|
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE
KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA
Ar. Gör. Özge Yücel*
Özet
Mülkiyet hakkının
yasalarda belirlenen sınırlama ölçütlerine uyulmadan
sınırlanması, diğer deyişle mülkiyet hakkına hukuksal
koşulları olmadığı halde el atılması doktrin ve yargı
kararlarında “kamulaştırmasız el atma” veya “fiili
kamulaştırma” biçiminde ifadesini bulmuştur. Çalışmamızda
fiili kamulaştırmalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin
kararları ışığında incelenmiştir. Mahkemenin yaptığı
değerlendirmeler sözleşme ve protokol hükümlerinin anlamının
açıklığa kavuşmasını sağlamıştır. İlk kez Sporrong ve
Lönnroth-İsveç kararında ortaya konulan üç kural ilkesinin
protokolün uygulanmasında çok önemli bir yeri vardır. Ayrıca
sözleşmede açıkça öngörülmese de mahkeme içtihatlarıyla
ortaya konulan orantılılık diğer deyişle bireysel yararla
toplumsal yararın gerekleri arasında denge ilkesi ihlalin
varlığını ortaya koyma konusunda çok etkili bir işleve
sahiptir.
Anahtar sözcükler:
mülkiyet, Sporrong, kamu yararı, orantılılık, el atma
De Facto
Expropriations According to the European Convention on Human
Rights
Abstract
The interventions
on the property right in spite of absence of legal grounds
are expressed as “de facto expropriations” in the doctrine
and case law. In this article de facto expropriations are
analyzed in the light of the related decisions of the
European Court of Human Rights. The view of the court made
the provisions of the first protocol clear. “Three rules”
introduced firstly with the decision “Sporrong-Lönnroth v.
Sweden” are significant in practicing protocol. Also the
principle of proportion or the fair balance between the
protection of right of individual and the requirements of
the interests of the society has an important function while
examining legality of interventions.
Keywords: property,
Sporrong, public interest, proportion, intervention
GİRİŞ
Kamulaştırmasız el
atma, klasik temel haklardan biri olan mülkiyet hakkının bir
ihlali olarak karşımıza çıkar. Bir kimsenin temel hakları
ancak “kamu yararı” gerektirirse hukukun genel ilkelerine
aykırı düşmeyen bir yasayla sınırlanabilir. Hakkın ancak
yasayla sınırlanabilmesi ilkesi çağdaş anayasaların yanında
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin metnine de yansımıştır.
Bu durumda mülkiyet hakkının bu ilkelere uymadan
sınırlanması mülkiyet hakkının ihlalini oluşturur ve “de
facto” yani
fiili anlamda kamulaştırma sayılır.
“Kamulaştırma bir
yandan, kamu yararının gerçekleştirilmesi için özel
mülkiyette bulunan bir taşınmaza, malikinin rıza ve
muvafakatine bakılmaksızın, idarece zorla el atılması
olduğundan idari bir işlemdir. Bu nedenle, kamulaştırma
idari uyuşmazlık ve davalara yol açabilir. Ama kamulaştırma
öte yandan, etki ve sonuçlarını özel mülkiyet üzerinde
göstermekte ve mülkiyet hakkını sona erdirmektedir. Bu
yönüyle kamulaştırma adli uyuşmazlık ve davalara da yol
açmaktadır”[1].
Kamulaştırmaya ilişkin ilkeler anayasada düzenlenmiş ve
kamulaştırmaya ilişkin esas ve usuller ise Kamulaştırma
Yasası ile ayrıntılı olarak düzenleme bulmuştur. Bu
açıklamalar ışığında mülkiyet hakkının hukuka uygun
sınırlamasının kamulaştırma olduğunu, bu ilkelere ve usule
uymadan mülkiyet hakkına el atılmasının ise kamulaştırmasız
el atma olacağını ve bu nedenle temel hakların ihlaliyle
sonuçlanacağını söylemek olanaklıdır.
Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi 1950’de Avrupa Konseyi’nce kabul edilen
bir uluslararası sözleşme olup, buna taraf üye devletler
temel hakların uluslararası düzeyde korunmasını
amaçlamıştır. Sözleşmenin tam adı “İnsan Hakları ve Temel
Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme”dir. Sözleşme
1950’de oluşturulduğunda mülkiyet hakkı metinde yer
almamıştır. Ancak bunun nedeni mülkiyet hakkının temel hak
olarak görülmemesi değildi. Mülkiyet hakkının insan hakları
arasında yer aldığı tartışmasız kabul edilir[2].
Ancak “savaş yorgunu Avrupa’nın mülkiyet konusundaki
tutumunu belirlemesini geciktiren geçerli nedenleri
bulunuyordu. Öncelikle savaşın yıkıp yaktığı kentlerin
onarımı, birçoğunun yeniden yapılması gerekiyordu. Kimi
ülkelerin sınırları değişmiş, topraklarının bir bölümü başka
ülkelerin egemenlik alanında kalmıştı. Nazi soykırımından
kaçarak yaşamlarını kurtarabilenler, malvarlıklarını
bırakarak başka ülkelere göçmüşlerdi. Bu arada siyasal ve
ekonomik seçenekler konusundaki belirsizlikler de sürüyordu.
Avrupa Konseyi’ni kuran devletlerden bazıları, böylesine
karmaşık bir ortamda devinim olanaklarını kısıtlayıp
ekonomik yükümlülüklerini arttıracak düzenlemeleri sakıncalı
görüyorlardı. Örneğin, savaş sonrasında sosyal devlet
anlayışının olası etkilerini tartışan İngiltere ve İsveç
yönetimleri, geniş kapsamlı bir mülkiyet anlayışının yakın
gelecekteki ekonomik ve sosyal amaçlı girişimlerini
engelleyebileceği kuşkularını taşıyorlardı. İzledikleri
politikalar gereği üretim ve dağıtımla birlikte kamu
hizmetinin yürütümünü üstlenen temel birimleri
ulusallaştırma çalışmaları, mülkiyet hakkına yönelik
abartılı ve katı bir koruma karşısında başarısız
kılabilirdi. Bu ve benzer nitelikteki belirsizlikler
nedeniyle, 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi, mülkiyet hakkına ilişkin bir kural
içermiyordu”[3].
Ancak sözleşme oluşturulup yürürlüğe girmeden önce mülkiyet
hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturdular.
Avrupa Konseyi üyesi hükümetler, 20 Mart 1952’de İnsan
Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin
Sözleşme'ye Ek Protokol’ü imzalamışlardır. Protokolün
birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenler. Bu madde üç
kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına
saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet
hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun
bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü,
mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının
düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.
Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme
meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir, meşru
bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve
hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin bir kararına göre “kişinin
mal ve mülkünden yoksun bırakılması ancak kamu yararı
sebebiyle, yasada öngörülen koşullara ve uluslararası
hukukun genel ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilecektir.
Nitekim bu kural uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
önüne gelen değişik davalarda kamulaştırmasız el koymayı
mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur”[4].
Bu çalışmada
mahkemenin mülkiyet hakkı ihlali iddialarına yönelik verdiği
kararlar mahkeme içtihatlarıyla oluşan ilkeler ve sözleşme
doğrultusunda incelenecektir. Öncelikle Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin ve Birinci Protokolün birinci maddesinin genel
ilkelerinden söz edilecek, daha sonra sırasıyla kararlar ele
alınacaktır. Önemi ve sonraki kararlarda kendisine yollama
yapılması nedeniyle Sporrong-Lönnroth/İsveç kararına daha
ayrıntılı olarak yer verilecektir.
I. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin Temel İlkeleri
Sözleşme temel hak
ve özgürlüklerin uluslararası düzeyde korunmasını amaçlar;
bu nedenle ulus üstü bir yapı değildir. Mahkeme, devletlerin
yetkili kurumlarının yerine kendisini koyarak karar
vermekten kaçınmaktadır, devletlerin takdir yetkisine,
sosyal ve ekonomik konularda aldığı kararlara ve tercihlere
saygı duymaktadır. Bir hak ihlali savı öne sürüldüğünde
iddia konusu ihlalin kaynaklandığı idari işlem veya eylemi
sadece AİHS’ye uygunluk yönünden denetlemektedir. Fakat bu
durum, AİHM’nin böyle bir müdahalenin meşruiyetini
değerlendirmede etkisi olmadığı anlamına gelmez. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin James-Birleşik Krallıkdavasında
benimsediği gibi: “…AİHM
kendi değerlendirmesini ulusal mercilerinkinin yerine
koyamaz, ancak 1 No.lu Protokolün 1. maddesi uyarınca,
itiraz edilen önlemi incelemek ve bunu yaparken de ulusal
yetkililerin yaklaşımını belirleyen unsurları sorgulamak
durumundadır ”[5].
Mahkeme AİHS’nin genel ve soyut kavramlarını içtihatlarıyla
yorumlamaktadır, bu yolla da hakları etkin kılmaktadır.
Sözleşmede yer alan
kavramlar ulusal düzeydeki yasal metinler ile diğer
uluslararası veya topluluk hukuku düzenlemelerdeki
kavramlarla benzerlik gösterebilir. Ama antlaşmalar
hukukunun genel ilkelerini düzenleyen sözleşme hükümlerine
bakılırsa, her sözleşmenin kendi içindeki anlamının
uygulanması gerektiği görülür. Viyana Antlaşmalar Hukuku
Sözleşmesi’nin otuz birinci maddesine göre bir antlaşma,
hükümlerine antlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının
ışığında verilecek alelade anlama uygun şekilde iyi niyetle
yorumlanır. Yine aynı maddenin dördüncü bendine göre
tarafların bir terime özel bir anlam vermek istedikleri
tespit edilirse, o terime söz konusu anlam verilir[6].
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki birçok kavramın
“özerk” anlama sahip olduğu, mahkemenin içtihatlarında kabul
edilmiştir[7].
II. Birinci
Protokolün Birinci Maddesi
“Madde 1 -
Mülkiyetin korunması
Her gerçek ve tüzel
kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini
isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle
ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel
ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun
bırakılabilir.
Yukarıdaki
hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak
kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka
katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için
gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip
oldukları hakka halel getirmez.”[8]
III. Birinci
Protokolün Birinci Maddesinin Özellikleri
Bu maddenin
belirgin özelliklerini üç kural ilkesi çevresinde anlatmaya
çalışacağız. Mahkeme içtihatlarıyla bu maddenin üç kuraldan
oluştuğu kabul edilmiş ve bu kurallar somut olayların
koşullarıyla işlenerek belirgin duruma getirilmiştir.
A. Üç Kural İlkesi
Birinci Protokolün
birinci maddesi üç belirgin kuraldan oluşmaktadır. Bu
çözümleme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ilk kez
Sporrong ve Lönnroth - İsveç davasındaki kararla ortaya
konmuştur[9].
Mahkemeye göre “P1–1
üç ayrı kural içerir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten
barışçıl yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın
ilk cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten
yoksun bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı
kılar, bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır.
Üçüncü kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu
amacın gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla
mülkiyetin kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise
ikinci paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup
uymadığını belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup
olmadığını belirlemelidir”[10].
Sporrong kararının
verildiği 1982 yılından beri AİHS Ek Protokol 1’in birinci
maddesinin uygulama alanındaki genişlemeye paralel olarak
mülkiyet dışındaki malvarlığı haklarına yönelik müdahaleler
birinci kuraldaki genel ilke kapsamında
değerlendirilmektedir[11].
Bu nedenle bu ilkelerin ayrı ayrı değerlendirilip uygulanma
koşullarının belirlenmesi gerekir.
1. Genel İlke
Birinci Kural: Mülkiyetten Barışçıl Yararlanma Hakkına Saygı
Duyulması
Yukarıda
belirtildiği gibi bu ilke genel nitelikte olup bunun
anlamını açıklığa kavuşturan diğer ilkelerdir. Eğer ikinci
ve üçüncü ilkeye göre değerlendirme yapıldığında müdahalenin
haklı olduğu kanıtlanamıyorsa birinci ilkenin ihlal
edildiği, çoğu zaman fiili kamulaştırma yapıldığı,
dolayısıyla hakka saygı duyulmadığı sonucuna varılır. Kural “bir
önlemin mülkün kullanımına veya dokunulmazlığına müdahale
etkisi taşıdığı, ancak tam bir kazanca dönüşmediği ve mülkün
kullanımının kontrolü amacını taşımadığı durumlarda
geçerlidir”[12].
Bu kural bir başka yazara göre ise protokol metninde açıkça
öngörülmeyip sözleşme organlarının ortaya attığı ve
geliştirdiği bir el atma türüdür ve bunun adı mülkiyetin
özüne el atmadır[13].
a. Mülkiyet
Hakkının Konusu
Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi P1–1 anlamında mülkiyet hakkının kapsamını
geniş yorumlamaktadır. Birinci maddenin ilk cümlesindeki
“possessions” yani malik olunan mallar kavramı sözcüğün
teknik anlamıyla anlaşılmamalıdır, daha geniştir ve
Fransızca bir sözcük olan “biens”ten gelmektedir. Şu durumda
mallar kavramı buna dayanan istemlerle ilgili olarak daha
somut biçimde tanımlanmalıdır[14].
Taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki mülkiyet hakkını,
ortaklık paylarını, fikri ve sınai mülkiyet haklarını, bu
bağlamda patentleri, markaları, elle tutulabilir veya
tutulamaz varlıkları, tahkim kararlarını, ticari işletmenin
bütün olarak taşıdığı ekonomik değeri, müşteri çevresini,
alacak haklarını, bu bağlamda sözleşmeden doğan alacak
haklarını, yasadan doğan alacak haklarını örneğin emeklilik
maaşı hakkını, ev sahibinin kira alma hakkını, bir mesleği
yürütme hakkını, belli bir usulün uygulanacağına dair meşru
beklentiyi maddenin koruma kapsamında değerlendirmiştir[15].
Somut örnekler verilirse imar planlarıyla getirilen geçici
veya uzun süreli yapılaşma yasakları, avukat stajyerinin
ücretsiz çalıştırılması, meslek odalarına üye olma
zorunluluğu, kiralanan konutların kiracıları tarafından
satın alınmalarına olanak tanıyan yasa, yargı harçları
sayılabilir[16].
Ancak mahkeme, devletin ulusal yasadan kaynaklanan kamusal
bir yükümlülüğü bu kapsamda görmemiş, ortada bir medeni hak
veya meşru beklenti olmadığı için kamusal yükümlülüğün tek
başına bu madde ile korunamayacağına karar vermiştir[17].
Marckx-Belçika davasında ise mahkeme P1–1 kapsamında sadece
kişinin mevcut mal ve mülkünün korunacağını, vasiyet veya
gönüllü bağış yoluyla mülk edinme hakkını korumadığını
vurgulamıştır[18].
Bunun dışında komisyon, bir işletmenin faaliyetine bağlı
olarak doğmuş alacak hakkı niteliğindeki geliri hariç olmak
üzere kârlılığına bağlı olarak geleceğe yönelik kazanç
beklentisinin Birinci Protokolün birinci maddesi anlamında
malvarlığına dahil sayılamayacağı görüşündedir[19].
b. Mülkiyetten
Barışçıl Yararlanma Hakkına Saygı Duyulması İlkesinin
Gerekleri
Birinci Protokol’ün
birinci maddesinin genel ilkelerinden olan yasallık ilkesi,
kişisel hakların korunabilmesi için, malvarlığına getirilen
müdahalenin her şeyden önce ulusal hukuka uygun olmasını
aramaktadır. Ulusal hukukun yorumunda çekingen davranan
mahkeme müdahalenin ulusal hukukta hiçbir yasal dayanağının
olmaması halinde veya ulusal yargı kararlarının idari
yetkililerce yerine getirilmemesi gibi çok açık
usulsüzlükleri takdir yetkisiyle bağdaşmaz ve hakkın ihlali
olarak görmektedir[20].
Mahkeme birinci kuralın Sporrong ve Lönnroth – İsveç
davasında kamulaştırma izinleri konusunda ihlal edildiğine
karar vermiştir. Bu kuralın uygulandığı bir diğer örnek de
Stran Grek Rafineries ve Stratis Andreadis – Yunanistan
davasında tahkim kararının yürürlüğe konmasını geçersiz ve
uygulanmaz kılan yasadır[21].
Yukarıdaki
açıklamalar doğrultusunda ikinci ve üçüncü kurala girmemekle
birlikte malikin mal ve mülkü üzerinde serbestçe tasarruf
hakkına yönelen müdahalelerde daha çok de
facto yani
fiili bir durum söz konusudur ve bu ihlalle karşılaşan
kişinin imdadına ilk kural yetişmektedir[22].
Bu çalışmada kamulaştırmasız el atma da daha çok haklı bir
müdahalenin olmadığı fiili durumlar nedeniyle ilk kuralın
çiğnenmesi ele alınıp incelenmiştir.
2. İkinci Kural:
Mülkiyetten Yoksun Kılma ve Haklı Müdahale Olarak Koşulları
Sporrong ve
Lönnroth davasında ortaya konulduğu gibi, ikinci cümle
anlamında bir yoksunluk olup olmadığını belirlerken sadece
resmi anlamda bir kamulaştırma yapılıp yapılmadığına değil,
görünenlerin arkasındaki gerçekliklere, hakkın fiilen ne
durumda olduğuna bakmak gerekir. Eğer hakka kullanılamaz
biçimde el konulmuşsa mülkiyetten yoksunluk vardır ve bu
durumda incelenmesi gereken bu müdahalenin haklı olup
olmadığıdır.
Haklı olabilmesinin
koşulları P1-1’in ikinci tümcesinde sıralanmıştır. Maddede
açıkça sayılan koşullar kamu yararı, müdahalenin yasada
öngörülmesi ve uluslararası hukukun genel ilkelerine
uygunluktur. Ancak maddede açıkça söz edilmeyen önemli bir
koşul daha vardır: orantılılık. AİHM kararlarında sıkça
bireysel hakkın korunması ile toplumsal yararın gerekleri
arasında adil bir denge kurulamadığı takdirde müdahalenin
orantısız olduğuna ve ihlalin varlığına karar vermektedir.
Adil dengenin sağlanması ise çoğu kez yeterli bir tazminatla
olmaktadır. Ancak bazı durumlarda tazminat yetersiz
kalmaktadır, bazı durumlarda ise tazminatın az ödenmesi
dengeyi bozmamaktadır. Bu da bize somut olayın koşullarına
göre orantı sağlama gerekliliğini göstermektedir.
a. Kamu Yararı ve
Devletlerin Takdir Yetkisi
Kamu yararı kavramı
“umum lehine” girişilen bir işlemi işaret etmekle beraber
buradaki “umum” matematiksel bir çoğunluk değil, fakat kamu
hizmeti olarak yapılması gerekenin gerçekleştirilmesidir[23].
