.29 Mart Seçimleri
AKP için yeni bir milat

Merkez sağda şu anda herkesin iştahı
kabardı Prof. Ayata, “Herkes, ‘Bak
gördün mü, biz de büyük bir parça
ısırabiliriz’ diyor
Türkiye'de tünelin ucu göründü!
Seçimlerle ilgili çok ilginç bir yorum
geldi.
Devrim Sevimay / Milliyet
Bu iştah kabarmalarına karşı AKP ciddi
bir strateji koymazsa, bir değil iki-üç
alanda birden zaafa uğrayabilir. Çünkü
AKP’nin artık hem ideolojik oyu
tehlikede, hem de zaten akışkan olan oyu
tehlikede. Akışkan oyu merkez sağa,
ideolojik oyu Saadet’e kaçabilir” diyor
Bir haftadır seçim konuşuyoruz diye bu
konu bitti sanmadınız umarız. Bu konu
bitmez. Ta 2011’e kadar satır aralarında
ya da iri puntolarla, ama hep 29 Mart
konuşulacak. Bundan sonra atılan ya da
atılamayan her adımda 29 Mart’ın izleri
olacak.
Belki seçmen, bir tür Dilber hanım
edasıyla “Ben lafımı ortaya koydum.
Beğenen alır götürür, beğenmeyen bırakır
gider” demiş ve bizzat kendisi olay
yerinden çoktan uzaklaşmış olabilir,
ancak öyle bir iş yaptı ki, artık Ankara
onu kafasından hiç atamayacak. Herkes
unutsa 29 Mart’ı, Başbakan ve CHP Lideri
unutamayacak. Bugün Obama’yı ağırlarken
dahi akıllarının köşesinde hep 29 Mart
asılı kalacak.
29 Mart seçimi, 48 milyon sayfalık koca
bir kitap. Bizler bu kitabın bir
haftadır sadece “İçindekiler” bölümünü
okuduk, şimdi ise ünlü sosyolog Prof.
Dr.Sencer Ayata’yla birkaç iri başlığına
göz atacağız:
“AKP, SP’YE 3-5 PUAN BIRAKSIN, MERKEZ
SAĞ OLSUN”
- Sizce 29 Mart’a bakarak, AKP’nin
bundan sonraki en önemli stratejisi ne
olmalı?
İlk düşünmesi gereken şey her geçen gün
güçlenen içindeki sınıfsal ayrışma.
- “Sınıfsal ayrışma” derken?
AKP iktidara gelir gelmez baş döndürücü
bir hızla kendi sermaye sınıfını
yaratmaya çalıştı. Bunu o kadar hızlı
yaptı ki herkes aynı anda zenginleşemedi
ve AKP’nin sermaye sınıfıyla AKP’nin
bizzat kendi seçmeni arasındaki uçurum
açıldı. Biz buna “sınıfsal ayrışma”
diyelim. Yani Numan Kurtulmuş’un “Harun
gibi geldiler Karun gibi oldular” diye
özetlediği boyut.
- Bu AKP için çok mu hayati bir konu?
Bakın ben uzun bir süredir şu soruyu
soruyordum kendime: AKP’de bir sınıfsal
ayrışma var, bunun da siyasete mutlaka
yansımaları olacak, ama acaba bu AKP’nin
içinde iki farklı grup şeklinde mi
belirecek, yoksa iki parti olarak mı
ortaya çıkacak? Şimdi SP’nin çıkışı
bunun partiler arasında olabileceği
ihtimalini doğurdu. Çünkü Saadet tamamen
bu sınıfsal ayrışmanın üzerine giderek
bir “Müslüman sol” söylem geliştiriyor.
Kendini AKP’nin klasik İslami tabanı
içinde oturtmaya çalıştığı eksen o
ayrışma noktası.
- Tutar mı?
Ben sorayım: Türkiye’de merkez sağ ne
zaman bitti? Demirel’in kurduğu dengeler
bozulduğu zaman. Yani esas olarak
ekonomik bir elitin kısa dönem
çıkarlarına yanıt vermeye çalışıp, kent
çeperindeki yoksulların günlük
sorunlarından koptuğu anda. Peki AKP ne
zaman gündeme geldi? Merkez sağ bitince.
Peki şu anda ne yapıyor? Giderek yeni
ekonomik elitlerin partisi haline
geliyor. Onun boşluğunu doldurmaya
çalışan kim? SP. Evet, belki Saadet çok
büyük kitlesel oy almayabilir, ama bu
seçimde bile eğer Davos olmasaydı SP
yüzde 7-8’e çıkardı.
