.FEHMİ KORU RÖPORTAJI
HaberX okurları için Hülya Okur'un sorularını yanıtladı:
Zaman'dan Yeni Şafak'a geçmek üzere ayrılmadım… Benim
objelerim politikacılar… Bizim politika hayatımız, Karaca
Ahmet mezarlığı gibidir… Bush hükümeti giderayak bir iyilik
düşünüyor gibi, İran'a… Gül gibi birinin Cumhurbaşkanı
olduğu ülkede gönlüm daha rahat… Akreditasyonun bizlere
karşı değil, Genel Kurmay'a karşı uygulanan bir
akreditasyon… Demokrasi masalı en büyük masalımız… Bir
partinin kapatılması, bir insanın idam edilmesi gibi bir
şeydir…
--------------------------------------------------------------------------------
"BAHREN BİR YOLCULUĞA DÜŞTÜM YİNE….DENİZİN İÇİNDEN BİR DİREK
GEÇİYORDU, BELLİ Kİ TOPRAK AZİZLİĞİNİ YİNE YAPMIŞ VE SAĞLAM
BİR ZEMİN OLUŞTURMUŞTU. BU DİREK, İNŞAATTA AĞIRLIKLARIN
BİNDİRİLDİĞİ KERPİÇ VE TAŞ ARASINA KONULAN AĞAÇTAN FARKSIZDI
SANKİ. YANİ GÖRÜYORDUM Kİ DÜNYA ÜZERİNDEKİ BÜTÜN OLAN BİTEN
ONUN KALEMİNE BİNMİŞTİ. ÇATIYI AYAKTA TUTAN, GEMİNİN
ORTASINDA DURAN BU DİREK, İBN-İ ABBAS’IN“GÖKLERİN EN ÖNDE
GELENİ, KENDİSİNDE ARŞ OLANDIR. YERLERİN EN ÖNDE GELENİ DE
BİZİM ÜZERİNDE OLDUĞUMUZ ARŞ’TIR DİYE ANLATTIĞI KÂBE’DEN
ARŞ’A UZANAN NURANÎ SÜTUNA DA ADINI VERİYOR BİLİNDİĞİ ÜZERE.
VE BEN ŞİMDİ BU GİBİ BİR DİREKTE DALGALANACAK "FEHMİ KORU"
BAYRAĞININ İPİNİ SİZLER İÇİN ÇEKİYORUM."
HÜLYA OKUR- Yugoslavya Prizrenli kolonyacı Muzaffer bey ile
Ganimet hanımın 1950 yılında dünyaya gelen oğullarısınız.
Güzel kokulardan, güzel duyulara geçişinizi, çocukluğunuzu
anlatabilir misiniz?
“ERTUĞRUL ÖZKÖK’LE AYNI MAHALLEDE DOĞDUK”
FEHMİ KORU- Çocukluk çok geride kaldı. Hatırladığım şeyler;
Ben İzmir’in Ali Rıfatpaşa denilen semtinde doğdum. Orası
biraz cosmopolite sayılabilecek bir muhitti.1950’li yıllarda
İlkokulu okuyan bir çocuk olarak benim sınıfımda Musevi
arkadaşım da vardı. Sonradan öğrendim ki, Ertuğrul Özkök’te
bizim oturduğumuz mahalleye ve okula çok da uzak olmayan bir
yerde doğmuş veya yaşamış. İlkokul döneminde
arkadaşlarımızla birlikte tırmandığımız tepeler vardı.
Uçurduğumuz uçurtmalar oldu. Futbol merakı şimdikinden daha
yaygındı. Çünkü bizler televizyon öncesi bir nesiliz.
Çocuklar şimdi daha çok ev içerisinde vakit geçiriyorlar.
Şimdilerde karşıdan karşıya geçmek, trafik yüzünden
imkansızken biz çift kale maç yapardık. Çünkü mahallenin
oralardan geçebilecek araç sayısı olabildiğince çok azdı.
Bir sat arayla geçen belediye otobüslerinin şoförlerini
tanırdık ve onlara emanet edilirdik. Öyle bir çocuktuk. Ne
çok haşarı, ne çok eve kapalı…Ben kendimi bildim bileli,
okumayı öğrendiğimden beri okuyan bir çocuk oldum. Günün
önemli bir bölümü diğer arkadaşlarla oyun oynayarak geçse de
günde birkaç saati de okuyarak geçirdiğimi hatırlıyorum.
HÜLYA OKUR- Kemal Reis, İmam hatip, İzmir Yüksek İslam
Enstitüsü ve Harvard üniversitesi diye süren tahsil
sürecinin okuduklarınızı yazmaya doğru uzayabileceğini
anlamış mıydınız?
“YAPTIĞIM İŞ, SÜPRİZ DEĞİL”
FEHMİ KORU- Anlayabildim çünkü hayatımı çok küçük yaşlardan
itibaren okuma ve yazma üzerine kurmaya karar vermiştim.
Dolayısıyla da ilerideki yazı hayatıma yarayabilecek
hazırlıklar yapmaya gayret ettim. Okumalarım, tahsilim ve
dil öğrenmem de ona yöneliktir. Benim şu an yaptığım iş,
kendi açımdan fazla sürpriz değil.
HÜLYA OKUR- Hayatınızdaki sürpriz olmayacak bir başka
gelişmede…1980’de Kimya Mühendisi olan Nebahat hanımla dünya
evine girmenizdir. Nebahat hanımın bir araştırması için
gittiğiniz Amerika’da kendinizi bir kez daha keşfettiniz.
Eşinizle evinizin eşiği haricinde hangi eşiklerden geçtiniz?
“HAYATIMIZ HEM DOLAMBAÇLI HEM DÜZ SAYILABİLİR.”
FEHMİ KORU- Hayatımız hem dolambaçlı hem düz sayılabilir.
Dolambaçlı tarafı, o zaman Ege Üniversitesi mühendislik
fakültesinde öğretim üyesiydi. Doktorasını yapmıştı. Doktora
sonrası Massachusetts Institute of Technology’den davet
almıştı. Onun peşine takılarak ben de gittim Amerika’ya.
Orada iki yıl kaldık. Ben o iki yıl içinde hem eşimin görev
yaptığı uluslar arası araştırmalar merkezinde araştırmacı
olarak çalıştım hem de eş zamanlı olarak Harward
üniversitesinde master yaptım. Orada yeni çıkmakta olan bir
gazeteye Boston, Amerika mektupları göndermeye başladım.
Diziler yazdım gönderdim. İlk çocuğum orda doğmuş
oldu(Mehmet). İki yıl sonra onunla birlikte döndük.
HÜLYA OKUR- Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde 74-78
yılları arasında başörtülü olarak işe alındıktan sonra 12
Eylül’den sonraki kıyafet yönetmeliğine takılan eşiniz
Kimyager Dr. Nebahat Koru, Başörtüsü yüzünden okulundan
uzaklaştırılan ilk öğretim görevlisi. Bu deprem sizin arama
kurtarma çalışmalarına gönüllü olarak katılmanızı ne kadar
sağladı?
“EŞİME” ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARINA AYKIRI OLDUĞU İÇİN
ÜNİVERSİTEDE DERS VERMESİ SAKINCALIDIR”DENDİ”
FEHMİ KORU- Cümle halinde bana sorduğunuz zaman çok basit
bir süreçmiş gibi geliyor ama bizim açımızdan gerçekten 7.4
denilebilecek kadar çok şiddetli bir depremdi. Söylediğiniz
gibi, eşim 74 yılından 78 yılına kadar başörtülü olarak
üniversitede bulunabilmişti hatta başörtülü öğrenci olduğu
hocaları tarafından da bilindiği halde açılan asistanlık
sınavında çok başarılı olduğu için onu üniversite öğretim
üyesi elamanı olarak alan yine aynı hocalardı. O dönemde Ege
üniversitesi mühendislik bilimi dekanı olan kişi, kendisi
gibi kimya mühendisliği dalında eğitim almış olan bir
doçentti. Buna rağmen Amerika’dan döndüğümüz 1982 yılında
başörtüsü sorun haline dönüşmüştü Türkiye’de ve o sorunun
bir parçası olarak eşimin üniversite ile ilişkileri sorunlu
hale geldi. İki yıla yakın bir soruşturma ve cezalandırma
süreci yaşanıyor. Önce uyarı, sonra kınama ve maaştan kesme
cezasına siz itiraz ediyorsunuz, reddediliyor. Üniversite
ile ilişki 1984 yılında kesildi. 12 Eylül’den sonra
demokrasinin tam sağlamadığı koşullarda, idare mahkemesi
darbenin etkisi altındaydı. Her ne kadar üniversitede eğitim
vermesine bir mani olarak sayılmasa bile kıyafeti “Atatürk
ilke ve inkılaplarına aykırı olduğu için üniversitede ders
vermesi sakıncalıdır” diye bir mahkeme kararıyla üniversite
ile ilişkisi kesilen bir insan olarak özel sektörde
fabrikalarda yönetici olarak çalıştı ve emekli oldu.
