Ölümcül Bir
Hastalık: Duyarsızlaşma

Toplumsal duyarsızlığımız
dayanılmaz boyutlara ulaştı.
Mağdurlara şahitlik
yapılmadığından Bu duyarsızlık
suç patlamasına sebep oluyor.
Hayata duyarsız kalarak
yaşamayız
[Dr. Reşit Haylamaz]
Mü'min için duyarsızlaşma, gerek
şahsî gerekse ictimâî hayatı
adına hassasiyet göstermesi
gereken konularda titizliğini
yitirmesi ve etrafındaki
olumsuzluklara karşı da bîgâne
kalması şeklinde özetlenebilir.
Aynı zamanda onun için bu,
kimliğini yitirip silikleşmesi
ve renk atıp matlaşması mânâsına
gelmektedir.
Zira bu mânâdaki bir insan,
mü'mini mü'min yapan
husûsiyetlerden de uzaklaşmış
demektir. Halbuki mü'min,
dünyayı güzelliklerle bezemek ve
onu Allah ve Resûlü'nün çirkin
gördüklerinden dezenfekte etmek
için vardır ve olumsuzluklar
karşısında en azından buğzetmek,
onun için alt sınır olarak kabul
edilmektedir. Kur'ân ve Sünnet,
münkerât karşısında bir mü'minin
duyarsız kalamayacağını her
fırsatta ilân eden ediyor. Zira
emr-i ma'rûf ve nehy-i münker,
mü'minin en önemli vazifesi.
Aksi hâlde sonuç, hem kendisi
hem de içinde yaşadığı toplum
için ölüm demek. Bu mânâda
olumsuzluklara 'dur' diyebilmek,
canlanma sebebi olurken
duyarsızlık, insanı ölümün
eşiğine getiriyor. Belki de
insan, lâtifeleriyle öldüğü için
duyarsızlaşıyor! İşin özü,
ortada fâsit bir daire söz
konusu; hassasiyetlerini
kaybedip kalben ölenler
duyarsızlaşıyor,
duyarsızlaşanlar ise, ölümün
pençesinde can çekişiyor
demektir!
Öyleyse kimler duyarsızlaşır?
Tabiî ki ölülerden böyle bir
duyarlılık beklenemez; zîrâ o,
kalb ve gönül itibariyle canlı
olanların işidir ve duyarsızlık
da zaten bu tür insanlar için
söz konusu olan bir hastalıktır.
Evet o, bir noktaya kadar
kendini işin merkezinde gördüğü
hâlde zamanla solup pörsümeye
başlayan insanların
hastalığıdır; dünkü
hassasiyetlerine bugün duyarsız
kalan ve sükût durmak suretiyle
etrafında yeni yeni
olumsuzlukların yeşermesine
zemin hazırlayanların hastalığı!
Bulaşıcı bir hastalıktır
duyarsızlaşma; tedavi adına
adımların atılmadığı yerde
birbirine bakarak kararan
üzümler misâli kitleleri kırıp
geçirir! Onun içindir ki Habîb-i
Kibriyâ Hazretleri, bu
hastalığın umumiyet kesbettiği
yere musibetlerin sağanak olup
yağacağını ifade edip herkesi
ikaz ediyor.1
Dünyada güzel gelişmeler var;
düne nispetle bugün insanlar,
semavî olanla daha çok ilgili ve
ahlâkî olana duyulan ihtiyaç her
geçen gün artıyor. Dünyanın
merkezinden dört bir yana
süzülen bir aydınlık kaplıyor
yeryüzünü. Şüphesiz üzerinde
yaşadığımız topraklar da bundan
nasibini alıyor. Belliki
insanlık, bedeni yanında bir de
onu harekete geçiren ruhunun
olduğunu yeniden keşif
arayışında! Ruhumuz adına
incelip mânânın enginliğine
yönelen insan sayısının her
geçen gün artıyor olması elbette
ayrı bir ümit kaynağı. Dünya
kabuk değiştiriyor ve değişen
dünyanın dışında kalanın,
çağının dışında kalacağı da
aşikâr!
İşin burasında rehberliğin önemi
kendini gösteriyor; kitlelere
keyfiyet adına iyi rehberlik
yapıldığı takdirde dünyanın
kıvamı, Allah ve Resûlü'nün
müjdelediği çizgiyi işaret
ediyor. Kısaca ifade etmek
gerekirse bu kabuk değiştirme,
işi rehberlik olanların kıvamına
bağlı. Başladığı noktadaki
hassasiyetini sonuna kadar
koruyabilen ve her geçen gün
kendini yenileyip istikbale
ümitle koşmasını bilen
rehberlerin kıvamına!
