|
İSTANBUL'UN
VAROŞLARINDA YETİŞEN İKİ FUTBOLCU
Tayyip Erdoğan ve M. Ata Özer !
Tayyip Erdoğan sadece İETT'de oynamayı
başarmışken, İstanbul İl milli eğitim müdürlüğüne kadar
girdiği her işte başa oynayan bir Balatlı Ata Özer,
Kasımpaşalı T. Erdoğan'dan çok daha karizmatik başarılara
imza attığını görüyoruz.
Şimdi şaibeli bir şekilde görevden alınarak en verimli
yaşında emekli olmaya adeta mecbur edilen Ata Özerin
EĞİTİM VE KÜLTÜR GAZETESİ TAHTA'DA YAYINLANAN HAYAT
HİKAYESİ: Lise
yıllarında futbola merak sardı, gol kral'ı oldu,
Trabzonspor'da oynadı. Kazancıyla taksicilik yaptı. Hocası
bir koltuğa iki karpuz sığmaz dedi, ama o üç karpuz
sığdırdı.
17yıl profesyonel olarak futbol oynayan, İstanbul
Üniversitesi Yüksek İslam Enstitüsü'nden mezun, 15 yıl
Otakçılar Lisesinde, 15 yıl da şehremini Anadolu Lisesinde
müdürlük yapan İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer
farklı bir devlet adamı portresi çizmekteydi
17 yaşında ünlü bir futbolcu iken
okul müdürünün ricasını kırmayarak öğretmenliğe başlayan,
klasik bürokratik tavırlardan uzak, çalıştırdığı taksilerin
geliriyle geçinip aldığı maaşı öğrencilerine ve idari
gelirlere harcayan, motosiklet hastası, ATA plakalı BMW
marka otomobil kullanan, 1.lig futbol maçlarında gözlemcilik
yapan, seyahat esnasında harıl harıl kitap okuyan bir
bürokrat.
Ata Özer kimdir?
‘Balat’ta Doğdum, Çok Iyi Bir Futbolcuydum Marangoz bir
babanın, okuma yazması olmayan bir annenin, varoşlarda
doğan, leğende yıkanan, gecekonduda büyüyen, yalınayak
mahallede dolaşan çocuğu. İstanbul'da Balatta daha çok roman
vatandaşların oturduğu mahallede doğup büyüdüm.
Babam okuma yazma bilmeyen bir marangozdu ama o kadar kötü
bir ortamda hiç bir şeye alıştırmadan yetiştirdiği için
kendisi ile gurur duyarım. Otakçılar İlkokulunda sonra
Nişancı Ortaokulu ve bir hafta sonra Fatih İmam Hatip'e aldı
babam. Top oynamayı sevdiğimden dolayı tabi okula gitmek
istemedim, 11 dersten sınıfta kaldım. Babam ne yapmak
istiyorsun
deyince, top oynamak istiyorum dedim. Gitti bana bir top,
ayakkabı ve forma aldı. Demek ki o devirde ileriyi gördü ve
ruhumu okşadı. Sonra ben pıtır pıtır sınıfları geçip orta 4.
sınıfa geldim. Tabi ismimden bahsedilmeye başlayınca
dersleri biraz astık ve sağlık bilgisinden ikmale kaldım. O
sene benim futbola biraz daha meyletmem neticesinde amatör
kümede Haliç spor'da gol kralı olmam; gol kralı olmamla da
bütün gazetelerin benden bahsetmesi, Anadolu kulüplerinin
beni transfer isteğini doğurdu.
1965'te 12 bin 500
liraya Konya İdman Yurdu'na transfer oldum. 1966 da 17 bin
500 liraya Karagümrük'e, oradan da Türkiye'nin o zaman en
büyük transferi ile 90 bin liraya Trabzon’a gittim.