HÜLYA OKUR- Sizin ilişkinizi kesme noktasında bulunduğunuz
Zaman’a gelelim…1998’de 12 yıllık Zaman Gazetesi
Başyazarlığından; ‘‘Yollarımızı ayırmanın zamanı gelmişti.
Kararımın iki tarafın da yararına olacağına inanıyorum’’
diyerek ayrılmıştınız. Bu gazetede eskiyeceğine inandığınız
kimliğin cildini yapmak neden başka gazetelere kısmet oldu?
“ZAMAN’DAN YENİ ŞAFAK’A GEÇMEK ÜZERE AYRILMADIM”
FEHMİ KORU- Benim kendime özel, başkalarına hiç tavsiye
etmeyeceğim karakterimin unsurlar var. Bunlardan bir tanesi
bulunduğum yerde hüsnü kabul görmeyi bekleyen, hüsnü kabul
olmadığına inandığı noktada da fazla rahat durmayan bir
insanım. Sadece özel hayatta değil, sosyal hayatta da,
dostluklarımda da bulunduğum her yer buna müsait olduğu
sürece önem taşır. O dönemde Zaman gazetesinden daha fazla
yapabileceğim bir şey olmadığı için ayrıldım. Ama Zaman’dan
Yeni Şafak’a geçmek üzere ayrılmadım. Zaman’dan ayrıldım ve
ne yapacağımı düşünmeye başladım. O ara dönemde çeşitli
yayın kuruluşlarından ‘gel bizde yaz’ diye teklifler geldi.
O dönemde henüz bugünkü kadar ismi duyulmuş ve çok satan bir
gazete değildi, Yeni Şafak. Hatta ayakta kalacağı konusunda
bile kuşkuları olan bir gazeteydi. Çünkü bir defa kendisi
kendisini kapatmıştı Yeni Şafak. Ama ben bir potansiyel
gördüğüm için gazeteye geçmekte fazla tereddüt etmedim.
Yanlış bir şey yapmadığımı da bugünden geriye doğru
baktığımda, Yeni Şafak’la serüvenimi göz önünde tuttuğum
zaman daha iyi anlıyorum. Ama tabi Zaman’da kendi yoluna
devam etti. Bensiz bir problem çıkacağını zaten
düşünmüyordum. Bugün Türkiye’nin en çok satan gazetesi oldu.
HÜLYA OKUR- 1987’de Zaman’ın yayın yönetmen iken ‘‘diary
column’’ yani günlük sütun olarak bir haberleşme köşesi
oluşturmayı tasavvur ettiniz. Ve Taha Kıvanç ismi ortaya
çıktı. Emre Kongar sizin bu durumunuzla ilgili, “Birikimli
ama takma isimle yazı yazması, bazı sorunları olduğunu
gösteriyor”demişti. Bu Müstear Fatih Sultan Mehmet’in Avni,
Kanuni Sultan Süleyman’ın Muhibbi mahlaslarıyla şiirler
kalem almaları kadar iyi niyetle mi doğdu?
“TAHA KIVANÇ’IN BEN OLDUĞU HEP BİLİNDİ VE HİÇ BİR ZAMAN
İNKAR ETMEDİM”
FEHMİ KORU- Çok daha basit bir niyetle ortaya çıktı. Tabi
Osmanlı döneminde şiirleri takma isimlerle yazma adeti
vardı. Mesela Fuzuli de bir takma isimdir. Karacaoğlan da
öyle. Bizimki onunla ilgili değil. Türk basınında müstear
isim, ilk benimle başlamış değil. Bildiğim kadarıyla Aziz
Nesin’in 50’ye yakın takma adını hatırlıyorum. Necip
Fazıl’ın “Eski Diplomat’tan, “Adı Değmez’e kadar ona yakın
başka adlarla yazması söz konusu. Nazım Hikmet’in, Orhan
Selim bir tanesi olmak üzere birkaç tane mahlası vardır.
Peyami Safa’nın “Server Bedi” diye takma ismi vardı.
Dolayısıyla herkesin bildiği bir gelenek bu. Bana geldiği
zaman bu sanki çok ayıp bir şeymiş gibi sunulmak isteniyor.
İki sebepten doğru bu durum. Bir; ben o gazetenin baş
yazarıyım, dolayısıyla ikinci bir sütun yine aynı isimle
olursa ve bu çok farklı bir sütun olursa okur yadırgar diye
düşündüğüm için, ikincisi de o sütunu anonim tutma ihtiyacı
duyduğum için. Yani ben gazetenin hem baş yazarıyım, hem
birinci sayfaya girecek haberleri kotarıyorum, hem iç
sayfaların ahenginden sorumluyum, her gün manşet atıyorum
gazeteye ve bir sonraki günü de aynı gün düşünmek
zorundayım. Bu kadar yıl, o iş yükü altında olan bir insanın
bir de ikinci bir sütun daha her gün yazmasının mümkün
olamayacağını düşündüğüm için doğdu. Kulis başlığı altında
sade olayların perde arkasını değil, aynı zamanda
okuduklarını, düşündüklerini, hiddetlerini,sevdiklerini,
gördüğü filmleri, seyrettiği piyeslerini konu alan bu yazı,
Türk basınında 40 ambar genişliğinde bir ilgin tek bir
kişide toplanması beklenmediği için pek yapılan bir şey
değildi. Amerikan- İngiliz basınında var olan bir
gazetecilik. Onu bizim gazeteye aktarmak için aklıma benim
başlatacağım, örnek için birkaç yazısını yazacağım ama sonra
başkalarının katkıda bulanacağı için müstear isme ihtiyacı
olan bir sütun olarak düşünülmüştü. Ama ilk yazıdan itibaren
benim omzumda kaldı. Hiç kimse bir katkıda bulunmadı. O gün
bugündür Taha Kıvanç’ı da ben sürüklüyorum. Ama Emre Kongar
benzerlerinin zannettiği gibi o sütundaki yazdıklarımın
benim tarafımdan yazıldığının bilinmesinden çekindiğimden
değil. Hep bilindi ve bende hiçbir zaman inkar etmedim
zaten.
HÜLYA OKUR- Fatih Altaylı’nın köşesinde, ne zaman adam
oluruz’un cevabı olarak “Demirel Ailesi'nin avukatlığı Fehmi
Koru'ya kalmadığı zaman. “demişti. Sizin hükümet ve Ak Parti
arasında kurulan bağlantıyı düzeltme uğraşınıza tanığız.
Peki sizden neden taraf olmanız isteniyor?
“BENİM OBJELERİM POLİTİKACILAR”
FEHMİ KORU- Hiç kimse benden taraf olmamı istemiyor, ben de
taraf değilim. Hükümetle, siyasi iktidarla gazetecilerin
arası belli bir düzeyse olması zaten beklenir. Ben siyaset
yazıyorum her gün. Benim objelerim politikacılar. Bu
bakımdan geçmişte ne kadar çok politikacı tanırsak, o kadar
çok adam yerine konulurduk bu meslekte. Ama sadece son
yıllarda bunun tersine algılanmaya başlandığını görüyorum.
Arkadaşlarımız, politikacı tanımak için çaba gösteriyorlar
ama politikacıları tanıdıkları düşündükleri insanları da bu
ayıp bir şeymiş gibi yaftalamaya çalışıyorlar. Bence
gazeteciler açısından doğru olmayan ilişki tarzı,
politikacılarla içli dışlı olmak, onların yaptıklarına bir
biçimde ortak olmak yada kendi yazılarını onlardan
etkilenerek yazmaktır. Ben hiçbir zaman ne politikacıların
işine karıştım, ne de yazdıklarıma en yakınım bile olsa bir
politikacının karışmasına müsaade ettim. Bir siyasi kadroya
yakın olup da, kendisini o kadronun uzağında tutmaya
çalışmış başka bir örnek olduğunu da zannetmiyorum. Yaptığım
işin de sorumluluğundayım. AK Parti’de çok yakın dostlarım
olduğu için ilk günden beklenti doğdu. Onlar iktidar oldu,
bu da gazeteci olarak onların iktidarından yararlanacak diye
ama ben hiçbir zaman bu yakınlığı herhangi bir mesleki
tavrımı etkileyecek şekilde ne kullandım, ne kullandırttım.
HÜLYA OKUR- Ben bu kaideye bir örnek de gösteriyim….1994-95
yıllarında ‘‘Çiller bir zamanlar, 'ağızları çorba kokuyor'
diyerek küçümsediği söylenen DYP'nin gerçek tabanına
dayanarak politika yaptı. Paylaştığımız sofra deneyimine
bakarak kaydedeyim: Çiller de çorba içiyor...’’ şeklinde bir
ifadeniz olmuştu. Geldiği yeri unutan siyasetçiler tanıyor
musunuz?
“BİZİM POLİTİKA HAYATIMIZ, KARACA AHMET MEZARLIĞI GİBİDİR.”
FEHMİ KORU- Bu çorba meselesi sakız haline getirilince “Ben
kimseye öyle bir söz söylemedim” diye o sözünü inkar etti.
