başka isimler verip
yazayım ki?
Gerçekleri yazmaktan çekinmek gibi bir
kaygım da yok!
Kimseden aferin de beklemiyorum...
Forumda HIYAR(!) sayısı artsın diye bir
derdimde yok...
Beni çok merak ettiysen Elazığ'lılara
sor! Bilirler.
Peki sen kimsin?
Ben biliyorum, millet te bilsin...
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 23/08/2008 : 09:41:55
--------------------------------------------------------------------------------
Selanik’te Atatürk’ün evine bomba
atıldığı iddiasıyla başlayan ve
Hıristiyan azınlığa karşı ciddi
saldırılara dönüşen olayların olduğu
gün, nasıl oldu da Interpol
Konferansı’yla çakıştı?
Yunan tarafının bomba olayında parmağı
olduğunu öne sürdüğü o zamanların
üniversite öğrencisi sonra İl Emniyet
Müdürlüğü’ne kadar yükseldi.
Bomba olayını gazetesinde patlatarak o
gün 300 bin gibi rekorlar üstü bir baskı
yapmayı akıl edebilen gazeteci sonra
uluslararası bir basın ajansının sahibi
haline geldi.
Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, bir
söyleşisinde, Fatih Güllapoğlu’na,
Güllapoğlu’nun bile kulaklarına
inanamadığı bir cümleyi sıkıştırıyor;
“6-7 Eylül olayları da bir Özel Harp
işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi.
Amacına da ulaştı” diyor ve ekliyor;
“Sorarım size, bu muhteşem bir
örgütlenme değil miydi?”
Bu isimler halen sağ.
Olaylarla ilgili yine Yunan tarafının
suçladığı Orhan Birgit de sağ.
Acaba, hazır Ergenekon meselesi bu kadar
hız kazanmışken, çıkıp olayları “yeniden
anlatsalar” nasıl olur?
Ian Fleming, istihbaratçılar üzerine
romanlarıyla ünlenen bir yazarın asla
tanık olmaktan kaçınmak istemeyeceği o
olaylarla ilgili acaba ne yazdı?
Yazmadıysa, bir yazar olarak bundan
kendini nasıl sakınabildi?
İstihbaratçılığı yazarlığına baskın
geldiği için mi? Yoksa, zaten James Bond
serisi, ucuz bir Soğuk Savaş propaganda
aracı olduğu ve dönemin şartlarında
şişirildiği için Fleming de mi
eserlerine önem vermiyordu?
İstanbul’da o ürkütücü gece yaşanırken,
Fleming bir gerçek yazar olsaydı bunları
yazmaz mıydı?
Ya da tersinden soralım; yazdıklarının,
bir gün, mesela 53 yıl sonra bile, bir
soruşturmada birilerinin canını
sıkacağını bilecek kadar soğukkanlı bir
İngiliz/Amerikan ajanı mıydı?
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 26/08/2008 : 02:01:42
--------------------------------------------------------------------------------
6-7 Eylül olaylarını yaşadınız, bize o
gün yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
O zaman daha genç yaşlardaydım, bir
oğlum kundakta ve Yedikule'de
oturuyorduk. O yıllarda Yedikule
Rumların yoğun olarak yaşadığı bir
yerdi. Ben iyi hatırlıyorum, Genç Ağaç
Caddesi'nde oturuyordum ve Kumkapı'da
marangoz dükkanım vardı. 6 Eylül günü
olaylar çıkınca kaçarak eve gittim.
Dükkanın üzerinde de Demokrat Parti
vardı. Samatya Karakolu'nun üstünde
üstleri başları parçalanmış, kendilerini
karakola atmış Rum kadınlar gördüm.
Neyse eve gittik. Aslında olaylar
başlamadan önce de olabileceğine dair
işaretler vardı. İstanbul Ekspres
gazetesi, Selanik'te Atatürk'ün evine
bomba atıldı diye bir haber yayınladı.
Ama bunlar tertiplenmiş
provokasyonlardı. Hepsi halkı tahrik
etmek içindi. Yedikule'deki eve yeni
taşınmıştım. Rahmetli annem 'nedir bu
ya, yine bunlar kudurdu' gibi laflar
etti. Farkında değildi. Sandalyeyi attım
kapının önüne oturdum ve her şeyimi
hesaplamışım. Çevredekiler benim Ermeni
olduğumu da bilimiyorlar. Ev sahibi de
Ermeni ama onlar da yazlığa gitmişlerdi.
Alt katta oturuyoruz, yeni evliyiz.
Olaylar başlayınca her tarafı kırdılar,
döktüler, bilmem ne yaptılar.... Bir
yağma, bir talan ve ordaki Rum
kilisesini ateşe verdiler, kıvılcımlar
bizim evin üstüne geliyor... Bir kaos...
Ben yeni taşındığım için komşular beni
tanımıyor.
Kapının önüne sandalyeyi attım, anneme
sen başına bir Müslüman kadını gibi
türban bağla ve hanıma da sen çocuğu al
yukarı kata çık dedim. Kapının önünde
oturdum. Böyle gruplar halinde ellerinde
Türk bayrakları ile geliyorlar. Türk
bayrakları ellerinde olanlar önde,
peşinde ise yağmacılar gidiyor. Rumlar
tarafından bir karşılık olmadı. Evlere
girdiklerinde, evler tarumar oluyordu.
Canlarımızı ve mallarımızı yağma
ediyorlardı.
Eğer bizim eve girerlerse cebime silah
koymuşum, kaç kişi gelirse vuracağım.
Ama ona fırsat vermemek için elimden
geleni de yapıyorum. Neyse üç kişi
geldi, birisi sarkık bıyıklıydı,
gözlerinde insani bir ışıltı kalmamıştı.
Bizim evin önünde bir şeyler
konuşuyorlar ve Gayrimüslimlerin
evlerini gösteriyorlardı. Anladım bizim
evi de hedefe alıyorlar. Gidip birisinin
omzuna elimi koydum; bu evin sahibi
Ermeni'dir ve şu an yok, yazlıktadır,
aşağıda da ben oturuyorum, bir yanlışlık
olmasın dedim. Sen kimsin diye
soramadılar.
Yağmacıların bazıları gelip kapının
önünde oturdu. Annem de kahve pişirdi.
Derken gece saat bir. Köşe başında düdük
sesi geldi. Bunlar korktular ve
başladılar kaçışmaya. Birisi de şaşırdı
bizim eve girmeye çalışırken engel
oldunca şaşırdı, hem kahve veriyor hem
de evine almıyor diye. Biraz sonra bir
yüzbaşı geldi üç tane askerle birlikte.