Liseyi Bitirdiğim Gün Babam Beni Evlendirdi Liseyi
İstanbul-Sakarya-Konya'da bitirdim. Üniversiteye girmem
gerekiyordu. Ama liseyi bitirdiğim Cuma gününün ardından
Cumartesi günü babam beni evlendirdi. İki oğlum da Otakçılar
ve Eyüp İmam Hatip Lisesinden benim öğrencimdir. Doktor olan
hem Eyüp İmam Hatip hem Otakçılar mezunudur. Şu anda
İstanbul'da kendini kabul ettirmiş diş doktorudur. Diğeri de
bilgisayar mezunudur.
Çocuklarım da benim büyüdüğüm yerde büyüdüler.
Babanız sizi yetiştirmek için nelere dikkat etti. Siz çocuklarınızı
yetiştirirken nelere dikkat ettiniz?
Babamdan Çok Dayak Yedim, Babam beni örf adet ve
geleneklerimize göre yetiştirmek için gayret etti. O zaman
bana eziyet ediyor diyordum. Çünkü top oynarken beni küçük
kardeşim babama söylediğinde eline sopayı alıp beni
dövüyordu. Kardeşim seviniyor ve 2,5 lira alıyordu. Öteki
büyük olan ihbar ettiğinde 5 lira da o alıyordu. Tabi büyük
para. Ben de dayağı yiyordum.
Sonra ben çocuk sahibi olursam büyük çocuğu ezmeyeceğim
dedim. Ama ben de aynı hataya düştüm. Bana göre bütün
aileler aynı hatayı yapıyorlar.
İki çocuğumu da okuttum. Doktor olanın maddi durumu benden
çok çok daha iyi. Aynı zamanda sivil toplum örgütlerinde
sosyal yaşantısı çok fazla.
Büyükşehir belediyesi yönetim kurulu üyeliğinde, Büyükşehir
belediyesinin futbol alt yapı sorumlusu. İktidar partisinin
İlçe teşkilatı yönetim kurulunda. Küçüğü de insani
ilişkileri çok iyi olan biri, gören ayrılmaz ondan. O da
öyle bir yapıya sahip.
-Peki öğretmenliğe geçişiniz nasıl oldu?
Montunu Çıkar, Beden Eğitimi Dersine Gir! Futbol oynarken
Gazi Osman Paşa İmam Hatip Lisesinin Müdürü Yahya Kutluoğlu
benim yurt müdürümdü. Şu anda Milli Eğitim Komisyonu Başkanı
olan Tayyar Altıkulaç da benim hem hocam hem yurt müdürümdü.
Haşarı olduğum için bayağı da dayak yemişimdir. Gazi Osman
Paşa İmam Hatip Lisesi’nde beden eğitimi dersleri boş
geçiyormuş. Müdür bey seni çağırıyor deyince saygıda hiç
kusur etmeyen biri olarak koşarak gittim. Yanına girdim
elini öptüm. Otur dedi ve bir çay söyledi bana. Montunu
çıkar beden eğitimi dersleri boş geçiyor derse gir deyince
şaşırdım. Çünkü öğretmenlik aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Hocam benden öğretmen olmaz dedim. Kusura bakmayın yapamam
ben, disiplin altına girmeyi hazmediyorum dedim. İhtiyacım
var sana dedi. Hocam beni affet dedim ayağa kalkıp kapıya
yöneldim. Tam kapının kolunu tutmuştum
ki "bir dakika Ata" dedi. "Demek ki seni yetiştirememişim
ben" dedi. O laf bana çok dokundu.
Döndüm elini tekrar öptüm, montumu çıkarttım ve hangi
sınıflar dedim. Ve derse girdim.
Bir iki gün sonra yurt müdürü görevini, daha sonra da okul
müdür yardımcılığını da verince üç görevim oldu.
Benim de başarısızlık
lafını hiç kullanmayan, tutuğunu koparan mutlaka başarıya
odaklı bir yapım vardı. O senelerde imam hatipler içerisinde
tıp fakültelerine en çok öğrenci veren bir grubu mezun
ettik.