Bizde ona saygı duyuyoruz. Tansu Çiller de ağzı çorba
kokanlara karşı çıkmayan politikacılarımızdan diye
düşünüyoruz. Politikacılarımız toplumla irtibatı sürekli
olan bir kesimdir. İster istemez böyle. Çünkü eğer o
irtibatı koparırlarsa yapılacak ilk seçimde o halk onları
bulundukları yerden götürüyor. Yakın siyasi tarihimize
baktığımızda, siyasi kimliği olan, hükümetler içinde yer
almış pek çok politikacının eğer halkla irtibatını
koparmışsa, başına siyaseten çok büyük dertler açtığını
görüyoruz. Bunlar kim? Bilinen isimler. Başbakanlık yapmış,
Cumhurbaşkanlığına heveslenmiş olan bir çok ya politikanın
dışındadır ya politikanın içerisindeyse bile isimleri pek
telaffuz edilebilecek kadar önemlerini koruyamamaktadır.
Bizim politika hayatımız, Karaca Ahmet mezarlığı gibidir.
Çok genç ölülerimiz var. Henüz daha ölmedikleri halde
siyaseten ölmüş durumdalar. Bence yakın tarihimiz bugünün
politikacıları bakımından bir ders konusu sayılabilir. Neyi
yanlış yaptıklarına bakarlarsa hangi konuda daha dikkatli
olmaları gerektiğini de anlarlar
. HÜLYA OKUR- ‘‘Yenilikçi siyaset, yeni kadro’’ başlıklı
yazınızda, yenilikçilerin eski simalardan ibaret kalması
durumunda, ‘‘şartların önlerine koyduğu fırsatı
ıskalayabileceklerini’’ vurgulamıştınız. Buna göre milli
görüş de adına yaraşır bir istikamette ilerliyor mu?
“MİLLİ GÖRÜŞ DE BİR ÇİZGİDİR, BİR YOLDUR, TÜRK SİYASETİNE
KATKILARI OLMUŞTUR.”
FEHMİ KORU- Mili görüş, Saadet Partisinde temsil edilen
zihniyet…Onlar zaten kendileri için en doğru olduklarına
inandıkları yolu, başka şeyler ekulak vermeksizin devam
ettiriyorlar. Kendi içlerinden çıkan genç kadro, milli
görüşle irtibatlarını kopararak farklı bir yol tuttular.
Milli Görüş de bir çizgidir, bir yoldur, onun da elbette çok
değerli Türk siyasetine katkıları oldu ama bugünün siyaseti
çok daha farklı bir kulvarda devam ediyor.
HÜLYA OKUR- Her dönem siyasetinin içinde en çok tartışma
konusu olan şey de terör….Öcalan ile ilgili, “İnsanın en
muteberi kendisini intikam hislerinden kurtarandır. İdam o
kadar insanın kanını karşılayacak mı? Daha doğru olan,
mücrimi yaşatarak yaptığına pişman etmek değil
midir?”demiştiniz. Sizce nedametten gittikçe uzaklaşan bir
örgütün ellerinde miyiz?
“PKK VEYA TÜRKİYE’NİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU SORUN ASLINDA BİR
BAŞKA ŞEYİ DE DIŞARIYA VURDU, O DA DEMOKRATİK NOKTADA
EKSİKLİĞİMİZDİR.”
FEHMİ KORU- PKK meselesi Türkiye için sadece terörden ibaret
değil. Terör, 30 binden fazla insanın canını aldı ve bizde
onlar için yas tutuyoruz. PKK veya Türkiye’nin karşı karşıya
olduğu sorun aslında bir başka şeyi de dışarıya vurdu, o da
demokratik noktada eksikliğimizdir. Birlik, beraberlik
dediğimiz gönlümüzde olan şeyle varolan gerçekler arasında
pek fark görmüyoruz. Halbuki zaman o ikisinin arasını
açabilir. Yani gönlümüzde olan, olanı tam yansıtmayabilir. O
zaman ne yapacaksınız? Siz hala temenni ettiğiniz şekilde
görmeye devam ederseniz, olan sizi kıskaca alır ve nitekim
PKK olayı bizi kendi kendimizle yüzleşmeye sevk etti. Ve
reelle, kalbimizdeki arasındaki farkta, biz kalbimizden yana
düzeltemeyeceğimizi yeni yeni anladık. Bu da dünyayı yeniden
gözlemlememizi ve yeni değerler getirmemizi söylüyor. Bu da
demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, insanların
insan oluşunun tanınmasıdır, kimliklerinin bilinmesidir,
insan kendisini nasıl tanımlıyorsa, odur. Bu bakımdan o
gönlümüzde olanla reel olanın farkının giderek ortadan
kaldırılması ve idam konusunda fikirlerimi öyle ifade
etmiştim.
HÜLYA OKUR- Kimliklerinin bilinmesi dediniz de…Size‘‘Komplo
teorileri yazıyorsun!’’ diyen Özal’a, Mesut Yılmaz'ın
liderliğe talip olacağını, bunun da Özal döneminin sonu
olacağını yazmış ve bu konudaki haklılığınıza Özal’ı
inandırmıştınız. Özal’ın yanında görmek istediği bir
gazeteci olmanızı neye bağlıyorsunuz?
“TURGUT ÖZAL BANA; YAZDIKLARIMIN YANLIŞ OLDUĞUNU, KOMPLOLAR
YAZDIĞIMI SÖYLEDİ”
FEHMİ KORU- Ben Turgut Özal’ı İzmir’e gelip, 1977 yılında
Mili Selamet Partisine aday olduğu zaman tanıdım. Sonra ben
Ankara’ya 84 sonrasında gazeteci olarak geldiğimde de Turgut
beyle ilişkimiz devam etti. Geçmişe dayandığı için, samimi,
birbirini anlayan iki insanın ilişkisi tarzında gelişti. O
anlattığınız olay bence çok önemlidir. Çünkü Turgut bey bir
ara halkla ilişki koparma kıyısında dolaşmaya başlamıştı.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra partisini, Çankaya Köşkünden
yönetmek isteyebileceğini düşündü. Ve o arada hatalar
yapmaya başladı. Bu hataların en önemlisi de, kendisinin
Başbakanlık koltuğuna oturttuğu Akbulut’un o koltuktan
gitmesini sağlayacak gelişmeleri kendisinin teşvik
etmesidir. Mesut Yılmaz’ın partisinin ANAP’ın başına
gelmesiyle sonuçlanan o süreçte kendi eşi ve çocuklarını
siyasetin içine soktu, İstanbul il başkanı yaptı eşini.
Bunlar büyük yanılgılardı. Ben bunları gözleyen bir gazeteci
olarak, bunun sonucunun partisinin Başbakanı yapmakla
sonuçlanacağını öngördüm. Ama bunun da Turgut Özal’ın izinin
partiden ve Türkiye’den silinmesine yol açacak bir gelişme
olacağını da öngördüm. Turgut bey bu yazının çıktığı gün
beni hep gece vakti aradığı bilinse de gündüz vakti aradı.
Ve bana bu yazdıklarımın yanlış olduğunu, benim komplolar
yazdığımı, böyle bir komplonun söz konusu olmadığını
söyledi. Sonra olaylar beklenen istikamette gelişti. Mesut
Yılmaz’ı, Turgut beyin ailesi ANAP’ın başına getirdi,
başbakan oldu ve ardından da Özal’ın sadece izini değil,
resimlerini bile havaalanlarından indirecek gelişmeler
yaşanmaya başladı. Ve bunların müsebbibi olarak da Turgut
beyin başlatmış olduğu o süreç olduğu iyice ortaya çıktı.
Vefatından çok kısa bir süre önce kendisinin moderetör
olarak katıldığı bir panelde ben karşısında izleyiciydim.
Mola verildiğinde, bana ‘gel gel’diye işaret yaptı. Aradan 2
yıl geçmiş o konuyu konuşmamızın üzerinden…Biz arada
seyahatlerde, Çankaya köşkündeki etkinliklerinde, özel
sohbetlerde beraber olmuşuz, hiç bu konunun kapağı
açılmamışken, demek ki kafasında takılı kalmış o…O
toplantıda yanına beni çağırdığı zaman ilk söylediği :”Hani
hatırlıyor musun, ben sana telefonda şunu şunu söylemiştim?
Sen haklıymışsın” dedi. Böylece bir kaç yıl önce yazdığım
yazıda ileri sürdüğüm tez, o zaman ona komplocu bir yaklaşım
gibi görünse de, doğrulandığını itiraf etmişti.
HÜLYA OKUR- Birgün gazetesinden Reha Mağden, Turgut Özal’ın
1992’de röportaj yaparken, teybi kapattırarak, “Hani zihnini
çalıştır diye söylüyorum; yoksa öneri değil; meselâ
Türkiye'nin ismi, ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olsaydı, bugün
yaşadığımız sorunlar olur muydu?”dediğinin haberini
yazmıştı. Sizce bu Türklük, Kürtlük kavgası için bir çare
olabilir miydi?
