.
YERLİYİ YERİNDEN EDEN KENTSEL DÖNÜŞÜM


Güzel şehirler bilgiçlikle değil, bilgiyle kurulur. Bilgiçlik, şehrin gelişimi için nasıl bir planlama yapılması gerektiğini ancak uzmanların bilebileceğini; halkın buna karışmaması gerektiğini düşünmektir. “Halka rağmen halk için” en iyi düşünenler onlardır! Bilgi ise halka inanmak ve güvenmektir. Şehri ahalisiyle beraber imar ve inşa etmektir.
Korhan Gümüş ülkemizde kentleşme sorununun temelde siyasal olduğunu düşünüyor. Halkı nesneleştiren bu bakışla mücadele edilmelidir. Zira asıl bireyleri dikkate almayan bu tarz planlama sadece sosyal dokuyu değil, demokrasiyi de bozuyor.
Evren Tok, kentsel dönüşüme yön veren planlamacı veya önderlerin kentin günlük hayatından ve gerçeklerinden kopmamaları gerektiğini söylüyor. Ancak halk ile beraber yaşayanlar, yaşanabilir kentler tasarlayabilir.
Kentsel ayrışmaya karşı bir tür manifesto kaleme alan Köksal Alver ise ayrışmanın arkasında büyük ölçüde rantçılık, tüketim ideolojisi ve şehir imkanlarının belirli gruplar arasında pay edilmesinin yattığını vurguluyor.
Sulukule, Tarlabaşı ve Fener-Balat’taki kentsel dönüşüme ayna tutmaya çalışan Ümit Aksoy, yürütülmekte olan çalışmalara dair zihnî karışıklığın hâlâ sürüp gittiğine işaret ediyor.
Kent, insanla dönüşür. Ya da insan neye dönüşürse, kent de ona dönüşür!

-------------------------
Kentsel dönüşümün düşündürdükleri
Evren Tok

KENTSEL dönüşüm günümüzde pek çok mekansallık ve zamansallığı bir arada düşündürtüyor. Yerel, kentsel, bölgesel, ulusal, ulus-üstü, küresel vs. farklı ölçeklerde konuşlanmış aktörler ve kurulmuş ilişki ağlarıyla (network) etkileşim halinde olan ve “dönüşen” kentin öncelikle nasıl anlaşılması gerektiğini ortaya koymak gerekiyor. Bu da kentsel dönüşüme yön veren siyasi irade ve dinamiklerin de kentsel mekanın bu yeni tanımlanışı etrafında düşünülmesini zorunlu kılıyor. Fuat Keyman’ın Radikal İki’de yayımlanan 8 Mart 2009 tarihli yazısında ifade ettiği gibi, bu yeni kent tanımı artık sadece yerel yönetimler ölçeğine indirgenemeyecek kadar karmaşık bir yapı arz ediyor. Ve kentsel mekan, özellikle neoliberal kentleşmenin yarattığı hegemonik söylem ve dönüşümün etkisiyle, gittikçe daha fazla ekonomik parametreler ve rekabet temelinde algılanıyor.
Oysaki kent sadece sakinlerine yaşam alanı sağlayan fiziksel bir yapı değil, aynı zamanda mekanın sosyal olarak (yeniden) üretilişi ve diyalektiği bağlamında farklı ritimleri bir arada tutabilen, hareket ve karmaşanın; örgütlenme, yüzleşme ve meydan okumanın; kentsel mekanın kullanımı, planlanışı ve dönüşümünün yönlendirilmesine dair müzakerenin gerçekleştiği bir alandır. Kentsel mekan pek çok sosyo-mekansal ve sosyo-ekonomik ilişkinin, kültürel kodların yeniden tanımlandığı bir saha haline gelmektedir.
İşte kentin bu yeni tanımı etrafında, kentsel dönüşümün ekonomi politiği, sosyo-mekansal ve kültürel boyutları üzerine üç temel tespit yapılabilir: (1) Kentsel dönüşüm ve siyaset arasındaki ilişkinin asimetrik, çok boyutlu ve iki yönlü doğasının tanınması gerekliliği. (2) Kentin bu kapsayıcı tanımı üzerinden, kentsel dönüşümün ekonomik çıkarlarla beraber kültürel kodlar tarafından şekillendirilişi. (3) Kentsel dönüşümün, özellikle de Anadolu şehirlerinde tezahür ettiği üzere, modernite ile postmodernite arasında “sıkışmışlığın” bir göstergesi oluşu.