Mahkeme James davasında da bir kişinin malının bir başka
kişiye zorunlu devrinin kendiliğinden kamu yararına hizmet
etmediği söylenemez, bu devri meşru amacın
gerçekleştirilmesi için bir araç olarak görülebilir. Kamu
yararı derken o malın doğrudan kamunun kullanımına açılması
kast edilmez, sosyal adaleti yaygınlaştırmak amacıyla
üretilen politikaların uygulanması da kamu yararına hizmet
eder. Ancak kamu yararını belirlerken mahkeme ulusal
makamların geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul
etmektedir. Çünkü mahkemeye göre kamu yararı belirlemesi
komisyonun da belirttiği gibi değer yargıları içerir ve
toplumsal, ekonomik konularda devletlerin tercih hakkı
olduğu kabul edilir.
b. Yasada Öngörülme
“Ulusal
yasalarda öngörülen yöntemlerin uygulanması için bunların
yeterince açık ve ulaşılabilir olması gerekir”[24].
Erişim konusunda AİHM iki koşul üzerinde durmaktadır:
Yasanın adil olmayan bir biçimde uygulanmaması ve bireylerin
mülklerine yapılabilecek olası müdahaleler konusunda bilgi
sahibi olabilmelerini sağlayacak nitelikte açık olması.
Hentrich – Fransa kararında[25],
AİHM bir mal veya mülkü başkalarından önce satın alma hakkı
önlemi ile bağlantılı olarak şunu belirtmiştir: Genel Vergi
Yasasının 668. maddesi AİHS kapsamındaki yasa kavramına
uygun olarak “kesinlik
ve öngörülebilirlik koşulları” tam
olarak yerine getirmemiştir[26].
Bu nedenle mahkeme müdahalenin haklı olmadığına karar
vermiştir. Yasallık sadece söz konusu müdahalenin ulusal
yasada belli bir hükme uygun olması gerektiği anlamına
gelmez; aynı zamanda adil ve uygun bir usul uygulanmış
olması, ilgili önlemin yetkili bir makamdan kaynaklanması,
uygun makam tarafından uygulanması ve keyfi olmaması da
gerekir[27].
Bununla birlikte mahkeme ulusal hukukun doğru biçimde
uygulanıp uygulanmadığını incelemez[28].
Ayrıca, “yasallık
prensibi, AİHS’ye ek 1. Protokol’ün 1. maddesinin, ikinci ve
üçüncü kuralı düzenleyen metinde yer alan, kanunla düzenleme
yapılması zorunluluğundan daha geniş bir anlama sahiptir.
AİHM’ye göre hukukun üstünlüğü, demokratik toplum
prensiplerinden biridir ve bu prensip, Sözleşme’nin bütün
maddelerinde içsel olarak mevcuttur”[29].
c. Uluslararası
Hukukun Genel İlkelerine Uygunluk
Uluslararası hukuk
ilkeleriyle ilgili olarak Birinci Protokol tasarlanırken o
sıradaki baskın görüşe göre uluslararası hukuka göre veya
gerçekleşen tüm olaylarda zararları tazmin etme
yükümlülüğünün varlığı düşüncesinde birleşilmiştir. Ancak bu
ilkenin asıl olarak yabancıya ait bir malın
kamulaştırılmasıyla ilgili olduğu sonucuna varılmıştır. … Bu
yoruma göre Birinci Protokolün birinci maddesi devletin
kendi vatandaşları ile yabancılar arasında bu konuda bir
ayrım yapılmasına izin vermektedir[30],
bu ise yazara göre sözleşmenin birinci ve on dördüncü
maddesinde öngörülen herkese aynı hak ve özgürlükler sağlama
amacına ters düşer. Ancak mahkeme protokolün hazırlık
çalışmaları üzerinde yapılan incelemelere göre kamulaştırma
olayları konusunda vatandaş olmayanlara tazminat ödeme
yükümlülüğünü getirmesi konusunda anlaşılması, yabancıları
koruma amacının vurgulanması nedeniyle bu yollamanın
vatandaşları kapsamadığına kanaat getirmiştir. Bana göre bu
uygulama ayrımcılık yapıldığı anlamına gelmez, uluslararası
hukuk ilkelerinin yaptığı yollamanın yabancıları işaret
etmesi yabancılara mutlaka tazminat ödeme gerekliliğini
gösterir, ama bu ilke vatandaşların mağdur kalacağı anlamına
gelmez. Vatandaşlar yabancılardan daha güvenceli bir konumda
olduklarından onların zararlarının başka yolla giderilmesi
olanağı her zaman vardır.
d. Orantılılık ve
Tazminat Sorunu
Mahkemenin Sporrong
kararında sözünü ettiği bireysel yararla toplumsal yarar
arasında kurulması gereken dengenin sağlanıp sağlanmadığını
araştırırken “ulusal mevzuatın zararı tazminde öngördüğü
düzenlemeler ile bunların şikayete konu olan olaya nasıl
uygulandıklarına bakmak lazımdır”[31].
Mahkemeye göre “…bireyi
mülkiyet hakkından yoksun kılan önlemin yasalarla korunan
kamu yararına yönelmiş olması yeterli değildir. Aynı zamanda
başvurulan amaç ile izlenen yöntem arasında adaletli bir
dengenin kurulmuş olması gerekir”[32].
Ayrıca mahkeme müdahalenin bireysel ve aşırı yük getirmesi
halinde, gerekli dengenin kurulamayacağını kararlarında
belirtmektedir. “Orantılılık ve denge edimlerin
karşılıklı olmasını gerektirmektedir. … Mahkeme malvarlığına
el atılan kişiye uygun bir tazminat ödenmesini benimsemekle
birlikte tazminatın miktarı konusunda çok farklı
değerlendirmeler yapmaktadır”[33].
3. Üçüncü Kural:
Mülkiyetin Kullanımını Denetleme ve Haklı Müdahale Olarak
Koşulları
Üçüncü kuralın
düzenlendiği ikinci paragrafın İngilizce metninde kamu
yararı yerine genel yarar kavramı kullanılsa da, AİHM’nin
resmi sitesinden ulaşılan Türkçe metinde her ikisi için de
kamu yararı teriminin kullanılmasıyla aralarında fark
olmadığı görüşü desteklenmiştir. Diğer yandan burada da
yasaya dayanma ve yasanın uygulanmasından söz edilmiştir, bu
nedenle ikinci kural için söylediklerimiz bunun için de
geçerlidir. Son olarak vergileri toplamak, cezaları
uygulamak amacıyla mülkiyet hakkının kullanımının
denetlenmesi sayılan kısıtlamalar orantılı olmalıdır, uygun
bir araç seçilmeli, kısıtlama amacını aşmamalı ve adil denge
bozulmamalıdır.
IV. İsveç’e Karşı
Açılan Sporrong ve Lönnroth Davası*
A. Özeti
Sporrong ve
Lönnroth Stockholm’de yüksek değerde arsa ve üzerinde yapılı
binalara sahiptir ve burada ikamet ederler. Çıkan bir yasa
doğrultusunda İsveç Hükümeti, Stockholm Belediyesine
kamulaştırma izni vermiştir. Ancak yasaya göre belediye bir
taşınmazı kamulaştırabilmek için taşınmaz sahiplerine
ödenecek tazminatın belirlenmesi için mahkemeye başvurmak ve
belirlenen tazminatı ödemek zorundadır. Belediye gerekli
işlemleri yapamadığı için sürenin uzatılmasını istemiştir,
bu şekilde Sporrong Miras Ortaklığına ait taşınmaz yirmi üç
yıl, Lönnroth’a ait taşınmaz sekiz yıl boyunca kamulaştırma
izni geçerliliğini sürdürmüştür. Diğer yandan da
kamulaştırma yapılacağı gerekçesiyle yapı yasağı
getirilmiştir. Sporrong’a ait taşınmaz yirmi beş yıl,
Lönnroth’a ait taşınmaz on iki yıl boyunca inşaat
yasaklarına konu olmuştur. Bu izin ve yasaklar sonucunda
taşınmazı satma, kiralama, kullanma, yararlı değişiklikler
yapma gibi mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri
kullanma konusunda sıkıntı çekmişlerdir. Yukarıda sözü
edilen yirmi üç yıl ve sekiz yılın sonunda ise kamulaştırma
izni hükümetçe kaldırılmıştır. Malikler İsveç mahkemeleri
önünde mülkiyet haklarına el konulduğu gerekçesiyle tazminat
davası açmış; ancak mahkeme, hükümetin Kamulaştırma Yasasına
uygun olarak izin verdiğine ve kamu yararı amacıyla mülkiyet
hakkına kısıtlama getirildiğine, bu nedenle de mülkiyet
hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. AİHM, olayda
mülkiyet hakkına doğrudan el konulmadığı ama verilen izin ve
getirilen yasakların el konulma sonucunu doğurduğu, bunun da
hakkın özüne dokunduğu sonucuna ulaşmıştır. Devletin kamu
yararı nedeniyle kısıtlama yapabilmesi P1-1’e göre
olanaklıdır ama söz konusu kamu yararı ile zarar verilen
bireysel yarar arasında adil bir denge bulunmalıdır. Eğer bu
denge kurulamazsa mülkiyet hakkı ihlal edilmiş olur. Olayda
adil denge kurulamamıştır, bu nedenle P1–1 ile korunan
mülkiyet hakkı ihlal edilmiştir.
B. Davanın Esası
Her iki başvuru da
mal sahipleri olarak ehil merhum Sporrong’un terekesi ve
Lönnroth’un taşınmazları üzerindeki uzun süreli kamulaştırma
izinleri ve yasaklarının sonuçlarına ilişkindir.
1. Sporrong Miras
Ortaklığı
10. Tüzelkişiliğe
sahip Sporrong Miras Ortaklığı, Bayan M. Sporrong, ortak
çocukları Bay C-O. Sporrong ve Bayan Atmer’den oluşmaktadır.
Onlar Stockholm içinde ve civarında ikamet ederler. Söz
konusu taşınmaz, Stockholm’ün merkezinde Lower Normmalm
semtinde bulunan, üzerinde 1860’lardan gelen bir yapı
bulunan “Riddaren No. 8” olarak bilinen vergilendirilebilir
değeri 600,000 İsveç Kronu olan bir taşınmazdır.
a. Kamulaştırma
izni
11. 31.07.1956’da
1947 Yapı Yasası’nın kırk dördüncü maddesine uygun olarak
hükümet Stockholm Belediyesi’ne Sporrong Miras Ortaklığı’na
ait olan taşınmaz da içinde olmak üzere 164 taşınmazı içeren
bölgesel bir kamulaştırma izni verdi. Belediye, başkentin
merkezindeki belli başlı alışveriş caddelerinden biri
üzerinde büyük bir köprüyol (viyadük) yapmaya niyetlendi.
Köprülü yolun ayaklarından biri Riddaren arazisi üzerinde
kurulacaktı, arazinin kalanı da otoparka dönüştürülecekti.
1917 Kamulaştırma
Yasası’na göre hükümet kamulaştırmanın yapılacağı süreyi beş
yıl olarak belirledi, bu sürenin bitiminden önce Belediye
tazminatın belirlenmesi amacıyla Taşınmaz Mahkemesi huzuruna
çıkmaları için mal sahiplerini çağırtmak zorundaydı, aksi
takdirde izin düşecekti.
12. Temmuz 1961’de
belediyenin isteği üzerine hükümet bu süreyi 31.07.1964’e
dek uzattı. Karar, Riddaren No.8 de içinde 138 taşınmazı
etkiledi. Bu sırada söz konusu taşınmazlar hiçbir şehir
planına konu değildi.
13. 2 Nisan 1964’te
hükümet, belediyeye kamulaştırma izninin uzatılma süresini
daha da genişletti. Bu uzatma aslında 164 taşınmazın
Riddaren No. 8 içinde 120’sine uygulanabilir durumdaydı ve
31.07.1969’a kadar geçerliydi.
Belediye Lower
Normmalm için “Kent 62” olarak bilinen genel bir kalkınma
planı hazırlamıştı ve önceliği özel trafik ve yayaların
yararı için caddeyi genişletmeye verdi. Daha sonra Lower
Normmalm ve şehir merkezindeki diğer bir semt olan Östermalm
için uyarlanmış bir genel kalkınma planı olan “Kent 67”
yolların daha iyi bir ağa sahip olması yoluyla kamu
taşımacılığını geliştirme gereksinimi vurguladı. Bazı yakın
araziler cadde genişletme için kullanılmaya yatkındı, ama
talimatlardan yararlanılması konusunda bir karar
bekleniyordu. “Kent 62”nin benzeri tipinde olan uyarlanmış
planın 1985’ten önce uygulandığı tahmin edilmiştir.
14. Temmuz 1969’da
belediye “Kent 62” ve “Kent 67” planlarında verilen
kamulaştırma izni için geçerli olduğunu belirterek Riddaren
No. 8 içinde belirli taşınmazlar için kamulaştırma izninin
üçüncü kez genişletilmesini istedi. 14 Mayıs 1971’de hükümet
tazminatın belirlenmesi için gerekli yargısal sürecin
işletilmesi için süreyi 31.07.1979’u yani istem tarihinden
itibaren on yıl olarak belirledi. Mayıs 1975’te belediye
Riddaren No. 8’in kullanımının ve mevcut yapının
değiştirilemeyeceği planlar yürürlüğe koydu.
3 Mayıs 1979’da
hükümet belediyenin istemi üzerine kamulaştırma iznini iptal
etti.
15. Sporrong Miras
Ortaklığı, taşınmazını satmaya hiç girişmedi.
b. Yapı Yasağı
16. 11.06.1954’te
Stockholm İl İdare Meclisi, hedeflenen köprüyol ve yardımcı
yol söz konusu taşınmazın kullanımını etkileyeceği için
Riddaren No. 8 üzerinde yapı yasağı koymuştu. Yasak daha
sonra meclis tarafından 21.07.1979’a kadar uzatıldı.
17. 1970’te
Sporrong Ortaklığı binanın ön kapısını genişletmek için izin
aldı. Ortaklık bunun dışında bu yasaktan bir bağışıklık elde
etmedi, yasağı delmedi.
18. Riddaren No.
8’i etkileyen kamulaştırma izni ve yapı yasağı sırasıyla
toplam yirmi üç ve yirmi beş yıl yürürlükte kaldı.
2. Bayan Lönnroth
19. Bayan I. M.
Lönnroth, Lower Normmalm semtinde Barnhuset No.6’da üç
parsellik taşınmazının olduğu Stockholm’de yaşar; taşınmaz
üzerinde biri caddeye, diğeri arkaya bakan, 1887-1888’de
yapılmış iki bina vardır. 1975 vergi yılında taşınmazın
başvurana ait payının vergilendirilebilir değeri 862,500
İsveç Kronudur.
a. Kamulaştırma
izni
20. 24.09.1971’de
hükümet Stockholm Belediyesini Barnhuset No. 6 içinde 115
taşınmazı kamulaştırması için yetkilendirdi ve tazminatın
belirlenmesi için gerekli yargısal sürecin işletilmesi için
gerekli süre olarak belediyenin isteminden itibaren
_yaklaşık on yıl kadar_ 31.12.1979’u belirledi. Kararlarını
başvuranın taşınmazının olduğu arazi üzerinde yapılacak çok
katlı otoparkın planlandığı “Kent 67” planına yollama
yaparak haklı çıkardılar.
21. Ancak bu
semtteki çalışma ertelendi ve bedel karşılığı yeni planlar
hazırlandı. Taşınmazının ivedi onarım gereksinimine
dayanarak Lönnroth hükümetten kamulaştırma iznini geri
çekmesini istedi. Belediye var olan planların geri alınmaya
izin vermediğini belirtti, hükümet ise 20.02.1975’te hükümet
iznin belediyenin rıza açıklaması olmaksızın geri
alınamayacağı temelinde reddetti. 3.5.1979’da hükümet
konseyin istemi üzerine izni iptal etti.
22. Bayan
Lönnroth’un mali durumu taşınmazını satmaya çalışmasına
zorladı. 1970 ve 1975 arasında bunu yapmak için yedi
girişimde bulundu, ama olası alıcılar belediye yetkililerine
danıştıktan sonra vazgeçtiler. Üstelik kiracı bulmakta bile
zaman zaman zorluk çekti.
b. Yapı Yasağı
23. 29.02.1968’de
Stockholm İl İdare Meclisi Barnhuset No.6 üzerinde arazi
otoparka dönüşeceği için yapı yasağı koymaya karar verdi.
Yasak meclis tarafından 1.7.1980’e dek bu yasak uzatıldı.
24. 1970’te
Lönnroth’a konut alanının üçüncü katında tadilat yapması
için bağışıklık tanındı, başka bir bağışıklık da aramadı.
1970’lerin başlarında malın büyük ipotek alacaklısı
taşınmazın cephesinin yenilenmesini istediğinde kredi almayı
başaramadı. Özetlersek Lönnroth’un taşınmazı sırasıyla sekiz
ve on iki yıl kamulaştırma izni yapı yasağına konu oldu.
3. Stockholm
Belediyesinin Şehir Planlama Politikası
26. İkinci Dünya
Savaşı boyunca ciddi biçimde zarar gördükten veya
yıkıldıktan sonra yeniden yapılandırılan birçok arazide
yapılan şeylere kıyasla Stockholm’ün merkezinde o yıllar
boyunca olağanüstü değişiklikler yapılmaktadır.
27. Lower Normmalm,
başkentin en önemli idari ve ticari etkinliklerinin
yoğunlaştığı ve buna alışık olunan bir semtidir. 1945’lerde
bu etkinliklerin tatmin edici biçimde yapılabilmesi için
semtin yeniden yapılandırılması gerektiği görüşü gündeme
geldi. Örneğin yollar arasında düzgün bir ağ kurulması
gerekliydi. Dahası binaların çoğu yıpranmış ve onarım
bakımından elverişsiz durumdaydı. Sağlıklı ve temiz bir
çalışma çevresi yaratmak için olduğu kadar büro ve dükkanlar
için uygun ortamlar sağlamak için de geniş kapsamlı yeniden
kalkınma planı gerekliydi.
Değişik 1953 Yasası
ve bu arada 1947 Yasasının kırk dördüncü maddesi ile
düzenlenen bölgesel kamulaştırma belediyenin planlarını
uygulaması için açar kurum olmuştu. On yıldan az sürede
yüzden çok yapı yıkıldı. Boş arazilerin bazıları yeni yollar
yapmak için kullanıldı ve diğerleri daha geniş ve daha
işlevsel çok parçalı yapılarla bütünleştirildi.
28. 1970’lerde
Stockholm’deki şehir planlama politikası gözle görülür
biçimde evirildi. Yolları, geçitleri merkeze açmanın
yararından çok belediye yetkilileri başkentteki araç
sayısını düşürmeye çalışıyordu. 19.06.1978’de kabul edilen
“Kent 77” planında bu yeni politika vurgulandı. Bu politika
şimdiki şehir dokusunu dikkate alarak kademe kademe
yapılanmaya dayanan kentsel yenilenmeyi koşuyor ve şimdiki
yapıların çoğunluğunun korunmasını ve onarımını
tasarlıyordu.
29. Ekim 1978’de
belediyece yapılan başvuruyu kabul eden hükümet 3.5.1979’da
1956–1971 arası söz konusu olan kamulaştırma iznini
başvurucular içinde yetmiş taşınmaz bakımından iptal etti.