Ben de elimde kahve fincanı ile
bekliyorum. 'Delikanlı sizi tebrik
ederim, kahvenin tadını çıkaracak günü
ve saati iyi seçmişsiniz, her Türk sizin
gibi olmalı ama kahvenizi içerde için,
artık ordu bu işe müdahale etti' dedi.
Neyse biz eve girdik. Ve o gün kendi
kendime dedim ki, şimdi şu saatlerde
dünyada öyle ülkeler varki, ufacık
çocuklar başlarına yastıkları koymuşlar
mışıl mışıl uyuyorlardır, hiçbir
korkuları olmadan. Öyle bir ülkenin
hasretini çektim. Yani o günkü
duygularımı söylüyordum. Neyse sabah
oldu, karşıdan bir adam, 'delikanlı seni
tebrik ederim, uyanıkmışsın' dedi, sonra
öğrendim ki polismiş o.
Sizin marangoz dükkanınıza da zarar
vermişler miydi?
Tabii ki zarar verdiler. Olaylardan
sonraki sabah Kumkapı'daki dükkanıma
gittiğimde kepengin söküldüğünü gördüm.
İki dükkan aşağıda Karadenizli Mehmet
isminde bir kişi vardı, daha önce
beraber hep kahve içerdik. O gelmiş
bizim dükkanın kepengini kırmış,
dükkanın karşısında duran muhtar
müdahale edince yarım kalmış işi,
tahribat yapmış yani. Dükkanın önünde
otururken gençten bir kadın geldi,
'Bizim evde tahribat var, gidip bakalım'
dedi. Marangozuz ya kalktık gittik. Evin
parmaklıklarını bile yıkmışlar. En
yukarı katta Rumların ibadet yeri olarak
kullandığı bir yer var. O odadaki her
şeyi kırıp dökmüşler ve odanın artasına
koyup bir de üstüne yapmışlar, korkunç
bir şey. Biz dükkanda otururken o
Karadenizli Mehmet, burdan geçiyordu.
Yanıma gelen kadın, 'işte bu adam geldi
gardrobu açıp annemin zihniyet eşyasını
aldı, şu bacağındaki pantolon da
kocamınki' dedi. Bu Laz Mehmet yakında
bir camii var, her gün gelir orda 5
vakit namaz kılardı ve biz bir daha
onunla konuşmadık. Ama haber gönderdim
ona, böyle bir olay olursa aynısını ben
ona yapacağım diye. Tevfik bey diye bir
kişi vardı, o da üstümüzdeki Demokrat
Parti'dendi. Hep gelip beraber nargile
içerdik. Ama olaylar sırasında
mahallenin orta yerinde halkı galeyana
getirdi.
Peki sizce bu olaylara sebebiyet veren
etken neydi?
6-7 Eylül devlet tarafından düzenlenmiş
bir provokasyondu. Kıbrıs bağımsız bir
cumhuriyetti ve Makaryos reisicumhurdu.
O zaman Yunanlar Kıbrıs'ta daha da hakim
olmak istediler. Orada İngilizlerin
deniz üssü vardı onları atmak istediler.
Her gün olaylar oluyordu. İngilizler bu
sorundan kurtulmak için Menderes'i o
dönem Londra'ya çağırdılar. Londra'da
Türkiye'ye yeşil ışık yakıldı ve
böylelikle Türkler Kıbrıs'a girdiler.
İngilizler kendilerini Yunanlardan
kurtarmak için Türk-Rum çatışmasını
çıkardı.
Peki olaylarda daha çok mal kaybı oldu.
Neden mallara yönelmişlerdi?
Ben marangoz olduğum için Karaköy'de
Reşat bey diye birisinin kundura
mağazasını yaptım. Mağazanın ismi de
Newyork'tu. O olayın ertesi günü gittim
baktım, Reşat Bey'in dükkanının ortasına
ayakkabıların hepsini ortaya yığmışlar
ve kutulardaki tüm ayakkabıları
çıkarmışlar, bütün eski lastik
ayakkabılar ise duruyor. Yenilerini
giymişler geriye kalan çiftlerin de
birer tekini kesmişler. Bazıları böyle
bir fırsat bekliyorlardı. İstiklal
Caddesi'ndeki İngiliz kumaşlarını
arabaların arkasına bağladılar ve
yırttılar. Hükümet provokasyon yaptı.
Halkın içinde bu işi yapacak gönüllü
çok. Yeterki yeşil ışık yakılsın, şimdi
bile yapanlar olur. 1964'te 120 bin Rum
burdan çıkarıldı. Aslında o
İttihatçıların eski gelenekleri bunlar.
İsmet İnönü de, Celal Bayar da
İttihatçıydı. Türkiye'de ittihat mantığı
hala devam ediyor.
Olaylar olduğu zaman kendinizi o zaman
bu ülkede yabancı hissettiniz mi?
Tabii. Atalarım bu topraklarda yıllarca
yaşadılar ve kendi ülkemizde bize
yabancasınız diye muamele yapıldı. Şu
ülkede bırak devlet dairesinde herhangi
bir memuriyet ya da milletvekili olmayı,
çöpçü bile yapmadılar. Demek ki biz
yabancıyız yani. 1973'te benim Sovyet
vatandaşlığım geldi. Ermenistan'a
gidecektim, her şeyim de hazırdı. Ama
bizim hanım itiraz etti, akrabaları
buradaydı ve biz de gitmedik.
6-7 Eylül olaylarına gelene kadar başka
olaylar da yaşadınız değil mi?
Amcam 1909'daki Adana olaylarında
öldürüldü. Tehcirden dolayı gittiğim
Suriye'nin Halep kentinde doğdum.
1916'da orada kendi ülkemden uzakta
yani. Ablam da tehcir sırasında kucakta
gitmiş.
Olaylardan sonra varlık vergisi
yürürlüğe kondu. Neden bu vergi
çıkarıldı?
Hıristiyanların elindeki ticareti almak
içindi. Buradaki büyük hanların hepsinin
sahibi Ermeni idi. Sultan Ahmet'teki
emniyet bile handı daha önce ve o da
gayrimüslimlerin elindeydi. Sansaryan
diyorlar, ama aslında Sanatsaryan'dır.
Herkes ganimete kondu.
Olaylardan sonra Rumlar kendi haklarını
isteyebildiler mi? Bu olaylar Türkiye'de
neye yol açtı?
Devlet olaylardan sonra Rumlara tazminat
ödedi. 4 milyon gibi bir para verdiler.
Yığınca Rum aile vardı burda çoğu gitti.
Gitmeyenleri de kendileri sürdü.