Anarşinin kol gezdiği zamanlardı...
Bir Koltukta Üç Karpuz:
Şu anda İl Genel Meclisi Başkanı olan Hüseyin Atilla Şener
benim Konya'dan hocamdı. Konya’dayken bana bir koltuğa
iki karpuz sığmaz ya futbol oyna ya da oku demişti.
Bir gün Bahçelievler Yayla’da arabamla (futboldan
kazandıklarıyla edindiği iki taksiden biri ile geçerken)
elinde iki file ile
hocamın yürüdüğünü gördüm, hemen durdum elini öpüp fileleri
arabaya koydum nereye gideceksen götüreyim dedim. Tabi
hem şaşırdı hem sevindi. Ata ne yapıyorsun dedi. Hocam dedim
şoförcülük yapıyorum dedim. Ben sana demedim'mi bir koltuğa
iki karpuz sığmaz diye ya oku ya top oyna demedim mi dedi.
Ben de bunu demenizi bekliyordum. Valla hocam 3 karpuz sığdı
benim koltuğuma dedim. Nasıl dedi. Hem de öğretmencilikte
oynuyorum dedim.
Şehremini Lisesi’ne Sürüldüm:
Bir hafta on gün sonra Vali Bey beni çağırdı. Gittim.
Otakçılar Lisesi 80 öncesi çok hadiseli İstiklal Marşı
yerine Mao'nun Lenin'in marşlarının okunduğu bir okul.
Bana “Pertevniyal, Davutpaşa, Otakçılar... Üçünden birinin
müdürlüğünü seçeceksin, sana 15 gün müsaade” dedi.
Aradan bir ay geçince ben unutturduğumu sanıyordum ki tekrar
çağırdı ve “açığa mı alınmak istiyorsun bu üç okuldan birini
seçmeye mecbursun” deyince ben de yetiştiğim ve mezun
olduğum okul olan Otakçılar Lisesi’ni seçtim. 14,5 yıl orada
müdürlük yaptım. Üst düzey bir yetkilinin usulsüz kaydını
yapmadığım için Şehremini Lisesi’ne sürdüler. Orada da uzun
süre vazife yaptım. Ben görevimi yaptım sorumluluk duygusu
içerisinde ama herkes başarılı iş yaptın diyor.
Bizim eğitimimiz gelişen teknolojiyi ve araç-gereçlerini yeterince
takip edebiliyor mu?
Bazı Öğretmenlerimiz 21. yy’a Ayak Uyduramıyor
Şimdi Türkiye’de en ücra köşede bile bilgisayar ve internet
hem laboratuar olarak hem de ferdi olarak çocuklarımızın
gözleri önüne serilmiştir. Hatta Sayın Bakanımız bana bir
toplantıda şöyle bir şey anlatmışlardı. Sayın Başbakan Van’a
gitmişler. Van’da öğrenci bir kız çocuğu başbakana bir resim
çektirelim demiş. O da hay hay demiş resmi çektirmişler.
Başbakan peki bu resmi nasıl alacağım ben deyince, hiç merak
etmeyin başbakanım e-mail adresinizi verin oraya
gönderirim demiş. Tabi bu çok enteresan bir olay. Bu olay
Van’da gerçekleşiyor. Bizim 21.yy. da araç ve gereçlerden
faydalanma imkanımız var. Ancak maalesef bizde teknolojik
araç ve gereçleri elde etme çabası olmadığı gibi, bu araç ve
gereçleri kullanma, adapte olma, kendini yetiştirme
düşüncesi de yok.
Altını kırmızı kalemle çiziyorum, tüm öğretmenlerin
ellerinden öpüyorum ama bazı öğretmenler 6 yaşındaki çocuğun
karşısında sınıfa girdiğinde ders anlatmakta veya çocuğa
ders dinletmekte, hazırlıklı olmadığı ve 21.yy.'a ayak
uyduramadığı için acze düşüyorlar.