Kentsel Dönüşüm ve Siyaset
Ünlü kent sosyoloğu Henri Lefebvre, mekanın sosyal ve toplumsal olarak üretildiğini ve bu sürecin kendi içinde gerilimler, çatışmalar ve müzakereler barındırdığını belirtir. Mekanın sosyal olarak üretilişi esnasında kontrolün, hegemonyanın ve iktidarın da yeniden üretildiği hesaba katıldığında, kentsel dönüşümü sadece siyasi bir araç olarak düşünmek yetersiz kalır. Kentin yukarıda yapılan çok boyutlu ve çok katmanlı tanımı, bir yandan kentsel mekanda tezahür eden -ve son 20 yıl içinde kenti piyasa önceliklerine göre dönüştüren- neoliberal kentleşme retoriği altında hegemonik bir yeniden yapılanmaya işaret eder. Diğer yandan kentin dinamizmi sadece belediye, yerel sermaye grupları ve elitler arasındaki bir koalisyonla değil; sanayi ve ticaret odaları, genç işadamları ve kadın girişimci dernekleri, sivil toplum, üniversite ve yerel medya gibi farklı ekonomik ve sivil aktörler tarafından oluşan çok aktörlü bir sosyo-mekansal yapıyla sağlanır. Bu yapı yerelin yanı sıra ulusal-bölgesel-küresel ağlar ve kurumlar ile de etkileşim içinde hareket eder. Dolayısıyla kentsel siyaset sadece yerel siyasetle sınırlanmamalı; özellikle ulus-devlet ve ulus-ötesi aktörlerin yerel-kentsel aktörlerle karşı karşıya geldiği ve dönüşümün başarıya ulaştığı kentlerde, bu karşılaşmanın yapıcı bir şekilde müzakere edildiği ve yönetildiği siyasi bir süreç olarak görülmelidir.
Bu sebepten ötürü bugün Türkiye’de, özellikle Anadolu’nun başarılı olan kentlerinde, kent yönetiminin tüm bu aktörlerin işbirliğini ve beraber hareketini içerdiğini görüyoruz. AB’nin kimi Anadolu şehirlerindeki kurumsallaşması ve organizasyonel kapasitesi, elde edilen proje fonları, hibeler ve destekler sayesinde ulus-üstü bir aktörün kentsel mekanın dönüşmesinde ne kadar kilit bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor. Şanlıurfa’da kurulmakta olan ikinci organize sanayi bölgesinin tamamen AB fonlarıyla hayata geçiriliyor olması, ulus-üstü bir kurumun kentsel mekandaki etkisi ve bu etkinin bir ulus-devlet projesi olan GAP ile kuracağı organik ilişki, karşılıklı etkileşim ve işbirliğinin kentsel mekanda somutlaşması bağlamında çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Şanlıurfa’nın sahip olduğu tarım potansiyeliyle birleştiğinde bu gelişmeler, kentsel aktörlerin küresel gıda krizine referans vermelerini ve kent ile küresel arasında bağlantı kurma yönünde vizyon geliştirmelerini tetikliyor.
Dönüşümün içerdiği sorunlar, riskler ve belirsizlikler bu süreçte müzakere edilirken, kentler de sadece sınıfsal çıkarların değil, daha geniş bir yelpazede pek çok toplumsal talebin dillendirildiği bir mekan haline geliyor. Örneğin, Şanlıurfa, Gaziantep, Erzurum ve Diyarbakır gibi göç alan kentlerde devam eden AB destekli EKOSEP (Ekonomik ve Sosyal Entegrasyon Projesi), bu bahsettiğimiz risk ve belirsizliklerin giderilmesi hususunda “sosyal” devletin uzanamadığı ve neoliberal küreselleşmenin etkilerine doğrudan maruz kalan kentlerde sosyal refahı, “kentsel dönüşüm projeleri” üzerinden sağlıyor. Bu bağlamda kentler ve kentlerin ulus-üstü ve küresel ile kurduğu ilişki, kentlerin sosyal refah sağlayıcı mekanlar haline gelmesine de yol açıyor.

