.''Cumhuriyet diktatörlük müdür"
“Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi. Bizde laiklik
tasfiye hareketi olarak algılandı.
Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi. Bizde laiklik
tasfiye hareketiydi. Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama
potansiyeli ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç
laiklik değil, mutlak iktidardı.”
“Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici
görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti.
Aslında Kurtuluş Savaşı, Türkiye-Yunanistan savaşıdır. İki
ülke arasında büyük bir savaş yaşandı.”
* * *
“Cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi
için değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi.”
* * *
“Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş
Savaşı’nda ise İslami cihat üzerinden hareket etti bu
milliyetçilik.”
* * *
“Kurtuluş Savaşı, Sevr’e tepki değildir. Sevr, Kurtuluş
Savaşı’na bir tepkidir. Sevr, Meclis açıldıktan sonra
yapıldı.”
* * *
“1918’de kadınlar tesettürü bıraktı. Ankara bu değişime
inanılmaz bir taassupla karşı çıktı. Tesettürü savundu.”
NEDEN? SEVAN NİŞANYAN
Türkiye hiç bitmeyen çalkantılarının en ağırlarından birini
yaşıyor gene. Bütün bu sarsıntıların, çektiği sancıların
köklerinin yakın tarihe uzandığını görüyoruz. Seksen yıllık
Cumhuriyet’e rağmen, Türkiye sanki hâlâ 1900’lerin başının
İttihatçı Osmanlı’sında yaşıyor. Cumhuriyet’in, İttihatçılık
geleneğini değiştirememesi, yeni bir devlet, siyaset ve
ahlak getirememesi, toplumu geçmişinin içine hapsetti. Peki,
Osmanlı’nın son yüzyılında ve İttihatçılar zamanında neler
yaşanıyordu? Cumhuriyet bu İttihatçılardan neleri miras
aldı? Batılılaşma neydi? İttihatçılık, Cumhuriyet’in
zihniyetini nasıl etkiledi? Atatürk’ün İttihatçılarla
ilişkisi nasıl sürdü? Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliği
neydi? Atatürk’ün liderliği nasıldı? Neden demokrasi ve
hukuk cumhuriyetin bir parçası olamadı? Tek Parti döneminde
nasıl yönetildik? Bütün bunları araştırmacı-yazar Sevan
Nişanyan’la konuştuk. Amerika’da Yale Üniversitesi’nde
felsefe okuyan, Columbia’da siyaset bilimi masterı yapan
Sevan Nişanyan’ın son olarak Yanlış Cumhuriyet isimli kitabı
yayımlandı.
* * *
NEŞE DÜZEL: Yeni bir kitabınız çıktı. Yakın tarihle ilgili
bildiklerimizin neredeyse tümünü sarsan iddialarınız var.
Siz Osmanlı’nın son yüzyılının bir gerileme ve çöküş dönemi
olduğunu kabul etmiyorsunuz. Sizce Osmanlı’nın son yüzyılını
nasıl tarif etmek gerekir?
SEVAN NİŞANYAN: Türkiye’de bugün hâlâ yaşayan reformların
yüzde 80-90’ı Osmanlı’nın 1830’lardan sonraki döneminde
yapıldı. Batı’nın sadece kurumları değil, kültürel
davranışları da benimsendi bu dönemde. Tiyatro ve resim
hayata girdi. Kadın haklarında radikal reformlar oldu.
Şaşırtıcı bir gerçektir ki, Türkiye’de kız lisesi
Fransa’daki ilk kız lisesiyle aynı tarihte açıldı. Bu
ülkede, 1920-1950 arasında Batılılaşma durakladı.
Atatürk döneminde mi durakladı?
Evet. Batılılaşma, 1923-50 arasındaki Tek Parti Dönemi’nde
durakladı. Toplumun Batı’ya yaklaşımında, Batı’yla ve
oradaki fikir akımlarıyla ilişkisinde ise radikal bir
gerileme oldu. Gerçi Medeni Kanun’un kabulü Batı’yla
bütünleşmede adımdır ama, Türk hukukunun Batı’dan
tercümelerle reforme edilmesi Tazimat’la başladı.
Osmanlı yarı teokratik bir devletti. Cumhuriyet’le teokratik
olmayan bir devlete geçildi. Bu, Batılılaşma yolunda bir
adım değil midir?