Bu noktada Sivil Toplum Kuruluşları neler yapabilir?
Çocuk Öğretmenini Sevmezse Okulunu da Sevmez, Hizmet içi
seminerler düzenlenmesi lazım . Şimdi detaya girmeden şunu
da söyleyeyim. Öğretmen diyor ki ne kadar ekmek o kadar
köfte. Yani ben bu kadar alıyorum, buradan sonra çıkar
giderim. Ha doğru-yanlış tartışılır ama öğretmenlik para ile
yapılacak bir meslek değil. İçten gelen duygularla, insani
ilişkilerle, elektriklenmeyle, sevgi ve saygı yumağıyla
bilgisinin başkalarına aktarma düşüncesinin icraat haline
getirildiği bir meslektir ve kutsaldır. Allah ilk insanı
insanlara öğretmen olarak yaratmış. Tüm peygamberleri
insanlara kötülüklerden men etmek için eğitici olara rehber
olarak göndermiştir.
Çocuğu okşayarak bilgini aktardığın zaman çocuk sana
yapışır, ama çocuk seni sevmediği zaman, dersini de sevmez
okulu da sevmez, senin de ders saatinin de gelmesini hiç
istemez. O açıdan teknolojiye sahip olabilmek için
teknolojiyi kullanabilmek için biraz fedakarlık yapmaları
lazım öğretmenlerimizin.
Yani öğrencinin dilinden konuşması gerekir öğretmenin.
Damadın Babasından Bir Altın
Tabi, yürekten konuşması lazım, inandırıcı olması lazım.
Şimdi ben burada altı aydır varım. Halkla kucaklaştın
diyorlar,
kamuoyu seni kabul etti diyorlar. Bir okul müdürü nasıl
İstanbul'u idare eder düşüncesi bertaraf oldu, ortadan
kalktı.
Neden? Çünkü sen halkla bütünleştin, öğrenciyle öğretmenle
bütünleştin. Çünkü ben yüreğimden geldiği gibi konuşuyorum
öğrencinin anlayacağı dilden konuşuyorum. Geçen bir ödül
törenine gittim. Atletizmde derece alanlara altın
dağıtıyoruz.
Orada bir despot gibi "kızım gel tebrik ederim al bu
altınları hadi bakalım" tarzında davranmadım . Ben altınları
takarken "hadi bakalım çeyizinde kullanırsın, damadın
babasında bir altın" dedim bu benim içimden geçti. Böyle
olmak lazım. Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.
Bu bürokrasiyi zedelemez, içten gelen davranıştır,
çocukların da hoşuna gidiyor. Kimim ben. Benim senden,
öğrenciden
bir farkım yok.
Küçükleri Küçük Görmenin Cezası Büyüktür Geçenlerde bir
öğrenci iki arkadaşıyla geldi bana. Öğrenci meclis
başkanlığı seçimini kaybetmiş bir oyla. Hocam bizi kabul
etmeyeceğinizi zannettik, Milli Eğitim Müdürü bizi kabul
etti ve bize çay söyledi bu bizi şaşırttı dediler. Bunu
yaptım da küçüldüm mü ben. Bilakis büyüdüm. Küçükleri küçük
görmenin cezası hep büyük olmuştur. Onun için çocuk
demeyeceksin, itmeyeceksin, dövmeyeceksin, atmayacaksın
konuşma hakkını vereceksin onlara.
Münazara Yarışmalarını Canlandırdım
Ben İstanbul'da 35 yıl önce eski MTTB’ nin gerçekleştirdiği
öğrenci münazara yarışmalarını tekrar gerçekleştirdim.