Kentsel Dönüşüm ve Kültürel İzdüşümleri
Bu dönüşüm sürecinde, kentsel mekanın yeniden üretilişine içerik sağlayan sosyal ve kültürel yapı da göz ardı edilmemelidir. Zira kentsel dönüşümle sadece fiziksel bir değişim yaşanmıyor, kentsel ekonomik kalkınma ve kentsel siyasetle ilişkisel olarak bir anlam yaratma süreci de ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kent sosyoloğu Harvey Molotch’un tabiriyle şehri bir ekonomik “büyüme makinesi” (growth machine) olarak gören ve bu bağlamda “dönüşüm”de müteşebbis kentsel elitlere ve onların rekabetçi stratejilerine yoğunlaşmak kadar, kentsel mekana anlam veren tüm sosyo-kültürel ritimlere de kulak vermek gerekiyor. Bu da bizlere kente hayat veren birden fazla ekonomik kalkınma vizyonu olabileceğini ve ekonomi ile kültürün kentsel mekanda çeşitli şekillerde eklemlenebileceğini hatırlatıyor.
Bu bağlamda, modernleşen şehirler evrensel bir şehir kültürüne yaklaşmaktan ziyade, kentsel mekanda “görünür” olan sembollerin, söylemlerin ve pratiklerin farklı yorumlarının olabileceğini ve aynı zamanda bunların şehrin farklı aktörleri tarafından farklı şekillerde yaşandığını gözler önüne seriyor. Meydan okunmaya açık olan bu anlamlar, sosyal ve toplumsal olarak inşa ediliyor. Fakat bu farklı yorumlamaların merkezinde, gerek şehre hayat veren aile grupları ve yerel otoriteler gerekse de şehir sakinleri farklı şehir kimliklerini sunarken, mekanı da kolektif bir şekilde tanımlama yoluna gidiyorlar. İşte mekanın bu toplumsal ve kolektif tanımlanması Kayseri modeli, Konya modeli gibi üretim kapasitesi yüksek enerjik şehirlerden söz etmemize olanak tanıyor. Kentsel aktörler şehir mekanını modernist perspektiften ve kendi çıkarları doğrultusunda tanımlamak isterler; ancak Anadolu şehirlerinde yaşanan “mekanı toplumsal olarak tanımlama süreci” tam da modernitenin paradoksu olsa gerek! İhracatı, üretimi ve sanayisi ile öne çıkan bu şehirlerde gelenekler, muhafazakâr semboller ve imgeler, postmodernitenin esiri olan şehirlerde göze çarpan kapitalist zihniyetin sosyal ilişki ağlarını yok edişine, metalaşmaya karşı çıkıyor.
Anadolu şehirlerinde yaşananlar, modernitenin günümüzde yaşadığı çelişkinin mekansal yansımaları olarak irdelenebilir. Şehirlerin değişen dinamiklerini anlamada günlük hayatın içine girebilmek çok önem taşır. Sosyolog Anthony Giddens’ın belirttiği gibi; günlük hayat yerleşik “yapılar” ile değil, bizzat günlük hayatta olup bitenlerle açıklanmalıdır. Neyin/nelerin normlaştırıldığını analiz etmek, diğer bir deyişle geleneklerin ne ölçüde değiştiğini, hangi güçlerin rutinler üzerinde baskı oluşturduğunu saptamak önemlidir. Bu noktada Anadolu şehirlerinin, özellikle de “Kaplan” rütbesindekilerin tamamen küresel kapitalist güçlerin yörüngesinde olmadıkları, aynı zamanda şehir mekanını yaratan farklı kültürel anlamlar, simgeler ve gelenekler tarafından şekillendirilip yönlendirildikleri gerçeği modernitenin paradoksudur.