Türkiye'de ne kaybedecek ki. Bunların
hattı hesabı yok. Onların bıraktığı
malın mülkün üstüne kondular. Atatürk'ün
zamanında Meclis'te bir Rum, bir Ermeni,
bir de Yahudi olurdu göstermelik olarak.
O da kalktı şimdi.
Geriye dönüp baktığınız zaman şu an
neler hissediyorsunuz?
Biz bu topraklarda doğmuş, bu
topraklarda büyümüş bir ailenin
çocuğuyuz. ABD'ye gittim 87'de rahmetli
bizimkiyle. Bir pazar günü bizi bir
pikniğe götürdüler. Piknikte insanlar
eğleniyorlardı ve bizim de İstanbul'dan
geldiğimiz duyuldu. Türkiye'den
geldiğimiz duyulunca yaşlı yaşlı
insanlar sandalyelerini çekip yanımıza
oturdular. Memleket hasreti duyuyorlar.
Soruyorlardı, 'şu soyadında insanı
gördün mü, duydun mu' diye, çünkü herkes
yakınlarını kaybetmiş ve her tarafa
dağılmışlar. Kimi biz Urfa'dan, kimi de
İstanbul'dan ayrıldık diyor. Buram buram
memleket hasreti... O insanların
hasreti... İnsan doğup büyüdüğü yeri
unutamıyor. Ama insanlar kendi keyfinden
gitmemişler, terk ettirmişler. ABD'de
Ermeni Villyam Saruhan (William Saroyan)
diye bir yazar vardı. Bitlisli ama
kendisi Amerika'da doğmuş. Adnan
Menderes zamanı İstanbul'a geldi ve
akrabalarından duyduğu memleketine
gitti. Orda karşıladılar. Ordakilere
sordu bizim saruhanların evi nerdeydi
diye. Yıkık bir duvar gösterdiler. Gitti
o duvardan düşen bir taşı aldı, onu
sevdi. Ve o taşı da beraberinde götürdü.
Türkiye'nin nasıl bir toplum olduğunu
siz de yaşayarak görüyorsunuz.
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 27/08/2008 : 11:55:19
--------------------------------------------------------------------------------
Istanbulda özellikle Beyoğlu ve
Büyükadada yaşayan azınlıklara yönelik
katliam ve yağma hareketinin olduğu
günler. Tarihi 1955'ti. Lefter, Toto
Karaca, Ara Güler gibi isimler de zarar
görmüştür yağmalardan. Ancak en büyük
zarar tarihte türkiyenin hanesine
yazılmıştır. Atanın evi selanikte
bombalandı haberi üzerine patlak
vermiştir. Intikam hareketidir. Haber
asılsız çıkmıştır. Haber doğru çıksa da
kabullenilemeyecek bir durumdur.
1955 yılında, milliyetçi güçlerin Kıbrıs
politikasına halk desteği sağlamak amacı
ile uydurduğu bir yalan haberin (Atatürkün
evinin bombalanması) gazetelerde
yayınlanmasının ardından galeyana gelen
halkın azınlıklara yönelik şiddet
hareketi. Olaylar yatıştıktan sonra çok
sayıda sol görüşlü aydın olaylara sebep
olmaktan tutuklanmışlardır.
Toto Karaca ya da Ara Gülerin olaylardan
çok büyük maddi zararlar görmedikleri
doğrudur... ancak onların olaylardan
maddi zarar görmemeleri 6 - 7 eylül
olaylarını haklı çıkarmaz... Toto Karaca
evinin yağmalanmasından ve belki de linç
edilmekten üst kat komşusu olan bir
emekli asker tarafından mahallenin
korunması ile kurtulmuştur... Ara Güler
ise babasının eczanesinin adı "Güler
eczanesi" olduğu için kurtulmuştur...
ancak doğu gezileri sırasında röportaj
yaptığı köylerde kendini her zaman Güler
olarak tanıtmak zorunda kalmıştır,
Ermeni olduğunu bu köylerde her zaman
saklamıştır... bu yeterince bir
zarardır... yine de en çok zarar gören
ne Ara Güler'dir ne de Toto
Karaca'dır... tam da bu tarihten sonra
Istanbul gerçekten bozulmaya
başlamıştır... en büyük zararı doku
anlamında Istanbul ve her anlamda da
Türkiye görmüştür...
6 eylul 1955'i 7 sine baglayan Turk
demokrasi tarihine kara harflerle
yazilan gece. Sanildigi gibi gunler veya
gunduz durumu yoktur. Onceleri Rumlara
diye baslayan, sonra Ermeni, Yahudi,
Levanten gibi onlerine gelen gayrimuslim
azinliklara, daha da sonra abartarak
Turk malvarligina da saldiran fasist,
irkci, capulcu, rezil, tecavuzcu ozunde
aslinda servet dusmanligi iceren ac
kopek hareketi.
Galeyanı başlatan Atatürkün Selanik'te
evi bombalandı haberinin de o dönemde
ikitdarda olan dp'li bir milletvekilinin
gazatesi tarafından abartılarak
duyurulduğunu da belirtmek
gerekir.Olaylar istanbul ve izmir'de
çıkmıştır.Istanbul'da Rum ortodoks
patrikliğinde görevli mühim bir isim
linç edilerek öldürülmüştür.Devlet
olaylara müdahalede isteksiz
kalmıştır.Suçlu komunistler olarak
gösterilmiştir.Ekonominin
millileştirilmesi planının son
halkasıdır.
Halki galeyana getirmek icin, Ataturk'un
Selanik'teki evine bomba kondugu
haberini mitin cikarttigi sonradan
"yetkililer"ce dogrulanmistir.