Çocuklar araştırıyorlar, üniversitelere, kütüphanelere,
gazeteleri araştırıyorlar, görsel yayında üstadı olan
kişilerle görüşüyorlar onların donelerini alıyorlar,
savunuyorlar, beyazı siyah olarak kabul ettiriyorlar. Bu
yakında ilköğretimlerde de
başlayacak. Daha sonra tiyatro festivalleri düzenliyoruz.
Bilgi kültür yarışmaları düzenliyoruz. "haydi kızlar okula"
kampanyasını ters çevirdim "haydi kızlar sahaya"
kampanyasını talim terbiyeden geçirdik. Cumhuriyet tarihinde
ilk
defa kızlar futbol maçlarına çıkıyor.
Öğrencilerin bu tip kültürel ve sosyal faaliyetlerde bulunması
okullardaki şiddeti azaltacak mı?
Tabii ki. Şimdi bakın. Yeni eğitim döneminin dördüncü ayına
girerken İstanbul'da 2579 lisede şu ana kadar dört tane olay
oldu. Bunların üçü okul dışında biri okul içinde oldu. Ha
sihirli değneğimiz yok. Bunlara biz mi sebep olduk. Hayır
ama inandılar. Kültürel faaliyetlere yönlendirdim, şiir
yarışmaları düzenledik. Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Akif’in
bütün şiirleri okundu ve tartışıldı İstanbul’da.
Bu güne kadar sadece
Çanakkale Şehitleri ve İstiklal Marşı okunur geçilirdi. Ben
yarın Nazım Hikmeti de Yahya
Kemali de okutacağım. Ayrımcılık yapmayacağım. Biz
yasaklarla bu güne kadar gençliğimizi bu duruma getirdik.
Benim gençliğimize hizmet etmiş bir ilim adamı fikir adamı
varsa ayırmadan hepsi hakkında çalışmalar yapacağız. Bu da
çocukları şiddete yönelik icraatlardan alıkoyuyor.
Özel okullar hakında neler düşünüyorsunuz? Özel okularla devlet
okullar arasındaki başarı farkını nasıl yorumluyorsunuz?
Maddi imkanlarını harcayarak bir okul açıp, eğitim öğretim
yapmak isteyen bütün sivil toplum kuruluşlarının ve özel
kuruluş sahiplerinin 24 saat hizmetindeyim .
Ha diyebilirsiniz ki devlet de özel okullar gibi okullar
yapsın. Bu bir arz talep meselesidir. Devlet lisesinde
okuyan zengin kimselerin çocukları da var. Bu vatandaşımızın
takdiridir
Bu kadar koşuşturma arasında sosyal faaliyetlere vakit
ayırabiliyor musunuz?
Türkiye Okul Sporları Federasyon Başkanıyım. Dünya Çocuk
Birliği Federasyonu üyesiyim. En son FB-GS
maçında temsilci bendim, raporlarını ben yazdım.
Son okuduğunuz kitap?
Bilge Adam adlı kitap. Orada bir cümle buldum ve altını
kırmızı kalemle çizdim . Cümle şu:
"Eşyanın değeri zemininin
düzgünlüğü ile ölçülür." Bu cümleyi istediğiniz
gibi değiştirebilirsiniz. Benim kıymetim yaptığım
icraatlarımla ölçülür veya benimle birlikte çalışanların
kıymeti doğru icraatlarımıza olan destekleriyle ölçülür
gibi. Bu kitabı Antalya uçağında bir buçuk saatte okudum.
Ben her okuduğum kitaptan bir cümle alıyorum. Bu bana
yetiyor. Bu benim hayat felsefem. Şu anda Öğrenme Gücü adlı
bir kitap okuyorum(Burada "bakın altlarını böyle çiziyorum"
diyerek satırları gösteriyor).
Problemlerin çözümlerinde size en büyük engel nedir?