Çünkü belediyenin bu yeni şehir planlama tasarısını
uygulayabilmesi için bu taşınmazları işgal etmesi gerekeceği
anlaşıldı.
30. Bölgesel
kamulaştırma izinlerinin varlığının yol açtığı zorluklara
bakılmaksızın iptal kararı bu izinden etkilenen
Stockholm’deki altmış altı taşınmazın satılmasını olanaklı
kıldı.
C. İlgili İç Hukuk
1. Şehir Planlama
Hukuku
31. 1947 Yasası
İsveç’te şehir planlama politikasının temel yasal kurumudur.
Bu amaçla yasa kent planları ve ana planlar çizilmesini
öngörür.
32. Ana plan
belediyece çizilecektir şu kadar ki daha ayrıntılı planlar
için bir çatı kurmak gereklidir. Onaylanması için İl İdare
Meclisi’ne planı gönderen belediye için bunun kabulü
önemlidir.
33. Kent planları
gerekli görülen kent alanları için hazırlanır (yirmi
dördüncü madde). Bir şehir planı ana plandan daha
ayrıntılıdır: yararlanılan çeşitli alanların ev, yollar,
meydanlar, parklar gibi amaçlarını gösterir ve
kullanımlarıyla ilgili daha özel koşulları içerir (yirmi
beşinci madde). Belediye Meclisince kabulünden sonra İl
İdare Meclisince onaylanması gerekir. Bu usul içinde
taşınmaz sahiplerinin itirazlarını çeşitli kurumlara
bildirme hakları vardır ve son çare olarak planın kabulüne
ilişkin karara karşı çıkabilirler.
34. Bazen ana
planlar ve kent planları karar için hükümetin önüne gelir.
35. Bu planlarla
ilgili olarak veya bundan bağımsız olarak İsveç yetkilileri
aralarında gerekli bir yasal bağlantı olmadığı halde
kamulaştırma ve yapı yasağı gibi önlemlere başvururlar.
a. Kamulaştırmalar
36. Kamulaştırma
açısından bu olayda uygulanabilir hukuk temel olarak
1.1.1973’ten sonra yerini 1972 Kamulaştırma Yasası’na
bırakan 1917 Yasasıdır. Bu yasaya 1947 Yasası ile bazı
eklemeler yapılmıştır.
37. Kamulaştırmanın
yetkilendirilip yetkilendirilmemesine karar vermek hükümetin
işidir. Kararları kamulaştırma izni biçiminde olur ve yasada
düzenlenen çeşitli koşullara dayanır. İznin çıkması
kendiliğinden kamulaştırma anlamına gelmez, bu sadece
gerekliyse kamulaştırmayı yapması için bir kamu kuruluşuna
(veya istisna olarak özel bir kişi veya şirkete) verilmiş
bir yetkiyi ifade eder.
Sahibinin satma,
kiraya verme veya rehin verme hakkını ona bırakır ve bu
kamulaştırma yetkisi yetkililerin tazminatın belirlenmesi
için yargısal süreci işleteceği, aksi takdirde iznin
düşeceği bir süreye tâbidir. 1917 Yasası bu sürenin uzunluğu
konusunda ve iznin geçerliliğinin kapsamı konusunda açık
değildir.
1972 Yasasını
ortaya çıkaran yasa tasarısındaki düşünceye ait resmi
açıklama mal sahipleri için kamulaştırma izninin yol açtığı
zararlara dikkat çekti. Bunlar belirsizlik, mal üzerinde
tasarruf yetkisinin kısıtlanması, harcama yapıp yapmamaya
karar vermedeki güçlük gibi süreç içinde daha da ciddileşen
zararlardı. Bu nedenle 1972 Yasasının üçüncü bölümünün
birinci paragrafının altıncı maddesi şunları öngörür
(İsveççeden çevrilmiş):
“Kamulaştırma
izinleri yargısal sürecin işletilmesi amacıyla mahkemeye
çağırma hizmeti için belli bir süre özel nedenler varsa
uzatılabilir. Uzatma istemleri süre dolmadan yapılmalıdır.
Mal sahipleri süregelen kamulaştırma sorununun çok daha
önemli ve ciddi zararlara neden olduğunu belirtirse süre
istemleri üzerine azaltılır. Kamulaştırma izninin
verilmesinden itibaren bir yıl geçmedikçe sürenin
azaltılmasına karar verilemez.”
Kamulaştırma
tazminat belirlenmeden ve ödenmeden tamamlanmaz. Taşınmaz
Mahkemesi bu konuda yargı yetkisine sahiptir. Kararlarına
karşı Temyiz Mahkemesine itiraz edilebilir ve son aşamada
Yüksek Mahkemeye itiraz edilebilir.
38. 1.7.1953’ten
önce kamulaştırma yalnızca bireysel taşınmazlarla ilgiliydi,
her kamulaştırma izin istemi hangi amaçla kullanılacaksa
yetkililerce ayrıntılarıyla açıklanırdı. Başvurular bölgesel
kamulaştırma olarak bilinen kamulaştırmanın diğer türünde
birleşiyor. İlgili hüküm 1947 Yasasının kırk dördüncü
maddesinde bir değişiklik yaparak 1953’te getirildi ve
1971’den 1.1.1972’ye dek yürürlükte kaldı.
“Gerekli
görülürse kamu taşımacılığı veya şehir planlaması amaçları
doğrultusunda yoğun nüfuslu bir semtin yeniden kalkınmasını
sağlamak için ve eğer böyle bir yeniden kalkınma tüm semtin
yeniden yapılandırılması yoluyla yapılabilecekse Kral semt
için şehir planı uyarlamasının yeniden kalkınma önlemleriyle
birleştiği yerdeki belediyeye yeniden kalkınma için gerekli
arsayı ve planın uygulanması sonucu olarak dikkate değer
biçimde değeri artan aynı semtte veya civarındaki arsayı
alma hakkı verebilir.”
1 Ocak–31 Aralık
1972 arasında 1917 Yasasındaki kırk dördüncü maddeye ilişkin
hükümler şimdi 1972 Yasasında (Bölüm 1, Madde 1) yer alıyor.
Bölgesel kamulaştırmalar büyük şehir planlama tasarıları
için bir araç olarak görülürdü. Verdikleri izinler yeni bir
şehir planı olarak doğabilir, yani ayrıntılı plandan önce
bunun uygulaması iyi biçimde sonuçlanmalıdır.
39. 1972 Yasasının
geçiş hükümlerinden on birinci maddeye göre yeni yasa
yürürlüğe girmeye başlamadan önce yapılan başvurular eski
yasaya tabidir.
40. 1917 Yasası
gibi 1972 Yasası da kamulaştırma izninden
yararlanılamamasından veya geçerliliğinin uzunluğundan doğan
zararlar için tazminat olanağı öngörmüyor. Ancak bir
istisnası var (Bölüm 5, Madde 16) : Eğer yetkili kurum veya
kişi tazminatın belirlenmesi için yargısal süreci işletmiş
olup sonradan vazgeçmişse kamulaştırma izninden doğan
zararların tazminatı ödenebilir.
b. Yapı Yasakları
41. 1947 Yasası
kent planına uygun olmayan herhangi bir yeni yapıyı yasaklar
(otuz dördüncü madde). Yasa plan belediyece kabul edilip
bölgesel yetkililerce onaylanmadan önce ve onaylanana kadar
her türlü yapı çalışmasında geçici önlem olarak yasağa izin
verir (1947 Yasasının on dördüncü ve on beşinci maddeleriyle
birlikte otuz beşinci maddesi).
Yasanın on beşinci
maddesi şöyledir:
“ Belirli bir
bölgenin ana planın kabulüne veya zaten onaylanmış bir ana
planın değişikliğine ilişkin bir istemde bir sorun olursa İl
İdare Meclisi belediyenin istemi üzerine o bölgedeki tüm
yeni yapıları yasaklayabilir. Bu yasak belediye meclisince
bu konuda karar alınana dek ama bir yıldan çok olmamak üzere
yürürlükte kalır. Gerekli olduğu zaman İl İdare Meclisi
belediyenin istemi üzerine yasağın geçerliliğini bir kez en
çok iki yıla kadar uzatabilir.
Önceki
paragrafta sözü edilen yapı yasağından bağışıklığı İl İdare
Meclisi tanıyabilir veya hükümetçe konulan kurallara uygun
olarak Yapı Meclisi tanıyabilir.”
Aynı ilke
yetkililer yeni bir kent planı kabul etmeyi veya olanı
değiştirmeyi tasarlarken uygulanır (1947 Yasasının otuz
beşinci maddesi). İlke sadece yeni yasalara ilişkindir ama
1947 Yasasının 158. maddesi yeni yapılarla ilgili hükümlerin“hükümetçe
konulan kurallara göre var olan yapılardaki herhangi
değişikliğin yeni bir yapı olarak nitelendirilmesi” biçiminde
genişletilebileceğini öngörür. Buna ilişkin kural 1959 Yapı
Yönergesinin yetmiş beşinci maddesinde yer alıyor.
“ “Yeni yapı”
ifadesi şöyle anlaşılır:
1. Tamamıyla
yeni yapıların yapılması,
2. Var olan
yapıların dikey veya yatay genişletilmesi,
3. Yapıların
içten veya dıştan yeniden yapılması veya yeniden yapım
sayılabilecek kapsamda bir değişiklik,
4. Tamamen veya
kısmen kullanım amacını değiştirme,
5. Kabul edilmiş
ana plan, kent planı veya yapı planına artık hiçbir
uygunluğu olmayacak sonuçlar doğuran değişiklikler veya kent
planları veya yapı planlarıyla düzenlenmiş alanların dışında
kalan bölgelerdeki yapı etkinlikleri üzerindeki düzenlemeler
ve
6. İkiden çok
konut veya müştemilat içermeyen konutsal yapılar hariç
şimdiki haliyle yukarıda sözü edilen plan ve düzenlemelere
uygunluğu olmayan yapılardaki değişiklikler.
Ancak bu
maddenin amaçları bakımından “yeni yapı” ifadesi, yapıya
izin verilmeyip önemli sayılabilecek bir süre boyunca aynen
kalması beklenen yapılarda bile merkezi ısıtma, alafranga
tuvaletlerin yapılmasını veya diğer sıhhi olanakların
eklenmesini içermez.”
42. Parlamento kamu
denetçisi (ombudsmanı) 1967 tarihli raporunda yapı
yasaklarının uzun dönemli sonuçlarına yollama yaptı ve
belirli çözümler tasarladı:
“Olgulardan
çıkarılabileceği gibi Boras ve Östersund davalarındaki
taşınmaz sahipleri şehir planlama tasarısından herhangi bir
yarar görmeyi bekleyemezdi. Bunun anlamı tasarı uzun dönemli
yasakların neden olduğu zararlı sonuçlar için herhangi bir
tazminat öngörmüyor olmasıydı. Eğer bazı davalarda uzun
süreli yasakların zararlı sonuçlarına karşı mal sahiplerini
koruyan birtakım yollar işletilmezse o zaman şehir planlama
tasarılarının daha az masraflı biçimde uygulanması için bir
veya daha çok mal sahibi şehir planlama sorunlarını makul
sürede çözümlemek için toplum yararına dayanılarak getirilen
yasağın zararlı sonuçlarını mal sahipleri taşıyacak. Böyle
bir sistem ise hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlet
içinde bağdaştırılamaz bir durum yaratır. Ancak yasağın
oldukça uzun süre yürürlükte kalması gibi bir gerçek vardır
ve bu mal sahiplerinin şehir planlama tasarısıyla elde
edebilecekleri beklenen yararla giderilemeyecek kadar
zararlı sonuçlara yol açmıştır. Yukarıda anılan durum
karşısında makul görülemeyecek kadar uzun süreli yapı
yasaklarının zararlı sonuçlarına karşı özel mal sahiplerinin
korunması için çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.”
2. Kamu
Yetkililerinin Kararlarına Karşı Yollar
a. Belediye Meclisi
Kararlarına İtiraz
43. Başvuranlar
olayı komisyona taşıdığında 1953 tarihli Belediye Yasası ve
başkentteki olayda 1957 tarihli Stockholm Kenti Yasası
belediyece alınan kararlara karşı itiraz hakkı öngörmüş ve
düzenlemişti. Bu yasalar burada ikamet eden her kişiye bazı
istisnalarla birlikte belediye meclisinin kararlarına karşı
İl İdare Meclisi önünde itiraz etme hakkı vermişti. Böyle
bir itiraz sadece şu nedenlere dayanabilirdi: yasal usulün
izlenmemesi, hukukun ihlali, amacın dışında hareket, itiraz
edenin kendi haklarının ihlali veya uygun olmayan bir amaç
için yetkilerin kullanımı.
İtiraz, diğer
tutanakların da gösterildiği belediye ilan tahtasında
duyurulmuş karar tutanağının onaylandığı tarihten itibaren
üç hafta içinde İl İdare Meclisine yapılmalıdır. İl İdare
Meclisi kararı iptal etmezse bu kararın itiraz edene
bildirilmesinden itibaren üç hafta içinde Yüksek İdare
Mahkemesi’ne itiraz edilebilir. Neredeyse bütün belirleyici
hükümler şimdi 1977 tarihli Belediye Yasasının yedinci
bölümünde yer alıyor. Bu hükümler 1980’de 1.1.1981’den
itibaren yürürlüğe girmek üzere biraz değiştirildi. Değişen
bu hükme göre itirazın artık İl İdare Meclisine değil İdari
İstinaf Mahkemesine yapılması gerekir.
44. Yukarıda sözü
edilen kurallar belediye meclisinin hükümetten kamulaştırma
izni vermesi veya bunu uzatması yönündeki istemleri
konusundaki kararları için uygulanır. Diğer yandan İl İdare
Meclisinden yapı yasağı koyması veya uzatması yönündeki
istemlerine ilişkin kararlarına uygulanmaz. Böyle bir karar
idare mahkemesi önünde herhangi bir itiraz yoluna açık
değildir.
b. İdarenin
İşlemlerine Karşı Yollar
i. İdari İtirazlar
45. İsveç’te idari
işlevler büyük oranda hükümetten bağımsız bir karar alma
düzeneği olan idari yetkililere geçmiştir; bu yetkililer
herhangi bir bakanlık veya hükümet tarafından yönetilmiyor
veya çeşitli bakanlıklar bunlara yasayı bu olayda veya başka
bir olayda nasıl uygulanacağını gösteren emir veya
yönergeler vermiyor.
46. Ancak genelde
idari yetkililerin kararlarına karşı hükümete itiraz etmek
olanaklıdır. Bu nedenle İl İdare Meclisinin yapı yasağı
koymasına veya uzatmasına ilişkin verdiği karar karşı
hükümete itiraz yoluyla karşı çıkılabilir (1947 Yasasının
150. maddesi).
ii. Yargısal
İtirazlar
47. Genelde İsveç
yönetimi olağan mahkemelerin denetimine tabi değildir. Bu
mahkemeler devlete karşı olan başvuruları sözleşmesel
konularda, sözleşmeden doğan sorumlulukla ilgili sorunlarda
ve bazı yasalara göre idari kararlar bakımından dinler.
48. İdarenin
işlemlerinin yargısal denetimi bu nedenle öncelikli olarak
idari mahkemelerin konusudur. İdarenin kendi içinden gelmiş
bulunan bu mahkemeler üç düzeyden oluşur: İl İdare
Mahkemesi, İdari İstinaf Mahkemesi ve 1909’da Fransız İdari
Konseyi gibi bazı yabancı kurumların etkisiyle kurulan ama
belli temel noktalarda ayrılan Yüksek İdare Mahkemesi. Bu
mahkemeler yaşam boyu atanmış bağımsız yargıçlardan oluşur
ve kural olarak sadece idari işlemleri iptal etmede değil,
bunların yerine yenisini koymak veya düzeltmede de geniş
yetkiler kullanırlar. Uygulamada karşı çıkılan böyle
işlemlerin hukuka uygunluğuna sıkça karar verilir. Ancak bu
ilkenin önemli bir istisnası var: Hükümetin kararlarına
karşı hiçbir itirazda bulunulamaz.
c. Hükümetin
İşlemlerine Karşı Temyiz
49. Siyasi ve mali
etkileriyle önem taşıyan belirli idari konular ilk ve son
aşama olarak hükümetin kararını bekler. Kamulaştırma
izinleri de bu ayrıma girer. 1971 tarihli Kamu İdare Yasası
hükümet önündeki usullere uygulanmadığı halde hükümet
işlemleri de bazı ilkelere uygun yürütülmelidir. Bu ilkeler
davada tüm belgelere erişebilme hakkı, dosyaya eklenen bir
belge ile ilgili bilgilenme ve görüşünü açıklama fırsatı
verme ödevi, istenirse görüşlerini sözlü açıklama hakkı.
Hükümet kamulaştırma izni için bir istem üzerine karar
almadan önce istem dosyayı hazırlayan İl İdare Meclisine
gelir. Meclis istemle ilgili olarak mal sahibine görüşlerini
bildirmesi için fırsat verir, meclis ayrıca olayda yararı
olan kamu yetkililerini de dinler. Gerekli vergiyi
topladıktan sonra meclis karar verme aşamasına gelecek
hükümete iletir.
50. Hükümetçe
incelenip karara varan başvurular temyize açık değildir.
Ancak özel davalarda yargılamanın yenilenmesi istemi olarak
bilinen dar kapsamda bir olağanüstü temyize başvurmak
mümkündür. 11.1975’e dek hükümetin aldığı kararlarla ilgili
başvurular temyiz mahkemesi sıfatıyla Yüksek Mahkemeye
yapılırdı. Bu tarihten itibaren bunlar Yüksek İdare
Mahkemesine yapılıyor (Anayasa, Bölüm 1, Madde 11).
Yargılamanın yenilenmesinin nedenleri resmi olarak Yüksek
İdare Mahkemesini bağlamamasına karşın Yargılama Usulü
Yasasının elli sekizinci bölümünün birinci maddesinde yer
alır.
“Bir hukuk
davasında bir hüküm kesin hüküm niteliğini kazandıktan sonra
yargılamanın yeniden açılmasına yanların yararı gerektirirse
şu hallerde karar verilebilir:
Mahkeme üyesi
veya görevlisi davayla ilgili olarak bir suçtan veya yetkiyi
kötüye kullanmaktan mahkemece mahkum edilmiş olursa veya
davayla ilgili bir suç bir hukukçu veya yasal temsilci
tarafından işlenmiş olur ve bu suç ya da kötüye kullanma
davanın sonucunu etkileyecek nitelikte ise;
Kanıt olarak
değerlendirilen bir belge sahte ise veya yeminle dinlenen
bir tanık, bilirkişi veya çevirmen yalan açıklamalarda
bulunmuşsa ve bu belge veya açıklama davanın sonucunu
etkileyecek nitelikte ise;
Mahkemede daha
önce ortaya konulan olgu veya kanıtlar davanın seyrini
değiştirecek biçimde aydınlığa kavuşmuşsa veya
Yargılamanın
temelini oluşturan yasanın uygulanışı açıkça yasaya ters
düşüyorsa.