Ataturk'ün dogdugu evin kundaklandığı
haberi üzerine ve gazeteci Huseyin Cahit
Yalçın'ın uyan ey ehli vatan başlıklı
provokatif yazısıyla galeyana gelen
halkın 1955 yılında Istanbul'da
azınlıklara ait olan ev, işyeri mağaza
vb.yi yağmalamasıyla oluşan olaylar ki
bunlar Türkiye genelinin ve Istanbul
özelinin azınlıklarımızın güvenini
kaybetmesine ve akıllarına gelen ilk
işin artık bu diyarlardan göç etmek
olmasına yol açmışlardır. Bu da tabii ki
azınlıkların gündelik yaşama kattığı
renkleri soldurmuş, azınlıkların
kendilerine has kültürleriyle toplum
hayatına getirdiği canlılığı,
efendiliği, medeniyeti ve gelenekleri
yok etmiş bugünkü maganda, kro arabesk,
düşük seviyeli hayatı hak etmemize neden
olmuştur
Adnan Menderes'in Kıbrıs konusundaki
gerilimlere karşı koz olarak planladığı,
çevre illerden bile çapulcuların
ellerinde kazma,kürek ve bayraklarla
beraber kamyonlarla taşındığı ve emniyet
güçlerinin çıkan arbedeye uzun süre
müdahale ettirilmediği elim
olay.Atatürk'ün evinin bombalanması
asparagasının ise Gökşin Sipahioglu
tarafından hazırlandığı iddia edilir. Bu
olaydan sonra azınlıklardan öğrendiğimiz
ve öğreneceğimiz bir çok zanaat ve bu
zanaatların dürüstçe icra edilmesi
olgusundan mahrum kalmış ve
sahtekarlığın, kısa yoldan köşe
dönücülüğün hüküm süreceği bir ticaret
ve iş hayatı olgusuna dogru
ilerlemişizdir. Bu olaylardan uzun
vadede en çok türkiye zarar görmüştür
böylece. Olayların seyri esansında Adnan
Menderes "galiba biraz fazla ileri
gittik" demistir.
Istanbul'un irzina gecildigi, topal
birakildigi gece..*
Bir ayrinti: 6-7 eylul olaylarindan
sonra Lefter'in evinin onune gelen bir
grup fenerbahce taraftari, "Lefter sana
kim el kaldirdi soyle,asalim keselim.."
yapmistir. Lefter de "benim isim intikam
almak degil" deyip kimseden sikayetci
bile olmamistir.
Bu olaydan sonra zarif bir hanimefendi
olan Istanbul kelimenin gercek anlami
ile mahalle karisina donmus, cadaloz
olmustur...
Komedi filmi konusu olsa bu olaylardan
sonra suclunun komunist ve sol goruslu
olanlar ilan edilmesi gerekirdi, aynen
de oyle oldu zaten.. zira cok komik(!)
bir ulkede yasiyoruz.
Kıbrıs Türklerindir derneğinin
düzenlediği miting sonrası çıkan
çoğunluğu Rumlara ait azınlık mallarının
, kiliselerinin ve okullarının hedef
alındığı yıkma, yakma ve yağmalama
olayları.
Bombalanma haberi üzerine, üniversite
öğrencilerinin gösterisiyle başlayan
olaylar halkın katılımıyla genişledi: 70
kilise, azınlıklara ait 40 okul yakılıp
tahrip edildi, Rumlara ait evler
taşlandı, rumca yayınlanan gazetelerin
bürolarına saldırıldı, özellikle
Beyoğlu'ndaki azınlıklara ait dükkanlar
yağmalandı. Olaylarda çok sayıda
gayrimüslim yurttaşımız yaralanırken,
gazetelere yansıdığı kadarıyla 1 kişi de
"linç" edilmişti. Izmir'deki olaylarda
da, fuardaki Yunan pavyonu, Yunan
kilisesi ve konsolosluğu yıkıldı,
limanda demirli iki Yunan motoru
batırıldı.
5 eylül 1955'de eoka'nin Atatürk'ün
Selanik'teki evini bombaladığı haberi
üzerine deliren ırkçı şerefsizlerin
Türkiye tarihine kazandırdıkları utanç
günleri, daha sonra aslında evi eoka'nin
değil de mit'in bu tarz bir olaya zemin
hazırlamak için bombaladığı yönünde
iddialar ortaya çıkmış ve oldukça değer
bulmuştur bu iddialar, Kibris Türk'tür
(tam emin değilim isminden bilen varsa
düzeltsin) derneğinin başkanının Can
Dündar'a yaptığı "demokrat parti başkanı
Adnan Menderes bana "mitin teşvik ettiği
bi çocuk şurayı bombalasın da tekrar
destek toplayalım (bu tarz bir şey)"
demişti olaylardan önce" açıklaması bu
iddiayı doğrular niteliktedir ayrıca,(((
Atatürk'ün evinin bombalanması haberinin
1 saat sonrasında 300bin ikinci baskı
gazetenin piyasaya sürülmesi o zamanki
baskı, matbaa koşullarını düşününce
"acaba daha önceden mi hazırlatılmıştı"
)))şüphelerini uyandırmıyor değil (miş),
daha sonra Yunan emniyet güçleri
bombalayanı tutuklamışlar ama bombayı
getiren konsolosa dokunamamışlar, şu
anda bombaladığı iddia edilip hapse
girip çıkan şahsiyet emniyet
müdürlüğünde yüksek bir kademede görev
yapmaktadır.
Istanbul'u utanca boyayan bu iki gun
icinde; 3 olu, 30 yarali, 73 kilise, 8
ayazma, 2 manastir, 1 fabrika, 3.584'ü
rumlara ait olmak uzere, 5.538 ev ve
dukkanin tahrip edilmesi kayitlara gecen
bilancodur.
O günün akşam saatlerine gelindiğinde
artık kentin ayaktakımı da saldırılara
karışmış. Bunlar arasında hamallar,
işsiz kent sakinleri, kente yeni
taşınmış ve yoksulluk içinde yaşayan
köylüler varmış. Bu da o sıralarda
sosyo-ekonomik hoşnutsuzluğun artmış
olduğunu göstermektedir. Oyle
ki...ayaklanmanın ertesi günü, yoksul
kent sakinleri yağmaladıkları
dükkanlardan aldıkları yeni ayakkabıları
belki de yaşamlarında ilk defa
giydiklerinden, Istanbul sokakları eski
ayakkabılarla dolmuş...
Nedense gerek sözlükte, gerek reel
yaşamda söz edilmesinden hoşlanılmayan,
hem Türk milliyetçileri, hem solcular,
hem de mağdurları (anlaşılamaz)
tarafından tuhaf bir şekilde hasır altı
edilmeye çalışılan yakın Türkiye
tarihi'nin önemli bir bölümünü oluşturan
hadise...
Oncesinde, tipki Maras olaylarında ve
digerlerinde oldugu gibi bir takim
kimligi belirsiz kisilerce (!) halk
arasinda garimuslimlerin muslumanlarin
haklarini caldigi ve mallarinin ehl-i
muslim'e helal oldugunu anlatan
brosurlerin dagitildigi, bazi yerlerde
ise bu minvalde hutbelerin okundugu,
"insanlik" utanci olay.
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 03/09/2008 : 12:34:37
--------------------------------------------------------------------------------
Tamamen bilinçli, öngörülü ve planlı
olarak tezgahlanan 6-7 Eylül olayları,
Cumhuriyetçin vitrininde duran büyük
şehirlerdeki etnik unsurlarının da son
bir hamleyle yok edilmeleri girişimiydi.