Fizik Kimya Öğrenmek Yetmiyor
Ben buraya oturmak için konuşmak için gelmedim. Çalışacağım
ama yorulmayacağım prensibim bu. İstanbul'da bu yıl proje
patlaması oldu. Geçen yıl İstanbul'da 1100 proje vardı. Okul
müdürlerine verdiğim talimatlar neticesinde proje sayısında
bir patlama oldu. Rakam 2580. ikinci il 1100 projeyle İzmir.
Bir buçuk katı. Şiddeti önlemek için çalışmalar yaptık. 13
panel düzenledik. Sportif kültürel faaliyetleri
arttıracağız.
Bu güne kadar Türkiye’de öğrencilere fizik kimya öğrettik de
ne oldu? Biraz da sosyal faaliyetlere yönelsinler
belki biraz da insanlığı öğretiriz.
Çocuklarımız kar tatili için dua ediyor
Sizin öğrencilik zamanınızdaki eğitim mi daha
kaliteliydi. Eğitim kalitesi giderek düşüyor mu?
O zaman öğretmen her şeyini öğrenciye veriyordu, her şeyini
onunla paylaşıyordu. Geziler yerli malı haftaları çocuğu
yetiştirme, çocuğun ona saygısı, öğretmenin çocuğu sevmesi,
okul müdürlerinin okula sahip olması.
O devirde hademe sıkıntısı, su elektrik sıkıntısı memur
sıkıntısı diye bir şey yoktu. Okul tatili diye bir şey
yoktu.
Kar yağdı okulu tatil edelim, böyle bir şey yoktu. Dünyanın
hiçbir yerinde olmayan bu uygulama Türkiye’de var. Kar
tatilinin olmaması için elimden gelen gayreti sarf ederim
ama sözüm ne kadar geçer, benim oyum hayırdır kar tatiline.
Akşam soğuk oldu mu öğrenci dua ediyor ellerini açarak kar
yağsında okul tatil olsun diye. Neden çocuklarımız bu halde.
Allah'ım yarın
beni, başarılı kıl, okulumuza kaza bela verme diyeceğine kar
yağsın okuluma gitmeyeyim diyor. Bir sıkıntı var burada.
Çocuk ruhen bunalıyor okulda.
Şimdiki öğrenciler okullarını sevmiyorlar okullarına ait olduklarını kabul
etmiyorlar.
ATA ÖZER'DEN ÖĞRETMENLERE NASİHATLER:
Sev. sevil, korkma, korkutma, yaklaş, uzaklaşma,mesafeyi unutma.
Güvenilir ol, sözünden dönme, yapamayacağın işlerin sözünü verme
Kendini denetime tabı tut, en iyi denetimci öğrencidir.
Eğitsel kollara önem ver, uzak durma, teşviket, aralarına katıl.
Öğrencileri notla korkutan öğretmenleri eğitim ve öğretim kadrosundan uzak
tutmayabak.
Başarılı öğrencileri ödüllendir.
Hiçbir zaman koltuğunda korkma. Nasılolsa bir gün ya o seni, ya sen onu
terk etmek mecburiyetinde kalacaksın.
Öğretmenler odasına sık sık ziyarette bulun, su bile olsa iç, içir.
Basınla diyalogunu bozma Giyim kuşamına dikkat et, öğrenci
seni her zaman izler.
Her gün kendini yenile. Bunu kaybettiğinde iflas etmiş tüccara dönersin.
Sık sık bahçe ile koridorlara çık, öğrencilere hatır sor, en azından ruhi
bunalımda gözüken birkaç öğretmene takıl, bugün çok şıksın,
okulun en güzel öğretmenisin diyebil.
Okulun içini öğrencilerinin aldığı başarılarla süsle.
Anılması gereken hafta ve günlerde başarılı olanlara daima ödül vermeye
çalış.
Ne isen o ol ve öyle tanın.
Öğretmenler Gününde bir çiçek dahi olsa ver, onları hatırla. Özel
günlerini (BabalarGünü, Anneler Günü, Kadınlar Günü)
kutlayan bir yazıyı mutlaka onların görebileceği bir yere
as. |