Modernite - Postmodernite
Özellikle Kayseri, Denizli, Çorum ve Konya gibi “Anadolu Kaplanı” unvanı taşıyan kentlerde yaşanan değişim ve dönüşümü, modernite-postmodernite arasında sıkışıp kalmışlığın bir paradoksu olarak anlamak mümkündür. Çoğu zaman “muhafazakârlaşma-modernleşme” karşıtlığı üzerinden, kimi zaman da Batı dışı modernitelerin mümkün olabileceği teziyle beslenen tartışmalar, mekanın içselleştirdiği ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel pratikler üzerinden yeniden gözden geçirilmelidir. Diğer yandan, modernleşen Anadolu şehirlerindeki kentsel dönüşümün postmodern bir hal aldığını iddia etmek de güçtür. Postmodernleşen şehirleri tanımlayan çok işlevli alışveriş merkezleri, marinalar, eklektik ve özgün binalar, şehir mekanının “üretim”den “tüketim”e doğru bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor olsa da Anadolu şehirleri açısından üretim hâlâ tüketimden çok daha önceliklidir. Yine de postmodernizm Anadolu şehirlerinin aynı anda birbiriyle çatışan farklı gerçeklikleri barındırmasını açıklamamızda önemli bir bakış açısı sunmaktadır. Anadolu şehirlerinin, bir yanda sahip oldukları reel üretim kapasitesi sayesinde modernite ile devamlılık içindeyken; diğer yandan sadece ekonomik güçler tarafından şekillenmeyen, kentsel, ulusal, küresel ya da AB gibi farklı aktörlerin şehir mekanına atfettiği çeşitli kültürel anlamların varlığı nedeniyle moderniteden koptukları, postmodern bir hal aldıkları söylenebilir.
Kentsel mekanın yeniden örgütlenmesi ve dönüşümünün, süreç içinde alternatif demokratik mekanları ve yaşam alanlarının tanınabilmesi ölçüsünde başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Daha kapsamlı kamusal ve kentsel politikalar geliştirmek için, dönüşümün retorik ve gerçekliği ile kente sadece bir ekonomik büyüme makinesi olarak bakan neoliberal kentsel vizyonu benimsemekle birlikte, çeşitli sosyo-ekonomik dinamiklerin farklı mekansal örgütlenmeler ve ağırlık merkezleriyle bir araya geldiği; beraber yaşama, ayakta kalabilme ve çalışabilme gibi kültürel ve sosyal değerleri, kodları ve sembolleri savunan; dönüşüm adı altında homojenleştirme amacı gütmeyen bir yaklaşım sergilenmelidir. Daha da önemlisi, şehir planlamacıları ve yerel yönetimler gibi kentsel dönüşüme yön verenler, kentin günlük hayatı ve gerçeklerinden kendilerini soyutlamamalı ve sosyal bağlamından kopmamış bir “yaşanabilir kent” hedeflemelidir. Unutmamak gerekir ki, kentsel dönüşüm mekanı sadece fiziksel olarak dönüştürmek değildir, aynı zamanda mekanın sosyo-kültürel ve toplumsal olarak (yeniden) inşasıyla da yakından ilişkilidir.
---------------------------------------
Kentsel dönüşüm ya da şehir algısı(zlığı)
Ümit Aksoy