Devlet, bu politikasını hem o günlerde
sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde
bir şantaj, hem de İstanbul ve İzmir’in
kadim halklarından kurtulma için bir
fırsat olarak kullandı. Olayları
“Komünist tahriki” diye sunmakla da dış
tepkileri önlemeye çalıştığı gibi ve
sosyalistlere yeni saldırı bahanesi
yaratarak bir taşla bir kaç kuş vurmaya
çalıştı. Bu olaylar tüm sonuçlarıyla
TC’nin temel devlet politikalarına
hizmet etti. Öyle ki 1960 darbesinde DP
Hükümetinin yargılanmasında bile işe
yaradı..
Saldırılar, Atatürk’ün Selanik’te
doğduğu eve Yunanlılarca bir bomba
atıldığı haberinin 6 Eylül günü saat 13
ajansında radyodan okunması ve bu
haberin “İstanbul Ekspres” adlı akşam
gazetesinin saat 16-17 arasında yaptığı
2. baskısında duyurulmasıyla “start”
almış oldu. İstanbul Ekspres, MİT
mensubu Mithat Perin’ın çıkardığı DP
yanlısı bir gazetedir.
Beyoğlu İstiklâl caddesinde Türk bayrağı
asarak önlem almış olanların dışında ve
daha önce tertipçiler tarafından
işaretlenmiş tüm dükkanlar yerle bir
edilmişti. Örgütlendirilmiş ve
kışkırtılmış çapulcu kalabalıklar
tarafından Taksim, Arnavutköy, Ortaköy,
Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Gedikpaşa,
Çarşıkapı, Kumkapı ve Bakırköy de
aralarında olmak üzere 52 yerde birden
aynı anda çıkarılan yangınlarla tarihi,
ulusal, kültürel ve sanat varlıkları bir
gecede yakılıp kül edildi; yıkıldı,
yağmalandı. İstiklal caddesi baştan
ayağı tek bir dükkan kalmamacasına
yağmalanmıştı. Yollar boydan boya
kırılıp dökülmüş, parça parça edilmiş
eşyalarla doluydu. Ellerine kazma,
kürek, balyoz ne bulmuşsa kırılıp
dökülecek Rum, Ermeni evi, işyeri arayan
grupları şehrin dört bir yanında sabaha
kadar terör estirdi. Tünel’deki Embros,
Apoyevmatini, Tahidromos gibi Rumca
yayın yapan gazetelerin idarehaneleri;
Patrik’in Tarabya’daki evi ateşe
verildi. Rum ve Ermeni hastanelerine
bile saldırılarak yangınlar çıkarılmış,
gayri Müslim mezarlıkları açılarak
cesetler sokaklarda sürünür olmuştu.
Milli Eğitim Bakanlığının resmi
verilerine göre, İstanbul’da ilk, orta
ve lise derecesinde 32 Rum ve 8 Ermeni
okulu tahrip edilmişti. İstanbul’da 74
kilise vardı. 70’i aynı zamanda yakılıp
yıkılmıştı. Kiliseler dışında bir Havra,
8 Ayazma, 2 Manastır, 3 bin 584’ü
Rumlara diğeri Ermeni ve Musevilere ait
5 bin 538 gayrimenkul tamamen yakıldı.
İzmir’de Yunan konsolosluğu ile Fuardaki
Yunan pavyonu ve Yunan kilisesi tamamen
yakıldı, sahildeki iki Rum motoru
batırıldı.
Ankara’da ve diğer bazı taşra
kentlerinde ise her nasılsa kalmış olan
Rum ve Ermenilerin kilise ve işyerleri
de bu kıyımdan nasiplerini aldılar. Asıl
büyük yıkımın yaşandığı İstanbul ise
tarihinin en büyük toplumsal
felaketlerinden birini yaşamaktaydı.
15 Ekim 1955 tarihi itibariyle 4 bin 333
kişinin toplam 69 milyon 578 bin 744 TL
zarar gördüğü beyan edilmişti. Oysa bu
rakamın gerçeğin çok küçük bir kısmı
olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bir tek
kilisede bile tahrip edilip yağmalanan
antika sanat eserlerinin değeri bile bu
kadar edebilir. Gazeteci Haşim Akman’ın
dediği gibi “Tahrip edilen malların
değeri gerçekten de inanılmaz
boyutlardaydı. Ama İstanbul’un 500
yıllık çok kültürlü yapısına düşen
bomba, hiç bir şeyle kıyaslanamayacak
ölçüdeydi.”
O sıralarda DP İstanbul milletvekili
olan Aleksandros Haçopulos, TBMM’de
yaptığı konuşmada Polisin tahrip ve
yağma yapanları koruduğuna , örnekler
verirken Büyük Ada’ya polisin gözleri
önünde kayıklarla gelen 200-300
civarında kişinin Rum ev ve işyerlerini
tahrip ettikten sonra yine polisin
gözleri önünde elleri kollarını
sallayarak Adayı terk ettiklerini
belirtmektedir. Kendi evi de saldırıya
uğrayan Haçopulos olayı şöyle
anlatmaktadır.
“.. Evimin yanında polis karakolu
bulunmaktadır. Bizi tanırlar, anne ve
babamı bilirler. Tahripçiler evin içine
giriyor, ev tamamiyle tahrip ediliyor ve
evimin önünde duran silahlı jandarmalar
hiç müdahale etmiyor. Bu hadisede
diyebilirim ki evim değil, tahripçiler
muhafaza edilmiştir. Babam ve annem 80
yaşındadır. Yataktan aşağı atılmış ve
gece yarısı, yatakları dahil Her şeyleri
tahrip edilmiştir. Başbakanlık Müsteşarı
Salih Korur evimin halini gözleriyle
görmüştür. ...
Sarf ettikleri cümleler de şunlardır;
kırın, yıkın, mebusun evini. Bedavadan
para alıyor.”
Bir iktidar partisi milletvekilinin
evinin, yaşlı ana-babasının jandarma ve
polisin gözleri önünde gece yarısı
saldırıya uğraması, diğer insanların ne
gibi bir şiddet ve kıyıcılıkla karşı
karşıya kalmış olduklarını çarpıcı
biçimde ortaya koymaktadır.
cevdet
Eyüpoğulları
Türkiye
1754 mesaj Detay - 06/09/2008 : 01:49:41
--------------------------------------------------------------------------------
bora arkadaşım bu yıkılan yerler
buradaki azınlıklara yapıldıda
yunanisdanda bulgarisdanda bosnada veya
başka ülkelerde yaşıyan türk azınlıklara
yapılmadımı bunlardanda örnek verirseniz
sevinirim mesela en basiti belene kampı
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 08/09/2008 : 07:43:21
--------------------------------------------------------------------------------
Cevdet Bey
Yunanistan dilinden iki kelime
bilirim.Kalayne ve katalabes.Bu iki
kelimeyi dogru yazdigimdan da emin
degilim. Bulgarca bir kelime
bilmem.Bosna'da ne dil konusulur bilmem.