Bu teokratiklik konusunu ciddiye almıyorum. Çünkü Osmanlı
devleti öteden beri örfî, askerî bir devlet oldu. Osmanlı
pragmatik bir mantıkla yönetildi. Bakın... 1918’den itibaren
Batı ülkelerinde kadınların toplumdaki rolüyle ilgili bir
patlama oldu. Bizde bu değişim önce İstanbul’da yaşandı.
1918-21 yıllarında kadınlar birden bire tesettürü bıraktı.
Ankara ise buna inanılmaz bir taassupla karşı çıktı. Ankara
1920, 1921 ve 1922 yıllarında tesettürü savundu. Ve 1922’de
Ankara rejimi tüm ülkeye hâkim olduğunda, kadın haklarına ve
giyimine ilişkin oldubittilerle karşılaştı. Atatürk, bu yeni
döneme büyük bir esneklikle ve hızla intibak etmeyi başardı.
Siz, cumhuriyetin ilk 20, 30 yılının da taşraya çöküş
getirdiğini söylüyorsunuz. Nasıl bir çöküşten söz
ediyorsunuz?
19. yüzyılın ikinci yarısında Şemdinli’den Edirne’ye bu
memlekette çok zevkli bir sivil mimari doğmuştu. Güzel
evler, banka binaları, saat kuleleri, camiler, kiliseler
yapıldı. 1920-1950 arasında ise taşrada sadece eciş bücüş
sefil bürokrat evleri yapıldı. Bu toplum sanki cilalı taş
devrinden çıkıyormuş gibi bina yapmayı ve şehir yaşamını
1950’lerden sonra sıfırdan öğrendi.
Bunda Türkiye’nin Türkleştirilmesinin ve
Müslümanlaştırılmasının payı yok mu?
Hiç şüphesiz. Enkaz edebiyatı yapılmamalı. Almanya 1950’de
tekrar Avrupa’nın en zengini oldu ama bizimkiler başaramadı.
Gayrimüslim esnaf ve zanaatkârın nüfustan eksiltilmesi,
Türkiye’nin bugün dahi altından kalkamadığı bir yıkıntı
bıraktı. Bakın... 1915’te Van’ın yarısı Kürt değil Türkmüş.
Eğer yapı ustasını, gazete yayıncısını, bankacısını,
manifaturacısını yok ederseniz, medeni şehir yaşamının alt
yapısını kaldırırsanız, orta ve üst sınıf Türklerin de
yaşama koşulları ortadan kalkar. Nitekim bunlar Ankara’ya
göçtüler ve geride bir enkaz kaldı. Anadolu’nun çöküşü budur
işte!
Sizin Atatürk ile ilgili de sarsıcı iddialarınız var.
Atatürk’ün liderliğini nasıl tanımlarsınız?
Olağanüstü cesur, yaratıcı, zeki bir şahsiyet. Fakat ne
yazık ki bu deha ve güçlü kişilik ardında çok olumlu bir
performans bırakmadı. Atatürk mutlak iktidarı terk
edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü
şahsi ağırlığı altında ezdi, yok etti. Ülke, siyasi kadro
azlığıyla karşılaştı. Ayrıca şahıs putlaştırılmasına dayanan
kült, Türkiye’ye bugün bile altından kalkamadığı bir manevi,
kültürel ve siyasal yıkım getirdi. Mustafa Kemal, 1926’dan
itibaren memleketin her meydanına kendi heykelini diktirme
işiyle şahsen ilgilendi. Şehir meydanlarına kendi heykelini
diktiren ilk cumhuriyet lideri olmak gibi ilginç bir
özelliğe sahip oldu dünya tarihinde.
1920-30 arasında kurulan birçok otoriter rejim yıkılırken
Atatürk’ün hâlâ saygınlığını ve etkisini korumasını nasıl
açıklıyorsunuz peki?
1946-50 arasında yapılmış bir mutabakatla açıklıyorum.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı ertesinde demokrasiye bir
mutabakat yaparak geçti. Demokrat Parti ile CHP arasındaki
uzlaşmaya göre, Tek Parti Dönemi’nin uygulamaları
sorgulanmayacak, devri sabık yaratılmayacak ve belirli
şeyler yüceltilecek, kutsallaştırılacaktı. O tarihte,
Türkiye’de demokrasiye geçişin esas yönlendiricisi ABD’ydi
ve dönüşümün gemiyi fazla sallamadan yapılması
kanaatindeydi. Türkiye 1920’ler, 1930’lar totalitarizmini
gömmek için 1940’larda ve 50’lerde bir hesaplaşma yapamadı.