- Peki sınıfsal ayrışma bu noktaya
geldikten sonra AKP ne yapabilir?
AKP’ye “Bırakın oylarınızın yüzde
üç-beşini daha SP alsın, siz merkez
sağın partisi olun” diyenler var; ben
onlara katılıyorum. Tabii ki yine o oyu
almak için mücadele verirler, ama eğer
diğer yüzde 30-35’e sahip çıkarsa merkez
sağdan kendilerine alternatif çıkmasına
izin vermemiş olurlar.
Kaldı ki şöyle de bir şey var: Krizden
ne zaman çıkılacağını bilmiyoruz.
AKP’nin hem kamu hizmetleri olarak hem
de sosyal yardım olarak halka
götürecekleri artık daha sınırlı. Yani
AKP’nin “merhamet sektörü”nde de bir
çözülme olabilir. Dolayısıyla sosyal
yardımlaşma kanadında da tıpkı geçmişte
merkez sağda olduğu gibi aşınmalar
yaşanabilir.
BÜYÜK SERMAYE-AKP ARASINDAKİ ÇATLAK
DÜZELEBİLİR
- Yalnız AKP, “Ben artık merkez sağım”
dediği anda olabilir mi?
Olabilir, ama o noktada da şöyle bir
ikilemle karşı karşıya kalır: AKP ile
yerleşik büyük sermaye kesimi arasında
dört beş yıl süren mutabakatta ciddi
sorunlar var. Bu mutabakat ekonominin
iyi yürütülmesine karşılık iş dünyasının
kültür konusunda fazla sesini
çıkartmamasına dayanıyordu. Eğer AKP
merkez sağ olmaya karar verirse şimdi bu
büyük sermayeyle arasında büyüyen
çatlağı düzeltmesi gerekecek.
- O zaman AKP de bu işe hiç soyunmaz ve
2011’e kadar elindekileri koruyarak
devam etmeyi tercih edebilir?
Siyasi partilerin klasik refleksi de
budur zaten. Stratejik düşünmek yerine
“Elimdekilerin hepsini tutayım,
hiçbirini kimseye kaptıramayayım”
derler. Ama tabii hepsini elimde tutayım
derken çoğundan da olabilirler.
- Böyle bir tehlike var mı?
Emin olun merkez sağda şu anda herkesin
iştahı kabardı. Herkes “Bak gördün mü,
biz de büyük bir parça ısırabiliriz”
diyor. Aynı şekilde SP’de de, MHP’de de
iştahlar kabardı. Bu iştah kabarmalarına
karşı AKP ciddi bir strateji koymazsa
bir değil iki-üç alanda birden zaafa
uğrayabilir. Çünkü AKP’nin artık hem
ideolojik oyu tehlikede, hem de zaten
akışkan olan oyu tehlikede. Akışkan oyu
merkez sağa, ideolojik oyu Saadet’e
kaçabilir.
AKP’DE HÜSRAN YARATAN YÜZDE 38 DEĞİL, ÜÇ
YÜKLEME
- Yani 2011 için yeniden yüzde 47’yi
hedeflemek yerine yüzde 35 civarı daha
mı gerçekçi sizce?
Bir kere şunu mutlaka söylemeliyiz:
Türkiye’nin kültürel ve sınıfsal ayrışma
koşullarında yüzde 30-40 arasındaki oy
olağanüstü bir seçim başarısıdır. Zaten
AKP de 29 Mart’ta bir seçim hezimetine
uğramadı. İktidarın temelinde bir
değişim olmadı.
- AKP’lilerin o kadar da üzülmelerine
gerek yok mu yani?
Bakın tekrar çekinmeden söylerim: Yüzde
38, bir siyasi parti için çok büyük
başarıdır. Bülent Ecevit son koalisyon
hükümetini yüzde 24 oy aldığı için
başbakan olarak kurdu. Ancak buna rağmen
dikkat ederseniz AKP’yi savunan
düşünürler ve AKP liderleri büyük bir
hüsran içindeler.
- Niye?
Çünkü birtakım çevreler AKP’ye başından
beri üç büyük anlam yüklediler: 1- AKP
Türk toplumundaki büyük bir tarihi
sapmayı düzelten harekettir. 2- Türk
toplumu benim toplumumdur, her şey
seçmene kalırsa o toplumdan benden başka
irade çıkmaz. 3- Türkiye’de bu toplumla
hiç bağdaşmayacak yabancı kültürleri
savunan küçük gruplar var. O gruplar
elbette eriyip yok olup gidecekler.