“DÖNÜŞÜM değil bölüşüm projesi.” Bu ifade, Fener-Balat bölgesinde yürütülen kentsel dönüşüm çalışmalarına dair, bölge sakinlerinden birisine ait ve aslında birçok insanın da üzerinde hemfikir olduğu bir yargıyı dile getiriyor. Peki, ama nasıl oluyor da herkesin sürekli tekrarlayıp durduğu ve üzerine titrediği bir çalışma böylesi bir hale bürünüveriyor?
Lafı dolandırmadan söylemek lazım: Fener-Balat bölgesinde yürütülen çalışmalar da dâhil olmak üzere bu tür süreçlerden, bir şekilde bu çalışmaların yürütüldüğü bölgede oturmak “zorunda” kalan insanların, bu bölgedeki belediye gibi kamu kurumlarının, bu yeniden inşa sürecinden “nemalanmak” isteyen grupların (yürütücü firmalar) ve son olarak da dışarıdan bakan gözlemcilerin birbirinden farklı beklentileri var. Örneğin sürekli tekrarlanagelen şeffaflık eleştirisi, konuya “entelekt” bir yerden bakmayı deneyen dışarıdaki gözlemcilerin bir iyi niyet arzusundan öteye gitmiyor. Gitmiyor, çünkü bütün süreci şeffaflık eleştirisi üzerinden kurmak konuyu ıskalamak anlamına geliyor. Gerçekten de şeffaflık, süreçlerin nasıl işlediği, karar alma mekanizmalarının nasıl meydana getirildiğine dair oldukça önemli bir husus. Ama şeffaflık meselesinin de içinde şekillendiği daha önemli bir nokta, örneğin, bu süreçteki farklı aktörlerin farklı türden beklentilerinin olması.
Yakınlarda meydana gelen bir örnek olay olarak Sulukule’de olup bitene baktığımızda bu durumu daha net görebiliyoruz aslında. Sulukule, apaçık birtakım kötü yerleşimlerin var olduğu bir bölge. Bu bölgeye “dışarıdan bakan gözler”, romantik bir “yerlilik”/folklor/kimlik edebiyatıyla bölgenin ıslahına dair çalışmaları eleştiriyor; o bölgedeki toplumsal dokuyla ilgili sorunları göz ardı eden bir süreç kurguluyor. Dolayısıyla, gerçekten o insanların kendi iç sorunlarını da düzeltecek bir öneriden ziyade, dışarıdaki gözlemcilerin bakışı birtakım estetik/ideolojik değer yargısının bölgeye ve bölge sakinlerine yüklenmesi şeklinde kendini gösteriyor ve bunun sonucunda, sanki ezeli-ebedi bir şeymişçesine hem bölgedeki kültürel dokuyu hem de teknik yerleşimi koruma refleksine giriliyor.
Buna mukabil belediye başta olmak üzere büyük aktörler, bütün süreci bir “rant” meselesine indirgeyerek hareket ediyorlar. Bu aktörler var olan sıkıntıları gidermek adına sözde ahlaki birtakım gerekçeler ileri sürerek bölge sakinlerini yerlerinden ediyorlar. Zira gerçekten ahlaki bir gaye ile yola çıkan bir çalışma, ahlaki olanı bu insanların yaşayışlarıyla sınırlamayıp; o insanların ıslahını içeriden bir yol tutarak halletmek yoluna gitmelidir.
Aynı sürecin son aktörü olan “mahalle sakinleri”nin durumu ise en sıkıntılı olanı. Onlar için asıl önemli olan, gerçekten ve net bir şekilde “sıcak bir yuva”da bulunmak. Bu sebeple bütün bu olan bitene en pratik ve görece en dolayımsız bakabilen de onlar. Bu dolayımsızlık noktası önemli. Çünkü bu insanlar oturdukları semtleri (Tarlabaşı, Sulukule, Fener-Balat) tam da bu yerlerin görece düşük maliyetleri dolayısıyla tercih ediyorlar. Buralardan bekledikleri, günlük hayatlarını idame ettirmekten öteye gitmiyor. Oysa onların dışındaki diğer gruplar (halktan olup da işbirlikçi olanlar bir tarafa!) bu bölgeye sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda, sürekli olarak dolayımlı bir yerden bakıyorlar. Dolayısıyla da dışarıdan bakanların gördükleri estetik unsurlar bu insanlara hiçbir şey söylemiyor aslında. Bu anlamda doğru olan bir siyaset yürütme tarzı, tam olarak geçmesi gereken yerden türetilemiyor. Örneğin Sulukule’de yerlerini bırakıp giden insanlara kızmak yerine, aslında tam da bu gidişin yani yeni yerleşim yerlerinin bölge sakinlerinin çıkarına olmadığının dillendirilmesi gerekiyor. Zira bu olayda kategorik olarak estetik çıkarı, saf hayatı idame ettirmenin üstüne koyan bir siyaset yürütmek, nereden bakarsanız bakın, bütün bir Cumhuriyet tarihinin elitist bakışını tekrarlamaktan başka bir anlama gelmemektedir aslında.
Bu üç aktörün pozisyonlarında dışardan bakanların ihmal ettiği nokta, bölgeye dışardan atfedilen değerlerden dolayı ortaya çıkıyor hiç şüphesiz. Ne yeni oluşturulacak teknik altyapı anlamında ne bölgenin ima ettiği kültürel değerler noktasında bölgenin sürekliliğine gönderme yapan bir bakış açısı mevcut. Yani hem Sulukule hem Tarlabaşı hem de Fener-Balat’ta yürütülen çalışmalardaki temel sıkıntı, tarihsel ve kültürel olan ile gerçekten korunması ve “yaşatılması” gerekenin “ne olduğu”na dair zihnî karışıklıktan türüyor.
Bu zihnî karışıklık, hem teknik hem de daha teorik noktalarda ortaya çıkan sorunun apaçık kaynağını oluşturuyor. Nitekim belediyelerde yürütülen faaliyetlerin özü, ne yazık ki, muhafazakâr ve ne olduğu belli olmayan birtakım nostaljik ve göz boyamalık süreçlerle işleyen, korkunç derecede soğuk ve hiç de insani olmayan bir anlama sahip. Bütün bunlar ise kentten, dönüşümden, gerçekten yaşanabilir olandan algılanan şeylerdeki yanlış yargılardan doğuyor. Bir yeniden yapılandırma süreci, kategorik olarak ne eskiyi koruduğu ne de yeni olanı merkeze aldığı için değerlidir. Yapılması gereken, her iki “kaynağın” da anlamlı, insani, mümkün olan en doğal bir yapılandırma içinden yeniden billurlaştırılmasıdır. Başka bir ifadeyle, bütün bu yapıların tarihî yarımada içinde olması onları tarihî kılmadığı gibi, bu hurda yığınlarını bozup yerine modern kuleler dikmek de başlı başına bir değere haiz değildir.
Öte yandan bütün bu kentsel dönüşüm süreçlerinin merkezinde, insani ve doğal olana gönderme yapan sağlıklı bakışlar değil, tam tersine maddi bir değere haiz olan yapılandırma ve reorganizasyon biçimleri yer alıyor. Kamusal aktörler ve yerel halk söz konusu olduğunda, hemen “çıkarlar”ın önemli hale geldiği kaba pragmatik düşünüş tarzı devreye giriyor. Belediyeler ve bunun gibi kamusal aktörler için önemli olan son kertede bu işlerden bir şekilde nemalanmak. Dolayısıyla da onların asıl derdi, hizmet vermekle ilgili kaygıdan öte de facto biçimde bütün bu yeniden yapılanma süreçlerinde kendi çıkarlarını maksimize etmek. Bu çıkarlar ise ilginç bir şekilde ancak ve ancak bu yapıların maddi bir değere dönüşmesi oranında anlam kazanıyor. Örneğin Fener-Balat bölgesindeki yeniden inşa süreçleri, hem teknik hem estetik hem de ahlaki olarak andığım bu boyutları içinde barındırıyor. Buna göre, mevcut yapılar yıkılıyor, yerine ancak bölgenin sözde turistlik bir muhtevaya kavuşturulması anlamında bir yenileşme öngörülüyor ve bütün bu süreçler içi boş sözde estetik/tarihsel motiflerle icra ediliyor. Dolayısıyla o bölgede yaşayan insanların ve daha genelde bölgenin kendisinin gerçekten beklediği bir oluşum süreci bir türlü vuku bulmuyor. (Ayrıca belirtmek gerekiyor ki Fener-Balat bölgesinde seçimler nedeniyle durdurulan ve seçimlerin ardından yeniden başlanacak proje için göstermelik anketlerle bölge sakinlerinin de bu çalışmaya destek olduğu söyleniyor.)
Bütün bunlar ise hiç şüphesiz bu işleri yürüten yapıların ve insanların bir türlü sahip olamadıkları “şehir” algısından kaynaklanıyor. Tarihî yarımadanın tarihîliğinden anlaşılanın sadece cumba olduğu yahut yenileşmeden kastın paraya dönüştürülen bir ürün ortaya koymak olduğu bir zihniyetten, başka bir şey ortaya çıkması beklenmemeli.
----------------------------------
Kentsel ayrışma ve yeni biçimleri
Köksal Alver