“ÖZAL’IN ANADOLU CUMHURİYETİ KURULSAYDI DİYE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ
BİLİYORUZ”
FEHMİ KORU- Özal o arkadaşımız için teyp kapattırarak
söylediğini, benim kendisiyle yaptığım ve zaman gazetesinde
manşet olarak yayınlanmış röportajda açıkça söylenmişti.
Nice zamandır zihninde dolaşan bir şeydi o. Yani nasıl
Osmanlı hanedanı, hiçbir etnik grupla ilişkisi olmayarak
kurulmuş ve devlete dönüşmüşse benzer bir olay, Cumhuriyet
döneminde de olsaydı, mesela Anadolu Cumhuriyeti kurulsaydı,
doğrudan bir ırkla bağlantı kurulmadan bu iş yapılacak
olsaydı, yine bu sorunlar yaşanır mı diye düşündüğünü
biliyoruz. Belki Türkiye’nin Türklükle irtibatlandırılması
sorunu tartışılmazdı ama bugünküne yakın tartışmalar yine
olurdu. Neticede bir devletin adıyla çok fazla yürümüyor bu
tartışmalar. Çağdaş devletin nasıl olacağı, onun tanımıyla
ilgili bir şey. İspanyollar da tek bir ırka mal edilmeyecek
bir isme sahipler. Ama onlarda da bu etnik kimlik ön plana
çıkarak tartışıldı ve sonunda çözümü beraberce buldular.
İngilizler, İngiltere’nin adını, bizler İngiltere desek bile
kendilerinden Brıtısh, Britanyalı diye söz ediyorlar, tek
bir ırka mal etmemek için. Ama buna rağmen orada Katolik
İrlandalılarla, İngilizler arasında ciddi sorunlar yaşandı,
yaşanıyor. Bu olayların devlet ismiyle bir parça ilgisi olsa
bile tartışmanın esası, temeli çok daha farklı yerden
kaynaklanıyor, bu tartışmaları aynı yoğunlukta yaşardık.
HÜLYA OKUR- Bir yazınızda İngiltere'nin IRA teröründen
kurtulma sürecinde, Blair’in IRA'nın finans desteği aldığı
güçlü bir İrlandalı lobisi bulunan ABD'yi ve İrlanda
Cumhuriyeti'ni müttefiki haline dönüştürmesinin ve
teröristlerle doğrudan görüşmek yerine kendisine siyasi bir
muhatap bulmasının altını çiziyorsunuz. Türkiye terörde
neden bu kadar keskin ve kıvrak değil?
“BİZ HEP ASKERİ BAŞARILARA KENDİMİZİ AYARLAMIŞ GİBİ
GÖRÜNÜYORUZ.”
FEHMİ KORU- Bence öğreniyoruz. Biz hep askeri başarılara
kendimizi ayarlamış gibi görünüyoruz. Etnik terörün başını
silahla ezerek yok edebileceğimizi düşünüyoruz. Onu üreten
ortamı ortadan kaldırmak gereği çok fazla zihnimizde yer
almıyor. Şimdi öğrendik bunu. Bunun için neler yapılması
gerektiğini düşünüyoruz. Tabi terör örgütünü muhatap almak
diye bir şey söz konusu olmaz ama terörü ortadan kaldıracak
şekilde, orada yaşayan insanların temsilcilerini muhatap
almak her zaman söz konusudur. İngiltere’de nitekim İRA’yı
muhatap almadı. Ama mecliste de temsilcileri olan partinin
benzerini muhatap olarak aldı. Türkiye’de teröre son
verilmek isteniyorsa bunun düzgün bir muhatap bulunarak ve
konuşarak yapılacağını düşünüyorum.
HÜLYA OKUR- “CIA raporu “İran 2003 yılından beri nükleer
silâh peşinde koşmaktan vazgeçti” diye yazsın, Washington,
İran'ın nükleer silâhlara sahip olmayı hedeflediğinden
emin.” diyorsunuz. Peki bu silahlanmanın ucu bucağı ne
sizce?
“BUSH HÜKÜMETİ GİDERAYAK BİR İYİLİK DÜŞÜNÜYOR GİBİ, İRAN’A.”
FEHMİ KORU- İran-Amerika itilafının daha önce yakın geçmişte
yaşanan itilafına benzer tarafları var. Ben ona paralellik
kurmaya çalışıyordum. Irak’ta kitle imha silahları var
diyerek bir savaş başlattı Amerika. Ama savaştan sonra biz
gördük ki Irak’ta kitle imha silahları yokmuş. Ama savaş var
ve sonuçta alıyor. Biz sadece kaç bin Amerikan askerin
öldüğü ile dünyayı meşgul ediyoruz. Ama bir hesaba göre 800
bin’e yakın Irak’lı hayatını kaybetti savaşta ve sonrasında.
4 milyona yakın Irak vatandaşı ülkelerinin dışına göçmek
zorunda kaldı. Bunların hesabını yapan yok. Şimdi dikkatler
İran’a Amerika tarafından çevriliyor ve Bush hükümeti
giderayak bir iyilik düşünüyor gibi, İran’a. Peki gerekçesi
ne olacak saldırısının? Gerekçe, ‘İran’ın nükleer silah
yapma niyeti’ Bunun için neye dayanacağız? Yine burada
nükleer silah olduğuna dair bir iddiayla karşı karşıyayız.
Amerika’ya mı inanacağız, İran’a mı? Bunu ben bir soru
halinde sormak ihtiyacını duyuyorum.
HÜLYA OKUR- Abdullah Gül ile 1976-1978 yılları arasında siz
ve Şükrü Karatepe Milli Kültür Vakfı bursuyla, İngiltere'ye
gönderildiniz…35 yıl öncesinde İslamcı derneğin üyesi olan
Abdullah Gül ve siz Londra'da birlikte öğrencilik yaptınız.
Bugünkü kardeş görüntülerinin en eski fotoğraf karesi bu mu?
“BENİM ÇOCUKLARIM ABDULLAH GÜL’ÜN İLGİ ALANINDADIR,
ONUNKİLER DE BENİM”
FEHMİ KORU- Bir defa İslamcı bir örgütün üyesi değildik biz.
Milli Türk Talebe Birliğinin üyesiydik. Milli Türk Talebe
Birliği de isminin çok açık bir şekilde çağrıştırdığı gibi
Müslüman kimliğine vurgu yapsa bile milliyetçi bir örgüttü.
Benim Abdullah Gül ile yakın dostluğum, 1969’da Milli Türk
Talebe Birliği’nin ikimizde değişik sorumluluklarını
üstlendiğimiz dönemde başlamıştır. Ben 1977’de İngiltere’ye
gittiğimde beni havaalanında karşılayan Abdullah Gül’dü.
1978’in Ağustos ayında Türkiye’ye aynı uçakta beraber
döndük. İngiltere’deki birlikteliğimizin önemli bir bölümü
de aynı evde kaldık. Baktığımız zaman öğrenci örgütünde
başlayan yol arkadaşlığımızın aldığı değişik bir biçimdir,
İngiltere yılları. Sonra hayatlarımız farklı kulvarlarda
gelişti ama her zaman yakın olmayı sürdürdük. Benim
çocuklarım onun ilgisi alanındadır, onun çocukları ile ben
ilgilenirim. Aile olarak görüşürüz. Birimizin gazeteci,
ötekinin Cumhurbaşkanı olması hem kişisel dostluğumuzu, hem
ailevi birlikteliğimizi etkilemedi. Sadece yoğunluklarımız
sebebiyle eskisi kadar sık görüşemiyoruz.
HÜLYA OKUR- Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı münazarasındaki
ifadeniz, “Biz bu maçı alcaz” idi. Peki bu maçta kazanmış
olması, hala doping kontrolü yapılması gerekliliğini ortadan
kaldırır mı?
“ABDULLAH GÜL GİBİ BİRİNİN CUMHURBAŞKANI OLDUĞU ÜLKEDE
GÖNLÜM DAHA RAHAT”
FEHMİ KORU- Dopingli bir olay değildi, tam tersine halkın
istediği bir sonuçtu, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı.
Bugün halk oyuna sunulsa, Abdullah Gül yeniden aday olsa,
Abdullah Gül en ciddi rakipleri karşısında bile başarılı
olabilecek kişidir. Doğru olan budur ve millet de bundan
memnundur sanıyorum. Ben şahsen yakın dostum olmasa,
kendisini tanımamış olsam bile Abdullah Gül gibi birinin
Cumhurbaşkanı olduğu ülkede daha gönlüm rahat olarak
yaşabileceğimi zannediyorum.
HÜLYA OKUR- Ama yargılandığı yerdeki insanlar da öyle mi
düşünüyor acaba?Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç,
kuruluş yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Gül’e “Sizi aramızda
görmekten mutlu olduk; kuruluş yıldönümümüze katılmakla onur
verdiniz” dedi ama yargılana yargılana bu kervanda
ağırlanması tuhaf değil mi?