Şimdi bu yüklemeler yani bir çeşit
“yeryüzü hükümranlığı” misyonu AKP’nin
de dengesini bozdu.
- Peki 29 Mart’ta ne oldu bu anlam
yüklemelerine?
Gerçeğe dönüş başladı. İktidar
sarsılmadı, ama sırf bu yüklemeler
yüzünden iktidarın girdiği “Ben
Türkiye’yi kendi istediğim gibi
biçimlendiririm” iddiası sarsıldı. Ve
bence seçimin AKP için en önemli sonucu
da budur. Yani aslında AKP kendisini
yarı ilahi bir misyon hareketi gibi
değerlendirip, her siyasi parti gibi bir
siyasi parti olarak görmüyordu. O yüzden
aslında şimdi tam bir parti olma
fırsatını yakaladı AKP.
- Nasıl yapacak bunu?
Eğer çeşitli yorumcuların kendisine
atfettiği bu büyük tarihi, felsefi,
toplumsal yüklemelerden kurtulur, tabiri
caizse kendini çok daha seküler,
Avrupa’nın herhangi bir yerindeki
inişleri çıkışları olan normal bir
siyasi parti olarak görmeye başlarsa
rahatlar ve kendi dengesini bulur.
- Bulmazsa?
Unutmayalım ki Türkiye’de CHP hariç çok
büyük partiler kayboldu. AKP’nin sonu da
çok farklı olmayabilir.
“CHP VAROŞLARA GİRSİN” LAFI BOŞ BİR
RETORİK
- Sizce CHP 2011’i hangi anahtarla
açabilir, 29 Mart’tan çıkaracağı sonuç
ne?
Bunun cevabı olarak son zamanda hep
şöyle bir yaklaşım var: Varoşları
kucaklamak. Bu tamamen boş bir retorik.
Çünkü bu basit formül toplumu elitler ve
varoşlar gibi ikiye bölüyor. Oysa böyle
bir nüfus yapısı yok. Toplumun yüzde 5’i
elitler, yüzde 95’i varoşlardan
oluşmuyor. Lise ve üniversite mezunları,
ekonominin modern sektörlerinde
çalışanlar, bir bakıma orta sınıflar
özellikle büyük kentlerde nüfusun yüzde
40’ına yaklaşıyor. Kaldı ki varoşlar
alanına girdiğiniz zaman da karşınıza
çok faklı gruplar çıkıyor. Beş yıldızlı
otelde çalışanın durumu ayrı, küçük bir
zenaat atölyesinde çalışan kalfanın
durumu ayrı, sokak satıcısının apayrı.
- Bunun yerine ne yapmalı?
Bir kere CHP siyasi iletişim sorununu
her konudan uzmanlar ve politikacılarla
birlikte ciddi olarak incelemeli. Varsa
seçkinci yaklaşımları belirleyip bunları
aşmaya çalışmalı. Çünkü bu iş basit
anlamda din ve etnisitenin ötesinde bir
yeni anlayış gerektiriyor.
- Peki tek sorunu bu mu?
Tabii ki her şeyin başı sonu siyasi
iletişim değildir. Hele bir sosyal
demokrat parti için en önde gelen
duygular-çıkarlar değil, fikirlerdir.
Yani vizyonu, projesi, programı, siyasi
iddiasıdır. Ama bakın biz şu ana kadar
şunu söyleyemiyoruz: CHP ortaya müthiş
bir vizyon koydu, bütün yüksek
eğitimliler kendisine oy verdi, ama işte
hay Allah göbeğini kaşıyan adam oy
vermedi? Bunu söyleyebilir miyiz?
- Acaba 29 Mart bunu söyleyemediğimiz
son seçim olabilir mi?
Bakın bence önümüzdeki dönemde CHP
içinde ciddi bir tartışma olacak. Bir
grup biraz boş, “Varoşları kucaklıyorum”
diyerek popülist kültürel bir çizgi
izleyecek. Bir grup da “Ciddi toplumsal
analiz yapalım, yeni orta sınıfı
mobilize ederek sanayi kentlerine,
kadınlara, öğrencilere ulaşalım”
diyecek.
YENİ ORTA SINIFIN KIYMETİNİ NE AKP NE
CHP BİLİYOR
- Yani çıkış yeni orta sınıftan olacak?
Muhakkak, çünkü Türkiye’nin büyüyen
kesimi o orta sınıftır. Ekonomi
büyüdükçe, hizmet ve bilgi sektörü
büyüdükçe, yeni üniversiteler açıldıkça,
ekonominin itici gücü haline geldikçe bu
kesim büyümeye devam edecek.
Tony Blair bu kesimin üzerine oturdu.
Almanya ve İngiltere’de bu kesim yüzde
60-70 oldu. Fabrikadaki kolu pazulu işçi
kesimi artık yüzde 15’lere düştü.
19’uncu yüzyılda bir fabrikada beş
yöneticiye 500 yüz kişi çalışırdı. Şimdi
250 beyaz yakalıya karşı 250 mavi yakalı
çalışıyor.
Peki hangi sınıf büyüdü, tabii ki yeni
orta sınıf büyüdü. Yani Çankaya büyüdü,
Kadıköy büyüdü. Ama biz bunları göz ardı
ediyoruz. Bunların kim olduğunu anlamak
istemiyoruz. AKP sırf bu nedenle giderek
daha fazla zorlanacak, ama CHP de bu
kesimin kıymetini bilmiyor. Bu kesimin
özellikleri, talepleri, beklentileri ve
endişeleri tam olarak anlaşılmıyor.
- Ya işçiler?
İkinci önemli konu da o. CHP’nin emekçi
kesime yönelik hiçbir özel politikası
yok, hiçbir özel çabası yok. Oysa
öncelikle örgütlü emek kesimine, eğitim
düzeyi nispeten yüksek kol emekçilerine
seslenebilmek gerekli. Çünkü aslında beş
yıldızlı otelde çalışan bir garsonun
veya otomotiv sanayindeki vasıflı bir
fabrika işçisinin öncelikle CHP’ye oy
vermesini sağlamak hiç de zor bir şey
değil.
Üstelik bu CHP’yi Anadolu coğrafyasına
daha çok yayar. Samsun, Kayseri, Adana,
Denizli, Manisa, Adapazarı, Kocaeli…
Bakın o zaman oy haritası nasıl değişir.
Dolayısıyla CHP’nin mutlaka bir sanayi
kentleri politikası olması lazım. Tabii
işçiler kadar sanayi odaları ile
birlikte çalışarak ve mutlaka bir sosyal
refah devlet projesi geliştirerek.
- Peki sizce büyük sermaye kesimi,
sosyal refah devleti projesi olan bir
CHP’ye mi ister, yoksa merkez sağ olmayı
tercih etmiş bir AKP’ye mi?
Sermayenin eğilimi her zaman merkez sağ
olmuştur, ancak önümüzdeki soru şu
olacak: Türkiye’de merkez sağ, liberal
bir iş dünyası temelli hareket olarak mı
gelişecek, yoksa daha sosyal adaletçi
bir sosyal demokrat hareket olarak mı?
Eğer AKP merkez sağdan yana bir tercih
kullanmazsa CHP başka bir merkez sağ
parti alternatifine imkân bırakmadan o
alanları doldurabilir.
TÜRKİYE YENİDEN YÜZDE 30-70’E OTURDU
- SP’nin ve MHP’nin artan oylarına
bakarsak daha din ağırlıklı ve
milliyetçi bir toplum oluyoruz,
diyebilir miyiz?
Ben buna birkaç nedenle itiraz ederim:
Birincisi sayısal olarak. CHP, DSP,
küçük sosyalist partiler ve hatta
eskiden SHP’ye oy veren DTP seçmeninin
de bir bölümünü dikkate alırsak
Türkiye’nin yeniden 30-70 sol-sağ
dengesine oturduğunu söyleyebiliriz.
Oysa 2007’de durum 25-75 idi.
İkincisi AKP’nin dinci kimliğine yönelik
ne düşünüyor olursak olalım AKP daha
dünyevi bir parti olma yolunda ilerledi.
Yani AKP’nin de son yedi senelik evrimi
bir radikal İslami hareketten dinci
muhafazakâr kitle partisine dönme
yönünde.
Üçüncüsü MHP de radikal milliyetçi bir
gençlik hareketinden kurumsal bir parti
olma yolunda evrimleşiyor.
- Ya peki SP?
O noktada çok iddialı bir şey
söyleyeceğim size: Ben Türkiye’de ilk
kez tünelin ucunu gördüm.
TÜNELİN UCUNU İLK KEZ GÖRDÜK
- Nasıl tünelin ucu?