KENTSEL ayrışmanın kentsel mekanın doğal bir sonucu olduğu söylenebilir. Çünkü kent, benzerlik ve farklılık gibi iki temel kategoriye yol açar. Kent belli bir kültür ve yaşantı temelinde bir birlik tesis etmekte ve yaşamı sürekli hale getirebilmektedir. Ancak yaşamın süreğen halinde değişimler, farklılaşmalar olagelmekte ve kent de bundan nasibini almaktadır. Bir kapısı birliğe diğer kapısı farklılığa açılan kent, böylece mekansal ayrışmanın alanı olabilmektedir.
Kentsel ayrışma her ne kadar kadim bir olgu, kentin süreğen halinin bir uzantısı olsa da günümüzde daha değişik bir analizin konusu. Kentsel ayrışma yeni düzlemde, kentin kendi dışındaki yerlere karşı konumundan yahut kendi iç yapılanmasını doğal bir süreçte gerçekleştirme durumundan kaynaklanan farklılaşma üzerine yoğunlaşmıyor. Kentin sınıflar, kültürler (ve alt kültürler), aktörler, gruplar, cemaatler tarafından bölüşülmesi, kısmen kentsel bütünlüğün parçalanması yahut bir başkasına karşı aldığı konuma karşılık gelmesi, kentsel ayrışmanın odaklandığı husus. Özellikle maddi ve kültürel sermayenin tekelleşmesi ve belli gruplarca paylaşılması; politik, ekonomik çıkar ve rant hesapları; kentin daha rasyonel dolayısıyla ekonomik kullanımı gibi değişik faktörler, kentsel ayrışmanın temellerini oluşturuyor. Dolayısıyla kentsel (ve mekansal) ayrışma, toplumsal yapıdaki sınırların, farklılıkların, ayrışmanın, tabakalaşmanın, sınıflaşmanın, bölünmenin açık bir göstergesi. Kentsel ayrışmanın yeni biçimleri ise bu temeller üzerinde küresel sürece eklenerek varlık kazanıyor.