Portekiz, İspanya, Yunanistan 1970’lerde geçmişleriyle
hesaplaştılar, Türkiye hala hesaplaşmadı.
Din konusunda Kemalist devrimin Sovyetler’e yakın
radikallikte olduğunu söylüyorsunuz. Niye böyle
düşünüyorsunuz?
1920’lerin ve 30’ların dünyasında, ‘diktatörlük rejimi’ pek
çok ülkeye hâkim oldu. Bunların din kurumuna yaklaşımları
farklılık gösterdi. İtalya’daki faşist model Katolik
kilisesini bir müttefik olarak gördü. Alman Nazizmi, din
kurumunu siyasetin kenarına itti. Sovyet modeli ise dini yok
etmek istedi. Türkiye dini tamamen yok etmedi ama dinin
kurumsal alt yapısını (tarikatlar, medreseler, vakıflar)
çökertmeyi denedi. Dini devlet baskısı altında dar bir alana
hapsetmeye, Arapça eğitimini ve eski yazıyı kaldırarak,
Kuran’ın referanslarını toplumdan silmeye çalıştı. Böylece
toplum devletin onayladığı tercümelerle yetinecekti.
Atatürk’ün kurduğu CHP’nin ilkeleri arasında demokrasi yok.
Sizce demokrasi Atatürk’ün daha sonraki hedeflerinden biri
miydi?
Hayır. Öyle olsaydı, bunun bir izi olurdu. Fazla güçlenmiş
olan İnönü’ye karşı, İnönü’yü sevmeyen kişilerden oluşan
göstermelik bir muhalefet partisi olan Serbest Fırka
kurduruldu 1930’da. Ama üç ayda halk öyle ilgi gösterdi ki
bu partiye, iş, bütün rejimi çökertecek bir alt üst oluşa
dönüştü ve parti kapatıldı. Atatürk iktidar olduktan ve
diktatörlüğünü kurduktan sonra, tüm söylev ve demeçleri
külliyesinde, ki binlerce sayfalık metinlerin hepsini
okudum, demokrasi kelimesi sadece altı yerde geçer. İkisi,
yabancı basına verdiği demeçtedir. Diğer dördü de ‘demokrasi
iyi ama’ türü cümlelerdir. Türkiye’de demokrasi 1923’te
başlamadı, aksine kesintiye uğradı.
Anlamadım...
1923’te kurulan rejim demokrasi değildir. Bakın... 1876’da
Birinci Meşrutiyet’le Meclis açıldı. Serbest tartışmalar ve
mebus seçimleri yapıldı. 1908’den itibaren de siyasi
partiler kuruldu, 1908,1912 ve 1913’te seçimler yapıldı.
Cumhuriyet ise demokrasiyi kesintiye uğrattı. 1923’teki
İkinci Meclis seçimlerinde milletvekili listelerini
Cumhurbaşkanı iki kişinin yardımıyla şahsen hazırladı ve
seçime sadece bir liste girdi. 1946’ya kadar ki dört seçimde
de aynı şey yaşandı. Bırakın demokrasiyi... Bir toplumda
demokrasiden daha derin bazı siyasi değerler vardır.
Mesela... Kul kültürü, yani biat kültürü toplumda azalıyor
mu artıyor mu? Toplumsal yapı, devletin tecavüzlerine karşı
bir bel kemiğine kavuşuyor mu? Toplumun adalet anlayışı
gelişiyor mu? Tek parti dönemi bu açılardan bir felaket
oldu.
Atatürk’ün Padişah Vahdettin’le ilişkisi hep sorgulanır.
Sizin görüşünüz ne bu konuda?