İşte bu kıvamı tehdit eden
ölümcül bir hastalıktır
duyarsızlaşma. O, iç âlemi
itibariyle şahsın renk atıp
matlaşmasını ifade ettiği gibi
aynı zamanda etrafında olup
biten olumsuzluklara kulak
asmaması şeklinde de kendini
gösteriyor. Belki burada da bir
fâsit dâire söz konusu; iç âlemi
itibariyle matlaşanlar, demek ki
dışarıdakilere karşı da
duyarsızlaşıyor! Zaten iç
dünyası itibariyle aşınıp
karbonlaşan birisinin, dış
dünyadaki olumsuzlukların
farkına varması düşünülemez ve
farkına varılmayan kusurun
giderilme ihtimali de yoktur!
Belirtileri nelerdir, nasıl
teşhis edilir?
Her hastalık gibi duyarsızlığın
da çok açık belirtileri vardır.
Bilindiği gibi din muâmeledir ve
bir mü'min, mü'minliğini
muâmelesiyle belli eder.
Duyarsızlığa müptelâ olmuş bir
mü'minin oturmasından
kalkmasına, giyiminden kuşamına,
yemesinden içmesine kadar hemen
her adımında bu hastalığın
belirtisini görmek mümkündür.
Meselâ yeme ve içme, mü'minin
duyarsız kalamayacağı hayatî bir
konudur. Zira Allah (celle
celâlühü), kesim esnasında
besmele çekilmeyen etin
yenmeyeceğini Yüce Beyanı'nda
açıkça ve defalarca ifade
etmektedir.2 Aynı zamanda
kazancını helâl yollarla tedarik
etmesi, bir mü'min için en temel
meseledir. Sarhoşluk veren
maddeleri kullanmak da onun,
aynı titizliği göstermesi
gereken bir husustur. Zira dinin
yasak kılmış olmasına rağmen
haram yolla boğazdan girenler,
sadece maddî bedeni tahrip
etmekle kalmaz, aynı zamanda
kalb ve ruh dünyamızı da perişan
eder. Onun içindir ki, "Haramla
beslenen vücudun yeri
Cehennem'dir!" buyuruyor Allah
Resûlü (sallallahü aleyhi ve
sellem).3 Yediği ve içtiği
haramdan müteşekkil birisinin,
duasının kabûl görmeyeceği
hususu da yine Efendimiz'e ait
bir ikaz.4 Hâlbuki dua, mü'minin
en büyük silâhı.5 Hak nezdinde
kabûl görmenin şartı o ki, "Bana
dua edin ki duanıza cevap verip
kabul edeyim!" (Mü'min sûresi,
40/60) buyuruyor Yüce Mevlâ.
Bugün helâl de belli, haram da;
nüzûl süreci çoktan sona erdi ve
yeni bir hüküm yok! Domuz eti
yemek ve içki içmek ne kadar
haram ise besmelesiz kesilen
hayvanın etini yemek de aynı
hükmü taşıyor! O hâlde yeme ve
içme meselesinde Allah ve
Resûlü'nün hassasiyetini
hayatına taşıyamayan bir
mü'minde bu hastalığa ait çok
emare var demektir.
Giyim kuşam ve tesettür gibi
konulara da aynı gözle
bakabiliriz; zîrâ bu hususta da,
hem erkek hem de kadın için
dinin belirlediği kurallar
bellidir. Aynı zamanda örtünmek,
insana değer katan bir medeniyet
nişanesidir ve Allah ve
Resûlullah'ın çizdiği sınırlar
içinde olduğunda insana ayrı bir
kıymet kazandırır; âdeta Cibrîl-i
Emîn onu, semâvî bir merasimle
getirmiş ve mü'mine lutfetmiş,
mü'minliğinin alâmeti olarak ona
giydirmiş gibidir! Bu açıdan
örtünmek, sadece vücudu kapalı
kılmak değil, Allah ve
Resûlü'nün emirleri karşısında
Rahmânî bir duruşun ifadesidir.
Bilindiği gibi tesettür, mutlak
mânâda vücudu örtmek değil,
vücut hatlarını da belli
etmeyecek şekilde bir giyinişin
adıdır. 'Moda' denilen içi boş
bir kavramın esiri olarak
daralan pantolonlarımıza,
vücudumuzu sarıp hatları olduğu
gibi ortaya koyan giyinişimize
ve dışarıdakilerin dikkatini
çekebilmek için içine düştüğümüz
rengârenk hâle şöyle bir
bakıversek, hastalığımızı
teşhiste hiç zorlanmayız.
Bu durumda olanlar için Allah
Resûlü, "giyinik çıplaklar"
ifadesini kullanmakta, kırıta
kırıta ve kendilerini
hissettirerek yürüyen,
başörtülerinin altına değişik
maddeler koyarak başlarına garip
şekiller veren bu insanların,
onca yakınlığına rağmen
Cennet'in kokusunu
duyamayacaklarını
anlatmaktadır.6 Bunların, âhiret
yurdunda da çıplak muamelesi
göreceklerini beyan eden
Efendiler Efendisi (sallallahü
aleyhi ve sellem),7 kendi
tercihleriyle lânete kapı
araladıkları için onlara lânet
edilmeyi mübah gördüğünü de
açıkça ifade etmektedir.8
Bu konudaki duyarlılığın nasıl
olması gerektiğini de yine Allah
Resûlü'nden (sallallahü aleyhi
ve sellem) görmekteyiz; günün
birisinde Ashâb-ı Kirâm'dan
birine Mısır işi keten bir kumaş
vermiş ve diğer yarısından da
hanımının elbise dikmesini
istemişti. Ardından şu tembihte
bulunmayı ihmal etmedi:
- Ona söyle; vücut hatlarının
belli olmaması için dikeceği
elbisenin altına bir şeyler
giymeyi ihmal etmesin!9
- Daha ilk dönem diyebileceğimiz
yıllarda Âişe Validemiz'i
ziyarete gelen kadınların,
değişmeye başlayan giysilerine
şahit olan Annemiz, gördüğü
manzarayı garipseyerek onları
uyaracak ve şöyle diyecekti:
- Nûr sûresine inanan bir kadın
böyle örtünemez! Eğer sizler
mü'minler iseniz, bilin ki
üzerinize almış olduğunuz bu
giysiler inanmış hanımların
giysileri değil!10
Başka bir zaman huzuruna giren
yeğenlerinden Hafsa Binti
Abdurrahmân'ın, başına aldığı
örtünün inceliğini fark etmiş ve
onu alarak ikiye katlamış,
ardından da:
- Allah'ın Nûr sûresinde
indirdiğinden haberin yok mu,
diyerek onu uyarmış ve daha
sonra da yanındakilerden daha
kalın bir başörtüsü isteyerek
yeğeninin başına onu örtmüştü.11
Duyarsızlığımızı test
edebileceğimiz alanlar elbette
yeme içme ve giyim kuşamla
sınırlı değildir; bunu
görebilmek için kadın erkek
arasındaki münasebetleri
belirleyen kurallardan
alışverişlerimizde zaman zaman
üzerimizi kirletip elbisemize
bulaşan olumsuzluklara, hak ve
hukuk adına attığımız adımlardan
hemen her çeşidiyle faiz
uygulamalarına kadar geniş bir
alanda aynı teşhisi koymak
mümkündür. Unutmamak lâzım ki,
ihlâl edilen her bir kural, yeni
bir arızanın başlangıcıdır ve ne
yazık ki, Allah ve Resûlullah'ın
beyanlarına kulak vermeyenlerin
rehberi çoğu zaman nefis ve
Şeytan olmaktadır. Rehberi nefis
ve Şeytan olanın âkıbeti de
bellidir.
Duyarsızlıklarımızda nefis ve
Şeytan'ın işini kolaylaştıran
unsurlar da yok değil; sebebi ne
olursa olsun, ekran ve
sayfalarına taşımak suretiyle
haramın reklâmını yapan, hâl ve
hareketleriyle onu daha sevimli
gösterme gayreti içine giren,
pazar payını artırmak için
defileler düzenleyip dinin onay
vermediğini dinden onaylı gibi
gösteren, hastalığın toplumu
kemirmeye başladığını gördüğü
hâlde sükûtu tercih eden kişi,
kurum ve kuruluşlar bu açıdan
oturup bir kez daha düşünmek
durumundadır!
Unutmamak gerektir ki harama
duyarsız kalmak, muharrematın
irtikâb edildiği zeminde
sessizliği tercih etmek veya
günahların işlendiği zeminlerde
bulunmak suretiyle onun
işlenebilir olduğunu fiilen
tescil edip haramın
yaygınlaşmasına zemin hazırlamak
da ayrı bir mesuliyettir ki, bu
durumda olanları Kur'ân, o işi
yapan mücrimlerle aynı kefeye
koymaktadır.12 Yine hatırdan
çıkarılmamalı ki inanan bir
insan, '..mış gibi' davranamaz!
Zaten o, inandığı için mü'mindir!
Vaziyeti idare, bu hastalığın
kemikleşmiş ve kangren hâline
gelmiş şekli! Kur'ân'ın
ifadesiyle, kazandığını
düşündüğü yerde bir insanın
iflâsla baş başa kalması ne
kadar acı.13 Efendiler Efendisi
(sallallahü aleyhi ve sellem),
gözü namazda olmadığı hâlde
verip veriştirerek namaz kılan
kimsenin gereksiz yere uykusuz
ve yorgun kaldığını anlatıyor.
İçinden gelmediği ve inanmadığı
hâlde etrafındakilere bakarak
oruç tutmaya çalışan kimsenin
boşuna açlık ve susuzluk
meşakkatini çektiğini ifade eden
de O (sallallahü aleyhi ve
sellem) değil mi?14 Aksi hâlde
kendimize şu soruyu sormamız
gerekiyor: O zaman bunca
meşakkatin mânâsı ne?
Duyarsızlık, uzun soluklu ve
sinsi bir hastalıktır; seyri
yavaş olduğu için çoğu zaman
farkına bile varılamaz! Onun
için hiç kimse, "Bana bir şey
olmaz!" dememelidir; zîrâ bu da
onun açık bir belirtisidir!
Tıpkı kapalı bir mekâna girmeden
önce fark edilenlerin, daha
sonraki girişlerde sıradan hâle
gelip çoğu zaman fark edilemez
bir hâl alması veya hava
akıcılığı iyi sağlanamamış
toplantı salonlarında, salona
geç giren birisinin hemen fark
ettiği ağırlığı ve olumsuz
kokuyu, içinde oldukları hâlde
aynı mekânı uzun süre paylaşan
kimselerin farkına varamamaları
gibi insan, içinde bulunduğu
toplumun telâkkilerine zamanla
alışıyor ve ilk günkü tepkisini
çoğu zaman veremez hâle geliyor
ki, benzeri bir durumla karşı
karşıya kalmamak için, zaman
zaman meseleye dışarıdan bakmak
veya dışarıdan başka gözlere
baktırmakta fayda var.
Tedavisi nedir?
Bu hastalığın tedavisi, sürekli
hareket etmek, kolektif şuurdan
ayrılmamak ve beslenme
kaynaklarından uzak kalmamaktır.
Bilindiği gibi olduğu yerde
sâbit kalan bisikletin düşmesi
mukadderdir. Aynı şekilde ateşi
sönen sobanın, bir müddet sonra
ortama ayak uydurarak içinde
bulunduğu ortamla hararette eşit
hâle geldiğini bilmeyen yoktur.
Kendini yenileyemeyenlerin,
kendileri olarak kalmaları da
öyledir! Hususiyle hassasiyetler
söz konusu olduğunda, işin
merkezini tutan ve bugün
dünyanın ümidi hâline
gelenlerin, dünyevîlik
karşısında eşitlenerek
aynîleşmemesi için sobadaki
ateşlerini hiç söndürmemeleri,
hattâ her daim hararetlerini
daha da artıracak çareler
bulmaları gerekiyor. Burada
bilinen bir gerçeği
hatırlatmakta fayda var: Önünde
yeni alanlar açan her fetih
hareketi, muhatap olduğu
kültürlerin istilâsıyla da karşı
karşıyadır! Habeşistan'a hicret
eden öncülerden Ubeydullah İbn
Cahş örneği asla
unutulmamalıdır. İbn Cahş,
Efendimiz'in halaoğlu ve Ezvâc-ı
Tâhirât'tan Zeyneb Validemiz'in
de kardeşidir. O günün
şartlarında Ebû Süfyân'a damat
olacak bir statünün de
sahibidir. İlk Müslümanlardandır
ve dinini daha rahat
yaşayabilmek için o da
Habeşistan'a hicret etmiştir.
Bir farkla ki, durmuş ve ateşi
sönmüştür; yani Mekke ile olan
irtibatı kesilmiş, ne Vahiy ne
de Efendimiz'den gelecek
haberler onun için önem arz
etmez hâle gelmiştir! Üstelik
Habeşistan'da bulunan yol
arkadaşlarıyla da yollarını
ayırmış; selâm ve sabahı keserek
yalnızlığı tercih etmiştir.