Kentsel ayrışmanın yeni biçimleri, gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerin kentleri göz önüne alındığında, kentsel gelişmenin doğal yönelimi ve gelişiminden farklı bir şekilde oluşuyor. Kuşkusuz bu yeni biçimlerin oluşum hikayesinde pek çok faktör etkili. Belli bir siyaset ve dizge yahut bir el, yeni zamanların yeni kentini kurmak için yoğun bir çaba harcıyor. Hayli heyecanlı ve iştahlı bir dizge bu. Belli bir plan, tasarım, proje çerçevesinde kentin altını üstüne getiriyor; kendi yolunu çizme, kendi mekansal seçeneklerini oluşturma hakkını kentin elinden alıyor. Baştan belirleyici ve tepeden inmeci biçimde arzı endam eden söz konusu dizge, küresel rüzgarın gücü ile İstanbul’dan tüm Anadolu kentlerine ve hatta bütün dünya kentlerine uzanabiliyor. Yeni biçimler, tıpkı belli bir yapılaşma niteliği gösteren bir mahallenin ortasına elli katlı bir gökdelenin yahut geniş otoparkı, yüzlerce dükkanı, albenili vitrinleriyle bir alışveriş merkezinin dikilivermesi gibi ne yazık ki, iğreti ve uyumsuz. Kente, kent yapısına ve kent kimliğine rağmen bir uç verme; yeni zamanlarda kent siluetine yeni (ama aykırı, ama ucube) organların eklenmesi… Kent terazisini sarsma, kentsel dengeleri altüst etme... Çünkü adaletsiz, kendine buyruk, gücün boyunduruğunda yol alıyor ve yapıyı dağıtıyor. Kentsel ayrışmanın yeni biçimlerinin arka planında yatan yeni yönelimleri görmek, meselenin özünü yakalama bakımından elzem.

Kentsel ayrışmanın yeni biçimlerinin oluşma ve yaygınlaşma süreçlerinin en net izleneceği meselelerden biri kentsel dönüşüm. Kentleşme sürecinin bir boyutunu temsil eden kentsel dönüşüm, büyük oranda bir politika ve dizayn özelliğiyle dikkat çekiyor. Kentsel dönüşümün aktörleri arasında bürokratik kurumların, belediyelerin ve büyük şirketlerin bulunması manidar. Bu yönüyle kentsel dönüşümün kentin kendince dönüşmesi olmadığı aşikâr. Tarih boyunca hep dönüşmüş olan kentler, yeni küresel süreçte dönüşmüyor, dönüştürülüyor. Dolayısıyla bir kentsel dönüşmeden çok kentsel dönüştürmeden söz etmek daha doğru. Kentsel dönüş(tür)me bir anlamda değişimin yönünü tayin ederek, kenti daha rasyonel kullanımın nesnesi kılıyor.

Sözü edilen aktörlerin, kenti hangi esaslar ve temeller doğrultusunda dönüştürdüğü ise başlı başına bir meseleler yumağı. Bu aktörler genel bir kent bilincine sahip mi; kent kimliği hakkında ne düşünüyorlar? Kentin ruhuna ve aktör olma yönüne ilişkin bir fikirleri var mı? Yoksa hoyrat bir şekilde sadece proje, pazarlama ve rant kelimelerinin çerçevesini çizdiği bir dünyaya mı kulak kesilmişler? Kent ne kadar bu aktörlerin gözünde insanın hayat bulduğu bir kültür ve medeniyet iklimi? Kentin doğal seyri hakkında bir fikirleri var mı; yoksa onlar için öyle ya da böyle politikaların uygulama yeri mi, yani bir yaz-boz tahtası mı kentler? Yoksa çağdaş projeciliğin tüm açmazlığına ve kibrine sığınıp, homurdana homurdana Turgut Cansever’e, Sezai Karakoç’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, dolayısıyla kenti bir ruh iklimi olarak vasıflandıran söyleme pişkinlikle sırt mı dönüyorlar? Kentsel dönüşüme, bir dönüştürme projesinin duymak istemediği sorularla yaklaşmak, hakkaniyetli, adil ve nefes alınabilir bir kent kurma eyleminin vazgeçilmez ödevi.
Kentsel ayrışmanın yeni biçimlerinden bir diğeri ise soylulaştırma/seçkinleştirme kavramının anlam haritasında izlenebilir. Temelde bir ayrışma dürtüsünden, kentsel yapıyı sosyo-politik, ekonomik, etnik ve kültürel eksende bölme refleksinden mülhem icat edilen bir proje olarak sürdürülen soylulaştırma/seçkinleştirme, kentsel dönüşümün önemli bir boyutu olarak işlev görüyor. Kentin eski ve tarihî semt, bölge, sokak ve mahallelerinin restore edilerek belli sınıfların hizmetine sokulması, söz konusu mekanlarda sadece belli gelir ve kültür seviyesine sahip insanların bulunmasını zorunlu kılıyor. Öteden beri kent merkezleri, zenginlerin çevreye ve banliyölere çekilmelerine paralel bir şekilde yoksul, alt kültür grupları, hemşeriler yahut değişik küçük etnik yapıların yerleşmesine sahne oluyor. Her türlü zenginliğin çekilmesine bağlı olarak da bu bölgeler harabeleşiyor, köhneleşiyor. Ancak merkezi oluşturan eski, yıpranmış, harabeleşmiş mekanlar, küresel-kapitalist sürecin iştahını kabartmaya başlamasından sonra yoğun bir taleple karşılaşıyor. Terk edilen tekrar hatırlanıyor. Ancak bu hatırlama, bölgeyi kent hayatının genel yapısı ve ruhu ile donatmaya dönük bir düşe sahip değil. Aksine yeniden çekim merkezi haline gelen bu tür bölgelerin, bir rant sağlama güdüsünün ilgisine girdiği görülüyor.