Şimdi Türkiye’nin demokrasi deneyiminde
köylü sınıfının çok temel bir rolü
vardır. Yani bir sosyal sınıf olarak
köylünün siyasi davranışı, Türkiye’ye
damgasını vurmuştur... Türkiye yakın
zamana kadar yüzde 80-90 oranında bir
küçük köylü toplumuydu. Kırda iken de bu
kesime merkez sağ hakim oluyordu.
Köylüler dalga dalga kentlere akarak
siyasete ağırlığını koydular artan
muhafazakarlık yönünde... En son büyük
göç dalgası da AKP’yi oluşturdu. AKP bu
anlamda son dalga göçmenlerin
partisidir. Sadece metropollerde değil,
aynı şekilde göçle büyüyen diğer
şehirler hatta kasabalarda bile…
- Peki buradan tünelin ucunu nasıl
gördünüz?
Çünkü ben bu seçimde şunu gördüm:
AKP’nin gideceği yer artık belli, oyları
düşebiliyor bile ve bundan sonra
gidebileceğimiz en muhafazakar eğilim
iki fevkalâde entelektüel liderin
(Kurtulmuş-Bekaroğlu) sürüklediği SP…
Çünkü artık köyden yeni gelecek bir
büyük dalga yok. Köylerdeki oran yüzde
20’ye düştü.
- Ya halihazırda göç etmiş olanlar?
Tüm çalışmalar da şunu gösteriyor:
Kentte kalma süresi uzadıkça, hane halkı
küçüldükçe, eğitim seviyesi yukarı
çıktıkça, gelir yükseldikçe kesinlikle
oy çeşitlenmesi oluyor, kesinlikle
radikalizm kırılıyor. Dolayısıyla
Türkiye’de geriden gelip daha
radikalleşecek bir göç dalgası kalmadı.
AKP’nin de evrimini düşünürsek ben
muhafazakarlaşmanın Türkiye’de gideceği
en uç noktasını gördüğümüz kanısındayım.
CUMHURİYET BİZİ AÇIK TOPLUM YAPTI
- Yani Saadet ve AKP’den ilerisi yok?
Hayır, daha ilerisi yok. Bu anlamda
tünelin ucu görünmüştür. Sınıfsal yapı
-ekonomik büyüme de olursa- daha örgütlü
bir işçi sınıfına doğru, daha yeni orta
sınıfa doğru, mesleklere, eğitime ve
girişimciliğe doğru gelişecektir.
Çünkü bizdeki ayrışmalar büyük ölçüde
sosyal tabaka temeline oturuyor. Yani
CHP’nin oy tabanına baktığınız zaman
üniversite mezunları arasında CHP AKP’yi
neredeyse ikiye katlıyor. Lise mezunları
arasında CHP, AKP’yi yakalıyor. Okuma
yazma bilmeyenler ve diplomasızlar
arasında CHP yüzde onun altına iniyor ve
AKP yüzde altmış düzeyine çıkıyor.
- Bunun anlamı nedir?
Bu şu demek: İki kültürel kutup arasında
eğitim, gelir artışı ve meslek değişimi
yaşandıkça seçmen davranışları da
değişiyor.
- Yani?
Yani bizde kutuplaşmalar kalıcı
olmayabilir. Örneğin Pakistan gibi
kalıplaşmış, belli coğrafi temellere
oturan, her sınıfı içeren kalıcı
etnik-dini bloklar yok. Açık toplum
yani... Bunu da Cumhuriyet sistemi
getirdi. Bizde kadın-erkek,
köylü-kentli, okuyan, kazanan her yere
gelebiliyor. Holdingin başına da
geçebiliyor, başbakan da olabiliyor.
TÜRKİYE’NİN ŞİMDİ GERÇEKTEN BİR
“GÜNEYDOĞU” SORUNU OLDU
- Doğu ve Güneydoğu’da ilk gözünüze
çarpan sonuç ne?
Bir kere bu iki bölgenin de birinci
unsuru AKP. Birçok yerde DTP’yle
arasındaki puan farkı yüzde 10’un dahi
üzerinde. Ama oyları geriledi. İkincisi
DTP. Çok belediye kazandı ve bazı
illerde büyük tırmanış yaşadı. Ama
2002’deki oyu 6.2’den 5.2’ye düşmüş
vaziyette. Çünkü DTP diğer yerlerde
geriliyor.
Yani şunu kastediyorum: Kürt nüfusun
desteğini kazanamıyor hatta bir oranda
kaybediyor. Ama aşağı yukarı yedi ilde
DTP AKP’ye fark atıyor.
- Ne demek bu?