Bu ulkelerde neler olmus ben
bilmem(Bosna ile alakali az da olsa
bilgi sahibiyim)
6-7 eylul de ise akli çok seye eren bir
genç idim.Bazi seyleri de gozlerimle
gordum.Ustelik iki goze sahip oldugumdan
gorduklerim çok belirgindi.
Isimlerini verdiginiz ulkelerde
Turk'lerin maruz kaldiklari olaylari
gozlerinizle gormediginiz halde
yazarsaniz ben ve diger arkadaslar da
ogrenmis olurlar.
Selamlar
cevdet
Eyüpoğulları
Türkiye
1754 mesaj Detay - 11/09/2008 : 05:40:32
--------------------------------------------------------------------------------
evet tabiiki görmedim ama göce zorlanan
türkleri gördüm belene kampındaki
insanlarıda gördüm aynı alman nazi
sistemi rahmetli turgut özalın sayesinde
çoğu son anda kurtuldu bu dediklerim
bulgarların oradaki türk azınlığa
yaptıkları eski değil bundan 18 yıl önce
yani en azından 1915 olayları kadar uzak
değil
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 12/09/2008 : 12:45:15
--------------------------------------------------------------------------------
Hasan Pulur
11-9-2008
BAZI geçmiş olayları anımsayıp “Daha dün
gibi!” deriz; bazıları ise tarihin
dehlizlerinde kaybolmuşlardır,
hatırlamak bile istemeyiz.
Geçen gün takvimde bir not vardı:
“6-7 Eylül olayları”
* * *
İÇİNDE yaşadığımız halde, bu olayı
öylesine unutmuşuz ki, cumhuriyet
tarihinin en rezil sayfalarından biri.
Siyasi iktidar Kıbrıs görüşmelerine
baskı yapmak için bir gece (6-7 Eylül
1955) İstanbul’u yağmalatır, yakıp
yıktırır, İngilizlere ve Yunanlılara
“Türk halkının Kıbrıs konusunda ne kadar
hassas olduğunu gösterecektir.”
Gösterdik, rezil olduk. Hedef önce
azınlıklar, başta Rumlar, sonunda da
toptan yağma...
* * *
O geceyi Beyoğlu’nda sabahladık, polis
aciz kalmıştı, sonunda asker geldi,
sıkıyönetim ilan edildi, İstiklal
Caddesi’nden geçilemiyordu, tahrip
edilen, yağmalanan mallar yığılmıştı,
kilise ateşe verilmişti, çapulcular
tekne tutup Büyükada’ya kadar
gitmişlerdi.
Rahmetli Fuat Köprülü’nün (Demokrat
Parti’nin dört kurucusundan biri)
“Dedikse bu kadar demedik!” lafını
ağzından kaçırmış olması planı açığa
çıkardı.
* * *
BİRKAÇ sıkıyönetim kararı:
“- Hükümeti tenkit etmek yasaktır.
- Hükümetin çalışmalarını etkileyecek
biçimde yazılar yasaktır.
- Sıkıyönetim çalışmalarıyla ilgili
haberler yasaktır.
- NATO devletleriyle ilgili haberler
yasaktır.
- Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri
yazılmayacaktır. (Örneğin ekmek almak
için fırınların önünde sıra
bekleyenlerin resmini koyamazsınız.)
- Olayları komünistlerden başkalarının
yaptığı yolunda yazı ve yorumlar
yasaktır.
- Olaylarla ilgili haber ve resimler
yasaktır.
- İkinci baskı yapmak yasaktır.”
* * *
ATATÜRK’ün Selanik’teki evine bomba
konuldu diye kışkırtılan halk sonunda
İstanbul’u vandal istilasından çıkmışa
döndürmüştü, mezarlıklar bile tahrip
edildi.
“6-7 Eylül olayları”ndan aklımızda kalan
bir anı da Sıkıyönetim Komutanı
Korgeneral Nurettin Aknoz’un tebliği ve
emirleriydi.
Her emir ve tebliğ “Men ettim” ya da
“Yasakladım” diye biterdi. Muhterem daha
sonra Tekirdağ DP milletvekili oldu.
Halkın kaldırımdan inip caddelerde
yürümesi yasaklanmıştı. İsmet Paşa’nın
“Çetin İmtihan” başlıklı yazısını
yayımlayan gazetelerin basılıp
dağıtılması men edilmişti.
“Hükümeti eleştirmek yasaklanmıştır.”
“Gerçekleri yazan gazetelerin dağıtımı
men edilmiştir.”
* * *
BİRAZ da şaka...
Ahhh, biri de bugünlerde böyle emirler
verebilse, yasaklar koyabilse...
Kim mi?
Hangi gönülde, hangi aslanın yattığını
bilebilmek mümkün mü?
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 13/09/2008 : 11:05:06
--------------------------------------------------------------------------------
Aziz Nesin, "Salkım Salkım Asılacak
Adamlar" isimli kitabında olayları, şu
satırlarla değerlendirecekti: "6-7 Eylül
olayının gerçek sorumlu ve suçlusu
Menderes hükümetiydi. O olayın çapulcu,
talancı ve yağmacıları da hükümetin
elaltından kışkırtıp sonradan
dizginleyemediği ayaktakımı
(lümpenlerdi. Peki, biz neydik? Hücreye
atılanlardan hiç birimizin bu olayla
uzaktan yakından en küçük bir ilişkimiz
yoktu. Ben hiç olmazsa olay gecesini az
çok yaşamıştım. İçimizde 6-7 Eylül
olaylarını gazeteden öğrenen bile
vardı."
6-7 Eylül'den sonra Türkiye'de yaşayan
gayrimüslimler için artık hiçbir şey
eskisi gibi olmayacaktı. 6-7 Eylül'de
sadece Rumlar değil aynı zamanda
Ermeniler, Yahudiler ve Beyaz Ruslar da
saldırılara maruz kalmıştı. Cumhuriyet
ile birlikte yaşanan 1923 Türk-Yunan
Nüfus Mübadelesi, 1934 Trakya Olayları,
1941 Amele Taburları, 1942 Varlık
Vergisi'nin izleri henüz taze iken bu
kez derin bir yara daha açılacaktı.