Yukarıda üçüncü
paragrafta sözü edilen nedene dayanarak yapılan yargılamanın
yenilenmesi istemi eğer ilgili yan her halükarda ilk derece
mahkemesi veya yüksek mahkeme önünde olgu veya delilleri
ortaya koymayacağını açıklarsa veya böyle yapması için başka
bir neden olursa kabul edilmez.”
Bu olaydaki gibi
bir davada Yüksek İdare Mahkemesi yargılamanın yenilenmesi
istemini kabul ederse tüm davayı yeniden inceler veya
hükümete geri yollar.
Her yıl hükümetçe
alınan çok sayıda kararın çok azı için yargılamanın
yenilenmesi isteniyor.
3. Kamu
Yetkililerinin Sorumluluğu
51. Geçmişte,
devlet ve belediye organları kamu yetkesini kullanarak
aldıkları kararlardan dolayı hiçbir sorumluluk üstlenmezdi
ve bu kararlardan doğan zarar nedeniyle bir tazminat
ödenmezdi _bu bağışıklığın kapsamı konusunda kuşkular
olmasına karşın. Bu konuda İsveç hukuku içtihat hukuku, özel
yasalar ve yazılı olmayan ilkelerle türetildi.
52. Belli
noktalarda bu hukuk kuralı hâlâ uygulanır ancak 1.7.1972’de
Özel Sorumluluk Yasası yürürlüğe girdi. Bu yasa sözleşme
dışı olaylardan doğan zararla ilgili tazminat hukukunu
geliştirdi. Ama yine de devletin ve belediyelerin
işlemlerinden doğan zarardan medeni hukuka göre sorumlu
olmadığını öngörüyordu. Sonra radikal bir değişiklik yaptı:
Kamu yetkililerinin işlemleri kusur veya ihmale dayandığı
takdirde tazminat ödenmesini mümkün kıldı. Ancak yasama
organı bu yeni ilkeye önemli bir sınırlama getirdi: Sorunla
ilgili iptal edilen veya düzeltilen kararlar dışında
Parlamento, Hükümet, Yüksek Mahkeme, Yüksek İdare Mahkemesi
ve Ulusal Güvenlik Mahkemesi’nin aldığı kararlardan doğan
zararlar için dava açılmayacaktır (Bölüm 3, Madde 7).
D. Komisyon
Önündeki Yargılama
53. Başvurucular
olayı 15.08.1975’te komisyona taşıdı. Birinci Protokolün
birinci maddesiyle korunan mülkiyetten barışçıl yararlanma
haklarının haksız engellenmesinden yakındılar. Ayrıca
kamulaştırma izinleri ve yasaklarından kaynaklanan hak
ihlallerine karşı ulusal bir merci önünde etkili başvuru
yolu olmadığına dayanarak on üçüncü maddenin ihlalini, İsveç
mahkemeleri tarafından makul sürede kamulaştırma sorunları
ve tazminat hakkında karar verilmemiş olmasına dayanarak
Sözleşmenin altıncı maddesinin birinci paragrafının ihlalini
ileri sürdüler. Son olarak on dördüncü, on yedinci ve on
sekizinci maddelere dayandılar.
54. Komisyon Usul
Kurallarının yirmi dokuzuncu kuralına uygun olarak
12.10.1977’de ayrı ayrı yapılan iki başvuruyu birleştirdi ve
5.3.1979’da başvuruların kabul edilebilir olduğunu açıkladı.
55. 8.10.1980
tarihli raporunda Komisyon Sözleşmenin on üçüncü maddesinin
ihlal edilmiş olduğu sonucuna vardı (dört çekimser oyla
birlikte ikiye on oyla). Diğer yandan P1–1 yönünden bir
ihlal olmadığı sonucuna vardı (üçe on oyla). Altıncı madde
yönünden beşe on bir oyla, on dört, on yedi ve on sekizinci
maddeler yönünden oybirliğiyle ihlal olmadığı sonucuna
vardı. Rapor üç ayrık görüş içeriyor.
E. Mahkeme Önünde
Yargılama
1. Protokol 1
Madde1’in İhlali Savı
56. Başvurucular,
kendi mallarını da kapsayan yapı yasakları ile kamulaştırma
izinlerinin yürürlükte kaldığı sürenin uzunluğundan yakındı.
Savlarına göre bu durum, P1–1 ile korunan mülkiyetten
barışçıl yararlanma haklarının hukuka aykırı ihlali anlamına
geliyordu.
57. 13.06.1979’daki
bir başka yargılamasında Mahkeme P1–1 konusunda şöyle karar
vermiştir: “Herkesin
mülkiyetinden barışçıl yararlanma hakkı olduğu göz önüne
alınırsa P1–1 esasında mülkiyet hakkını korumaktadır.
“Maliki olduğu şeyler” ve “mülkiyetin kullanılması”
sözcükleriyle bıraktığı izlenim budur. Hazırlık çalışması su
götürmez biçimde bunu onaylar: Tasarıcılar ısrarla P1-1’in
habercisi olan ve birbirini izleyen tasarıların temel
konusunu tanımlamak için “mülkiyet hakkı” terimini
kullanırlardı.”
Başvuranların
haklarının müdahale edilip edilmediği incelenmeli, bunun
için de müdahalenin haklı görülebilir olup olmadığı
araştırılmalıdır.
a. Başvurucuların
Mülkiyet Haklarına Bir Müdahalenin Varlığı
58. Başvurucular,
olayda kamulaştırma izni ve yapı yasaklarının tek başına
yasal olduğuna itiraz etmediler. Diğer yandan Stockholm
Belediyesine kamulaştırma nedeniyle tazminatın belirlenmesi
için dava açması için verilen sürenin uzunluğundan
yakındılar. Ayrıca kamulaştırma izni ve yapı yasaklarının
uzunca bir süre yürürlükte kalmaya devam etmiş olmasından
yakındılar. Böyle bir durumla karşılaştıklarında alınan
önlemler yüzünden mülkiyet hakları üzerindeki olumsuz
sonuçlara işaret ettiler. Olağan piyasa değeriyle
taşınmazlarını satma olanağını yitirdiklerini ileri
sürdüler. İpotek elde etmeye çalışmaları halinde
zorlanacaklarını iddia ettiler. Son olarak kendi arazileri
üzerindeki “yeni yapının” yasaklandığını hatırlattılar.
Mülkiyetlerinden resmi biçimde yoksun bırakıldıklarını iddia
etmedikleri halde Sporrong ve Lönnroth’un izin ve yasakların
etkisiyle malları üzerinde tasarruf yetkisi ve kullanımına
getirilen kısıtlamaların fahiş olduğunu ve hiçbir tazminat
ödenmediğini ileri sürdüler. Bu açıklamalar doğrultusunda
mülkiyet haklarının özüne dokunulduğunu iddia ettiler.
59. Hükümet
kamulaştırma iznine tabi bir malın kiralanmasını veya
satılmasını piyasa kurallarının çok daha fazla
güçleştirdiğini ve izin yürürlükte kaldıkça bu sorunun daha
ciddi hale geleceğini kabul etti. Ayrıca yapı yasaklarının
mülkiyet hakkının olağan kullanımını kısıtladığını kaydetti.
Ancak bu tür izin ve yasakların şehir planlamasının içsel
bir özelliği olduğunu ve P1–1 anlamında mal sahiplerinin
mülkiyetlerinden barışçıl yararlanma haklarına zarar
vermediklerini öne sürdü.
60. Mahkeme bu
iddiayı kabul etmedi. Kamulaştırma izinleri mülkiyet hakkı
üzerinde tasarruf etme ve kullanma haklarını sağlam bıraksa
dahi gerçeklikte bunların kullanılabilme yeterliliği önemli
ölçüde azaldı. Ayrıca mülkiyetin özüne dokunmuştur çünkü
herhangi bir kamulaştırmanın hukuka uygun olacağını kabul
etmiş ve masraflı olsa bile Stockholm Belediyesini
kamulaştırma konusunda yetkilendirmiştir. Başvuranların
mülkiyet hakkı bu nedenle başkasının keyfine tabi ve ortadan
kaldırılabilir hale gelmiştir. Yapı yasakları da kuşkusuz
başvuranların mülklerini kullanma hakkını kısıtlamıştır.
Mahkeme ayrıca izin ve yasakların kural olarak birlikte
incelenebileceğini belirtmektedir; davanın çözümlenmesi için
aralarında bir ayrım yapılması gerektiği olgusu hariç. Çünkü
önlemler arasında yasal bir bağlantı olmasa dahi ve bunların
geçerlilik süreleri farklı olsa dahi bunlar birbirini
tamamlayıcıdır ve tek amacı hazırlanan ardıl planlara uygun
olarak şehrin gelişimini sağlamaktı. Bu nedenle
başvurucuların mülkiyet hakkına bir müdahale vardır ve
komisyonun doğru olarak işaret ettiği gibi müdahalenin
sonuçları kuşkusuz kamulaştırma izinleri ve yapı
yasaklarının uzunca bir süre birlikte sürmesi çok daha ciddi
sonuçlara neden olmuştur.
b. Başvurucuların
Mülkiyet Hakkına Müdahale Edilmesinin Haklılığı
61. Bu inceleme,
P1-1’in çiğnenmesi ile oluşan bir hak ihlali olup
olmadığının belirlenmesi için gereklidir. P1–1 üç ayrı kural
içerir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten barışçıl
yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın ilk
cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun
bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar,
bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır. Üçüncü
kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu amacın
gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla mülkiyetin
kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise ikinci
paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup uymadığını
belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup olmadığını
belirlemelidir.
i. İlk paragrafın
ikinci cümlesinin uygulanabilirliği
62. Öncelikle İsveç
yetkililerinin başvurucuların mülkiyetini kamulaştırmadığı
söylenmelidir. Yani başvurucular hiçbir zaman resmi olarak
“mülkiyetten yoksun” olmadılar, kullanmaya, vasiyet etmeye,
bağışlamaya, rehin vermeye yetkililerdi.
63. Resmi
bir kamulaştırmanın yokluğuna karşın mahkeme şikayet edilen
durumdaki gerçekliklerin araştırılması, görünenlerin
arkasına bakılması gerektiğini belirtmektedir. Sözleşme
“uygulanabilir ve etkili” hakları korumayı amaçladığından
başvuranlarca tartışıldığı, iddia edildiği gibi fiili
kamulaştırma olup olmadığını belirlenmelidir. Mahkemenin
görüşüne göre şikayet edilen tüm sonuçlar ilgili mallar
üzerinde tasarruf edebilme olanağının azalmasından
doğmuştur. Bu etkiler keyfileştirilmiş mülkiyet hakkı
üzerine getirilen kısıtlamalardan ve taşınmazın değeri
üzerindeki kısıtlamaların sonuçlarından doğmuştur. Ancak
olayda hak özünden biraz yitirilse de kaybolmamıştır. İlgili
önlemlerin sonuçları mülkiyetten yoksunluk olarak kabul
edilebilecek düzeyde değildir. Mahkeme bu bağlamda
başvurucuların mülkiyetlerinden yararlanmaya devam
edebilecekleri ve kamulaştırma izni ile yapı yasakları
nedeniyle Stockholm’deki taşınmazlarını satmak çok daha
zorlaşsa da satma olanağının hâlâ mevcut olduğu, hükümetçe
toplanan bilgiye göre birçok evin satışının gerçekleştiği
yolunda değerlendirme yapmıştır. Bu nedenle bu olayda ilk
paragrafın ikinci cümlesine dayanarak başvuru yapılmasına
yer yoktur.
ii. İkinci
paragrafın uygulanabilirliği
64. Yapı yasakları
ikinci paragrafın anlamı içinde “mülkiyetin kullanımının”
denetimi demektir, yani aynı kapıya çıkar.
65. Diğer yandan
kamulaştırma izinleri ile kullanımın sınırlanması veya
denetlenmesi amaçlanmamıştır. Mülkiyetten yoksunluğa giden
süreçte bunlar ilk basamak olduklarından ikinci paragrafın
kapsamına girmemektedir. Bu nedenle bunlar birinci
paragrafın birinci cümlesine göre incelenmelidir.
iii. Kamulaştırma
izinleri bakımından ilk paragrafın ilk cümlesine uygunluk
66. Başvurucular
öncelikle İsveç hukukuna ve sözleşmeye aykırı olarak
Stockholm Belediyesine tanınan sürenin uzunluğundan
yakındılar.
67. 1917 Yasası ne
kamulaştırma yetkilisinin kamulaştırma nedeniyle tazminatın
belirlenmesi için dava açmak zorunda olduğu sürenin uzunluğu
ne de iznin geçerliliğinin kapsamı, süresiyle ilgili bir
hüküm içeriyordu. Sporrong ve Lönnroth’a göre yasa yürürlüğe
girdiğinden beri Taşınmaz Mahkemesi huzurunda davanın
görülmesi olağan olarak bir yılı bulan bir uygulama
gelişmişti. Bu olaydaki süreler beş ve on yıl gibi uzun
süreler olduğundan, sürenin ilk izinler bakımından yasal bir
dayanağı olmadığı ileri sürülmüştür, aynı şeyin Sporrong
Miras Ortaklığının taşınmazını etkileyen iznin üç kez
uzatılmasına ilişkin olarak geçerli olduğu söylendi. Davalı
devlet olay ve izinlerin uzatılmasının İsveç hukukuna uygun
olduğunu söyledi, hükümetin asıl iznin geçerliliğinin
süresini belirlemeye ve aksine bir hüküm olmadığı için bunu
uzatmaya yetkili olduğunu iddia etti.
68. Mahkeme İsveç
hukukunun yorumlanması üzerinden bu görüş farklılığının
çözülmesi gerektiği iddiasını dikkate almadı. Şikayet edilen
izinler hukuka aykırı olmasa da P1–1 ile korunan hakla
bağdaşır oldukları anlamına gelmez.
69. İzinlerin ne
ilk paragrafın ikinci cümlesinin ne de ikinci paragrafın
kapsamına girmesi ilk paragrafın ilk cümlesinde belirtilen
kuralı ihlal ettiği anlamına gelmez. Daha sonraki hükümlerin
amaçları nedeniyle mahkeme
toplumun genel yararının gerekleri ile bireyin temel
haklarının korunmasının gerekleri arasındaki adil dengenin
bozulup bozulmadığına bakar. Bu dengenin araştırılması
sözleşmenin tamamının doğasında vardır ve bu denge arayışı
P1-1’e de yansımıştır.Hükümet temsilcisi böyle bir dengenin
gerekli olduğunu kabul etti. 23.02.1982 sabahında yapılan
duruşmada Kamulaştırma Yasasına göre olayda kamu yararına
farklı bir yolla ulaşılabilecekse kamulaştırma izninin
verilemeyeceğine işaret etti; böyle değerlendirildiğinde
bütün ağırlık birey ve kamu yararının her ikisine de
verilmelidir. Mahkeme yasama açısından bunu incelemedi.
Dahası büyük kentlerin gelişimi bakımından sözleşme
devletlerin şehir planlama politikalarını uygulamaları için
geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını kabul ediyor.
Ancak mahkeme yargılama yetkisini kullanmaktan çekinemez ve
gerekli dengenin P1-1’in ilk cümlesi anlamında “mülkiyetten
barışçıl yararlanma” hakkına uygun biçimde korunup
korunmadığına karar vermelidir.
70. O sırada
yürürlükte olan yasanın bir özelliği de katı olmasıdır.
Belediyenin katılımını gerektiren kamulaştırma izinlerinin
toptan geri çekilmesi dışında ilgili mal sahiplerinin durumu
için hiçbir çare öngörmeyen yasa daha sonraki bir tarihte
uyarlanabilirdi. Mahkeme bu bağlamda Stockholm Belediyesine
Sporrong davasında önce beş yıl tanınan izinin üç, beş ve en
son on yıllık uzatmalarla yirmi üç yıl, Lönnroth davasında
ise yaklaşık on yıl tanınan izinlere dikkat çekiyor. Bu süre
boyunca başvurucular tamamen bir belirsizlikle karşı karşıya
bırakıldı ve İsveç hükümetince başvurucuların karşılaştığı
zorluklar dikkate alınmadı. Komisyonun raporu bu zorlukları
anlatmaktadır. Lönnroth kamulaştırma izninin geri
çekilmesini istemişti. Belediye var olan planların hiçbir
iptale olanak vermediğini söyledi, hükümet ise belediyenin
rıza açıklaması olmaksızın izni geri alamayacağını
söyleyerek öneriyi reddetti. Mahkeme planlarını uygulamak
için malları kamulaştırma yetkisine sahip Stockholm
Belediyesinin yararını görmezlikten gelmedi. Ama İsveç
mevzuatının her bir iznin verildiği ve yürürlükte kaldığı
uzun süreler boyunca makul bir sürede belediyenin yararları
ile maliklerin yararlarını neden yeniden değerlendirmediğini
anlayamıyor. Bu olayda böyle bir olanağın yokluğu
kamulaştırma izinlerinin temelinde yatan şehir planlama
tasarıları bakımından çok elverişsiz bir durumdu ve aynı
zamanda başvurucuların malları için öngörülmüş istenen
kullanım biçimi defalarca değiştirildi.
71. 1972 Yasasının
gerekçelerine ilişkin resmi açıklamalarla gösterildiği gibi
İsveç hükümeti var olan sistemin mal sahiplerinin
zararlarının kaynağı olduğunu şöyle onayladı: “Doğal
olarak bir kamulaştırma izninin tek sorunu belirsizlik
üzerine kuruluyor. Uygulamada malı üzerinde onu satarak,
kullanımını başkasına devrederek veya kiralayarak tasarruf
etme hakkı bu yolla çok fazla sınırlanıyor. Ayrıca korumak
için masraf yapma veya yenileme konusunda karar vermekte
zorlanıyor. Kamulaştırma izninden doğan bu zararlar eğer
dava uzun bir süreden sonra sonuçlanmazsa artar.”
1972 tarihli Yasa
bu sorunları kısmen dikkate almaktadır. Kamulaştırma izninin
uzun sürmesi nedeniyle zarara uğramış maliklere tazminat
ödenmesini öngörmemektedir ama kamulaştırmanın askıda
kalmasının kendisine önemli ölçüde zarar verdiği ortaya
konulursa kamulaştırma tazminatının belirlenmesi için
açılacak dava süresinin kısaltılmasını elde etme olanağı
vermektedir. Bu hükümler olayda uygulanabilir olmadığından
başvurucuların karşılaştıkları güçlükleri yenmelerine
yardımcı olamamıştır.
72. Mahkeme ayrıca
vurgulanan yapı yasağının bütün bu dönem boyunca varlığını
sürdürmesinin kamulaştırma izninin geçerlilik sürelerinin
uzunluğunun zararlı sonuçlarını daha da ileriye götürdüğünü
belirlemektedir. Başvurucuların mülkiyet haklarını tam
olarak kullanmaları Sporrong Miras Ortaklığı olayında toplam
yirmi beş yıl, Bayan Lönnroth olayında on iki yıl
engellenmiştir. Bu bağlamda mahkeme, parlamento kamu
denetçisinin 1967 tarihinde uzatılmış yasakların malikler
üzerinde yarattığı olumsuz sonuçları hukukun üstünlüğü ile
yönetilen bir devlette olması gereken durumla
bağdaştırılabilir görmediğini kaydeder.