Yani DTP sıkışıyor, ama sıkıştığı yerde
de güçleniyor. DTP artık Doğu
Anadolu’nun güneyinin, Güneydoğu
Anadolu’nun da doğusunun partisi oldu.
- Sonuç?
Sonuç, Türkiye’de şimdi sahiden bir
Güneydoğu sorunu var. Ve Türkiye’nin en
önemli siyasi sorunu da budur. Türkiye
oranı dört olur beş olur, ama orada
sabitlenen bir etno-milliyetçi oy var.
- Bu ürkütüyor mu sizi?
Bu konuya ürkme-ürkmeme diye bakmak çok
doğru değil. Bu yüzde beş realitesi
bugünkü kadar çarpıcı değildi belki, ama
yıllardır zaten oradaki bölgesel etno-milliyetçiliği
görüyorduk.
- Peki şimdi ne yapmak lazım sizce?
Uzun dönemde yapılmasına en dikkat
edilecek şey sosyoekonomik tedbirlerle
insan hakları meselesini birlikte
götürmek. İkisi mutlaka aynı anda
olacak. “Bu sadece bir siyasi sorundur,
otur anlaş” demek yetmez. Çünkü öyle
anlaşmalar yaparsınız ki oradaki o
endüstri öncesi toplum düzeni devam
ettikçe kimse tatmin olmaz, ortaya
bambaşka istekler çıkar.
İkincisi siyasi temsili engellememek
lazım. DTP’nin Meclis’te kalması şart.
Aksi halde Kürt etno-milliyetçi
hareketin merkezi Kuzey Irak olur,
Brüksel olur, Washington olur, İstanbul
olur. Oysa bunun bir tek merkezi
olmalıdır: Ankara. Bu temsil
engellenmemeli.
AKP, YÜKÜNÜ DTP-MHP-CHP’YLE PAYLAŞMALI
- Hemen kısa vadede ne yapmalı?
Bunu çok rahat söylerim: AKP asla bu
meseleyi parti politikasıyla çözmeye
kalkışmamalı. Hiçbir partiye de haydi
sen yap diye özel bir misyon
yüklenmemeli. Bu kadar güçlü olan AKP
bile sert bir tutum benimseyince Doğu ve
Güneydoğu oyları düşüyor. Hızlı bir
siyasi çözümcülük yaparsa da bu sefer
Ege’yi, Karadeniz’i ve İç Anadolu’yu
MHP’ye kaybedebilir.
- Ne yapacak o zaman?
AKP Meclis’te bulunan üç grup ile
birlikte ele almalı bu konuyu. Bir
komisyon oturup konuşmalı. AKP “Bu
meseleden asla pirim yapmayacağız,
Türkiye için fırsatlar ve sorunlar
nelerdir bunu hep birlikte konuşacağız”
demeli. AKP bu olayı DTP’yi, MHP’yi,
CHP’yi içine alan bir mutabakat
politikasıyla çözmek durumunda.
MESELE GENEL AF DEĞİL, “ARTI BİR-EKSİ
BİR” MESELESİ
- Siz böyle bir dörtlü ortak hareket
planı için ümit görüyor musunuz?
Bu zor, ama başka işler bir yol bulmak
ta çok güç. Türkiye eğer aklın yolunu
seçecekse bunu yapar. Doğrusu bunu da en
fazla AKP’nin istemesi gerek. Zira bu
modele göre davranırsa yükü kendi
üzerinden kaldırır, başarısı ile
başarısızlığı ile herkesin meselesi
haline getirir.
- Peki CHP herkesten ön alıp mesela “AKP
genel af çıkarsın destekleyeceğim” dese?
Genel affı herkes savunur, mesele genel
affın bir eksili bir artılı olması.
- Sizce CHP Güneydoğu’da neyin öncüsü
olabilir?
CHP’nin o iki bölgedeki parsellenmiş bir
yanda din-ticaret-sosyal yardımlaşma
ağlarına oturan diğer yanda ise etno-milliyetçilik
temeli üzerinde yükselen yapıyı
kesinlikle delemez. Çünkü CHP sanayi
kentlerinde bile yeterince başarılı
bırakın bu bölgedeki endüstri öncesi
toplumsal dokuyu. CHP ancak sanayi
sonrası toplumda başarılı oluyor.
Ama CHP orada şunları kesin yapabilir:
1- İnsan hakları ihlalleri konusunda
kararlı bir tutum sergiler.
2- Az da olsa oradaki yeni orta sınıfla
sağlam bir bağlantı kurar.