Rumların büyük bir bölümü önce 1955'te,
sonra 1964, 1974 ve 1981'de ülkeyi terk
edecekti...
MUHTEŞEM BİR ÖRGÜTLENME!
Peki gerçekte ne olmuştu? 1955'te Kıbrıs
üzerine görüşmeler sürdüren Türk
hükümeti, güçlü bir destek arayışı
içindeydi. Bütün dünyada ses getirecek
kuvvetli bir destek. Destek yoksa
yaratmak gerekir, diyerek Atatürk'ün
evine ses bombası atılır...
Ya bu "tertip olaya" karıştığı iddia
edilenler? Olayın ardından tesadüf bu
ya, hemen hepsi bir şekilde önemli
konumlar elde ederler. Selanik'teki eve
bomba atmakla suçlanan öğrenci Oktay
Engin, olaydan sonra Emniyet
Teşkilatı'nda çalışmaya başlar ve yıllar
sonra Nevşehir Valisi olarak emekli
olur. Selanik Konsolosluğu görevlileri
"Büyükelçi" olarak emekli olurlar.
İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin
DP'den milletvekili, yazıişleri müdürü
Gökçin Sipahioğlu ise uluslararası bir
ajansın sahibi olacaktır. Tamamen
tesadüf!..
'SADECE ONLAR MI SUÇLUDUR?'
O dönemde Özel Harp Birimi'nde görevli
bir subay olan Orgeneral Sabri
Yirmibeşoğlu, 1991'de gazeteci Fatih
Güllapoğlu'na verdiği röportajda: "6-7
Eylül'de bir Özel Harp işidir ve iyi bir
örgütlenmeydi. Amacına ulaştı. Sorarım
size bu muhteşem örgütlenme değil
miydi?" diyerek olayın karanlıkta kalan
yanına dikkat çeker. 27 Mayıs Yassıada
Mahkemeleri'nde DP yöneticileri, 6-7
Eylül Olayları'nı tertiplemekten suçlu
bulunur. Bulunur da, sadece onlar mı
suçludur?
Yaşananlar unutulmadı. 6-7 Eylül'ün
üzerinden elli iki yıl geçti. "6-7
Eylül" olmadı, diyen milliyetçiler /
ulusalcılar nasıl utanmadan, nasıl
sıkılmadan bu yalanı söylemeye devam
ediyorlar, anlamak mümkün değil.
Yaşayanların hepsi yalan söylüyor
diyelim, ya fotoğraflar? Fotoğraflar
yalan söylemez! O yüzden bu yalanı
sürdürenler, hâlâ aynalara
bakamıyorlar...
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 13/09/2008 : 11:16:26
--------------------------------------------------------------------------------
Osmanlı Devletinin gerileme döneminde
dahi azınlıkların mallarına
dokunulmamıştı. Öyle ki, devlet borç
içinde kıvranıyorken bile, zenginlik
içinde yaşayan gayrimüslimlerin
mallarına dokunulmuyordu. Peki, ne
olmuştu da böylesine üzücü bir durum
meydana gelmişti.
Bazıları “Milletimizin dinî ve ahlâkî
değerleri dejenere olduğu için bu vahim
olaylar meydana gelmiştir” diyebilir.
Lakin ben öyle düşünmüyorum. Milletimiz,
Batılıların ve içteki münafıkların onca
emek ve tertibine rağmen değerlerini
kaybetmemiştir. Fakat “devletin önemli
mevkilerini işgal eden bazı kimselerin
bir kısmı bilerek, bir kısmı da bilmeden
alet olmuşlardır” diyebilirim. Zaten
“merd-i Kıptî şecaat arz ederken
sirkatini söylermiş” misali, yaptıkları
yanlışlıkları övünç vesilesi olarak
hatıralarında yayınlıyorlar. Gerçi Nokta
dergisinin kapanmasına sebep olan
olaylarda bir tanesi hatıralarını inkâr
etti, ama inkâr etmeyenler de var.
Hızını alamayan tertipçiler 28 Şubat
döneminde de eski alışkanlıklarını devam
ettirerek “post modern darbe” yapmaya
muvaffak oldular. Medyayı da kendilerine
alet ederek güya “din adamı” kılığındaki
yüzlerce provokatörü kullandılar.
Sonunda Hükümet alaşağı edildi.
Krizlerle, hortumlarla dolu çok değerli
bir 10 yılımızı kaybettik. Artık bir
ders almak zamanı geldi. Toplum
mühendislerine “artık yeter” dememiz
gerekiyor. Hiç olmazsa yıldönümü
günlerinde kurulan bu tuzakları gözler
önüne sermemiz lâzım.
İnsanlar bir parça dikkatli inceleseler
Menemen olaylarının da bir provokasyon,
yani kışkırtma olduğunu göreceklerdir.
Serbest Fırka, cumhuriyet döneminin ilk
yerel seçiminde önemli başarılara imza
atmıştı. Menemen ilçesi de bunlardan
biriydi. Ne yapıp edip halkın egemen
olmasına tedbir almak gerekiyordu.
Sonunda haşhaşiyi, yani eroin müptelası
bir adamı bularak güya “isyan teşebbüsü”
başlattılar. Sadece Menemen’de değil,
ülkenin birçok yerinde mahkemeler
kuruldu. Yüzlerce masum insan idam
edildi. Tabiî, Serbest Fırka da
kapatıldı.
Tarihimizde daha bunun gibi nice olay
var. Yakın Tarih Ansiklopedisine
müracaat ederseniz, bir kısmını
detayları ile öğrenebilirsiniz.
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 20/09/2008 : 11:09:27
--------------------------------------------------------------------------------
"Atatürk'ün evine bomba atıldı."
Artık MİT'e hizmet ettiği bilinen bir
gazetecinin servis ettiği, yine gizli
servise hizmet eden bir gazete
yöneticisinin manşet yaptığı bu yalan
haber, tarihimizin en karanlık
sayfalarından birinin açılmasına yol
açtı.
Beyoğlu'nda azınlıklara ait ev ve
işyerleri zaten bir gece önceden
işaretlenmişti.
Ertesi gün özel hazırlanmış serseriler
güruhu sokaklara salındı ve
tertipçilerin gösterdiği hedefler yerle
bir edildi.
Saldırıdan nasibini alan yerler arasında
kiliseler bile vardı.
İstanbul'daki 72 kilisenin 70'i tahrip
edildi.
Milyonlarca dolarlık hasar meydana
geldi, 13-16 arası Rum, bir Ermeni
yurttaşımız hayatını kaybetti.