73. İki dizi
halinde birbirine bağlanan önlemlerin yarattığı durum,
mülkiyet hakkının korunması ile genel yararın gerekleri
arasında sağlanması gereken dengeyi bozmaktadır. Sporrong
Miras Ortaklığı ile Bayan Lönnroth ancak sürelerin
kısaltılması veya tazminat için talepte bulunma olanakları
kendilerine verilmiş olması halinde meşru sayılabilecek
bireysel ve aşırı bir yük taşımışlardır. O tarihe kadar
İsveç hukuku bu olanaklara yer vermemiş ve ikincisine de
hâlâ yer vermemektedir. Mahkemenin görüşüne göre
başvurucuların gerçekten zarar görüp görmediklerini bu
aşamada belirlemek gerekli değildir; gerekli dengenin
bulunmamasına yol açan şey, onların hukuki durumlarıdır.
74. Sonuçları yapı
yasaklarıyla ağırlaştırılmış kamulaştırma izinleri bu
nedenle her iki başvurucu bakımından P1-1’i ihlal etmiştir.
iv. Yapı
Yasaklarının Protokol 1 Madde 1’e Uygunluğu
75. Yukarıdaki
açıklamalar ışığında mahkeme yapı yasaklarının ayrıca tek
başına P1-1’i ihlal edip etmediğini belirlemeyi gerekli
görmemektedir[34].
Bu gerekçelerle
mahkeme dokuza karşı on oyla her iki başvurucu bakımından
P1-1’in ihlal edildiğine karar vermiştir.
F. Değerlendirme
Bu kararla Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi Birinci Protokolün ilk maddesinin
temel ilkelerini belirlemiştir. Üç kural ilkesi, ilk kuralın
tamamlayıcı niteliği, hakkın gerçeklikte kullanılabilir ve
tasarruf edilebilir olup olmadığını araştırma gereği, adil
denge kurulması gereği, kamulaştırma yapılmamasına karşın
gerçeklikteki durumun fiili kamulaştırma sayılması, diğer
kurallara göre müdahalenin haklı olmadığının anlaşılması
nedeniyle ilk kurala göre mülkiyet hakkının ihlal edildiğine
karar verilmesi gibi değerlendirmeler AİHM’nin bu maddeyle
ilgili içtihat hukukunu oluşturmasına çok katkıda
bulunmuştur. Kararın İsveç hukuku ve uygulamasına da yararı
olduğu anlaşılmaktadır, çünkü yapılan incelemeye göre
sözleşme ve AİHM kararları İsveç mahkemeleri üzerinde o
kadar bağlayıcı değildi. AİHM kararlarının dikkate alınması
konusunda mil taşı niteliğindeki gelişme AİHM’nin İsveç’in
özellikle Sporrong ve Lönnroth, McGoff, Ekbatani ve
Pudasdavalarında sözleşmeyi ihlal ettiği yolunda verdiği
kararlar olmuştur[35].
Her ne kadar
birleşik azınlık görüşünde mülkiyet hakkının gelecekteki
kamulaştırma olasılığı nedeniyle kullanımının denetlendiği
ve bu nedenle maddenin ikinci paragrafına göre haklı bir
müdahale olduğu belirtilse de ben bu görüşe katılamıyorum.
Olayda mülkiyet hakkının kullanımının denetlenmesi
amaçlanmamıştır, öte yandan gerçeklikte de kısıtlamanın
ötesine geçen bir durum gerçekleşmiştir, uzun yıllar boyunca
malları üzerinde tasarruf edememiş, istediği gibi
kullanamamıştır. Ayrıca kullanımın denetlendiği kabul edilse
dahi adil denge kurulamamıştır, uzun yıllar boyunca mülkiyet
hakkına yönelen müdahaleden doğan zararlar tazmin
edilmemiştir. Bu nedenle mahkeme kararı haklı gerekçelere
dayandığından katılmak gerekir.
V. Romanya’ya Karşı
Açılan Brumarescu Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Başvurucunun ailesi
1930’da Bükreş’te bir ev yaptırmıştır. 1939’dan itibaren ise
başvurucunun ailesi zemin kattaki daireyi Mirescu kardeşlere
ve bu kardeşlerin mirasçısı davaya müdahil Mircea Dan
Mirescu’ya kiralamıştır.
1950’de büyük
sermaye ve arazi sahiplerinin sömürülmesini engellemek
amacıyla bu kişilerin konutlarının devletleştirilmesini
öngören 92/1950 sayılı kararname çıkarılmış ve başvurucunun
ailesinin evi bu kararnameye göre devletleştirilmiştir. Bu
devletleştirme karşılığında hiçbir tazminat ödenmemiş,
devlet sadece bir kararnameye dayanarak bu evi kendi
tasarrufuna geçirmiştir. Bununla beraber başvurucunun
ailesine devletin kiracısı olarak evin dairelerinden birinde
oturmalarına izin verilmiştir. Daha sonra 1973’te 4/1973
sayılı yasaya göre devlet söz konusu evin zemin kattaki
dairesini o tarihe kadar kiracı olarak oturan Mirescu
kardeşlere satmıştır, Mircea Dan Mirescu ise mirasçı olarak
daireye sahip olmuştur.
Başvurucu 1993’te
mirasçı sıfatıyla Bükreş İlk Derece Mahkemesinde 92/150
sayılı kararnamenin yanlış uygulandığı ve dolayısıyla
yapılan devletleştirmenin geçersiz olduğu savıyla dava
açmıştır. Geçersizliğin nedeni olarak kararnamenin işçi ve
memur gibi çalışanları, emeklileri kapsamının dışına
çıkardığı halde o tarihte işçi olan ev sahiplerinin evinin
devletleştirildiğini belirtmiştir. İlk derece mahkemesi
9.12.1993’te davayı aynı gerekçeyle kabul etmiştir, ayrıca
bu kararın gereği olarak idari yetkililere söz konusu evin
başvurucuya geri verilmesini emretmiş ve karar yerine
getirilmiştir. Bu arada temyiz süresi içinde
başvurulmadığından karar kesinleşmiştir. Başvurucu
14.04.1994’ten itibaren emlak vergisini ödemeye başlamıştır.
Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra Romanya Başsavcısı (Procurator-General)Dan
Mirescu adına kesinleşmiş kararın bozulması istemiyle Yüksek
Mahkemeye başvurmuştur. Yüksek mahkeme önünde başvurucu
92/1950 sayılı kararnamenin 1948 Anayasasına uygun
olmadığını, ayrıca kamu yararı ve adil tazminat olmadıkça
kamulaştırma yapılamayacağını ve ailesi o sırada
çalıştığından kararname kapsamı dışında kaldığını belirtmiş,
son olarak ise 1991 Anayasasının başvuru hakkını koruyan
yirmi birinci maddesine dayanmıştır. Yüksek mahkeme
1.3.1995’te kararı bozmuştur. Gerekçesinde ilk derece
mahkemesinin kararnamenin hukukiliğini denetleyemeyeceğini,
devletin malın mülkiyetini yasaya dayanarak kazandığını,
eğer hukuka aykırı bir durum varsa bunun yine yasa yoluyla
düzeltilebileceğini belirtmiştir. Bunun üzerine 2.4.1966’dan
itibaren taşınmaz devlet malı olarak kaydedildi ve bu durum
başvurucuya bildirilmiştir.
Daha sonra
başvurucu 112/1995 sayılı yasaya göre İl İdare Meclisine
eski hale iade başvurusunda bulunmuştur, burada 92/1950
sayılı kararnameye aykırı olarak el konulduğunu ve
mülkiyetten yoksunluğunun hukuka aykırı olması nedeniyle
evin tamamının kendisine geri verilmesini istemiştir. Böyle
bir istemde bulunmasının nedeni 1995’te 1945’ten itibaren
devletin mülkiyetine hukuka uygun olarak geçen mülklerin
eski maliklerinin oturdukları kısmının geri verilmesine
ilişkin yasa çıkarılmış olmasıydı. Başvurucu ise evin
tamamını istemiştir. Çünkü başka bir başvuru yolu
kalmamıştı, lehine çıkan kesinleşmiş karar bozulmuştu. İl
İdare Meclisi evin kiracı olarak oturduğu dairesinin
kendisine geri verilmesine, kalan içinse evin geri kalan
değerinden çok daha düşük bir miktar tazminat olarak
ödenmesine karar vermiştir. Başvurucu karara itiraz
etmiştir, mülkiyetten haksız olarak yoksun bırakıldığı bu
davada 112/1995 sayılı kararnamenin uygulanmadığını, ayrıca
kendi durumunda mülkiyetin iadesi davası açabileceği ama
kendisi daha önce bu davayı açarak karar aldığı halde karar
bozulduğundan başka yolunun kalmadığını ileri sürmüştür. Bu
dava 21.04.1999’da reddedilmiştir. Başvurucu temyiz
etmiştir, halen dava sürmektedir.
Romanya hukukuna
kısaca bakarsak öncelikle Roman Anayasasının ilgili hükmünü
incelemek gerekir. Roman Anayasasının yirmi birinci maddesi
şunu öngörür: “Herkes haklarının, özgürlüklerinin korunması
için veya çıkarlarının haklılaştırılması için mahkemeye
başvurma hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımı hiçbir
yasayla sınırlanamaz.”
Medeni Usul
Yasasının 330. maddesine göre ise “Başsavcı (Procurator-General)
kendiliğinden veya Adalet Bakanının isteği üzerine Yüksek
Mahkemeye şu nedenlere dayanarak kesin bir mahkeme kararının
bozulması için başvurabilir: 1. Söz konusu mahkeme yetkisini
aşmışsa…”
Başsavcı somut
olayda kararın bozulması için başvurduğu sırada Romanya
mevzuatına göre bu istem her zaman yapılabiliyorken daha
sonra kararın kesinleşmesinden itibaren altı ayla
sınırlanmıştır. Ancak söz konusu olayda uygulanacak kural
önceki kuraldır, süresiz bozma isteme yetkisi ise bana göre
hukuki güvenliği ortadan kaldırır niteliktedir.
Devletleştirmeye
neden olan 92/1950 sayılı kararname hükümleri şöyledir:
“Madde 1 Çok
sayıda mülke sahip zengin sermayeci ve sömürücüleri bir
baltalama yolu olarak harabeye dönüşmesine izin verilen
konutlarının düzgün yönetimini sağlamak için ve sömürünün
önemli araçlarından sömürücüleri yoksun kılmak için bu
kararnameye eklenen ve bunun bir parçasını oluşturan
taşınmazlar devletleştirilecektir. Sıralanan taşınmazlar
şunlardan oluşur:
1. Eski
sanayicilere, büyük arazi sahiplerine, banka sahiplerine,
büyük ticari şirketlere ve zengin sermayeci sınıfın diğer
temsilcilerine ait taşınmaz mallar,
2. Taşınmaz
sömürücülerine ait taşınmaz mallar…
Madde 2
İşçilerin,
memurların, küçük esnafın, düşünsel işlerde çalışan
kişilerin ve emeklilerin taşınmazları bu kararname kapsamı
dışındadır ve devletleştirilemez.”
Bu kararnamede
24.11.1955 tarihli bir kararnameyle değişiklik yapılmıştır.
Bu değişikliğe göre ikinci maddede belirtilen ölçütü
uygulama zorunluluğuna bağlı olarak hükümet kararnameye ekli
listeyi değiştirebilir. Hükümet ayrıca hiçbir daire veya
taşınmaza devletleştirme hükümlerinin uygulanmamasına karar
verebilir.
Yüksek Mahkemenin
içtihatları incelendiğinde 2.2.1995’e kadar mahkemelerin
kararnamenin uygulanışının hukukiliğini denetleme yetkisinin
varlığını kabul ederken 2.2.1995’te mahkemelerin bu konuda
yetkili olmadığına, böyle bir incelemenin yetki gaspı
olacağına karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesi
ise, 112/1995 sayılı yasanın olayda uygulanamayacağı
görüşündedir, çünkü bu kararname hukuka uygun olarak devlet
mülkiyetine geçen mallarla ilgili bir düzenlemedir. Halbuki
söz konusu olayda taşınmaza hiçbir hukuki temele
dayanmaksızın fiilen el atılmıştır ve bu nedenle devlet
hiçbir zaman malik olmamıştır. Yerel mahkeme Anayasa
Mahkemesine göre yasal bir yetkiye dayanmadan devlet
tasarrufuna geçirilen mallara yasanın uygulanması bakımından
anayasaya uygun olmadığı yönündeki itirazı kabul etmelidir.
112/1995 sayılı
yasa daha önce söz ettiğim gibi 6.3.1945’ten sonra hukuka
uygun olarak devlet mülkiyetine geçen konutların önceki
maliklerine hâlen kiracı olarak oturdukları veya boş olan
dairelerin kendilerine geri verilmesini, verilmeyen kısım
için belirli miktarı aşmayan, bu konuda üst sınırın
getirildiği bir tazminat ödenmesini öngörür.
Hükümetin tavrına
bakıldığında, hükümet 23.01.1996’da 112/1995 sayılı yasanın
uygulanması amacıyla 20/1996 ve 11/1997 sayılı kararları
aldı. Bu kararlarda bir yasaya dayanmadan devletçe ele
geçirilen taşınmazlara bu yasanın uygulanmayacağı
belirtildi. Ayrıca 92/1950 sayılı kararnameye göre ele
geçirilmiş sayılması için kararnamenin birinci maddesinin
birinci ila beşinci paragraflarına ve ikinci maddeye uygun
olarak kamulaştırılmalıdır ve kararname ekindeki listede
gösterilen kişinin o tarihte gerçek malik olması gerekir. Bu
kararlardan hükümetin örtülü olarak 92/1950 sayılı
kararnameye göre ele geçirilen taşınmazların devletin
mülkiyetine hukuka uygun olarak geçmediğini ve söz konusu
olay bakımından kararnameye uygun kamulaştırma
yapılmadığından yasanın hiç uygulanamayacağını kabul ettiği
anlaşılır.
B. Komisyon Önünde
Yargılama
Brumarescu
9.5.1995’te komisyona başvurdu. Yüksek mahkemece mülkiyetin
geri verilmesi konusunda verilen kararın bozulmasıyla adil
yargılanma hakkı ile mülkiyet hakkının ihlal edildiğini
ileri sürdü. Komisyon 22.5.1997’de başvurunun kabul
edilebilir olduğunu açıkladı ve raporunda ihlallerin varlığı
görüşünde olduğunu belirtti.
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Hükümet
başvurucunun kabul edilebilirlik açıklamasından sonra
gelişen olaylara göre mağdur olmadığını ve iç hukuk
yollarının tüketilmediğini ileri sürerek başvurunun reddini
istedi. Başvurucu hükümetin ilk itirazlarının reddini,
ihlalin varlığına ve kırk birinci maddeye göre tazminata
hükmedilmesini istedi.
Mahkeme
başvurucunun mağdur olmadığı itirazına ilişkin olarak şöyle
bir değerlendirme yapmıştır: “Mahkeme
içtihadı sözleşmenin otuz dördüncü maddesinin metnindeki
“mağdur” sözcüğünün olaydaki eylem ya da ihmalden veya
zararın yokluğu halinde dahi sözleşmenin ihlalinden doğrudan
etkilenen kişiyi gösterdiği yolunda oluşmuştur. Dolayısıyla
ulusal merciler hakkı açıkça veya özünde tanıyıp ihlal
nedeniyle tazminat ödemedikçe başvurucu lehine bir karar
veya önlem kural olarak onu mağdur olmaktan çıkarmaz[36].
Bu olay bakımından hakkı tanıyıp Yüksek Mahkeme kararının
neden olduğu ihlali tazmin eden kesin bir karar olmadığı
için başvurucunun durumu değişmemiştir.”
İç hukuk yollarının
tüketilmediği itirazının ilk kez kabul edilebilirlik
kararının açıklanmasından sonra ileri sürüldüğü için
itirazının haklı olup olmadığını incelemeye geçmeden usule
uymadığı için reddetmiştir.
Protokol 1 Madde
1’in İhlal Edildiği Savı
Hükümet
başvurucunun hakkının mahkeme kararıyla “mülkiyet” olarak
tanındığını ama bu hakkın 1973’te satılan zemin kattaki
daireyi kapsamadığını ileri sürmüştür. Başvurucu ise hukuka
uygun satılmadığını çünkü sattığı sırada devletin
mülkiyetten doğan tasarruf yetkisine sahip olmadığını ileri
sürmüştür. Mahkeme başvurucunun P1–1 anlamında mülkiyet
hakkına sahip olduğu sonucuna varmıştır. Mülkiyet hakkına
müdahalenin olup olmadığı konusunda başvurucunun mülkiyet
hakkını tanıyıp ona evin geri verilmesini sağlayan kararın
Yüksek Mahkemece bozulup geri alınmasıyla müdahale edildiği
sonucuna varmıştır. Bu durumda müdahalenin haklı olup
olmadığı incelenmelidir. Eğer ikinci ve üçüncü kural
bakımından bir haklılık varsa ihlalin olmadığı sonucuna
ulaşılır. Mahkeme ikinci kural anlamında bir yoksunluk olup
olmadığını belirlerken “resmi bir kamulaştırmanın yokluğuna
karşın mahkeme şikayet edilen durumdaki gerçekliklerin
araştırılması, görünenlerin arkasına bakılması gerektiğini
belirtmektedir. Sözleşme “uygulanabilir ve etkili” hakları
korumayı amaçladığından başvuranlarca tartışıldığı, iddia
edildiği gibi fiili kamulaştırma olup olmadığını
belirlenmelidir”[37].
Mahkeme yaptığı
incelemede başvurucu lehine verilen kesin kararla evin
başvurucuya verildiği, ancak Yüksek Mahkeme kararı ile evin
kendisinden geri alındığı, bu nedenle satma, vasiyet etme,
bağışlama veya başka şekilde tasarruf edemediği
belirlemelerini yaptıktan sonra bu koşullarda Yüksek Mahkeme
kararının P1-1’in birinci paragrafının ikinci cümlesi
anlamında bir yoksunluğa neden olduğu sonucuna vardı. İkinci
kurala göre müdahalenin haklı görülebilmesi kamu yararı
nedeniyle yapılmasına ve yasaya dayanmasına bağlıdır. Ayrıca
her ne kadar sözleşme metninde açıkça söz edilmese de
orantılılık ilkesiyle de bağdaşmalıdır. Mahkeme toplumun
genel yararının gerekleri ile bireyin temel haklarının
korunmasının gerekleri arasındaki adil dengenin bozulup
bozulmadığına bakar. Bu dengenin araştırılması sözleşmenin
tamamının doğasında vardır ve bu denge arayışı P1-1’e de
yansımıştır[38].
Ayrıca müdahalenin bireysel ve aşırı yük getirmesi halinde
gerekli dengenin kurulamayacağını belirtmiştir. Mahkeme evin
gerçek değerini yansıtan bir tazminat ödenmeden dört yıldan
fazla mülkiyetten yoksun bırakıldığını, hükümetin somut bir
gerekçe de sunamadığını belirtmiştir. Bu koşullarda
müdahalenin kamu yararına olduğu iddia edilse dahi adil
dengenin olmaması ve başvurucunun bireysel ve aşırı yük
taşıması ve taşımayı sürdürmesi nedeniyle Protokol 1 Madde
1’in ihlalinin varlığı sonucuna ulaşmıştır. Bu gerekçelerle
P1-1’in ihlal edildiğine oybirliğiyle karar verildi.
D. Değerlendirme
Bu kararda da
Sporrong kararına benzer biçimde resmi bir kamulaştırma ile
mülkiyetten yoksun bırakma yerine fiili bir kamulaştırma
yani kamulaştırmasız el atma söz konusudur. Çünkü 1950’de
bir kararname ile yani bir yasal hükme dayanarak tazminat
ödenmeksizin mallara el konulmuşsa da daha sonra ulusal
mahkemenin kararıyla mal sahibine geri verilmiştir, bunun
üzerine malik malını bir süre kullanmış ve emlak vergisini
ödemiştir. Ancak o sırada yürürlükte olan hükme göre
istediği zaman kesinleşmiş kararın bozulmasını Başsavcı
isteme yetkisine sahip olduğundan bu istem üzerine Yüksek
Mahkeme kararı bozmuş, malın mülkiyeti sahibinden geri
alınmıştır. Kesinleşmiş bir karar olduğu için yeniden iade
davası açması da kesin karar ilkesi nedeniyle mümkün
olmamıştır. Bu sürede başvurucu fiilen malın mülkiyetinin
kendisine verdiği yetkilerden yoksun kalmıştır. Bu nedenle
de ilk tümcede belirtilen mülkiyetten barışçıl yararlanma
hakkına saygı duyulmadığına dayanarak mülkiyet hakkının
ihlal edildiğine karar verilmiştir. Bu karar ile Sporrong
kararının gerekçeleri büyük benzerlikler taşımaktadır.
Yukarıda sözünü ettiğim kurallar burada da yinelenmiş,
yollamalar yapılmıştır. Kanaatimizce söz konusu kararın
gerekçelerine katılmak gerekir.
VI. Yunanistan’a
Karşı Açılan Papamichalopoulos ve Diğerlerinin Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Hepsi Yunan
vatandaşı olan başvurucular Attica’da Marathon’a yakın Agia
Marina Loimikou alanında sahip oldukları arsa üzerinde
16.03.1963’te Yunan Turizm Bakanlığının izni ile otel
yapmaya girişmiştir. Yunanistan’da askeri diktatörlük
kurulduktan birkaç ay sonra kabul edilen 20.08.1967 tarihli
bir yasa ile Yunan devleti Agia Marina kumsalı civarında
1.165.000 metrekare alanı Deniz Kuvvetleri Vakfına devretti.
Yaklaşık 165.000 metrekarenin sahibi olan başvurucuların onu
geçici önlem alınması ve eski hale iade için Atina İlk
Derece Mahkemesinde dava açtı. Mahkeme davayı kabul etti ama
Deniz Kuvvetleri Vakfının itirazı üzerine Atina İstinaf
Mahkemesi kararı bozdu. 12.04.1969’da Tarım Bakanı Deniz
Kuvvetleri komutanlarını vakfa devredilen kısım üzerinde
tasarrufun uygun olmadığı ve “haklı duruma geri çevrilmesi”
için adımlar atmanın gerekli olduğu konusunda bilgilendirdi.
Arsayı sahiplerine geri vermek bir yana, vakıf deniz üssü
kurulmasına ve subayların dinlenmesi için bir otel
yapılmasına karar verdi. 12.11.1969 tarihli krallık emri ile
Agia Marina Loimikou bölgesi donanma üssü olarak belirlendi.
1974’te diktatörlüğün ülke yönetiminden düşmesi üzerine,
Petros Papamichalopoulos üç parsellik arsanın üzerinde kendi
adına mülkiyet hakkı kurulması için Atina İlk Derece
Mahkemesinde dava açtı. 28.02.1976’da verdiği kararında
mahkeme davacının arsanın 2.500 metrekaresinin mülkiyetini
1964’te noter onaylı tapu senediyle kazandığına, arsanın
1890’dan beri kamu ormanı olarak değil, birbirinin ardılı
olarak iyi niyetli kişilerce kullanıldığına dayanarak vakfın
bunu geri vermek zorunda olduğuna karar vermiştir. Atina
İstinaf Mahkemesi de onama kararının gerekçesinde devletin
mülkiyet hakkına sahip olduğu karinesinin tarımsal araziler
için değil kamu ormanları için geçerli olduğuna dikkate
çekti. Vakfın karara itirazı Yüksek Mahkemece
reddedilmiştir. Ancak başvurucu lehine verilen karar Deniz
Kuvvetleri Vakfının engellemeleri nedeniyle
yürütülememiştir.
Ağustos 1977’de
Karayannis ve diğerlerinin arsa üzerindeki mülkiyet hakkının
yeniden kurulması için dava açtı. Mahkeme 1979’daki ara
kararlarında daha geniş araştırma yapılmasını, tapu
senetlerinin incelenip arsanın kamu ormanı olup olmadığının
bilirkişi tarafından araştırılmasını istedi ancak dava
sürüncemede kaldı.
1342/1983 sayılı
yasanın onuncu bölümünde Deniz Kuvvetlerince işgal edilen
arsanın mülkiyetini isteyen özel kişilerin Köy Kanunu’nun
263. maddesinde belirtilen usule göre bir başka arsanın
istenebileceği öngörülmüştür. Böyle bir yasanın çıkmasının
nedeni vakfın donanma üssü kurulması nedeniyle o arsayı
veremeyeceğini bildirmiş olmasıydı.
Başvurucular yasaya
göre Kamulaştırma Kuruluna başvurduğunda kurul şu sonuca
varmıştır: “…Duruşmalardan,
yazılı iddialardan, sözlü açıklamalardan ve belgelerden
başvurucuların Agia Marina Loimikou’daki yaklaşık 160.000
metrekare arsayı 1967’den beri kesintisiz, düzenli olarak
iyi niyetli biçimde kullanmaya devam ettikleri
anlaşılmaktadır, söz konusu arsa çeşitli kanıtlardan
görüldüğü gibi uzun süredir tarım için kullanılmıştır.” Karara
yapılan itirazlar reddedilmiştir.
Tarım Bakanı
başvuruculara söz konusu arsa yerine başka bir arsanın
verilmesi için araştırmada bulunulmasını istemiştir ama
bütün uğraşlara karşın bulunamamıştır.
Başvurucular
2.12.1979’da devleti temsilen Maliye Bakanlığına ve Deniz
Kuvvetleri Vakfına ayrı ayrı dava açmıştır. Mahkeme
Papamichalopoulos dışındakilerin mülkiyet hakkını
kanıtlayamaması nedeniyle davaların görülmesini
ertelemiştir.
17.10.1991 tarihli
kabine kararıyla Savunma Bakanlığı söz konusu arsa civarında
Dionysos’taki 470.000 metrekarelik “Semeli Mülkü”nü Ekonomi
İşlerinden Sorumlu Bakanlığa devretti, arsa satışa çıkarıldı
ancak başvurucuların vekilinin uygun arsa olup olmadığı
konusundaki başvurusu yanıtsız bırakıldı.
El atma sırasında
yürürlükte olan 1952 Yunan Anayasasının on yedinci maddesine
göre“Kimse varlığı kanıtlanan kamu yararı için yasada
düzenlenen bir hükme göre tam tazminat ödenerek kamulaştırma
yapılmadığı takdirde mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Tazminatı adli mahkemeler belirler. … Tazminat ödenene dek
malikin tüm hakları bozulmaksızın sürer ve malın işgaline
izin verilmez. … Savaş, seferberlik durumunda silahlı
güçlerin gereksinimleri el koymayı gerektiren bir nedendir.”
Yürürlükteki
anayasada farklı olarak tazminat tutarı için söz konusu
arsanın karar anındaki değerinin esas alınacağı, tazminatın
bir buçuk yıl içinde ödeneceği aksi takdirde kamulaştırmanın
ortadan kalkacağı ve tazminat ödenene dek zorunlu olarak
güvence gösterileceği öngörülmüş ve savaşla ilgili hüküm
çıkarılmış, bunun yerine kamu yararı olan veya ülke
ekonomisi için önemli yerlerde olması gerekenden daha geniş
arsanın kamulaştırılmasına izin verilmiştir.
Daha önce söz
ettiğim gibi 1341/1983 sayılı 30.03.1982 tarihli yasa ile
Attica’da Agia Marina Loimikou arsasının eski maliklerine
Köy Kanunu’nda öngörülen usule göre bu arsa yerine başka bir
arsanın mülkiyetini isteme hakkı verilmiştir. Köy
Kanunu’ndaki usul süreler, bürokratik işlemlerin basitliği
ile elverişli bir usul olarak düzenlenmiştir.
B. Komisyon Önünde
Yargılama
Başvurucular
7.11.1988’de komisyona başvurdu. 1967’den beri Deniz
Kuvvetlerince hukuka aykırı olarak arsalarının işgal
edildiğini ileri sürerek Protokol 1 Madde 1’e
dayanmışlardır. Ayrıca bu tarihten beri mülklerinden
yararlanamadıklarını ve tazminat alamadıklarını ileri
sürmüşlerdir. Komisyon 5.3.1991’de başvuruyu kabul
edilebilir bulduğunu açıklamıştır. Komisyon P1-1’in ihlal
edildiği görüşündedir.
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Başvurucular
mahkemeden 17/1983 tarihli Kamulaştırma Kurulu kararında
belirtildiği gibi kendilerinin söz konusu arsanın ortak
malikleri olarak tanınmasına ve bu arsanın geri verilmesine
karar verilmesini, seçenekli olarak Yunan devletinin toplam
11.639.547.000 Drahmi tazminata mahkûm edilmesini istediler.
Ayrıca bu miktarın Yunan hukukunun öngördüğü üzere kararın
yayımlanma tarihi tarihine dek geçen süre için yasal faizle
birlikte ödenmesini istediler. Hükümet, Papamichalopoulos ve
diğer on üç kişinin Yunan Cumhuriyetine yaptığı başvurunun
tümüyle reddini istedi.
Hukuka Göre
Hükümetin mağdur
olarak istemde bulunamayacağı ve iç hukuk yollarının
tüketilmediği ilk itirazları mahkemece reddedildi.
Protokol 1 Madde
1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucular
1967’den beri Deniz Kuvvetleri Vakfı tarafından arsalarının
hukuka aykırı işgali ile P1-1’in ihlal edildiğini ileri
sürmüştür.
Hükümet Petros
Papamichalopoulos dışındakilerin davasının ulusal mahkemece
ertelenmesi nedeniyle mülkiyet haklarının varlığının kuşkulu
olduğunu, ayrıca başvurucuların bilirkişi raporunun
hazırlanmasına yardımcı olmayarak gecikmesine neden
olduklarını iddia etmişse de mahkeme bu görüşe
katılmamıştır.
Atina İlk Derece
Mahkemesinin 1968’de başvurucular lehine karar vermesi,
Tarım Bakanının eski duruma iade için komutanlardan adım
atılmasını istemesi ve Kamulaştırma Kurulunun kararı
başvurucuların savını destekler niteliktedir.
Başvurucularca
ileri sürülen müdahale 109/1967 sayılı yasanın kabulü ile
1967’de başladı. O sırada Yunanistan sözleşmeyi ve ek
Protokol 1’i kabul etmişti ancak 13.06.1970’ten itibaren
geçerli olmak üzere 12.12.1969’da feshettiğini açıkladı.
Ancak sözleşmenin altmış beşinci maddesinin ikinci fıkrasına
göre fesih tarihinden önce işlenmiş ve yükümlülüklerin
ihlali sayılabilecek bir fiilden dolayı fesih ilgili
sözleşmeci tarafı yükümlülükten kurtarmaz. Yunanistan dikta
döneminden sonra 28.11.1974’te sözleşmeyi yeniden onayladı.
Buna karşın Yunanistan bireysel yakınma yolunu 20.11.1985’te
kabul etti. Bu nedenle bu tarihe dek olan ihlallerden dolayı
bireysel başvuru yolu kabul edilmeyebilirdi, ama mahkeme
bunu kendiliğinden dikkate alamazdı ve Yunanistan bunu ilk
itiraz olarak ileri sürmedi.
Deniz Kuvvetlerince
arsanın işgali mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına
açıkça bir müdahaledir. Ancak bu karışma P1-1’in ikinci
paragrafında sözü edilen kullanımın kamu yararına denetimini
oluşturmadığı gibi resmi bir kamulaştırma da yoktur.
109/1967 sayılı yasa arsanın mülkiyetini resmen vakfa
devretmemiştir. Bu durumda sözleşme “uygulanabilir ve
etkili” hakları korumayı amaçladığından başvuranlarca
tartışıldığı, iddia edildiği gibi fiili kamulaştırma olup
olmadığını belirlenmelidir[39].
1967’de askeri
yönetimin çıkardığı bir yasa ile Deniz Kuvvetleri, söz
konusu arsayı işgal edip deniz üssü ve otel yapmıştır. Bu
tarihten beri başvurucular malını ne kullanabilmiş ne de
satma, vasiyet etme, rehin verme veya bağışlama yoluyla
üzerinde tasarruf edebilmiştir. Vakfı malın kendisine
verilmesi konusunda mahkûm ettiren tek başvurucu
Papamichalopoulos dahi yapamamıştır.
Atina Kamulaştırma
Kurulu 1983’te hepsinin mülkiyetinin tanınmasına karar
verdiğinden başvurucular söz verildiği gibi kendilerine arsa
özgülenmesini beklediler. Ama ne Attica’da ne de Pieria’da
böyle bir arsa bulunamadı. 1992’de başvurucular “Semeli
mülkü”nü güvence altına almaya girişti ama yine
başarısızlıkla sonuçlandı.
Mahkeme olaydaki
arsa üzerinde tasarruf edilebilirliğin yitirilmesine çare
olarak bugüne dek bulunulan girişimlerin başarısızlığı göz
önünde bulundurulursa mülkiyetten barışçıl yararlanma
haklarıyla bağdaşmaz biçimde fiilen kamulaştırılmasının
ciddi sonuçlara yol açtığını kaydetmiştir. Sonuçta P1–1
ihlali olmuştur ve hâlâ ihlal sürmektedir. Bu gerekçelerle
P1-1’in ihlalinin varlığına oybirliğiyle karar verilmiştir.
D. Değerlendirme
Başvurucular,
kendilerine ait arsa üzerinde otel yapmak isterken askeri
diktanın kurulmasıyla arsaları Deniz Kuvvetleri Vakfınca
işgal edilmiş ve başvurucular resmi bir kamulaştırma
yapılmaksızın mülkiyet hakkından yoksun bırakılmıştır.
Üstelik arsa üzerinde donanma üssü kurulmuş, otel yapılmak
istenmiş ve arsa sahipleri mülklerinden yararlanamamıştır.
Ulusal yargı mercileri önünde hak aradıklarında da sonuç
alamamışlardır. Daha sonra Kamulaştırma Kurulu kendilerine
başka bir arsanın verilmesine karar vermiş ama uygun arsa
bulunamamış, zararın tazmini için bir para ödenmemiştir.
Deniz Kuvvetleri Vakfı her ne kadar yasaya dayanarak işgal
etse de bu sözdedir ve resmi bir kamulaştırma yapılmamıştır.
Bunu o sırada yürürlükte olan anayasanın ilgili hükümleri de
destekler, çünkü söz konusu hükme göre tazminat ödenmedikçe
kamulaştırma yapılmaz ve mal işgal edilmez, malikin hakları
aynen sürer. Ayrıca tazminatı mahkemeler belirler.
Gerçekleşen müdahale fiili kamulaştırma niteliğindedir ve bu
haliyle Birinci Protokolün ilk maddesini ihlal etmiştir. Bu
nedenlerle kararın gerekçesi bize göre de doğrudur.
VII. Fransa’ya
Karşı Açılan Hentrich Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Fransız vatandaşı
olan Liliane Hentrich, Strazburg’da yaşar. 11.05.1979’da eşi
ile birlikte Strazburg’da 150.000 Frank karşılığında 6.766
metrekare arsa satın almıştır. Satım sözleşmesi sözleşmenin
yürürlüğe girmesinden itibaren iki ay içinde Alsas Bölgesel
Gelişim ve Kırsal Yerleşim Kurumu’nun önalım hakkını
kullanmaması koşuluyla yapılmıştır. Molsheim Vergi Dairesi
satım üzerine ilk kez 28.05.1979’da, daha sonra da
13.08.1979’da vergi tarh etmiştir.
5.2.1980’de Bayan
Hentrich ve eşine hazine vekilinin satım bedelini çok düşük
bulduğu için hazine yararına olmak üzere Genel Vergi
Yasasının 668. maddesinde düzenlenen önalım hakkının
kullanıldığı ve kendilerine satım bedelinin, % 10 yasal
faizinin, sözleşme için yapılan giderlerin ödeneceği
bildirilmiştir.
Başvurucu ve eşi
31.3.1980’de Hazine Vekili aleyhine Strazburg İlk Derece
Mahkemesi’nde dava açtı. Önalım hakkının süresinde
kullanılmadığı, yapılan bildirimin geçersiz olduğu, sözleşme
ve P1-1’in ihlal edildiği savıyla önalımın iptalini istedi.
İlk derece mahkemesi 16.12.1980’de önalım hakkının kullanım
süresinin 13.08.1979’da işlemeye başladığını, önkoşulun
geçerli olduğu sürede önalım hakkının kullanılmamasından
devletin sorumlu tutulamayacağını, Genel Vergi Yasasının
668. maddesinin P1-1’in ikinci paragrafında öngörülen
devletin vergi toplamak için getirdiği yükümlülüklerin haklı
müdahale oluşturması nedeniyle P1-1’e aykırı olmadığını
belirterek davayı reddetmiştir. Çünkü mahkemeye göre Fransız
devleti büyük vergi kaçırma olaylarıyla karşı karşıya
olduğundan bazı önlemler alması zorunlu olmuştur. Davacılar
bundan başka yargılanmadıkları halde vergi kaçırmış
addedilmeleri nedeniyle suçlu kabul edildiklerini, bu yolla
Sözleşmenin altıncı maddesinin ihlal edildiğini ve
ayrımcılık yapılarak on dördüncü maddenin ihlal edildiğini
ileri sürdü. Mahkeme suçlu kabul edilmediklerini çünkü
önalım hakkının kullanımı için vergi kaçırmanın
gerekmediğini, böyle bir zan altında da bırakılmadıklarını
ve on dördüncü maddeyle ilgili olarak devletin önalım
hakkını kullanmakta özgür olduğunu ve takdir yetkisine sahip
bulunduğunu belirterek iddiaları reddetmiştir. Başvurucu ve
eşinin Colmar İstinaf Mahkemesi’ndeki itirazlarında
hazinenin tamamlayıcı vergi tarhı gibi olağan yöntemler
yerine böyle bir usulü seçmesinden yakınmıştır.
Başvurucu ve eşi
13.6.1985’te Yüksek Mahkeme’de temyiz başvurusunda bulundu.
Önceki gerekçelerine ek olarak P1–1 ile Sözleşmenin altıncı
maddesi birlikte okunduğunda bir kimsenin mahkeme önünde
kendini savunmaya fırsat verilmeden bir vergi yasasıyla
mülkiyetinden yoksun bırakıldığının anlaşılması gerektiğini
belirtmiştir. Devletin önalım hakkının keyfi olduğunu ve
kendini savunmasının olanaksız olduğunu belirttiler. Temyiz
başvurusu Yüksek Mahkemenin ticari dairesinde görülmüş,
daire önalım hakkının kullanımı alıcının bir suç işlemiş
olduğunu göstermez diyerek temyiz başvurusunu reddetmiştir.
1981’den beri arsa
üzerinde yapı yapma koşullara bağlı olarak mümkündür. Arsa
yeniden satılmayıp komşu bostancının zilyetliğine terk
edilmiştir. Arsanın değeri o bölgede metrekare başına 330
Fransız Frankıdır.
Genel Vergi
Yasasının 668. maddesi önalım hakkı kullanıldığı sırada
şöyleydi: “…
Vergi kaydı işlemlerinin tamamlanmasından itibaren altı
aylık süre içinde hazine devlet yararına taşınmazlar, bunlar
üzerindeki haklar, kira hakları veya malın kiralanmasından
doğan kazançlar üzerinden satım değerini çok düşük bulursa
hak sahiplerine söz konusu bedeli %10 faiziyle birlikte
ödeyerek önalım yapabilir. Altı aylık süreç malın bulunduğu
bölgedeki resmi görevli tarafından tamamlanırsa üç aya
düşürülür.”
11.7.1979 tarihli
yasaya göre ise hakları kısıtlayan, ceza veren, haklar veren
kararları geri alan kararların gerekçeleri açıklanmalıdır ve
bireyler, aleyhlerine olan bireysel idari işlemlerin
gerekçeleri hakkında gecikmeksizin bildirilme hakkına
sahiptir. Gerekçeler yazılı olmalıdır, dayandığı fiili ve
hukuki olguları içermelidir.
İdari Konsey ve
olağan mahkemeler önalım hakkının kullanılmasından doğan
uyuşmazlıklarda olağan mahkemelerin yetkili olduğunu kabul
etmektedir. Yüksek Mahkeme ise önceleri fiyatın düşüklüğü
konusunda takdir yetkisinin varlığını kabul ederken sonra bu
görüşünü terk ederek temelinde yatan olguların,
gerekçelerinin açıklanması gerektiğine karar vermiştir.
Fiyatı düşüktür gibi açıklamalar genel ve yetersizdir.
Yüksek Mahkeme başvurucu ve eşi dışındaki davaları kabul
ederken onların davalarını reddetmiştir.
B. Komisyon Önünde
Yargılama
Bayan Hentrich
14.12.1987’de komisyona başvurdu. İddiasına göre önalım
hakkının kullanımı P1-1’e aykırı olarak mülkiyet hakkının
kullanımına haksız el atma niteliğindeydi. Bunun nedeni ise
Sözleşmenin altıncı maddesine aykırı olarak suçlu kabul
edilmesiydi. Sözleşmenin altıncı ve on üçüncü maddelerine
aykırı olarak adil yargılanma hakkından ve etkili başvurma
hakkından yoksun bırakıldığını, ayrımcılık yapılarak on
dördüncü maddenin ihlal edildiğini ileri sürdü. Komisyon
5.12.1991’de kabul edilebilir olduğunu açıkladı. P1-1’in
ihlalinin varlığını bire on iki oyla kabul etti.
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Hukuka Göre
Bayan Hentrich
Genel Vergi Yasasının 668. maddesi ile tanınan önalım
hakkının hazinece kullanımına dayanarak P1–1 ihlalinin
mağduru olarak dava açmıştır. Ayrıca Sözleşmenin altıncı
maddesine aykırı olarak Fransız mahkemeleri önünde adil
yargılanma hakkından yoksun kaldığını da ileri sürmüştür.
Hükümet iç hukuk
yollarının tüketilmediğini, sözleşmenin ihlal edildiğine
dayanarak iç mahkemelerde dava açmadığını ileri sürmüştür.
Ancak bu itirazlar yerinde görülmeyip reddedilmiştir.
Protokol 1 Madde
1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucunun
iddiasına göre hazine başvurucunun malı üzerinde önalım
yaparak P1-1’i ihlal etmiştir ve bu durum fiili kamulaştırma
niteliğindedir. Önalım hakkının kullanılmasıyla P1-1’in
ikinci kuralı anlamında mülkiyetten yoksun bırakılmıştır,
hükümet buna itiraz etmedi. Bu nedenle mahkeme ikinci
kuralın koşullarının uyup uymadığını incelemelidir.
Mahkeme önalımın
keyfi biçimde uygulandığını, temel usul güvencelerinin
sağlanmadığını, hukukun üstünlüğü ilkesinin gerektirdiği
açıklık ve öngörülebilirliğin yeterince sağlanmadığını,
iddiaların karşılıklı ileri sürülebildiği, tarafların hazır
olduğu bir duruşmanın yapılmadığını ve gerekçelerinin
belirtilmediğini belirlemiştir. Bu durumda hakka bir
müdahalenin var olduğu ortadadır.
Hükümetin savına
göre tamamlayıcı vergi tarhlarının taşınmaz piyasasına bir
yararı olmadığı gibi sonuçları kendisini sadece satıcı ve
daha çok alıcı üzerinde gösteriyor, vergi kaçırmayı
önleyemiyordu. Ayrıca müdahale orantısız değildir çünkü
satım bedeli faiziyle ve giderlerle birlikte ödeniyordu.
Mahkeme orantılı
olup olmadığını belirlemek için keyfilikten korunma
düzeyinin ne olduğunu incelemeye karar verdi. Bu bağlamda
gerekçe göstermeden önalım yapılabilmesine iç mahkemelerin
izin verdiği sonucuna vardı. Öte yandan sözleşmeci diğer
devletlerin vergi sistemlerinin hiçbirinde buna eşdeğer bir
önalımın uygulanmadığını ve önalımın fiyatın her düşük
olduğu durumda değil öngörülemeyen biçimde uygulandığını
kaydetti. Ayrıca devletin vergi kaçırmayı önlemek için daha
farklı uygun yöntemlere sahip olduğunu, örneğin ödenmeyen
vergileri almak için birtakım yasal önlemler alabileceğini,
gerekliyse para cezaları koyabileceğini ve bu önlemleri ceza
tehdidiyle düzenli olarak uyguladığında bunun yeterli bir
silah olacağını belirtti. Ölçülülük sorununun malı önalıma
tabi olan, bu tehditle karşılaşan herhangi bir alıcı
bakımından değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı. Fiyatın
%10 faizle ve sözleşme giderleriyle birlikte ödenmesinin
hilesiz edindiği malını yitirme karşılığında yeterli
olmayacağı sonucuna vardı. Bütün bu etkenlere bakıldığında
mahkeme başvurucunun önalım hakkının mağduru olduğuna,
etkili başvurma olanağı tanınmadığı için müdahalenin
meşrulaşmasına olanak kalmadığına, adil dengenin bu nedenle
kurulamadığına karar verdi. Buna göre P1–1 ihlal edilmiştir.
Bu gerekçelerle dörde beş oyla Protokol 1 Madde 1’in ihlal
edildiğine karar verdi.
D. Değerlendirme
Bu olayda mülkiyet
hakkının ihlali adil yargılanma hakkının ihlaline bağlı
olarak ileri sürülmüştür. Şöyle ki vergi kaçırmayı önlemek
için Genel Vergi Yasasına getirilen hüküm düşük fiyattan
satım yapıldığı takdirde bunun vergi kaçırmak için
yapıldığını varsayarak hazineye önalım hakkı tanımıştır. Bu
durumda yargılanmadan, itiraz olanağı bulamadan ilgili
alıcılar mülkünden yoksun bırakılmıştır. Gerçi karşılığında
satım bedeli %10 faiz ve sözleşme giderleriyle birlikte
ödenmektedir ancak önalımın gerekçesiz yapılması,
öngörülemez niteliğiyle orantısız bir müdahale oluşturduğu
sonucuna vardı. Tahliye edilen alıcıların hazinece malın
önalımına itiraz etme olanağının, yeterliliğinin bulunmaması
nedeniyle P1-1’in ve Sözleşmenin altıncı maddesinin ihlal
edildiğine karar verdi[40].
Gerçekten de ölçüleri tamamen hazinenin takdirinde
belirlenen bir önalım hakkı mülkiyet hakkını tehdit edici
niteliktedir, olayda tehdit etmekle de kalmayıp ihlal etmiş,
nedensiz biçimde mülkünden yoksun bırakılmıştır. Bu nedenle
karar kanaatimizce sağlam gerekçelere dayanmaktadır.
VIII. Birleşik
Krallık’a Karşı Açılan James ve Diğerlerinin Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Başvurucular,
Westminster İkinci Dükü’nün vasiyeti gereğince hareket eden
vakıf mütevellileridir. Westminster ailesi ve bu ailenin
vakıf mütevellileri, daha önce tarım arazisi olan Londra’nın
Belgravia bölgesindeki geniş arazileri Londra’nın en çekici
yerlerinden biri olan 2000 konutluk yerleşim alanına
dönüştürmüşlerdir. Değişik 1967 Kira Reformu Yasası bu
evlerde oturan kiracılara evlerin mülkiyetini kazanma hakkı
verince kiracıların bu hakkı kullanması üzerine başvurucular
bazı evler üzerindeki mülkiyet hakkını yitirmiştir. Yasanın
gerekçesine göre bu yasa “toprak
hakkaniyet gereği toprak sahibine, konut hakkaniyet gereği
kiracıya aittir” ilkesine
dayanmakta ve kiracının manevi hak sahipliğini tanımayı
amaçlamaktadır. Yasada öngörülen koşullara göre kira
sözleşmesi en az yirmi bir yıllık olmalı, evin değeri 750
Sterlini, Büyük Londra’da ise 1500 Sterlini aşmamalıdır,
evin yıllık kirası vergi değerinin üçte ikisini aşmamalı ve
kiracı hakkı kullanmak için başvurduğunda en az üç yıldır bu
konutta ikamet ediyor olmalıdır. Değer tespitinde iki esas
vardır, düşük düzeyli mallarda kiracı yerin değerini öder,
bina için bir şey ödemez, yüksek düzeyli mallarda kiracı yer
ve konutun piyasa değerine karşılık bir bedeli öngörür.
Ödenecek bedel kiracının ev sahibine burayı devralmak
istediğini bildirdiği tarihteki değerdir.
B. Komisyon Önünde
Yargılama
Başvurucular
23.10.1979’da komisyona başvurmuştur. Başvurucuların
iddialarına göre on taşınmazı fiilen veya bedel karşılığı
zorunlu olarak devretmeleri P1-1’in ihlaline yol açmıştır.
Başvurucular ayrıca devir koşullarının on dördüncü maddedeki
ayrımcılık yasağını ihlal ettiğini ve devretmeye karşı bir
başvuru yolunun olmamasının on üçüncü maddeyi ihlal ettiğini
ileri sürmüştür. Bu başvurucular “ek başvurular” olarak
adlandırdıkları başvurularda diğer yetmiş adet işlemi de
şikayet konusu etmiştir. Komisyon 28.01.1983’te başvurunun
kabul edilebilir olduğunu açıklamıştır. Raporunda ihlali
ileri sürülen maddelerin ihlal edilmediği görüşünü
açıklamıştır.
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Hukuka Göre
Protokol 1 Madde
1’in İhlal Edildiği Savı
Başvurucular, 1967
tarihli değişik Kira Reformu Yasasına göre mülklerinin
zorunlu devrinin Sözleşmeye ek Birinci Protokolün birinci
maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmüşlerdir.
Başvuruculara göre bu yasa yürürlüğe girmeden önce
başvurucular ile kiracılar arasında yapılan sözleşmelere
müdahale etmiştir; başvurucuların yaptıkları sözleşmelerden
doğan beklentilerini boşa çıkarmıştır; başvurucuların
iradesinin aksine kendi mülklerini özel kişilerin yararına
satmaya zorlamıştır; başvurucuları piyasa değerinin çok
altında bir bedelle mülklerinden yoksun bırakmıştır; imtiyaz
(franchisement) isteminde bulunan kiracılara bu
mülkleri daha sonra yüksek kârlarla satma olanağı vermiştir;
itiraz edebilecekleri bir düzenek sağlamamıştır ve yoksun
kalınabilecek mülklerle diğerleri arasında keyfi bir ayrım
yapmıştır.
Başvurucular her
bir imtiyaz işleminin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini
savunmuştur. Komisyon ile hükümet ayrı ayrı incelemeye gerek
olmadığını, yakınılan şeyin söz konusu yasa olması nedeniyle
yasanın sözleşmeye uygunluğunun denetlenmesi gerektiğini
ileri sürmüştür. Mahkeme bireysel başvurudan kaynaklanan bir
olayda olayın genel bağlamına bakışını yitirmeden dikkatini
olabildiğince olaya vermesi gerektiğini belirtmektedir[41].
Ancak bu davada başvurucuların yakınmasının esası, itiraz
konusu yasadaki hükümlere ve koşullara yöneltilmelidir,
yakınma yasanın bir makamca uygulanış biçimine ilişkin
değildir. Bu nedenle mahkeme dikkatini yasanın kendisine
yöneltmelidir. Ama bu mahkemenin yasayı soyut olarak
denetleyeceği anlamına gelmez. Yasanın uygulanışının
sonuçları seksen özel işlemde meydana geldiği biçimiyle
dikkate alınır.
Mahkeme Sporrong ve
Lönnroth kararında P1-1’i üç ayrı kural içerecek şekilde
çözümlemiştir. Birinci kural genel olarak mülkiyetten
barışçıl yararlanma ilkesini açıklar; bu birinci paragrafın
ilk cümlesinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten
yoksun bırakılmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı
kılar, bu da aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alır.
Üçüncü kural devletlerin kamu yararına uygun olarak ve bu
amacın gerektirdiği ölçüde yasaların uygulanması yoluyla
mülkiyetin kullanımını denetleme yetkisini tanır, bu ise
ikinci paragrafta yer alır. Mahkeme ilk kuralın uyup
uymadığını belirlemeden önce diğer ikisinin uygulanır olup
olmadığını belirlemelidir[42].
Bununla birlikte bu üç kural birbirinden bağlantısız ayrı
kurallar değildir. İkinci ve üçüncü kural, mülkiyetten
barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin özel halleriyle
ilgili olup birinci kuralda ifade edilen genel ilkenin
ışığında yorumlanmalıdır.
Mahkeme
başvurucuların tartışma konusu yasa ile P1-1’in ikinci
kuralı anlamında mülkiyetlerinden yoksun kaldıklarını kabul
etmektedir.
Başvurucular bir
kimsenin mülkiyetinin diğer bir kimseye sadece o kimsenin
yararı için devredilmesinin hiçbir şekilde “kamu yararı”
olamayacağını ileri sürmektedir. Mahkeme bu görüşe
katılmakla birlikte bazı koşullarda bir kimsenin özel
mülkiyetinin başka bir kimseye zorunlu devrinin kamu
yararının gerçekleştirilmesinde meşru bir araç olabileceğini
belirtmektedir. Bu bağlamda sözleşmeci devletlerin
anayasalarında, yasalarında, içtihatlarında “kamunun
kullanımı amacıyla” gibi ifadelerin yer aldığı metinlerde
bile kamu yararı kavramının özel kişiler arasında mülkiyetin
zorunlu devrini hukuk dışı saydığı ortak bir ilke
belirlenememiştir. Ayrıca kamu yararına deyiminden
devredilen mülkiyetin kamunun kullanımına açılması gerektiği
anlamı da çıkmaz. Sosyal adaleti sağlamak amacıyla
mülkiyetin elden alınması da pek tabii kamu yararına
nitelendirilebilir. Öte yandan sözleşmedeki birçok kavramın
özerk anlama sahip olduğu mahkeme içtihatlarında kabul
edilmiştir. Dahası “utilite publique” (kamu yararı)
sözcükleri sosyal adaleti yaygınlaştırmak için düşünülmüş
politikaların uygulanması bakımından yapılan
kamulaştırmaları kapsar biçimde daha geniş anlama gelmeye
uygundur. O halde kira reformu yasası sırf bu nedenle P1-1’i
ihlal etmemektedir. Müdahalenin haklı olup olmadığını
belirlemek için yasanın başka koşulları yerine getirip
getirmediğine bakılmalıdır.
Komisyonun da
kaydettiği gibi özellikle mülkiyeti kamulaştırma yasalarının
çıkarılması kararı tabii ki fikirlerin geniş biçimde
farklılaştığı demokratik bir toplumda siyasal, ekonomik ve
sosyal sorunların yaygın biçimde tartışılmasını gerektirir. Sosyal
ve ekonomik politikaların uygulanmasında yasama organının
takdir alanının geniş olmasını doğal bulan mahkeme makul bir
temelden açıkça yoksun olmadıkça yasama organının neyin kamu
yararına olduğuna ilişkin vereceği hükme saygı
gösterecektir. Diğer deyişle mahkeme kendi takdirini ulusal
makamların takdirinin yerine koymamakla birlikte itiraz
konusu tasarrufları P1-1’e göre denetlemekte ve bunu
yaparken de ulusal makamların tasarruflarının dayanağı olan
olguları araştırmakla yükümlüdür.
Başvurucular bu
yasayı haklı kılan hiçbir sorunun olmadığını savunmuştur.
Onlara göre uzun süreli kira sistemi özellikle de primli
kiralamalar herhangi bir adaletsizliğe meydan vermemiştir,
ayrıca kira sözleşmesi hükümlerine göre kiracıların
kiralanan yer üzerinde ev yapmış olmaları, evleri onarmaları
veya geliştirmeleri kiracıyı bu yerin manevi sahibi kılmaz.
Mahkeme hükümetçe savunulan haklılığın maddi temelini
araştırmakla yükümlüdür. Ancak bu inceleme yasa koyucunun
sosyal ve ekonomik koşulları değerlendirmesinin devletin
takdir yetkisinde kalıp kalmadığını belirlemekle sınırlıdır.
Komisyon raporunda gözlendiği gibi kiralama sisteminde
adalet veya adaletsizlik, kiracıların ve arsa sahiplerinin
manevi hak sahipliği değer yargısı sorunudur. Başvurucuların
görüşleri temelsiz sayılmaz ama aksine görüşleri haklı
kılmak için yeterli delil vardır. İnşai kiracılıkta ilk
kiracı evi yapar, primli kiracılıkta ise kiracı yapı
bedelini de dikkate alan toplam bedeli başlangıçta ödemiş
olur ve her iki kiralamada da kiracı her türlü onarım
işlerinden sorumlu olur. Bu demektir ki uzun süreli kiracı
ve ardılları, yıllar içinde önemli miktarda bir parayı
oturduğu eve yatırmış olur, arsa sahibi de ilk
kiralayışından sonra bunun ayakta kalabilmesi için hiçbir
katkıda bulunmaz. Buna göre parlamentonun sosyal
adaletsizliğin varlığı konusundaki görüşünün makul olmadığı
söylenemez.