“ANAYASA MAHKEMESİNİN, BAŞSAVCININ TALEBİNİ NORMAL
KARŞILAMASINI TUHAF BULUYORUM”
FEHMİ KORU- Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, bir davaya taraf
olarak görülmesini yanlış buluyorum. Neticede sadece
milletvekillerinin Anayasadaki sorumlulukları
dokunulmazlığın Cumhurbaşkanına tanınmamış olacağı
düşünülmediği için Anayasa’da özel olarak belirtilmemiş.
Yoksa Cumhurbaşkanları, dünyanın her tarafında hem siyaset
üstüdürler, hem sorumsuzdurlar hem de dokunulmazdırlar. Ama
Anayasa Mahkemesi Abdullah Gül’ün siyasi yasaklı bulunmasını
isteyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebini normal
karşıladı ve onunla ilgili davaya bakmaya karar verdi. Ben
bunu tuhaf karşılıyorum. Haşim Kılıç, Cumhurbaşkanın
yargılanması konusunda olumsuz oy kullanan Anayasa Mahkemesi
üyelerinden. Dolayısıyla o sözleri söylerken samimiydi
bence. Ama Türkiye’yi başka ülkeler karşısında garip duruma
düşüren durum, varlığı o kuruma onur verecek bir kişinin, o
kurum tarafından yargılanma ihtiyacı duyulmasıdır. Bu çok
garip bir şey.
HÜLYA OKUR- Gariplikleri öyle dile getiriyorsunuz ki bunlar
ödül bile alıyor…‘‘Masal Masal Matitas’’ başlıklı yazınız
yılın köşe yazısı seçilmişti. "Büyüklerimiz her şeyi bizden
iyi bilir" "Başkalarının başına gelen bizim başımıza
gelmez", "Kendi düşen ağlamaz..."konulu masallarını
işlediğiniz bir yazı.Şu anda hangi masalla uyutulduğumuzu
söyleyebilirsiniz?
“DEMOKRASİ MASALI EN BÜYÜK MASALIMIZ.”
FEHMİ KORU- Demokrasi masalı en büyük masalımız. Ben şahsen
yıpratıcı bir mesleği sürdürürken, bunun son noktasında bu
mesleğe veda etmem gerektiğinde, hiç değilse arkamızda bizim
yaşadıklarımızın tekrarlanmayacağı bir ülke hedefinin
gerçekleştiğini umarak bu mesleği sürdürüyorum. Ben 1950
doğumluyum ve bütün askeri müdahaleleri yaşadım. İlkokulda
mezun olduğum yıl 60 ihtilali, 28 Şubat, 27 Nisan 2007’yi
yaşadım. Bu durumda tek umudum var, benim yaşadıklarımın
çocuklarım tarafından yaşanmaması. Ben böyle bir umuda
sahiptim. Ama bu Anayasa Mahkemesinde, Yargıtay Cumhuriyeti
Başsavcısının başvurusuyla başlayan süreç o umudumu ortadan
kaldırdı. Bu bakımdan bizim en büyük masalımızın demokrasi
olduğundan hiç kuşkum yok. Ama bunu nasıl atlatacağız?
İnşallah iyi atlatırız. İnşallah bu son müdahale olur.
Bundan sonra sisteme sistem dışı müdahalelerin olmadığı bir
Türkiye umudunu, meslekte son noktalara yaklaşmış insan ve
çoluk çocuğumuz açısından duyalım.
HÜLYA OKUR- Darbeler dedik de….Akredite gazetecilik kavramı
kapsamında hükümet gibi Genel Kurmayın da olması da gerekmez
mi? Genel Kurmay, yerinde tespit, değerlendirme yada gözlem
için sizi kendi aralarına dahil etti mi?
“BEN AKREDİTASYONUN BİZLERE KARŞI DEĞİL, GENEL KURMAY’A
KARŞI UYGULANAN BİR AKREDİTASYON OLDUĞU KANAATİNDEYİM”
FEHMİ KORU- Bu soru çok yerinde de. Sanki hiçbir zaman böyle
bir ilişki olmamış gibi de anlaşılmasını istemem. Ben 28
Şubat sonrasıyla öncesini birbirinden ayırmak lazım. Ara
sıra eski yazılarıma göz atıyorum ben. Daha doğrusu bir şey
ararken karşıma eski yazılarım çıkıyor. Baktığım zaman,
Genel Kurmay’ın düzenlediği yada Genel Kurmay Başkanı ya da
Kuvvet Komutanlarının katıldığı pek çok etkinlik ve
törenlere katıldığımı görüyorum. Mili Güvenlik genel
sekreterliği yeni bir bina yapmıştı. Bunun açılış töreni çok
görkemli olmuştu. Ona özellikle çağrıldığımı, en öne
oturtulduğumu, sunulan brifingi en önden izlediğimi aklımdan
çıkartamıyorum. Genel Kurmay Başkanlığının kapısından
defalarca geçtiğimi biliyorum. Gazi ordu evinde verilen çok
özel, dar kapsamlı davetlere davet edildiğimi hatırlıyorum,
gazeteci olarak. Sonra birden bire bir duvar çıktı
karşımıza. O da kendini akreditasyon olarak belli etti. Önce
Zaman gazetesinde yaşandı bu. Bunun sebebi nedir diye
araştırdığımızda, askerlerle ilgili yaptığımız yayınlar
sebebiyle suç duyurusunda bulunmuşlar, bu sbeep olarak
gösterdi. Halbuki ben gazetenin Ankara temsilcisiyim o
dönemde. Böyle bir suç duyurusunu bilebilecek durumdaydım.
Böyle bir şey yoktu. Nitekim ısrarla istenip gelen
dosyaların arasında bir tane bile Zaman gazetesinden örnek
yoktu. Başka gazetelerde çıkan haberleri bir dosya
yapmışlar, üzerine ‘Zaman gazetesi’ yazmışlar. Ama o gün
bugündür Zaman da, Yeni Şafak’ta akreditasyonsuz gazeteler
arasında sayılıyorlar. Ben de Genel Kurmay’ın etkinliklerine
çağrılmıyorum. Garip bir şeydir. Geçen yılın Mayıs ayında,
ben Amerika’da bir düşünce kuruluşunda, Türkiye ile ilgili
yapılmakta olan bir panele davet edildim. Eş zamanlı olarak
Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ta Washington’daydı. O
akşam, Türkiye Büyükelçiliğinde orgeneral Büyükanıt onuruna
bir davet vardı. Ben akreditasyonsuz bir gazetenin mensubu
olarak, bulunduğum Washington’da, Türkiye Büyükelçiliğinde
verilen o davete katılacak mıydım? Katılmayacak mıydım?
Söyleşimizin başında söyledim. Hüsnü kabul görmediğim
yerlerde bulunmamaya gayret eden bir insanım. Orada yüzü
ekşi bir davet sahibiyle karşılaşacak olursam, yada onun
konuğu olan kişilerden biri yüzüme ters bakacak olsa beni
çok rahatsız edeceği için ben gitmemeye karar verdim. Ancak
benimle birlikte olan bir başka gazeteci arkadaşım bunu
kendisine dert etti, bizzat Genel Kurmay Başkanıyla
görüşerek, “Olur mu öyle şey canım, o da bizim davetlimiz,
şeref verir”diye söylendiğini aktarınca ben gittim davete.
Nitekim Sayın Büyükanıt benimle özel olarak ilgilendi. Belli
konularda yaptığı konuşmayla ilgili benim fikrimi almaya
çaba gösterdiğini herkese belli etti. Birkaç kez benimle
birlikte oldu, elimden tuttu. Kendisini Albaylığı döneminden
tanıyorum. Böylesin ilgi gösteren bir insan ama kendisinin
başında bulunduğu Genel Kurmay adına hiçbir etkinliğe beni
davet edemiyor. Ben aslında bu akreditasyonun bizlere karşı
değil, Genel Kurmay’a karşı uygulanan bir akreditasyon
olduğu kanaatindeyim. Ben Genel Kurmay’ın etkinliğine
gitmedim diye hiçbir mahrumiyet yaşamıyorum. Niye gideceğim?
Orada konuşulanları yazmak için. Zaten birileri gidiyor. Ben
de ertesi gün okuyorum. Ama buna karşılık ben oraya gittiğim
zaman ayaküstü veya teferruatlı konuşma imkanını benimle
bulmuş komutanlar bundan mahrum kalıyorlar. Ben onların
söylediği hiçbir şeyden mahrum kalmıyorum ama onlar benim
söyleyebileceğim şeyleri işitmekten mahrum kalıyorlar.
HÜLYA OKUR- İstenmeyen ortamlarda bulunmayan biri olarak
merak ediyorum…Sizin ‘‘I love the United States’’ gibi bir
durumunuz var mı, Amerika sevgisinin Bush’un iktidarıyla,
elektrik direğine toslaması durumundan söz edebilir miyiz?