Önce bu yerlerdeki insanlar yerlerinden edilip, kentin uzak bölgelerinde kendileri için yapılan toplu konutlara yerleştiriliyor. Sözü edilen sınıflardan ve gruplardan boşaltılan, arındırılan mekanlar büyük restorasyon sürecinden sonra sterilize edilip ve hijyenleştirilip yeni sakinlerine, sınıfsal ve kültürel özellikleri bir hayli değişik gruplara pazarlanıyor. Böylece maddi ve kültürel sermaye bakımından üst sınıfları oluşturan insanlarla dolan soylulaştırılmış mekanlar, kentsel mekanda farklı bir esinti ve adacık olarak yeni bir kimlik kazanıyor. Hayata dâhil olamayan, hayattan kopartılmış birer müze-şehir ve müze-mekan olma kaderi ile baş başa kalıyorlar.
Kentsel ayrışmanın yeni biçimlerinden biri de son yıllarda yoğun bir şekilde tüm şehirlerde artış gösteren ve büyük bir talep patlamasına yol açan güvenlikli siteler. Literatürde gated (kapalı) yerleşmeler, kapalı cemaatler, lüks konutlar, refah adacıkları gibi değişik kavramlarla adlandırılan söz konusu konut bölgeleri, ayrışmanın yeni, gözde biçimi olarak varlık kazanıyor. Kendini bulunduğu bölge ve kentsel yapıdan belirgin bir şekilde, değişik alternatifleri kullanarak ayrıştıran, otonomlaştıran, farklı bir yere yerleştiren bu yapılar; duvarlar, kameralar, güvenlik görevlileri, kimlik kontrolleri gibi mekanizmalarla kent hayatının yeni bir katmanı olarak dikkat çekiyor. Bu yapılar, kente karşı bir konum elde etme direncinin ve seçkinciliğin mekana yansımasının bir resmi. Ötekileştirilen, tehlikeli kalabalıkların cirit attığı bir alan şeklinde resmedilen kent, yaşanması imkansız bir mekan bu zihniyete göre. Sözde tehlikeyi sezen maddi sermaye sahipleri, seçkinler, aydınlar kendi yaşam alanlarına çekilerek, kenti daha boğucu, daha yaşanmaz bir konuma itiyor. Oysa aslolan kentten kaçmak ve kopmak değil, kentin genel ortamının düzeltilmesi, refahın ve adaletin bütün bir kent arasında bölüştürülmesi. Bir kent insanı olarak kimlik kazanan burjuva, bu tavrıyla nasıl bir çelişkiye düştüğünü hesap etmek zorunda.

Kentsel ayrışma ve yeni biçimlerinin oluşma ortamı, çok yönlü, çok faktörlü sürecin bir ürünü olarak görülmeli. Kentsel ayrışma, bugün küresel sürecin tahakkümü altında sürdürülen bir politika izlenimi veriyor ve onun bütün yeni biçimlerinin ardında büyük oranda rantiyecilik, tüketim ideolojisi, kentin imkanlarının belli gruplar arasında pay edilmesi yatıyor. Kent bir insan kümesi, değerler dünyası, benzerlik ve farklılıkların harmonisi, ruh iklimi, yaşam alanı yönüyle değil, sadece işlevleri ve avantajlarıyla bir karşılık buluyor. Kent ayrıştırılan, kompartımanlara bölünen, yapısal özellikleri dağıtılan ve adeta bir ruha ve hayata sahip aktör olmaktan uzaklaştırılan yeni bir düzleme oturtuluyor. Hayatı güzelleştirme, çekip çevirme, taşıma, saklama ve yeniden üretme vasfı elinden alınan, pasif, sünepe, mahkum ve mağdur bir yaratık haline dönüştürülüyor. Oysa böyle bir tavır sadece kente değil, doğrudan insana kastediyor.

http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=71&makaleid=1867

 

 

YORUMLAR: