.Türk Eğitim Sistemi
Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, ne zaman,
kimler tarafından kuruldu?
Sendikamız 2005 yılı Ocak ayında kuruldu. Yaptığımız
istişareler sonucunda mevcut sendikaların, sendikal
hareketlerin ekonomik, siyasal ve çalışma hayatında oynaması
gereken rolleri oynamadıkları, buna engel olanınsa
kuruluşlarından beri üzerlerine oturdukları temel felsefenin
ya da felsefesizliğin, değer yoksunluğunun belirleyici
olduğu sonucuna vardık. Hiçbir siyasi partiyle arka bahçe
ilişkisi olamayan, eğitim çalışanlarının öz gücüyle, söz,
yetki, karar ve yönetimin yalnızca gönül verenlerine ait
olduğu ‘gerçek bir sendikacılık’ hareketinin oluşması
inancıyla Öğretmen-Sen’i kurduk.
Herkes için özgürlük, herkes için adalet Öğretmen-Sen’in
kendisine temel referans kabul ettiği değerlerdir. Yusuf
Tanrıverdi, Mehmet Özkan, Şenol Güler, Serdar Orhan, Mehmet
Dursun, Bekir Birbiçer, Ömer Taner, Behçet Canöz, Bülent
Vural, İmdat Yarım, Ufuk Coşkun, Zeki Sürgit, Osman Nuri
Bayrak ve otuz kadar eğitim çalışanının gönül vermesiyle
Öğretmen-Sen kuruldu.
Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası’nın eğitim
alanında yaptığı faaliyetler nelerdir?
Sendika olarak kurduğumuz ar-ge de eğitim sistemimizin
pedagojik yönden eleştirisini ele almak oldu. Eğitim
çalışanlarının içinde bulundukları maddi ve manevi
yoksunlukları tespit ederek bunları basınla paylaşmak ve
ilgi kurumlara rapor olarak sunmak. Yine idari açıdan eğitim
çalışanlarının yaşadığı sorunların tespiti ve paylaşımı.
Meslek Liselerine uygulanan katsayı zulmünün yol açtığı
sosyal ve ekonomik sorunları tespit edip kamuoyuyla
paylaşmak. Katsayı adaletsizliğinin kaldırılması için
çeşitli etkinlikler düzenlemek. Üniversitelerde bilimin
gelişmesine engel olan YÖK’ün resmi ideoloji adına yapmış
olduğu baskıları kınamak.. Başörtülü öğrencilerin eğitimi ve
sonrasında çalışma haklarının ellerinden alınması zulmünü
çeşitli etkinlerle kınamak ve çözümü üzerinde hükümete baskı
kurmak.
Genel olarak Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları
Sendikası’nın eğitim konusuna bakışından ve Eğitim ve Bilim
Çalışanları Sendikası’nın amaçlarından bahseder misiniz?
Sanayi devrimiyle birlikte batıda okul kavramı öne çıktı.
Bireyin eğitimi misyon olarak bütünüyle okula devredildi.
Öteden beri kutsanan bir olgu olan “eğitimin” okula
devredilmesiyle birlikte de okul kutsal bir zırh giydi.
Eleştirilemez, tartışılamaz kutsal mekânlara dönüştürüldü.
Geleneksel eğitim anlayışı bütünüyle sona erdi. Batıda
kilisenin rolü azalırken, Müslüman dünyada camilerin rolü
azaldı. Müslüman ülkelerde camiler bireysel ve toplumsal
kişilik inşasının önemli bir merkeziyken yalnızca namaz
kılınan mekânlar haline dönüştürüldü. Bireye ve topluma
caminin kazandırdığı değerleri ise laik okullar dışladı.
Toplumların okuldan bekledikleriyle, ulus devletlerin
okullara yüklediği misyon birbirleriyle çatışır pozisyonda
oldu. Türkiye’deki İmam Hatip okulları bu konunun önemli
örneğidir. Halk, pozitif bilimleri meslek öğrenmek ve bir
kazanç elde etmenin aracı olarak önemserken, kişilik ve
şahsiyet kazanma, ahlaki değerlerle donanmış bir insan
yetiştirmek içinde İslami bilimlerle donatılarak
çocuklarının yetiştirilmesi arzusuyla İmam Hatip Liselerine
yoğun bir ilgi gösterdi. Bu ilginin önü halka ve değerlerine
karşı bir saldırı olan 28 Şubat darbesiyle kesilmeye
çalışıldı.
Ulus devletler bir yandan kendi ideolojilerinin ön gördüğü
prototipte insan yetişmeye çalışırken, bir yandan da
sanayinin ihtiyaç duyduğu malzemeyi (iş üreten insan)
yetiştirmeyi hedefleyerek okulları işlevlendirdiler. Eğitim
insanın kendini gerçekleştirdiği, özgürleştirici, kendi olma
bilincini sağlayıcı olmak yerine, insanın sınırlandığı,
kendine/fıtratına yabancılaştığı, evrende bir özne yerine,
egemen gücün kendi çıkarları yönünde kullandığı bir nesnesi
haline dönüştürüldü.
Biz sendika olarak eğitime/okula içerden bir eleştiri
yaparak eğitim uygulamasının çocuklarımız üzerinde
oluşturduğu olumsuzlukların altını çizerken bir yandan da;
bireyin kişilik ve şahsiyet kazanımını engellemeyen, onu bir
nesne değil özne olarak gören, aileden getirdiği kültür ve
inançlarına ve bunları yaşamasına saygı duyan özgürlükçü bir
eğitim sisteminin oluşması için gerekli bilgi ve tavrı
üretmeye çalışacağız.
Sendika olarak eğitim çalışanlarının eğitime ve buna bağlı
olan ülke sorunlara karşı daha duyarlı, daha eleştirel bir
bilinçle yaklaşmalarının imkan ve öğelerini üreteceğiz.
Öğretmenler Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Türk
eğitim sistemini nasıl değerlendirmektedir? Öğretmenler
Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası, Türk eğitim
sisteminin temel probleminin/problemlerinin ne/neler
olduğunu düşünmektedir? Bu problemlerin giderilmesi
noktasında neler yapılmalıdır?
Bir ülkede eğitimin temel sorunlarını tespit edebilmek için
o ülkede siyasal, sosyal ve ekonomik hayatın işleyişine ve
bu alanlardaki sorunlara kitlelerin bakış düzeyine ve tepki
yoğunluklarına bakmak gerekir inancındayız. Her on yılda bir
yaşanan darbelerle ülkenin siyasal sosyal ve ekonomik
yaşantısının egemen bürokratik sınıf çıkarları adına alt üst
edildiği, her türlü yolsuzluğun, hırsızlığın, hortumculuğun
yaşandığı ve her defasında bunların toplumun en zayıf
kesimlerine faturalandığı, ülke halkının inandığı değerlerle
yaşama hakkının elinden alındığı, düşünce ve ifade
özgürlüğünün önünde yığınla engelin olduğu, medyasının,
yargısının ‘brifinglerle’ yönlendirildiği, bütün bunlara
karşılık halkın yoğun bir ‘bilinç uysallaştırması’ altında
kaldığı bir ülkede sormak gerekir, eğitim ne işe yarıyor?
Eğitim kurumları nasıl bir işlev görüyor? Halktaki bu
sessizlik kültürün oluşmasından ne kadar sorumludur?
Eğitim, üniversiteleri de sayarsak on altı yıl boyunca tezgâhından
geçirdiği bireylere; bir özne olduklarını, düşünme ifade
etme, üretme ve ürettiklerinin karşılığını alma haklarının
olduğunu bu haklarına karşı saldırı her nerden gelirse
gelsin karşı koyma toplumsal bir dayanışma içersine girerek
yaşam alanlarını savunmanın ‘insan’ olmanın ve kalabilmenin
olmazsa olmaz koşulu olduğunun bilincine vardırmayı mı,
yoksa insanın içinde bulunduğu kuşatılmışlığın meşru ve
itaat edilmesi gereken bir gerçeklik olduğunu mu salık
veriyor? Eğitim, bizce, bu sorular ışığında bakıldığı zaman
Türk eğitim sisteminin temel sorunlarının doğru tespit
edilebileceğini düşünüyoruz.
Türk eğitim sistemi tek tipleştirici ve dayatmacıdır. Farklı
tercihlere, farklı algı ve yorumlara, eleştirel düşünceye
kapalıdır. Toplumun inanç ve kültürel değerlerine yabancı ve
dışlayıcıdır. Hiyerarşik yapısı militariktir.
Öğretmen-idareci, öğretmen-öğrenci, okul müdürü, il,ilçe ve
bakanlık yöneticileri arasındaki diyalog ve ilişki eğitimin
kendi içinde kendini revize etmesi için gerekli olan diyalog
ve katılımı sağlama esnekliğinden çok uzaktır. Eğitimle
ilgili her türlü değişim mezun olduktan sonra okula
uğramayan teknokratlar tarafından yapılırken, uygulayıcısı
olan öğretmenlerin katılımı sağlanmaz. YÖK’ün varlığı eğitim
hayatımıza başlı başına sorun üreten bir olgudur. YÖK,
darbecilerin bu milletin başına bela olarak bıraktığı bir
kurumdur ve darbe kendini YÖK’le yaşatıyor. YÖK bir çıkar
grubu örgütledi. Resmi ideoloji savunuluculuğu, hafiyeciliği
karşılığında; dokunulmazlık gibi üniversitenin imkanlarını
hesapsızca kullanmak gibi bir ayrıcalık YÖK’çülere verildi.
YÖK kapatılmadıkça, üniversitelerimiz bilim üreten, bağımsız
ve özgürlükçü düşüncelerin üretildiği çağdaş normlara
kavuşamayacak inancındayız.
Türk eğitim sisteminin en temel sorunu kendi olamama
sorunudur. Türkiye’de eğitim ve eğitim kurumları Müslüman
toplumun devlet eliyle kendine yabancılaştırılarak
batılılaştırılmasının sağlanmaya çalışıldığı bir işlevi
görmek üzere konumlandırıldı. Bütün eğitim kurumlarında
çalışanlarında, öğrencilerinde başörtüsüyle bulunmalarına
izin vermez. Din dersi adı altında okutulan dersse İslam
dininin temel değerlerinin öğretiminden oldukça uzaktır.
İnanç değerlerinden uzaklaşmaları sağlanan gençlikse popüler
kültürün tüketim batağında can çekişmekte, uyuşturucu
kullanımı, suç işleme, toplumsal değerlerine yabancılaşma,
aile bağlarından uzaklaşma konularında özellikle son
yıllarda hızlı bir yıkım yaşanmaktadır. Direnç sistemi
bozulmuş bir bünye gibi gençliğimiz her türlü saldırıya açık
hale getirilmiştir. Ders kitaplarına konulacak konulara
Genel Kurmayın müdahale ettiği, bu soru yöneltildiğinde de
‘Türkiye’nin özel koşulları var’ ifadesini Talim Terbiye
Başkanın kullandığı bir eğitim sisteminde ciddi hastalıklar
vardır. Önce güvenlik diyen ve her türlü hakkın
kullanılmasını devletin güvenliğine tehlike olarak gören bir
anlayışla karşı karşıyayız. Bu anlayış ise eğitim
sistemimizin özünün derinliklerinde hala ağırlıklı bir yere
sahiptir.
Öğretmen sayısı yetersizliği, derslik yetersizliğinin yol
açtığı sınıf kalabalıklığı, teknik donanım eksikliği gibi
şeyler ekonomik imkânlara bağlı sorunlardır. Bütçeden
yeterli kaynağın ayrılmasıyla süreç içinde kapanabilecek
maddi sorunlardır. Asıl üzerinde durulması gereken sorun
ülkemizde yaşanan siyasal, sosyal sorunlara, insan
haklarının gelişememesine, özgürlüklere saygının
yerleşmemesine, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki
engellerin kalkmamasına eğitim sistemimiz ne kadar katkıda
bulunduğudur?
Genel olarak Türkiye’deki sivil toplum ve sivil toplum
eğitimi konularını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tanzimat’tan beri devlet modernleştirmenin de tetiklemesiyle
toplumu biçimlendirme, yeniden tanzim etme, tepeden aşağı
bir değişime zorlama çabası içine girdi. Cumhuriyet dönemi
toplumu yeniden şekillendirmenin sınırlarını alabildiğine
zorladı. 1940’lara geldiğimizde sivil toplum adına hiçbir
şey bırakılmamıştı. Her şey devletin tekelinde ve
yönlendirmesi altına girmişti. Var olan bütün kurumlar
‘devletin ideolojik aygıtları’ işlevini görüyordu. Üretilen
mitleriyle, oluşturulan kurumlarıyla ‘kutsal şahsiyetler’
merkezinde ‘kutsal devlet’ türetildi.
Topluma tepeden baskılarla yaşatılmaya çalışılan
modernleştirme laik ve batıcı özüyle, bu milletin
müktesebine yani Müslüman kimliğine ciddi bir dışlama ve
saldırı temelinde yapılmaktaydı. Batıya uyum ya da batının
baskılarıyla oluşturulan kurumlarsa yine tamamen devlet
güdümlü ve kontrollü, özgür, eleştirel ve bağımsız bir
kimliği olmayan yapılardı. Bu yapıları sivil toplum örgütü
diye tanımlamak olası değildir.
Cumhuriyet dönemi sendikaların çalışma hayatında ki
yerlerini alış ve gördükleri işlev ciddi bir örnektir
konumuz açısından. Meclis’te 1947’di yılında yapılan
tartışmalarda Türkiye’nin sınıflı bir toplum olduğu kabul
edilerek cemiyetler yasası çıkarılır. Bu yasa derneklerin ve
sendikalarını kurulmasına izin verir. Ancak mecliste yapılan
konuşma tutanakları incelendiğinde sendikaların yıkıcı ve
devlet yapımıza zarar verici örgütler olduğu yönünde genel
bir kanaat oldu görülür. Bu nedenle de yasanın birçok
kısıtlamalar içererek çıkarıldığı yine mecliste ifade
edilir. 1948 yılında CHP kurdurduğu sendikaları İstanbul
İşçi Sendikaları Birliği diye bir çatı altında toplarken,
DP’de kurdurduğu sendikaları Hür İşçi Sendikaları
Federasyonu çatısı altında topladı. Bunlar 1952’de evlenerek
Türk-İş’i kurdular. O yıllarda Avrupa’daki sendikaları
olduğu gibi Türkiye’deki sendikaları ve çeşitli örgütleri de
anti-komünistlik çalışması içinde finanse edip kullandı.
Emperyalizm, sendika işbirlikçiliği ayrıca ele alınması ve
incelenmesi gereken bir konudur.
Örgütler kuruluş amaçları temelinde bir faaliyet
göstermiyorlarsa o zaman farklı yönlendirmelerin etkisi
altında farklı amaçlara hizmet ediyorlar demektir ki
yapılması gereken bu örtülü hedefleri ortayı çıkararak bu
örgütlerin toplumu yanıltmasını deşifre etmek gerekir.
Sendikaların ve pek çok örgütlerin işlevi devlet adına, ya
da devletin çeşitli kurumlarının yaptıkları her türlü baskı,
istismar ve dayatmayı halkın nezdinde meşrulaştırılmasını
sağlamak üzere faaliyet göstermekti.
Devletin kurguladığı toplumda, toplumsal yapılarda
kurgusaldır. Bu kurgusallıktan kurtulma çabası toplumda hep
var oldu. Ancak gelişmeler ve kazanımlar darbelerle
kesintiye uğratıldı. Toplumsal değişimde düşünceler kendini
kurumlar aracılığıyla maddileştirirler. Bir kültürel tutumun
yerleşmesi kurumların sürekliliği ile mümkün olur.
Batıda sivil toplum örgütleri hükümetle iş birliği yapma
temeline gelişti. Bütün dünyada kısa zamanda sayıları
milyonları buldu. Tarihsel ve siyasal koşullarında
farklılığını gözeterek biz sivil toplum örgütlerinin muhalif
bir kimlikle kendini inşa etmeleri taraftarıyız. Özü
itibarıyla hegemonik olan devletin ve devletin çeşitli güç
araçlarını tekellerine alan toplumsal sınıfların kendi
siyasal ve ekonomik çıkarları için kullanarak diğer
toplumsal kesimleri baskı altına almalarına, toplumsal
kesimler ancak örgütlü yapılarla direnebilirler. Sivil
toplum örgütleri bu temelde yapılandıkları zaman gerçek
anlamda bir varlık kazanabilme şansını yakalayabilirler ve
özgürlüklerin geliştirilmesinde, kazanımların korunmasında
rol oynayabilirler.
İçinde bulunduğumuz AB sürecini de göz önünde bulunduracak
olursak STK okulunun/eğitimin gelecekteki
pozisyonunu/önemini nasıl görüyorsunuz?
AB süreciyle birlikte sivil toplum örgütlerinin öneminin
giderek daha da artacağı aşikârdır. Önemli olan bu
örgütlerin ortaya çıkaracağı çalışmaların siyasal, ekonomik
ve sosyal hayatımıza yansımalarının neler getireceğidir.
Küreselleşmeyle ve liberal ekonomin dayatmasıyla devlet
yeniden tanımlanarak sermayenin çıkarlarını gözeten ve
önceleyen tarzda yeniden yapılandırılıyor. Küreselleşmenin
mühendisleri sivil toplumun önemine vurgu yaparak
demokrasinin gelişimiyle eşleştiriyor. Ülkemizde bir yandan
AB diğer yandan ABD sivil toplum örgütlerine ciddi parasal
yardımlar yaparak kendi çıkarları adına arkalamaya
çalışıyor. Sermaye-sivil toplum örgütleri ilişkisinin de
altını çizmek gerekiyor.
Bizce sivil toplum örgütlerinin ülkemize ve ABD işgali
altındaki bölgemize hizmet eden bir yapıda olabilmesi için
iki şeyi ilke edinmesi gerekiyor. İçeride; otoriter ve yarı
totaliter anti özgürlükçü yapılara karşı özgürlük ve adalet
temelinde bir duruş ortaya koyup değişime zorlarken,
dışarıya karşı anti-emperyalist bir duruşu göstermelidir.
Anti-emperyalist bir duruşun sahibi olmayan sivil toplum
örgütleri Türkiye’nin Müslüman kimliğinden rahatsızlığını
her fırsatta dile getiren kimi AB ülkelerinin asimilasyon
politikalarının hizmetçisi olurken, diğer yandan ABD
sermayesinin ayartmasıyla bölgemizi bir işgal projesi olan
BOP’un işbirlikçiliğine düşebilirler.
Sivil toplum devletten bağımsız, ezilen ve yoksullaştırılmış
kesimlerin sesi olmalı. Sürekli eşitsizlik üreten, bir yanda
zenginliği oluştururken, diğer yanda yoksulluğu oluşturan
kapitalist sistem adına ezilenleri manipüle eden yoksulluğun
bireysel beceriksizliklerin neticesi olduğu propagandasını
yapan, hiçbir ahlaki ve toplumsal değer tanımayan vahşi
Pazar ekonomisinin çığırtkanlığını sermayeden aldığı
destekle yapan kurumlar ne kadar sivil toplum örgütü
olabilirler?
Sivil toplumculuk kavramı ülkemizde oldukça karmaşık. Başına
‘sivil’ sıfatı koymakla bir örgüt sivil olmuyor.
Eğitim alanında hizmet veren bir sendikasınız. Bu
faaliyetiniz/çalışmalarınız sırasında karşılaştığınız
güçlükler nelerdir?
Sendikal faaliyetlerimizi yapmada önümdeki en büyük engel
grev ve toplu sözleşme hakkımızın işverenimiz ve patronumuz
olan hükümetler tarafından tanınmıyor olmasıdır.
Patronumuz/hükümet karşısında gerçek bir sendikal örgüt
görmek istemiyor. Hükümet tam bir aldatmaca olan ‘toplu
görüşmeyle’ sendikaları oyalamaktadır. Ellerinde hiçbir
yaptırım gücü olmayan kamu sendikaları her defasında elleri
boş olarak toplu görüşme masasından kalkmaktadırlar. Bu
durum üyelerin sendikalara olan güvenini sarsmaktadır.
Bir diğer önemli başlık ise bu zamana kadar faaliyet
gösteren sendikaların partilerle arka bahçe ilişkisiyle
kurulmuş olmalarıdır. Aslında bir partinin sendika gibi
örgütlenmiş yan kollarından başka bir anlamları yoktur.
Yaptıkları iş ise arka bahçesi oldukları partiler hükümete
geldiklerinde torpil sistemini alabildiğine işleterek,
çeşitli makamlar kaparak arka bahçenin nimetlerinden
otlanmaya başlarlar. Bu sendikalar bir yandan da ‘torpil
değil, liyakat sisteminin esas alınmasını istiyoruz’
sloganını dillerinden düşürmezler(!). Kendi sendikalarının
üyeleri olmayan çalışanlara karşı asılsız ihbarlarla
soruşturmalar açtırırlar, sürgün tehditleri yaparak tam bir
terör estirirler.
Bu gün eğitim çalışanların yüzde elliden fazlasının
sendikasız olması ve sendikal mücadeleye soğuk bakması
sendikaların çirkin ve tasvip edilemez tavırlarıdır.
Darbelerlerin son yaşadığımız 28 Şubat’ın halkın örgütlü
kesimine karşı yönelttiği baskı ve şiddetin çalışanların
üzerinde yol açtığı psikolojik etkilerinde, örgütlenmeye
ilişkin bir yılgınlık oluşturduğunun da altını çizmek
gerekir.
RÖPORTAJI YAPAN: SİVİL TOPLUM DERGİSİ
|