“11 EYLÜL’DE O BİNALARI YIKAN KİŞİLER BİLE BUSH YÖNETİMİN
AMERİKA ÜZERİNDE YAPTIĞI TAHRİBAT KADAR TAHRİBAT YAPMADILAR”
FEHMİ KORU- Ben Amerika’yı seviyorum. İnsanlarını seviyorum.
Temsil ettiği demokrasi, insan hakları gibi değerlerin
önemli olduğuna inanıyorum. Bush döneminin yada Amerika’nın
8 yıl içinde üstlendiği misyonun Amerika’ya ters olduğu
kanaatindeyim. Amerika’nın temsil ettiği, kurucu babalar
dedikleri kişilerin hayallerinde yaşattıkları Amerika
fikrine aykırı olduğu kanaatindeyim. Amerikan’ın insanların
zihninde uyandırdığı kötücül, kabus tarzındaki görüntüsünün
en fazla Amerika’ya zararı olduğunu düşünüyorum. 1 Mart
tezkeresi sırasında, Irak işgaline karar verildiğinde
Amerika aleyhine çok sert yazılar yazdım. Ama her seferinde
de bunun bir Amerikan aleyhtarlığından hareketle yazdığım
yazılar olmadığını belirtmek ihtiyacını duydum. Benim
Amerika’yla ters düşme ihtiyacım olmadı. Ama şu 8 yıldır
dünyanın şamaroğlanı haline dönüştü. Amerika’yı,
Amerikalıları, Amerika’nın değerler sistemini takdir eden
bir insan olarak en başta, Amerika’ya bu iktidarın
yaptığının başka hiç kimse tarafından yapılamayacağını
düşünüyorum. 11 Eylül’de o binaları yıkan kişiler bile Bush
yönetimin Amerika üzerinde yaptığı tahribat kadar tahribat
yapmadılar.
HÜLYA OKUR- Ben yazdıklarımı hep açıklamak zorunda kalıyorum
diyorsunuz, gerçekten öyle….Suriye’ye gidişinizi
Darüsselam’da Arapça kursları için diye açıklamıştınız. Peki
ülkeler arası istihbarat fonksiyonunuz olduğuna dair bir şey
söyleyebilir misiniz?
“MİT’LE YADA YABANCI İSTİHBARATLA İLİŞKİM OLMADI.”
FEHMİ KORU- Hiçbir şey yok. Benim hiçbir istihbarat
örgütüyle, bizimkiler de dahil olmak üzere hiçbir şekilde
yolum kesişmedi. Hiç biriyle birincil irtibat kurmuş
değilim. Sadece gazeteci olarak Milli İstihbarat
Teşkilatının verdiği brifinglere çağrıldım gittim. Onun
dışında ne MİT’le, ne de herhangi bir yabancı istihbaratla
ilişkim olmadı. HÜLYA OKUR- “Türk basını açısından büyük bir
talihsizliktir”demiştiniz bu olay için….“Bir televizyon
programında, Hikmet Çetinkaya’nın 1981 yılında gözaltına
altındayken verdiği ifadeleri ve gözaltındayken ailesi
tarafından İzmir Emniyet Müdürlüğü' ne verilen 'Alkol
tedavisi görmüştür' raporunu ve hatta ''Manisa Lisesi'nden
1957 yılında aldığı tasdiknameyi açıklamanız istihbarat
birimleriyle ilişkilendirilmişti. Açmaya çalıştığınız bir
çekmeceye elinizin sıkıştığı oldu mu?
“BENİM BÜTÜN YAPTIĞIM, HİKMET ÇETİNKAYA İLE İLGİLİ O
DÖNEMDEKİ GAZETELERİ TARAYARAK, KARŞIMA ÇIKAN BİLGİLERİ
PAYLAŞMAKTI.”
FEHMİ KORU- Onların istihbaratla ilgisi yok ki! Bunlar bir
gazetecinin kolaylıkla elde edebileceği bilgilerdir. O
günlerde Hikmet Çetinkaya benim aleyhimde bir dizi akla
hayale sığmayacak iddiaları içeren yazılar yazıyordu. Böyle
bir tartışma üzerine televizyonda karşı karşıya geldik.
İkimizde ön hazırlık yapmışızdır tabi. O arkadaş nerede
oturmuştur, geçmişinde nelerle karşılaşmıştır, başına polis
yada devletin diğer birimleriyle bir hal gelmiş midir? bütün
bunları araştırdım. Bunlar onunla ilgili bilinmeyen şeyler
değil. Tek sorun, internet dediğimiz bilgiye kolaylıkla
ulaşabilme imkanı sağlayan yeni icatla ancak 1995 sonrası
Türkiye tanıştı. 1980’leri de içine alan bilgiler internette
olsaydı, bu bilgilere ulaşılabilirdi. Benim bütün yaptığım,
bu arkadaşla ilgili o dönemdeki gazeteleri tarayarak,
karşıma çıkan bilgileri paylaşmaktı.
HÜLYA OKUR- Bir köşe yazınızda, Amerika’daki Amish
cemiyetiyle ilgili olarak, ‘Siz Amerikan başkanlarından
birinin ağzından, bir yargıçtan, bir komutandan sayılarının
200 bin kadar olduğu sanılan Amishlere bakıp ‘ABD’de irtica
var’ suçlamasının çıktığını duydunuz mu?” diyorsunuz. Biz
neden bu kadar panik ve illet durumu yaratıyoruz?
“LAİKLİĞİ TEK YÖNLÜ OLARAK UYGULADIĞINIZ ZAMAN FARKLI
İNANÇLARIN BİR ARADA YAŞAMASINI ENGELLEYİCİ SİSTEME DÖNÜŞÜR”
FEHMİ KORU- Bu cemaat kökü, yüzyıllar öncesine dayanan ve
ilk kez İsviçre’de ortaya çıkmış olan, belli konularda hala
orta çağ hayatını yaşamayı tercih eden insanlar, giyim
kuşamları atalarının bin yıl önce giydiği şeylerden
oluşuyor. Bizim otomobilleri tarif etmek için kullandığımız
beygir gücü, onların hayatlarının tek gücü halinde. Elektrik
kullanmıyorlar. Devletle ilişkileri sıkıntılı. Sosyal
güvenlik her alanı kapsayıcı şekilde uygulanıyor. Ancak bu
Amish cemaati diyor ki:”Biz kendi aramızda sosyal
dayanışmayı sağlıyoruz, niye sigorta için ayrı bir para
verelim?”Bu bir dava konusu oldu Amerika’da. Bu cemaate
mensup Amerikalıların ürettiği mallar, rakipleri
tarafından,”sigorta primi ödemiyorlar, rekabeti öldürüyorlar
ve ucuza mal ediyorlar”diye şikayet edildi. Bunun üzerine
solcu olan Amerika Barolar Birliği bunların savunmasını
üstlendi. Solcu avukatlar geldiler, Pensilvanya’da
konuştular, vekaletlerini aldılar, sonra yüksek mahkemede bu
dava görülürken, avukat uçağa binip Washington’a gitti.
Bunlar makinelerden hoşlanmadıkları için ata binip gittiler.
Kimse bunları yadırgamıyor. İnsanlar bilerek, isteyerek
bundan yüzlerce yıl önceki bir hayatı bugünün Amerika’sında
sürdürüyorlar. Amerika’da kimse bunlara ters bakmıyor,
aksine marketlere gittiğiniz zaman Amish cemaatinin
çiftliklerinde üretilmiş her mal, özel ilgi görüyor.
Bunlarınki daha organik bulunuyor, daha sıhhatli kabul
ediliyor ve Amish cemaatinin ürettiği her mal başkalarından
fiyatlı olarak satılıyor ve kimsede ya bunlar böyle insanlar
diye onları garipsemiyor. Sözünü ettiğim mahkeme de cemaatin
lehine sonuçlanmıştır. Herkesten sigorta primi kesen
Amerikan sistemi, bu cemaate mensup olanları bunun dışında
bırakıyor. Devletlerin laiklik anlayışının kapsayıcı olması
lazım. Laikliği tek yönlü olarak uyguladığınız zaman farklı
inançların bir arada yaşamasını engelleyici sisteme dönüşür.
Halbuki laiklik böyle değil, hangi inançtan olursa olsun,
insanların kendisinin altında görebilecekleri bir yaşam
biçimi olarak anlaşılması lazım. Bu da farklılıklara değer
vererek olabilir. Amish cemaati, farklılığını Amerikan
sistemi içine yönettiği o nefis, leziz meyve, sebze ve süt
mamulleriyle göstermiş oluyor.
HÜLYA OKUR- Evet ilginçtir, “Papa acaba laik midir?”başlıklı
bir yazınızı da okumuştum. Başbakan din konusunda ulema
konuşur dediği için yargılanacakken, New York'taki St.
Joseph Manastırı'nda konuşan Papa, “Gençliğim bütün
cevaplara sahip olduğu iddiasındaki sinsi bir rejimin
gölgesinde geçti “diyerek totaliter sistemlere kaşı çıktı.