Aralarındaki büyük yakınlaşma, Vahdettin veliahtken
gerçekleşti. Mustafa Kemal’in beklentiler içinde bulunduğu
ve Enver’le arasının bozuk olduğu biliniyordu. Mustafa
Kemal, kasım 1918- mayıs 1919 arasında İstanbul’da çok yönlü
temaslarda bulundu ve Vahdettin tarafından, Anadolu’da
askerî diktatörlük kurma anlamına gelen, Osmanlı tarihinde
görüşmemiş yetkilerle donatılarak genel müfettiş sıfatıyla
Anadolu’ya gönderildi. Bandırma vapuruyla İngilizlerden
kaçtı falan, bunlar yalandır.
Atatürk’ün Enver paşayla ilişkisi nasıldı?
Aralarında derin bir rekabet ve çekememezlik vardı. Enver
Paşa’yla yaşıttı ve aynı çevrelerden geliyordu. Enver Paşa
genç yaşta fiilen diktatör olmuştu. Belki de 1916-1917
yıllarında kurulması tasarlanan bir cumhuriyetin lideri
olmuştu.
Enver, cumhuriyet kurmayı düşündü mü?
Evet. O döneme ait bilgilerde var bu. Enver’in cumhuriyet
kurmayı tasarladığı, meşrutiyete son verip kendi şahsi
diktatörlüğünü ilan etmek istediği ama Talat Paşa’nın buna
engel olduğu anlatılır. Unutmayın ki 1910’ların dünyasında
cumhuriyet kelimesi diktatörlüğün kod adıdır.
Bu durumda bizde cumhuriyet, padişahlıktan diktatörlüğe
geçiş miydi?
Evet. Sadece Türkiye’de değil. Macaristan, Rusya, İspanya’da
böyledir. Kurulu bir düzenin ve kurumsal dengelerin
temsilcisi olan ‘meşruti monark’ı devirip, onun yerine hiç
kimseye karşı sorumlu olmayan tek bir sivil şahsın geçmesi
ve tüm yetkileri elinde toplamasıydı cumhuriyet. 1910’lar
dünyasında cumhuriyet, demokrasiye doğru atılmış bir adım
değildi. Şahıs diktatörlüğüne atılmış bir adımdı. Zaten en
demokratik ülkelerin çoğu cumhuriyet değildir.
Siz Falih Rıfkı’ya dayanarak, Atatürk’ün Enver Paşa’yı
devirmeye hazırlanan Cemal Paşa’ya katıldığını
söylüyorsunuz. Atatürk, Enver’i devirmek mi istiyordu?
Çoğu yazar bunu yazdı. 1916 ve 1917’de bir dizi darbe
teşebbüsünün yapıldığına dair ipuçları var. Mesela Yakup
Cemil darbesi... Yakup Cemil yakalanıp idam edildi fakat
evraklarında, darbeden sonra oluşturulacak hükümetin
önderliğine M. Kemal’in getirileceğine dair belgeler
bulundu. Arıca M. Kemal de anılarında söz ediyor. Suriye’de
bulunan Cemal Paşa’nın hükümeti devirmeye ve Alman
ittifakını bitirmeye dönük girişimlerinin olduğunu fakat
sonra korktuğu için vazgeçtiğini anlatıyor.
Cumhuriyetin dünyayla ilişkisine de farklı bakıyorsunuz.
Batılıların o dönemde Türkiye’yi bölme amacının olmadığı
kanaatinde misiniz?
Evet. Osmanlı İmparatorluğu’na son vermekte kararlıydılar
ama Türk nüfusun çoğunluk olduğu her yerde bir Türk
egemenliğinin kurulmasını istiyorlardı. İmparatorluğun Türk
nüfusa sahip olmayan yerlerini, tüm Arabistan’ı ve belki de
Kuzeydoğu’da ve Güneydoğu’da bazı toprakları ayırmayı
düşündüler. Yani Ermenistan sınırını, Kürtleri ve Batı’daki
Rumları ne yapacaklarını bilemediler. Bugünkü bakış
açısından bakarsanız bu bölmektir ama o gün için bölmek
değildir. Türk nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerde bütünlüklü
bir devlet oluşturma niyetindeydiler. ABD ve İngiltere,
Türkiye’de demir leblebi gibi bir rejimin bulunmasının dünya
dengeleri açısından doğru olacağı kanaatindeydiler. Osmanlı
gibi istikrarsız bir yapı istemiyorlardı.
Cumhuriyetin Batı uygarlığıyla ilişkisi nedir?