3- Hiçbir başka partinin yapamadığı
nitelikte kalkınma planları ve sosyal
politikalar önerebilir.
4- Öncelikle Fırat’ın batısı ki buna
Antep, Urfa dahil ve böylece Orta Kuzey
Anadolu’da güçlenebilir.
EGEMEN TEK PARTİ DÖNEMİ BİTTİ, İKİ-İKİ
BUÇUKLUK PARTİ DÖNEMİ BAŞLADI
Sencer Ayata’nın önemli tespitlerinden
bazıları da şöyle:
1- GAZ SIKIŞMASI YAYGINLAŞTI: Türkiye’de
aslında sanıldığından çok daha yaygın
bir kesim “iktidar baskısı”nı hissetti.
Zaten o yüzdendir ki eskiden “Laiklik
elden gidiyor” denirken, son beş-altı
aydır “demokrasi elden gidiyor” denmeye
başlandı. Çünkü temel endişe değişti ve
gaz sıkışması yaygınlaştı. Mesela dikkat
ederseniz biz bugüne kadar demokrasi
diye hep “Çoğunluk idaresi üzerinde bir
vesayet olursa orada demokrasi olmaz”ı
tartışıyorduk. Ama son altı aydır hemen
her bir köşe yazarı şunu yazmaya
başladı: “Demokrasinin ruhu iktidar
gücünün siyasi kanallarla frenlenmesi,
yumuşatılmasıdır.” Yani son dönemde
demokrasinin ikinci ayağından daha sıkça
bahseder olduk.
2- EGEMEN TEK PARTİ: Yaşanan bu gaz
sıkışmasının ana nedeni AKP’nin son bir
buçuk yıldır “egemen tek parti” gibi
davranmaya başlamasıydı. Egemen tek
partinin siyaset bilimindeki teknik
tanımı, en büyük partinin ikinci
partinin oylarını en az ikiye
katlamasıdır. Bu kavramı “tek parti”yle
karıştırmayalım. Bu, demokratik
seçimlerin olduğu yerlerde çıkan, mesela
uzun süre Japonya ve Hindistan’da
görülen bir sistemdir.
3- MHP-CHP’DEN STRATEJİK OY: Egemen tek
parti sistemlerinde seçmenler ideolojik
yaklaşımları bir yana bırakıp
karşılarında gördükleri büyük güce karşı
“stratejik oy” verirler. Üstelik bunu da
partiler arası müzakere olmaksızın
yaparlar. Bu seçimde MHP ve CHP tabanı
bazı yerlerde bunu yaptı. Ama hemen
altını çizelim: CHP’yle MHP birbirine
yakınlaştığı için yapılmadı bu; bir
çeşit “düşmanımın düşmanı benim
dostumdur anlayışı”yla oldu. Böylece de
29 Mart’ta egemen tek parti dönemi bitti
ve iki-iki buçuk partili sisteme geçtik.
AKP’nin dikkate alması gereken öncelikli
gerçek bu.
4- MHP’YE DİKKAT: MHP 1999 seviyesine
dönüyor, yani 17.2’ye. Artık epey
konsolide olmuş bir parti görünümünde.
Ancak büyük ölçüde tek boyutlu. Ekonomik
ve sosyal politika önerileri ön plana
çıkmıyor. MHP’nin daha çok çalışıp
ekonomi gibi başka boyutlar kazanması
lazım. O zaman hem kendini büyütür hem
de Türkiye’deki milliyetçiliği
yumuşatır. Çünkü oy artışında karşıt
etnik kimlik vurguları rol oynamamalı.
5- ANADOLU’DA ÖZGÜRLÜK SAĞLIYOR:
Anadolu’nun birçok yerinde MHP’ye oy
vermenin psikolojisini çok iyi
anlamıyoruz. Oysa MHP’ye oy vermek
Anadolu’da hem muhafazakar çemberin
içinde kalma, ama hem de başı açık bir
eşle evlenebilme, bir gün bir yerde bir
bardak bira içebilme özgürlüğünü
tanıyor. Zaten MHP’nin seçmen profiline
baktığınız zaman eğitim düzeyi AKP’den
görünür şekilde daha yüksek. Çok
şaşırtıcı bir şekilde kadın seçmeni
erkek seçmenden fazla. Ve önemli bir
ölçüde kentli bir parti. Özellikle de
kentli bir orta alt sınıfa sesleniyor.