Bu ülkede Müslümanlık neden ağza alınmaması gereken bir şey?
“MAHKEME, SİSTEM ÜZERİNE KURDUKLARI BASKININ SONUCUDUR”
FEHMİ KORU- Bizde epeyi mesafeler kat ettik. Hiç değilse
tartışıyoruz. Yanlışlarımızı nasıl ortadan kaldıracağımızı
tam bilemiyoruz. Yanlışları yanlış olarak görmeyip, onları
doğru olarak görenler de var. Onlar ısrarcı. AK Parti’nin
kapatılma davasını ben böyle yorumluyorum. Yanlışlarımızı
doğru olarak görenlerin, o yanlış olan doğrular devam etsin
diye sistem üzerine kurdukları baskının sonucudur mahkeme.
Ama öğreniyoruz, hem biz öğreniyoruz, hem başkaları
öğreniyor. Papa o fikirlerini rahatlıkla telaffuz edebiliyor
ama Türkiye’ye geldikten beri, onun daha önce
savunduklarından farklı bir çizgiye yanaşmaya başladığı da
görülüyor. Nitekim, Kuran-ı Kerim’in çok önemli bilgiler
taşıyan bir kaynak olduğunu ifade etme ihtiyacı yine Papa
tarafından duyuldu.
HÜLYA OKUR- Sistem üzerine kurulan baskılar deyince….
Ümraniye’de ele geçirilen el bombalarına ilişkin olarak
yürütülen soruşturma kapsamında Ergenekon terör örgütünün
hedef listesinde olduğunuz için ifadenize başvuruldu. Bu
operasyonun kaçan mı kovalayan tarafında olmak mı zor?
“ERGENEKON’UN HİÇ BİR TARAFINDA OLMAMAK EN İYİSİ”
FEHMİ KORU- Bu operasyonun hiçbir tarafında olmamak en iyisi
galiba ama ben bir gazeteci olarak yıllardır devlet içinde
yuvalanmış çeteler ile ilgileniyorum ve bunun Türkiye’de
demokrasinin önünü kesen en büyük gerçek olduğu kanaatini
sürdürüyorum. Daha susurluk kazası olmadan önce, gladyo
denilen, başka ülkelerde ortaya çıkartılmış olan çetelere
dikkat çekemeye çalışmıştım. Susurluk kazasının hemen
ardından çok ısrarlı konuşmalar yaptığımı hatırlıyorum.
Şimdi Ergenekon operasyonunun, devlet ve savcı tarafından
sorgulanmasını çok sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Ve
umuyorum ki Türkiye’de var olduğu bilinen bir örgüt ise bu,
tasfiyesi, bizim ülkemizin önünü açacak bir gelişme
olacaktır.
HÜLYA OKUR- Oray Eğin, "Fiilen gazeteciliği bırakan Fehmi
Koru, kimi gazetecilerin kapısına çarpı konmasının, Nazi
Almanyası’nda olduğu gibi fişlenmesinin yolunu açmış
olabilir mi?”diyordu sizin için. Gözaltına alınmadan önce
köşenizde, “Ak Partililere benim de bir tavsiyem var: Şu
günlerde Cumhuriyet gazetesini dikkatle izlemeliler.
Karargâh Cumhuriyet gazetesi..."demenizin altında İlhan
Selçuk’u aratan şey neydi?
“BENİM İÇERİYE ALINACAĞINI, SAĞA SOLA SÖYLEDİĞİMİ İDDİA
ETTİKLERİ BİRİ VARDI, HALA İÇERİ ALINMIŞ DEĞİL.”
FEHMİ KORU- Cumhuriyet gazetesi her türlü yayını yapacak ve
ben bu yayınlar karşısında okurlarımı, ki içinde AK Partili
de olan okurlarımı habersiz bırakacağım..Böyle bir şey
gazeteciliğe sığar mı bilmiyorum. İlhan Selçuk ile ilgili
bugüne kadar yazdığım yazılardan birkaç tane cilt kitap
olabilir. Son yirmi yıl içersinde hiç yazmadıysam yüzlerce
yazı, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet hakkındadır. Bunların
operasyonda, İlhan Selçuk’un gözaltına alındığı bir döneme
rastlaması İlhan Selçuk’un benim dikkatimi çeken yazıları, o
süreç içinde yazmasıyla ilgilidir. Yoksa 10 yıl önce yazdığı
bir yazıyı alıp, “Buna dikkat edin”demiş değilim ki! O gün
yazdığım yazıdan bahsediyorum. İlhan Selçuk’ta o günkü
yazısında, çok açık bir şekilde AK Partinin kapatılma
davasıyla irtibatlı olarak bazı şeyler yazmaktaydı. Bende
ona dikkat çektim. Ondan hareketle yazılan yazıya
gelince…Tabi dava konusu bu olay, çok ayrıntısına girmek
istemem ama ben hayatımın hiçbir döneminde yaptığım işleri
dışarıda konuşmuş bir insan değilim. Benim yakın arkadaş
çevrem var, onların içerisinde bile sadece benim bildiğim
bir şey varsa ve bu bende kalması gereken bir bilgi ise
hiçbir zaman paylaşmam. Yani sadece bana verilecek bir
bilginin olduğu ortamlarda bulunmak istemem. Dolayısıyla
savcılar kimin peşindeler, polis kimi gözaltına alacak?
bunları benim bilmem mümkün değil. Tahminde bulunabilir
miyim? Evet bulunabilirim ama orada ismi geçen insanların
hiçbirini ben tahmin etmiyordum. Nitekim benim içeriye
alınacağını, sağa sola söylediğimi iddia ettikleri biri
vardı, hala içeri alınmış değil. Gazeteci olan bir arkadaş
içeri alınmış, ben onu söylemişim, ben tanımadığım bir
insanı hiçbir yerde söyleyecek değilim. Ama Ergenekon
dediğimiz şey sadece benim bilgim dahilinde olan bir gelişme
değil ki! Hepimiz bir yerinden tuttuk yazıp duruyoruz.
Devlet içinde yuvalanmış çeteleri bilgim dahilinde
olanlarını okuyucularımla paylaşmam benim en doğal hakkım.
HÜLYA OKUR- Emin Çölaşan Uğur Mumcu’nun 5’nci ölüm yılında
sizin, Uğur Mumcu’nun, ‘‘O gece beş gazeteci çete kurdular
ve silah üzerine yemin ettiler...’’ dediğinizi yazmıştı.
Suikastlara ait bilgi dökümünü ve hipotezler neden sonuca
ulaşmakta yetersiz kalıyor?
“MEDYADAKİ ÇETELEŞME VARLIĞINI İLK KEŞFEDENLERDEN BİRİ
OLDUĞUMU DÜŞÜNÜYORUM”
FEHMİ KORU- Bence ulaşıyor. Bugün bakın geriye…Orada
isimleri anılan arkadaşların hangi konumlarda olduklarına
bakın, görüyorsunuz dayanışma içindeler ve o dayanışmalarını
“birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için”mantığı içinde
yürütüyorlar. Bu bakımdan medyadaki çeteleşme varlığını ilk
keşfedenlerden biri olduğumu düşünüyorum. Bunun yakın
tarihimizde meydana gelen gelişmelerle de ilgili olduğunu
hala zannediyorum.
HÜLYA OKUR- 'İyi de kardeşim, Ak Parti'nin hiç mi günahı
yok?' diye sormuyorlar mı, insanın fıttırası
geliyor.”dediğiniz için ben öyle sormayacağım. AK Parti’nin
suçsuzluğunun teminatı ne?
“İDDİANAMEDE KONU EDİLEN SÖZLERİ DAHA ÖNCE ÖZAL, KENAN
EVREN, DEMİREL DE SÖYLEMİŞ…”
FEHMİ KORU- Böyle kapatma davalarına ilkesel olarak
yaklaşmak lazım. Bir partinin kapatılması, bir insanın idam
edilmesi gibi bir şeydir. Ama dünyada idam cezası kalktı.
Niçin? Çünkü telafisi mümkün değil. Siz işlemediğiniz bir
suçtan dolayı idam cezasına çarptırılabilirsiniz, deliller
sizin aleyhinizde görüldüğü için ama birileri onu öyle
ayarlar ve idam edilirsiniz. Sonra yıllar sonra gerçek katil
dayanamaz itirafta bulunur, yada yeni bulgular çıkar yada
teknoloji gelişir, DNA teknolojisiyle aynı dille gider
katilin farklı olduğunu görürsünüz. O zaman ne yapacaksınız,
öldürdünüz adamı. Kapattınız. Niçin kapatıyorsunuz?
İddianameyi okuyorsunuz…AK Partinin savunmasına da
baktığınız zaman, o iddia edilenlerden çok daha ağır sözleri
geçmiş dönemde Turgut Özal söylemiş, Kenan Evren söylemiş,
Süleyman Demirel söylemiş…Daha şu yakınlarda Deniz Baykal
kendisini hoca efendi yerine koyup, bizim dinimiz falanca
mezhepte demiş. Başkalarının söyledikleri onları bağlamıyor
da veya onların yüzünden cezalandırılmıyorlar ama bu tarafta
parti kapattıracak büyük bir suç olarak görülüyor. Bu
sebeple de bunların hiç mi suçu yok sorusu sorulamaz. Suçu
olabilir. Herkesin suçu olur. Siz görürsünüz, birinin birini
öldürdüğünü, arkanızı dönebilirsiniz. Bu suç değil mi
yaptığınız? Ama idam cezasını gerektirecek ağır bir suçla
sizin suçunuz aynı olabilir mi? Bu bakımdan ben partilerin
kapatılmasına karşı çıkıyorum. Ve bunların hiç mi suçu
yoktu? Tarzında sorusu olanları ayıplıyorum.
HÜLYA OKUR- Baykal’ın Avrupa Birliğine üye olacak, milli
geliri 500 milyara yaklaşan, demokrasi zeminindeki ülkede
sol politikalar üretememesi eleştirilirken, demokrasi
düzenini kaybetmenin kendisine yaradığını düşünüyorsunuz.
Peki bu düşünceden dolayı CHP’yi nasıl bedeller bekliyor
olabilir?
“CHP’NİN UMUDU ANTİDEMOKRATİK BİR UMUT.”
FEHMİ KORU- CHP’nin herhalde beklediği 22 Temmuz seçimleri
öncesinde hatta 3 Kasım seçimleri öncesinde beklediğidir.
Büyük bir siyasi başarı gösterip, kurulacak olan koalisyon
hükümetin başında olma beklentisi vardı. Her iki seçimde de
bu beklentisine uygun bir sonuç çıkmadı. Şimdi seçimsiz aynı
sonucu alabileceğini umuyor, bu kapatma davasıyla, AK Parti
kapatılırsa önemli liderleri ve çok sayıda milletvekili
siyasi yasaklı kılınırsa, mecliste ortaya çıkacak bir
tablodan belki de bir koalisyon hükümeti doğabileceğini ve
kendisinin onun başına geçeceğini umuyordu. Bu
antidemokratik bir umut. Ben buna en şiddetli şekilde karşı
çıkmayı kendimin görevi olduğunu düşünüyorum.
HÜLYA OKUR- 1967'de İzmir'de İslami hayat ortamı sağlayacak
Akevler Kooperatifi'ni kuran, Zaman ve Milli Gazete'deki
yazılarında islami kanaatlerini sunan kayınpederiniz 1928
doğumlu Süleyman Karagülle’nin Kırgızistan'da 18 yaşında bir
kadınla evlendiğine dair iddialar vardı. Üzmez olayı
dahilinde yaşlılığın islami sınırları nedir sizce?
“KAYINPEDERİMİN EVLİ OLDUĞU HANIM 42 YAŞIN ÜZERİNDE”
FEHMİ KORU- Hiç alakası yok. Şu anda evli zaten o
Kırgızistanlı dediğiniz hanımefendiyle. Bildiğim kadarıyla
42 yaşının üzerinde. Evlendikleri zamanda 30’lu yaşlarda
olduğunu zannediyorum. O bakımdan bir defa gerçekten terbiye
sınırlarını zorlayan bir olay. Yalan yazılıyor. Beni de
ilgilendiren bir şey değil, herkesin kendi tercihi.
HÜLYA OKUR- Kaan Arslonoğlu’nun "Politik Psikiyatri adlı
kitabına göre sizin ABD'yi sıklıkla eleştirme nedeniniz "tüm
İslamcı yazarlar" gibi siz de ABD'yi "Hıristiyan aleminin en
büyük gücü ve İslam'ın en büyük düşmanı" olarak görmek ve
karşı olmak zorunluluğunuzmuş. Yine Arslonoğlu'na göre siz
kapitalizme karşı değilmişsiniz. Bu sözlerin muhatabı ne
diyor?
FEHMİ KORU- Amerika ile ilgili ne düşündüğümü az önce
söyledim. O arkadaşın bence yeniden bir psikiyatri eğitimi
görmesi gerekiyor. Çünkü benim tam zıttım bir sonuç
çıkarmış, benim yazılarıma bakarak.
HÜLYA OKUR- Bilderberg toplantılarına davet edilmeniz
eleştirilirken, "Bilderberg'e gittim ben, Kanarya Sevenler
Derneği'nin yıllık toplantısına değil" diye çıkış
yapıyorsunuz. Bu toplantı da toplam ve toplananlar bize ne
diyor?
“AYDIN DOĞAN,” LODOS’A GİDİYORUZ, GEL SEN DE BİZİMLE” DEDİĞİ
ZAMAN BU ÇAĞRIYI DOĞRU BULUYORUM.”
FEHMİ KORU- Bilderberg toplantıları önemli. Eskiden daha da
önemli olduğunu zannediyorum. Çünkü dünyanın bugün aldığı
biçim, Bilderbergçilerin yaşlı olduğunu da düşünürseniz,
eskiden ülkelerinde çok daha faal insanlardan oluşurken
bugün daha çok yaşlılardan oluştuğu için yönetimin dışında
kalması nedeniyle son zamanlarda etkilerinin azaldığını
söyleyebiliriz. Elbette bir Kanarya Sevenler Derneği değil,
elbette bu insanlar dünyadaki gidişatı etkilemeye
çalışıyorlar. Elbette Amerikan yönetimi üzerinde etkili
insanlar var aralarında. Pek çok gelişmeyi etkileyebilecek
konumdalar. Dünyadaki olayların onların etkisiyle
irtibatlandığı yazılarımın bu davette etkili olduğunu
düşünüyorum. Ve ilk defa olarak da daha önce Bilderberg’i
eleştiren bir insanı davet ettiler. Bu benim için önemli.
Türkiye’de de Mason Locaları açılım yaptıkları zaman ilk
davet edilen ben oluyorum. Gelin, görün, biz şunları
yapıyoruz diye. Yada Aydın Doğan,” Lodos’a gidiyoruz, gel
sen de bizimle” dediği zaman böyle bir çağrıda bulunmasını
bu sebeple doğru karşılıyorum. Çünkü bugüne kadar benim
hakkında yazdığım gruplar, örgütler, kişiler yazılarımı
yakından izliyorlar ve iyi niyetle yazdığımı, olayları
çarpıtmadığımı, gerçekleri gördüğüm zaman yazmaktan geri
durmadığımı biliyorlar, o sebeple beni çağırıyorlar. Bunu
meslekte önemli bir özelliğim olarak da kayda geçiriyorum.
HÜLYA OKUR- Gazeteciliğin altın kurallarını; şüphe, heyecan
ve edinilen bilgileri cesur biçimde kaleme almak olarak
sıralarsak, Fehmi Koru için, korunulmamış bir şey kalır mı?
“SİZİNLE BİR SAATİ GEÇTİ KONUŞUYORUZ, HAKKINIZDA PEK ÇOK
ŞEYİ MERAK EDİYORUM. “
FEHMİ KORU- Ben hayatımı merak olarak görüyorum. Her şey
benim için bir merak konusudur. Ben hala otomobil nasıl
hareket ediyor bildiğim halde merak ediyorum. Bilgisayar
nasıl çalışıyor merak ediyorum. Her şey bir merak bir benim
için. Kitaplara öyle yaklaşıyorum, izlediğim filmlere de
öyle. Bir insanla konuşurken, mesela sizinle bir saati geçti
konuşuyoruz, hakkınızda pek çok şeyi merak ediyorum.
HÜLYA OKUR- Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye kadar,
İki insanın aralarındaki konuşmalar, Dince ve şer'an müsaade
olunmayan şeylere yada birisinin hususi hâllerine ait gizli
sırlardan hangisi sizi kendisine daha çok çeker?
“BEN DAHA ÇOK GÜNCEL MERAKLARIN PEŞİNDE OLAN BİR İNSANIM”
FEHMİ KORU- Yok. Benim ilgi alanıma girmiyor o söylediğiniz
şeyler. Onları düşünmeye başlarsam bu mesleği yapamam. Ben
daha çok güncel merakların peşinde olan bir insanım ve o
meraklar belirli yerlere sürüklüyor. Her gün yeni bir merak
alıyorum gündemime ama en az eski bir merakımdan da
kurtuluyorum. Her yazıya oturduğumda, bilgiçlik taslamak
için değil, kendim üzerinde düşündüğüm yada başlarının da
üzerinde düşünmesini arzu ettiğim bir görüşü sunmak için
oturuyorum. Yazının ilk cümlesini yazdığımda, sonuna nasıl
gelecek merakı içinde oluyorum. Çünkü yazı kendisini
yazıyor, biz yazıyoruz ama yazı başlıyor ve o an ne kadar
sürüyorsa kendi kendini yazıyor. Hayat bir merak benim için.
HÜLYA OKUR- Sizden öğreneceklerimizin artarak devam etmesi
için de merakaverliğinizin hiç sonu gelmemesini diliyoruz.
Teşekkürler..
FEHMİ KORU- Ben teşekkür ederim…. |