İkirciklidir. Biz İkinci Mahmut’tan beri bir yandan ‘Batı’ya
mecburuz’ diyoruz, diğer yandan da ‘Batı düşmandır,
emperyalisttir, kâfirdir, bizi sömürür’ diye düşünüyoruz.
Cumhuriyetin bilinçaltında yatan derin bir yaranın
ifadesidir bunlar. Ziya Gökalp’lerden, Ömer Seyfettin’lerden
beslenen bir ırkçılık ve gâvur düşmanlığı kültürüyle biz bir
yandan düşmanız Batı’ya... Bir yandan da gıptayla,
kıskançlıkla bakıyoruz ona. 1920’lerden beri böyle acayip
bir zihniyetin makasına sıkıştı Türkiye.
Sizce harf devrimin sonuçları kötü mü oldu?
Microsoft çağında Latin alfabesi kullanmak büyük nimet
ama... Bunun Türkiye’de okuryazarlığı artırdığı doğru değil.
İbrani yazısını kullanan İsrail’de okuryazarlık Türkiye’den
daha yüksek. Harf devriminde amaç, Batılılaşmak değil, eski
yazıyı yasaklayarak Türkiye’nin geçmişiyle bağlarını
koparmaktır. Bu ülkenin dokuz yüz yıllık kültürel geçmişiyle
bağları, halka on beş gün süre verilerek tek bir hamlede
koparıldı ve sıfırdan başlayan bir toplum haline getirildi.
Elli sene boyunca üniversite dahil hiçbir yerde insanlara
eski yazı öğretilmedi. Bir toplumun kendi geçmişi hakkında
tam ve mutlak bir cehalete indirgenmesidir bu.
Türkiye diğer İslam ülkelerine kıyasla birçok açıdan çok
gelişmiş. Bunda Atatürk’ün ve Kemalizm’in hiç rolü yok mu?
Sanmıyorum. Türkiye 14. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının
en gelişmiş, en güçlü ve Batı’ya en yakın en ülkesi oldu.
Siz laikliğin aslında bir tasfiye hareketi olduğunu da iddia
ediyorsunuz. Niye?
Cumhuriyet’in laiklik politikası gerçek bir laikliği
gerçekleştirmedi. Dinin, devlete karşı nispi özerkliğini ve
devletin mutlak gücünü kısıtlayabilme potansiyelini yok
etmekten ibaret oldu. Çünkü amaç laiklik değildi. Amaç
mutlak iktidardı. Yani iktidarı kimseyle paylaşmamaktı.
Amaç, cumhuriyeti kuran şahısların iktidarıydı.
Biz Batı uygarlığının değerlerine bir türlü ulaşamadık.
Sizce bunun sebebi ne?
Esas hata 1946-50’de yapılan Kemalizmi yüceltme
mutabakatıydı. 1920’lerde dünyada rüzgârlar totaliterlik ve
diktatörlük yönünde esiyordu. Ama 1945-46’da bu ülkenin
önünde bir fırsat kapısı açıldı. Çünkü dünyada demokrasi
rüzgârları esmeye başladı. Ama Türkiye ‘Benim totaliter
geçmişim yücedir, tartışılamaz’ dedi. Oysa diktatörlüğü
reddetmeden demokrasiye geçmek mümkün değildir. Nitekim Tek
Parti Dönemi’nin ruhu darbelerle hep geri geldi. İttihatçı
totaliter ruhtan kurtulamıyoruz.
Atatürk milliyetçiliğini nasıl tarif edersiniz?
Atatürk milliyetçiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında İslami
cihat anlayışı üzerinden hareket etti. 1924’te ise İslam
unsurunu çıkardılar ve yerine ‘vatan millet Sakarya’ diye
bir siyasi amentü kurdular. Bu amentü, ‘Kurtuluş Savaşı,
Atatürk, 29 Ekim, halifenin kovulması, düşmanın denize
dökülmesi’ gibi bir dizi semboldür. Bu amentüyü kutsayana
vatandaş, kutsamayana vatan haini dediler. Atatürk
milliyetçiliği denen ve çok modern, çağdaş ve sol zannedilen
şeyin özü, en klasik anlamıyla 1920’ler faşizmidir.
İtalya’da 1920’deki rejim bu ideoloji üzerine kuruldu.