Korkunç olayların ardından binlerce Rum
akın halinde Yunanistan'a göç etmek
zorunda kaldı, İstanbul rengini, sesini
yitirdi.
Bugün geri dönüp baktığımızda 6-7 Eylül
olaylarının Lozan'da eksik kalan bir
süreci tamamlamak üzere tezgahlandığını
açıkça görüyoruz.
İstanbul Rumları mübadele kapsamına
sokulamamış ve geride kalmıştır.
1955'teki olaylar zorunlu mübadele
olarak nitelenebilir.
Ulus devleti yabancı unsurlarından
ayıklama sürecinin bir parçasıydı 6-7
Eylül olayları.
Bugünün uluslararası hukuk anlayışı
çerçevesinde dönemin yöneticilerinin
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde
yargılanması gerekirdi.
Yargılanmadıkları için benzer bir tezgah
yıllar sonra Kahramanmaraş'ta ve
Çorum'da devreye sokuldu.
Yine evler işaretlendi. Bu kez kurbanlar
Alevi yurttaşlarımızdı.
bora bora
Üye
309 mesaj Detay - 03/10/2008 : 09:36:57
--------------------------------------------------------------------------------
İstanbul birbirine girdi. Yağmacıların
giremedği tek mahalle Cevizlik oldu. O
bir çok kişinin kahramanıydı!
6-7 Eylül 1955′te İstanbul’un her
tarafında azınlıklara ait ev ve
dükkânlar yağmalandı. Ancak yağmacılar,
sadece bir mahalleye giremedi. Çünkü bir
Türk subayı silahı ve üniformasıyla
sokağa çıkarak yağmacıların mahalleye
girmesine izin vermedi. O subay sonradan
Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na kadar
yükseldi ..
5 Eylül 1955 gece yarısı Selanik’te
Atatürk’ün evinde bir bomba patladı.
Aslında bomba binanın bahçesine
atılmıştı ve sadece binanın camları
kırılmıştı. Ama patlama tam da Kıbrıs
sorununun Türkiye’nin iç politikasını
belirlemeye başladığı döneme denk
gelmişti. Kitlelerin “Kıbrıs Türk’tür,
Türk kalacaktır” sloganıyla yollara
döküldüğü günlerdi.
6-7 Eylül’ü tetikleyen manşet!
Ertesi gün İstanbul Ekspres gazetesi
haberi Türkiye’ye duyurdu. Kıbrıs
Türktür Cemiyeti de protesto yürüyüşleri
organize etti. Ama bu yürüyüşler,
Türkiye tarihine büyük harflerle ‘utanç
gecesi’ olarak yazılan 6-7 Eylül
olaylarının başlangıcı oldu. Aslında
hazırlıklar çok önceden başlamıştı.
Ağustos ayının ortalarından itibaren
azınlıklar her sabah kapılarına ve
duvarlarına çizilen haç figürleriyle
uyanıyorlardı. Kendilerine yönelik
tehdidin farkında olan azınlıklar,
uyanır uyanmaz hemen bu işaretleri
siliyordu. Ama, ertesi sabah yine aynı
işaretleri buluyorlardı. Yine evlerinin
yakınlarında sopa, testere, kaynak
makinesi, demir makaslar hatta tırpan
gibi kesici aletlerle dolu kamyon ve
kamyonetler hazır bekliyordu. İşte bomba
haberi sanki işaret fişeği oldu.
Tüm İstanbul’da eylem var!
Olayları ilk Beyoğlu’nda patlak verdi.
Kurtuluş, Nişantaşı, İstinye, Yeniköy,
Eminönü, Yedikule, Bakırköy, Fatih ve
Eyüp’te azınlıkların ev ve işyerlerine
saldıralar düzenlendi. Olaylar Moda ve
Adalar’a da sıçradı. Eli sopalı, baltalı
yağmacılar taş üstünde taş bırakmıyordu;
dükkânları yağmalıyor, evlerdeki
eşyaları camlardan aşağı atıyor,
papazlara saldırıyor, kiliseleri,
mezarlıkları yıkıp yakıyordu. Hatta
mezarları açılıp çıkartılan iskeletler
yakılıyordu. Polis ve asker olayları
seyretmekle yetiniyordu. Yer yer “Bu
apartmanda Rum yoktur” diyerek,
komşularını kurtaran Türkler vardı.
Orgeneral oldu!
İstanbul bir savaş meydanına dönmüştü.
Yağmanın ve korkunun dehşet saçtığı
semtlerden biri de Bakırköy’dü.
Yağmacıların buluşma noktası İstanbul
Caddesi’ydi. Buradaki dükkânların büyük
bölümü azınlıklara aitti. Sonra gruplar
halinde mahallelere dağılıp elebaşların
ellerindeki listede yer alan azınlık ev
dükkanlarına saldırdılar. Ama bir tek
mahalleye girmediler: Cevizlik. Üstelik
Cevizlik, yağma hareketinin başladığı
nokta olan İstanbul Caddesi’nin
bitişiğindeydi.
Paşa komşuları için nefer oldu!
Mahalleye girmek isteyen yağmacılar
karşılarında Kurmay Albay Reşat Mater’i
buldu. Hava Okulları Komutanlığı Kurmay
Başkanı Reşat Mater, şans eseri o hafta
izinliydi ve ailesinin yanına İstanbul’a
gelmişti. Mater ailesi Muhasebeciler
Sokağı’nda üç katlı ahşap bir binada
yaşıyordu. Yağma hareketini haber alan
Reşat Mater, Rum ve Ermeni komşularını
korumak amacıyla hemen sokağa fırladı.
Üstünde üniforması, elinde silahıyla…
Komutanı sokakta gören mahallenin
erkekleri de yardıma koştu. Kiminin
elinde süpürge sapı, kiminde demir
parçası… Bir anda yağmacılara karşı
sokağın girişinde set oluşturuldu.
Mater, ayrıca Rum ve Ermeni komşularına
komşularını evine aldı. Mahalleye gelen
yağmacılar karşılarında silahlı bir
albayı görünce şaşırdılar. Gelen gruplar
geri dönmek zorunda kaldı. İşte o gece
Albay Reşat Mater sayesinde altı
sokaktan oluşan Cevizlik Mahallesi’ndeki
tek bir azınlık evi veya dükkânı
yağmalanmadı. Mater, ordu içinde de çok
sevilen bir isimdi. Olaylardan dört yıl
sonra tuğgeneralliğe terfi etti, 3. Hava
Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı.
Tümgeneral rütbesiyle de Genelkurmay
Lojistik Başkanlığı ya
|