Habîb-i Kibriyâ Efendimiz'in
beyanlarına göre yalnız kalanın
arkadaşı Şeytan'dır15 ve
Ubeydullah İbn-i Cahş da,
Şeytan'ın hedefi hâline gelmiş
ve kendini içkiye vermiştir.
Yine Fahr-i Kâinat Efendimiz'in
beyanlarına göre içki, bütün
kötülüklerin anasıdır16 ve artık
İbn Cahş, her türlü kötülüğün
potansiyel hedefi hâline
gelmiştir. Ve çok geçmeden o,
uğruna hicret ettiği düşünceyi
terk etmiş ve yeni muhatap
olduğu kültürün tesirinde kalıp
onu benimseyerek Hristiyan olmuş
ve ne acı ki bu hâl üzere
Habeşistan'da vefat etmiştir.17
Hâdisenin mesajı açıktır;
beslenme kaynaklarından
uzaklaşanların, arkadaşlarıyla
selâm ve sabahı kesip yalnızlığı
tercih edenlerin ve belli
periyotlarla bir araya gelip
yeniden durum müzakeresi
yapmayanların ne kendileri
olarak kalmaları ne de
etraflarındakilere faydalı
olmaları söz konusudur.
Fark edilmez veya geç kalınırsa
ne olur?
Teşhiste gecikme ölüm sebebidir.
Hattâ bu durumdaki insan,
öldüğünün farkına bile varamaz!
Hele bir de mesele umumiyet
kesbetmiş ve toplumu oluşturan
fertlerin çoğunluğu aynı
hastalığa dûçâr kalmışsa artık
iflâh olunmaz bir kerteye
gelinmiş demektir. Ehl-i
hamiyyetin güçsüz kaldığı,
ıslahçıların acziyet içine
düştüğü, duyarsızlığın etrafı
kırıp geçirdiği ve ehl-i küfrün
ehl-i imana galebe çaldığı
beldelere Allah (celle celâlühü),
gazabıyla tecelli eder.18 Hangi
alanda olursa olsun duyarsız
kalmanın sonu çıkmaz sokaktır ve
böyle bir gidişin sonu
herhalükârda felakettir. İşte
misâli:
"İsrâiloğullarından küfre
sapanlar hem Davud'un, hem de
Meryem oğlu Îsâ'nın lisanı ile
lânetlendiler. Bunun sebebi,
onların isyan etmeleri ve
taşkınlık edip haddi aşmaları
idi. Onlar kötülük yaptıkları
zaman, birbirlerini kötülükten
vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne
çirkin davranıştı bu tutumları!"
(Mâide sûresi, 5/78–79)
Bu âyeti tefsir ederken Allah
Resûlü (sallallahü aleyhi ve
selem), İsrailoğullarının
duyarsız tavırlarını da nazara
vererek şu tavzihte
bulunmaktadır:
İsrâiloğulları arasında zuhûr
eden ilk kusur ve ortaya çıkan
sosyal çöküntü şöyle
gerçekleşmiştir: Onlardan birisi
bir diğerini olumsuzluk üzerinde
ilk gördüğünde, "Ey filan!
Allah'tan kork ve yapageldiğin
bu kötülükten vazgeç! Çünkü o,
senin için helâl değil." derdi.
Ancak ertesi gün olup da yine
aynı adamı aynı kötülük üzerinde
görünce bu onun, dün ikaz ettiği
aynı şahısla oturup eğlenmesine,
yeyip içmesine de mâni olmazdı.
Artık o da onunla birlikte yer
içer, dostluğunu devam ettirir
ve aynı cürmü birlikte irtikab
ederdi. İşte onlar, kendi
iradeleriyle böyle bir
yanlışlığa saplanıp bu duruma
dûçâr olunca Allah (celle
celâlühû), onların kalblerini
birbirine karşı hâle getirdi ve
bundan böyle aralarında ne bir
huzur ne de ahenk kaldı. Bu
beyanından sonra yukarıda
mealini verdiğimiz âyeti okuyan
Habîb-i Kibriya Hazretleri
duracak ve aynı akıbete dûçâr
kalmamak için ümmetine şu
tembihte bulunacaktır:
Hayır! Vallahi de sizler, marufu
emredip münkerden nehyetme
vazifenizi yerine getirmeli ve
zalimin elinden tutarak onu da
hak çizgisine çekmelisiniz.19
Velhasıl duyarsızlık, bir
düşünce kaymasıdır; başkalarıyla
aradaki farkı tüketmenin adıdır
ve bu durumdaki insanlar,
kendileri için takdir edilen
misyonu tamamlamış demektir.