Vatandaşlık haklarını bir siyasi amentüye bağlama düşüncesi
çok tehlikelidir. Çünkü bu siyasi amentüye boyun
eğmeyeceğine dair en ufak kuşku duyulan kişi vatan hainidir,
Gayrimüslimlerin kovulmasının, mülklerine el konulmasının
temelinde Atatürk milliyetçiliği yatar. 1930’larda bu
Atatürk milliyetçiliğinin üstüne bir de Türk ırkçılığı
eklendi.
Kemalizm’in, Orta Asya’dan yayılan Türk ırkının üstünlüğüne
inandığını mı düşünüyorsunuz?
İtalyan rüzgârının estiği 1920’lerde Ankara’nın söyleminde
Orta Asya’nın adı geçmez. 1930’larda Alman rüzgârı eser ve
Atatürk kendini olağanüstü bir şevkle, Orta Asya’dan tüm
dünyaya egemen olmuş atalarımız efsanesine adadı. Tüm dünya
dillerinin Türklerden türediği, dünyaya medeniyeti Türklerin
götürdüğü söylendi.
Türklerin Orta Asya’dan geldiği görüşünü paylaşmıyorsunuz.
Türkler kim sizce?
Eskiden Anadolu ve Rumeli’de oturan Türkçe konuşan ve
Müslüman olan insanlar Türk sayılırdı. Hâlâ halk arasında
geçerli olan tanım budur. Cumhuriyet döneminde Türk
kavramıyla radikal olarak oynandı. Dinî içerik çıkarılıp
yeri siyasi bir içerikle dolduruldu. Ama bu tutmadı. Orta
Asya diye bir şey buna yamanmaya çalışıldı. Tarihle
ilgilenen herkes bilir ki, Türkiye’nin bugünkü etnik
kompozisyonunda Orta Asya unsurunun payı yüzde 10-15’tir.
Anadolu’da yerli bir halk vardı.
Peki... Kurtuluş Savaşı’nda dünyanın en güçlü ülkeleriyle
savaştığımız görüşüne katılmıyor musunuz?
Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici
görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti.
Kurtuluş Savaşı, Türkiye Yunanistan savaşıdır. İkisi
arasında büyük bir savaş yaşandı.
Kurtuluş savaşı olmasaydı bağımsızlığımızı kaybetmez miydik
sizce?
Bir süre için kaybederdik ama 1918’de Amerika, İngiltere ve
Fransa Türkiye’de sağlam bir devletin oluşmasını talep
ediyorlar. Türkiye o tarihte yıkılmış ve ekonomik olarak
tükenmiş olduğu için, bazı reformlar gerçekleşinceye dek bir
vesayet altında tutulmasını da savunuyorlar. Bakın...
1945’ten sonra uygulanan modelin ta kendisidir bu. 1946’da
Marshall Planı ve NATO’yla Türkiye Amerikan mandasına girdi.
1918’de konuşulan da farklı değil. Bir reform hükümeti
kurulacak ve ülke belki 20 yıl Amerikan mandası altında
bulundurulacak ve sağlam modern bir devletin oluşması
sağlanacak. ‘Türkiye’nin maliye iradesine, ordusunu
sağlamlaştırmaya, kara ve deniz yoluna ihtiyacı var’
diyorlar. 1918 ve 1919’da bu gündemdedir. Sevr gündemde
değildir. Sevr de Türkiye’yi bölmez ya...
Nasıl bölmez?
Sevr’in maddelerinin büyük kısmı, Türkiye’nin üçlü bir
uluslararası idare altına sokulmasıyla ilgilidir. Sevr,
hükümranlığı Türklerden alır. Bir şeye dikkat etmek lazım.
Kurtuluş Savaşı, Sevr’e bir tepki değildir. Sevr, Kurtuluş
Savaşı’na bir tepkidir. Ankara’da Millet Meclisi açıldıktan
bir ay sonra Sevr Anlaşması gündeme geldi.
Siz hepimizin bildiklerinin tersini söylüyorsunuz. Bu
iddialarınız için hangi kaynaklara bakmanız gerekti? O
kitaplar bugün yasak mı?
Değil. Sadece Atatürk’ün kendi yazdıklarını bir Japon
turistin bakış açısıyla, onu ne yücelterek ne de küçülterek
okursanız her şey ortadadır zaten...
taraf
|