6- KUTUPLAŞMA HER YERDE AYNI DEĞİL: Bu
seçimden çıkan en önemli iki sonuçtan
biri iktidar oylarının düşmesiyse diğeri
Türkiye’nin üç kutuplu olması. Ama bu
kutuplardan Güneydoğu’dakiyle Batı ve İç
Anadolu’dakini aynı şekilde
değerlendirmemek gerekir. Çünkü
Güneydoğu’ya gerçekten etno-milliyetçilik
ve din-ticaret-yardımlaşma ağları
dışında başka bir yapı nüfuz edemiyor.
Oysa İç Anadolu, Karadeniz ve
Akdeniz-Ege-Trakya sahil bandında ciddi
bir siyasi çeşitlenme var. Mesela
AKP’nin oylarının yüzde 25’in altına
düştüğü bir il yok Batı şeridinde. CHP
de İç Anadolu’nun bazı kentlerinde ciddi
varlık gösterebiliyor. Bu bölgelerde
hemen her seçimlerde ciddi oy kaymaları
yaşanabiliyor. Örneğin Batı’da CHP, İç
Anadolu ve Akdeniz Karadeniz
sahillerinde MHP ciddi ilerleme
kaydetti. Yani bu bölgelerde çoğulcu bir
yapı çok daha belirgin. O yüzden
yalnızca belediye başkanlığı dağılımını
gösteren haritanın renklerine
kapılmayalım.
7- AKP’NİN YARISI AKIŞKAN: Bu seçimde oy
akışkanlığı düşüktü, ancak en akışkan
seçmen de AKP’de görüldü. AKP’nin her an
parti değiştirebilecek bir kitlesi var.
Özellikle eski oyunu, yani yaklaşık
yüzde 50 oranını dikkate alırsak bunun
yarısı nispeten daha kolay oy
değiştirebilecek seçmendir. AKP’nin bu
seçmen tipine sahip çıkıp çıkmayacağı
ise tamamen icraatına bağlı. Çünkü
bunlar görüş seçmeni. Hangi partiyi
beğenirse ona oy veren seçmen.
8- SIKIŞMADI, GERİLEDİ: AKP Anadolu’ya
sıkıştı demek yerine “Kıyılarda
geriledi” demek daha doğru bir ifade.
Çünkü hem Anadolu dediğimiz yer çok
büyük, hem de belediyeleri kaybettiği
pek çok ilin il genel meclisinde AKP
hâlâ birinci parti.
9- HİZMETLERİN KARŞILIĞINI ALDI: AKP
aslında esas oyunu sosyal yardımdan
değil, hizmetten alıyor. Çünkü
Türkiye’de yardım alan kitle sadece
yüzde 10-15’lik bir kesim, ama hizmet
karşılığı oy veren kesim çok yüksek. O
nedenle de sonucu çok daha kötü olmaktan
kurtaran unsur hizmetleri oldu.
10- ÜÇ AY FARKI: Kemal Kılıçdaroğlu bir
bürokrattan beklenmeyecek fevkalade bir
özellik ortaya çıkardı: İstanbul’da
Recep Tayyip Erdoğan’ın karışamadığı
kadar halka karıştı. Ve kendisini
yadırgatmadı, halka sevdirdi. Şu fikre
katılıyorum: Üç ay önce aday
gösterilseydi, makası kapatabilirdi.
11- İZMİR MESELESİ ÖNEMLİ: CHP’nin
Ankara, İstanbul ve İzmir’de gösterdiği
toplanma önemli. Eskiden bir laf vardı,
“İzmir’i alan bir sonraki seçimde
Türkiye’yi alır” diye. Çünkü çoğu zaman
kırsal bölgeler büyük şehirlere bakar.
Tabii kültürel ayrışmanın oylarını
mutlaka hesaba katmalıyız, ama bence de
İzmir’in mutlaka bir seçim sonrasına
etkisi olur.
GÖBEĞİNİ KAŞIMA MESELESİ:
Demokraside ahlaki olarak her yurttaşı
eşit olarak kabul etmek zorundasınız.
Yani iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı
herkesin tartabileceği ve ona göre karar
verebileceği görüşüne karşı çıkarsanız
demokrasi olmaz. Ama yine demokrasilerde
yurttaşların oy verirken bağımlı olup
olmadıkları, yeterince bilgilendirilip
bilgilendirilmedikleri, akılcı davranıp
davranmadıkları tartışmaları en gelişmiş
ülkelerde bire sürekli olarak yapılır.
Bu tartışmayı ayıplamak değil
demokrasinin ilerlemesine ve
derinleşmesine ilişkin yararlı bir
tartışma olarak görmeliyiz.
|