Yani onlar, artık 'kendileri'
olarak yok olmuşlardır ve
akıbetleri de yok olmaktır. Bu
bir başkalaşmadır ve Allah (celle
celâlühü), yolda giderken yolunu
değiştireni değiştireceğini
ifade etmektedir:
"Bir toplum (değişik iç
deformasyonlarla) kendi kendini
değiştirmedikçe, Allah ona
lütfettiği nimetlerini
değiştirecek değildir." (Enfâl
sûresi, 8/53)
Demek ki değişen,
değiştiriliyor. Öyleyse
duyarsızlığımızı imanın
enginliğinde tedavi edip
değiştiğimiz yönlerimizi
değiştirmek, bizim için en
önemli vazife. Unutmamak
gerektir ki dünyayı değiştirecek
olanlar, yürürken herhangi bir
değişikliğe maruz
kalmayanlardır! Öyleyse
duyarsızlığın pençesinde can
vermemek için Hazreti Yunus'un (aleyhisselam)
kavmi misâli20 bir teveccühle
yeniden o kıbleye yönelmek ve
yürekten iman edip bu çizgideki
değerleri yeniden değişilmez
kılmak gerekiyor!
Reşit Haylamaz / Araştırmacı -
Yazar
Dipnotlar
1. Bkz. Enfâl 8/228; Ebû Dâvûd,
Melâhim 4/121, 122; Ahmed İbn-i
Hanbel, Müsned 4/192; Saîd İbn
Mansûr, Sünen 1/421; Ebû Ya'lâ,
Müsned 11/304; Taberânî, Evsat
9/129; Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid
7/280, 281; Hindî, Kenz 3/688;
İbn Ebi'd-Dünyâ, el-Emru bi'l-Ma'rûf
ve'n-Nehyü ani'l-Münker 1/33;
Irâkî, Tahrîcu Ehâdisi İhya,
5/228.
2. Bkz.: En'âm sûresi, 6/119,
121, 145; Mâide sûresi, 5/4
3. Müslim, Zekât 65; Dârimî,
Rikâk 9; Ahmed İbn Hanbel,
Müsned 2/328
4. Müslim, Zekât 65; Tirmizi,
Tefsir 3; Dârimî, Rikâk 9; Ahmed
İbn Hanbel, Müsned 2/328
5. Hâkim, Müstedrek 1/669; Ebû
Ya'lâ, Ahmed İbn Hanbel, Müsned
1/344
6. Müslim, Libâs 125; Cennet 52;
Mâlik, Muvatta' 7; Ahmed İbn
Hanbel, Müsned 2/223, 356, 440
7. Bkz. Buhârî, İlm 40; Teheccüd
5; Libâs 31; Edeb 121; Fiten 6;
Tirmizî, Fiten 30; Mâlik,
Muvatta', Libâs 8
8. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel,
Müsned 2/223
9. Kurtubî, Câmi' 14/156
10. Bkz. Kurtubî, Câmi' 14/157
11. Mâlik, Muvatta', Libâs 4;
Beyhakî, Kübrâ 2/235; İbn Sa'd,
Tabakât 8/72
12. Bkz. Nisâ 4/140
13. Bkz. Kehf sûresi, 17/104
14. İbn Hibbân, Sahîh 8/257;
Beyhakî, Kübrâ 4/270; Deylemî,
Firdevs 2/268; Ayrıca bkz.
Münâvî, Feyzu'l-Kadîr 4/16
15. Mâlik, Muvatta, İsti'zân 35;
Ebû Dâvûd, Cihâd 79; Ahmed İbn
Hanbel, Müsned 2/186, 214
16. Nesâî, Eşribe 44
17. İbn Abdi'l-Berr, İstîâb
3/877, 4/1844; İbn Hacer, İsâbe
7/575
18. Bkz. Hûd sûresi, 11/117;
İsrâ sûresi, 17/15; Zuhruf
sûresi, 43/76
19. Tirmizî, Tefsiru Sûre 5/6,
7; Ebû Dâvûd, Melâhim 17; İbn-i
Mâce, Fiten 20; Ahmed İbn-i
Hanbel, Müsned 1/391
20. Bkz. Yûnus sûresi, 10/98
|
|