Başvurucular ortada
bir sosyal adaletsizlik bulunduğu kabul edildiği takdirde
yasama organının bunu gidermek için seçtiği araçlar uygunsuz
veya orantısız olup takdir alanının dışına çıkmaktadır.
Başvuruculara göre süre güvencesi yeterli bir karşılıktır.
Mahkemeye göre seçenekli çözümlerin varlığı kira reform
yasasını kendiliğinden haksız kılmaz. Seçenekli çözümler
orantılılığın belirlenmesinde etkenlerden biridir. Yasa
koyucunun sınırlar içinde kalması halinde neden o değil de
bu çözümün seçildiğini sormak mahkemeye düşmez. Tazminat
karşılığında mülkiyetin zorunlu devrini öngören yasa
kendiliğinden orantısız bir yöntem olarak değerlendirilemez.
Başvurucular yüksek
düzeyli evlerle daha düşük düzeyde evler arasında değer
belirlemesinde ayrım yapıldığını ileri sürmüşse de mahkemeye
göre parlamentonun imtiyaz hakkını büyük sıkıntı yarattığını
düşündüğü daha az değerli evlerle sınırlı tutmakla makul
davranmadığı söylenemez.
Başvurucular
tazminat koşullarına da karşı çıkmışlardır. Mahkemeye göre
de tazminat koşullarının itiraz konusu yasanın farklı
yararlar arasındaki adil dengeye saygı gösterip
göstermediğini ve özellikle başvuruculara orantısız bir
külfet yükleyip yüklemediğini değerlendirme bakımından
önemli bir konu olduğu açıktır. Komisyon gibi mahkeme de
mülkün değeriyle makul ölçüde bir miktarı ödemeden mülkün
elden alınması olağan koşullarda orantısız bir müdahale
oluşturur.Ancak ekonomik reform önlemlerinin veya daha
yaygın bir sosyal adaleti gerçekleştirmeye yönelik
önlemlerin hedeflediği kamu yararı amacı tam piyasa
değerinden daha az ödeme yapılmasını gerektirebilir.
Başvuruculara göre 1967 tarihli değer tespiti başvuruculara
imtiyazla devredilen mülklerin piyasa değerini tam olarak
vermemektedir. İkincisi hem 1967 hem de 1974 tarihli değer
tespiti esasına göre mülklerin değer tespitleri kiracıların
mülkleri alma istemlerini bildirdiği tarihte yapılmaktadır,
buna göre mülk sahibinin değer tespit tarihi ile işlemin
yapılmasından sonra ödemenin yapıldığı tarih arasında
gecikmeden doğan kaybı bulunmaktadır. Mahkemeye göre kira
reformu ile izlenen amaç bir yerin mülk sahibine tekrar
intikal etmesi üzerine malvarlığında haksız bir artış
meydana getirmesini önlemektir. Mahkeme tarafından P1–1
bakımından meşru görülen bu amaç ışığında davalı devletin
geniş bir takdir alanına sahip olduğu da dikkate alındığında
ilgili özel yanların yararları arasında ve böylece toplumun
genel yararı ile arsa sahiplerinin mülkiyet hakkı arasında
adil bir dengenin kurulamadığı kanıtlanamamıştır. Diğer
yakınma nedeni bakımından gecikmeden doğan zararların
yetkili yargı merciler önünde tazminini istemek olanaklıdır.
Bu nedenle tazmin usulünün kendiliğinden P1–1 ihlaline yol
açacak bir gecikmeye yol açmadığı sonucuna varmıştır.
Başvurucular
seçenekli olarak uluslararası hukukun genel ilkelerine
yapılan yollama nedeniyle yabancıların mülklerinin
kamulaştırılması halinde kendilerine hemen, etkili ve
yeterli bir tazminat ödenmesine dair ilkenin vatandaşlara da
uygulanacağı anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Ancak
mahkeme protokolün hazırlık çalışmaları üzerinde yapılan
incelemelere göre kamulaştırma olayları konusunda vatandaş
olmayanlara tazminat ödeme yükümlülüğünü getirmesi konusunda
anlaşılması, yabancıları koruma amacının vurgulanması
nedeniyle bu yollamanın vatandaşları kapsamadığına kanaat
getirmiştir.
Başvurucular
hukukun öngördüğü koşullara bağlı olarak deyiminin sadece iç
hukuk değil ortak hukuk ilkelerini anlatır biçimde
yorumlanması halinde yetersiz tazminatla mülkiyetten yoksun
bırakmanın hükmün gereklerine uygun olmayacağını ileri
sürmüştür. Mahkeme
sürekli olarak sözleşmede geçen “hukuk” veya “hukukilik”
terimlerinin sadece iç hukuka gönderme yapmakla kalmadığını
ama aynı zamanda hukukun üstünlüğüne uygunluğu gerektiren
bir hukukun kalitesiyle de ilgili olduğunu belirtmiştir[43].
Ne var ki olayda tazminat koşullarının keyfi olduğu sonucuna
varmak için neden yoktur.
Başvurucular bazı
kiracıların edindiği bu malları yüksek fiyattan satarak
umulmadık kazanç elde ettiklerini, bu nedenle haksız
zenginleştiklerini ileri sürmüştür. Ancak mahkeme bu
hallerde dahi başvurucuların hakkaniyet gereği parlamentonun
verilmesini uygun bulduğu tazminatı alması nedeniyle bir
aykırılık görmemiştir.
Başvurucularca
yakınma konusu yapılan seksen imtiyaz, mahkemenin P1-1’in
ikinci tümcesine uygun bulduğu yasanın çerçevesinde
kalmıştır. Ayrı ayrı incelenmesine de gerek duyulmamıştır;
çünkü başvurucular yakınma nedeni olarak yasanın uygulamada
fark gözetmediğini belirtmiştir. Bu durumda işlemler
bakımından yanlış uygulandığı savı da ileri sürülmemiştir.
Sonuçta bu imtiyazlar başvuruculara kira reform yasasındaki
planın uygulanmasında arsa sahipleri için var olan genel
zararlı sonuçlar ötesinde aşırı bir külfet yüklememiştir.
Buna göre gerekli denge bozulmamıştır. P1-1’in ikinci
kuralında belirtilen koşulların hepsi yerine getirilmiştir.
Başvurucular
seçenekli olarak en son P1-1’in ilk kuralının ihlal
edildiğini ileri sürdüyse de ikinci kural ilk genel kuralı
tamamlayıp sınırlandırdığından mahkemenin farklı bir sonuca
varması olanaksızdır.
1967 tarihli
değişik Kira Reformu Yasasının hükümleri ve koşulları
nedeniyle veya başvurucularla ilgili imtiyaz işlemlerinin
özel koşulları nedeniyle Birinci Protokolün birinci maddesi
ihlal edilmemiştir.
D. Değerlendirme
Bu olayda
başvurucular uzun süreli kiracıların konut üzerindeki manevi
hak sahipliğini korumak için kabul edilen Kira Reformu
Yasasının kiracılara tanıdığı kazanım hakkının
kullanılmasıyla mülklerinden yoksun kaldıklarını ileri
sürmüştür. Ancak olayın koşulları incelendiğinde uzun süre
yapılan kira sözleşmesi ile kiracıların evin her tür
bakımını yaptığı, hatta bazı tip sözleşmelere göre arsa
üzerinde kendilerinin ev yaptırıp her tür giderine
katlandığı ve sözleşme sona erdiğinde hiçbir hakka sahip
olmadan arsa ve evin yeniden arsa sahibine geçmesi
hakkaniyete uygun değildir. İngiliz Parlamentosunun
belirlediği gibi ev üzerinde kiracıların hak sahipliği söz
konusudur. Bütün bu değerlendirmelerin ötesinde mahkeme
sosyal adaleti yaygınlaştırmak için devletlerin takdir
yetkisine sahip bulunduğunu, bu yetkinin geniş olduğunu ve
ancak dengesiz bir durum olduğunda ihlalin varlığını kabul
eder. Halbuki olaydan başvuruculara tazminat ödeneceği veya
ödendiği anlaşılmaktadır. Başvurucuların yakınması da
tazminatın az ödendiği, ödenmediği gibi yasanın uygulanma
koşullarına ilişkin değildir. Bu durumda kamu yararı
amacıyla kiracılara tazminat karşılığında zorunlu devri
öngören yasanın kendisi mülkiyet hakkını ihlal etmemektedir.
Bizim sistemimizde olmadığı için ters gelse de İngiliz
hukukunda her tür hakkı uzun yıllar boyunca kiracıya verip
bakımına hiç karışmayıp adeta zilyetliğinin son bulduğu bir
kira sisteminde kiracılara mülkün geçiş olanağının tanınması
sosyal adaleti gerçekleştirme amacı yönünden hakkaniyete
aykırı değildir. Bu nedenle mahkemenin ihlalin olmadığına
yönelik kararına katılmak gerekir.
IX. İtalya’ya Karşı
Açılan Raimondo Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Yapı yüklenicisi
olan Bay Giuseppe Raimondo, ölüm tarihi 11.7.1992’ye kadar
Davoli’de (Catanzaro’da) yaşamıştır. Soverato bölgesinde
(kasabada) yönetilen mafya tipi bir örgüte üye olma zannıyla
kendisine karşı ceza takibi yapılmıştır. Aynı zamanda
kendisiyle ilgili çeşitli önlemler alınmıştır. Raimondo
aleyhine açılan ceza soruşturması 24.07.1985’te sona
ermiştir ve açılan ceza davasından 30.01.1986’da yetersiz
kanıt nedeniyle beraat etmiştir. Ancak soruşturma süresince
Raimondo aleyhine alınan önlemler nedeniyle Raimondo P1-1’in
ihlal edildiğinden yakınmıştır. Savcının istemi üzerine
Bölge Mahkemesi 13.05.1985’te on parsel arsa ve altı binadan
oluşan on altı parça taşınmazın ve altı aracın haczine karar
vermiştir, bunlar resmi sicile kaydedilmiştir. Ancak 16
Ekim’de üçüncü kişilere ait olduğu anlaşılan bazı mallar
üzerindeki haczi kaldırmıştır, başvurucu ve eşinin sahip
olduğu diğer bazılarının ise hukuka uygun edinildiği
kanıtlanamadığı için müsaderesine karar vermiştir. Aynı
kararla Raimondo özel polis denetimine sokulmuştur.
Başvurucunun temyizi üzerine Catanzaro İstinaf Mahkemesi
04.07.1986’da verdiği 2.12.1986’da resmileşen kararıyla özel
denetim önlemini iptal etmiştir; ayrıca teminat ile haciz ve
müsadere edilen malların geri verilmesine karar vermiştir.
Bay Raimondo’ya ait kişi ve malvarlığına ilişkin itiraz
konusu önlemler onu medeni ve ekonomik ölüme sürüklediği
görülen gelişigüzel bir yol olduğu için bu kararı vermiştir.
Başvurucu karardan 20 Aralık’ta bilgilendirilmiştir, karar
31.12.1986’da kesinleşmiştir. Taşınmaz üzerindeki müsadere 2
Şubat’ta, iki araba ve bir kamyonet üzerindeki müsadere 10
Şubat’ta, kamyon üzerindeki müsadere 10 Temmuz’da geri
alınarak ilgili sicillere kaydedilmiştir. Teminat
başvurucuya 24.4.1987’de geri verilmiştir. Ancak bir başka
taşınmaz üzerindeki müsadere 9.8.1991’ye dek sürmüştür.
27.12.1956 Tarihli
1423 Sayılı Yasa (1956 Yasası) “güvenlik ve kamu sağlığı
için bir tehlike oluşturan kişiler için çeşitli önlemler
öngörür. İlgili hükümler 6.11.1980 tarihli Guzzardi-İtalya
kararında[44] şöyle
özetlenir: “46. Yasanın birinci bölümüne göre yasa
davranışları ve yaşam biçimleri nedeniyle suç hasılatı veya
suç ortaklığının ödülüyle yaşadıkları düşünülen kişilere
veya dış görünümü suç eğilimli olduklarına inanmak için
yeterli neden bulunan kişilere uygulanır. Komiser böyle
kişilere bir uyarı gönderebilir. 47. …48. … [Böyle bir
kişi], üçüncü bölüme göre, özel polis denetimi altına
konulabilir, gerekli ise bir veya daha çok semt veya
eyalette oturma yasağı yanında özel olarak tehlikeli bir
kişi olduğunda belirlenen bir semtte zorunlu oturma emri
birlikte uygulanabilir. Sadece eyaletin baş kasabasındaki
Bölge Mahkemesi bu önlemlere karar verme yetkisine sahiptir;
[questor’un] kamu görevlisinin yetkisine dayanarak
gerekçelendirilebilir bir uygulamaya dayanarak yapabilir.
Bölge Mahkemesi otuz gün içinde gerekçeli kararını
vermelidir. Öncelikle kamu savcısını ve bir avukat
yardımıyla savunmasına ve yazılı olarak savunmalarını
sunmasına yetki verilen ilgili kişiyi dinlemelidir.”
B. Komisyon Önünde
Yargılama
Bay Raimondo
23.4.1987’de komisyona başvurdu. Mülkünden alıkonulma ve
müsadere ile mülkiyet hakkına P1-1’e aykırı olarak el
atıldığından ve ayrıca sözleşmenin beşinci, altıncı
maddelerinin ve P4–1 ile P4-2’nin ihlal edildiğinden
yakındı.
6.12.1991’de
komisyon başvurucunun mülkiyetinden barışçıl yararlanma
hakkına, seyahat özgürlüğüne, makul süre içinde önlemlerin
uygulanmasına ilişkin karar verilmesini isteme hakkına
dayanan yakınmalarını kabul edilebilir bulurken diğerlerini
kabul edilemez buldu. 21.10.1992 tarihli raporunda görüşünü
şöyle açıkladı:
31.12.1986’ya kadar
malına el konulması, müsaderesi, o tarihe değin el konulan
ve müsadere edilen malların yönetiminin neden olduğu zarar
yönlerinden P1-1’in ihlal edilmediği,
Dokuz parça taşınmaz
ve bir kamyonun müsaderesinin 31.12.1986’dan sonra sürmesi
yönünden P1-1’in ihlal edildiği,
20 Aralık 1986’ya
dek seyahat özgürlüğünden yoksun bırakıldığı için P4-2’nin
ihlal edildiği,
El koyma ve
müsadereye ilişkin eylemlerin uzunluğu nedeniyle Sözleşmenin
altıncı maddesinin birinci paragrafının ihlal edildiği kabul
edilmiştir.
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Hükümet mahkemeden
sözleşmenin veya bir, dört numaralı protokollerin ihlali
olmadığına hükmetmesini istedi.
Protokol 1 Madde
1’in İhlal Edildiği Savı
Bay Raimondo on
altı parça taşınmazı ile altı aracına 13.5.1985’te el
konulmasından ve bu malların çoğunun 16.10.1985’te müsadere
edilmesinden yakındı. Bu yakınmasında P1-1’e dayandı. Sözü
edilen önlemlerin ikinci paragraf anlamında “mülkiyetin
kullanımı”nın denetimi olup olmadığını veya birinci
paragrafa göre mülkiyetten yoksunluk oluşturup
oluşturmadığını belirlemek için mahkeme öncelikle Catanzaro
İstinaf Mahkemesi kararının kesinleştiği 31.12.1986’ya
kadarki uygulamalarını incelemelidir.
Hükümet
başvurucunun mülkünden barışçıl yararlanma hakkına müdahale
olduğuna itiraz etmiyor. Ancak el koyma ve müsaderenin
P1-1’e göre izin verilen istisnalara dayanarak haklı
görülebileceğini iddia ediyor.
Komisyon gibi
mahkeme de el koymanın 1965 Yasasının ikinci bölümünde
düzenlenmediğini ve başvurucunun mülkünden yoksun bırakma
niyetinde olmayıp kullanmasını önlediğini görüyor. Bu
nedenle P1-1’in ikinci paragrafı burada ilgili olan
paragraftır. Ayrıca başvurucu Bölge Mahkemesince
13.5.1985’te el konulan mallarının hukuka aykırı
eylemlerinin hasılatı veya yeniden yatırımı olduğunu
gösterecek yeterli bir kanıt olduğuna karar vermesinin
haksız olduğunu ileri sürdü. Yakındığı şey işlemlerin bu
aşamasında böyle sert bir önlemin alınmasıydı. Ama 1965
Yasasının ikinci bölümüne göre el koymanın topluma zarar
veren hukuka aykırı eylemlerin hasılatı görünen malın daha
sonra gerekirse müsadere edilebilmesini sağlamayı amaçlayan
ihtiyati tedbirler olduğu açıktır. Bu nedenle genel yararla
haklı görülebilir ve mafya gibi bir örgütün oldukça
tehlikeli ekonomik gücü nedeniyle işlemlerin bu aşamasında
bu önlemlerin alınmasının amaçlar bakımından orantısız
olduğu söylenemez. Buna göre bu noktada P1–1 ihlali yoktur.
Mülkiyetten
yoksunluk oluşturmasına karşın malın müsaderesi P1-1’in
birinci paragrafının ikinci tümcesinin kapsamına mutlaka
girmez[45].
İtalyan içtihadına göre böyle bir durumdaki müsadere geri
alınamaz bir karar olana kadar devletin mülkiyetine geçen
bir etkiye sahip olamaz. Burada böyle bir karar da
olmadığına göre söz konusu müsadere de P1-1’in ikinci
paragrafıyla ilgilidir.
Hükümet ve komisyon
gibi mahkeme de müsaderenin başvurucunun veya topluma
zararlı işlerin yararıyla sahip oldukları düşünülen suç
örgütünün malı kullanmamasını sağlamak için yani genel yarar
için getirildiğini düşünmektedir. Mahkeme mafyayla savaşım
içindeki İtalyan devletinin karşılaştığı güçlüklerin çok iyi
farkındadır. Yasa dışı eylemlerinin sonucu olarak özellikle
uyuşturucu satımı ve uluslararası bağlantıları konusunda bu
“örgüt” taşınmaz piyasasında dönüştürülmek üzere çok geniş
iş hacmine sahiptir. Böyle kuşkulu sermaye hareketlerini
engellemek için tasarlanan müsadere bu tehlikeye karşı
savaşta etkili ve gerekli bir silahtır. Bu nedenle amaçlanan
şey karşısında orantılı görünüyor, çünkü buna ek olarak el
koymaya ilişkin bir önlem öngörmüyor.
Sonuç olarak
müsaderenin önleyici amacı herhangi bir itiraza yer vermeden
derhal uygulanmasını haklı kılıyor. Bu nedenle sorumlu
devlet P1-1’in ikinci paragrafına göre takdir yetkisini
aşmamıştır.
Bay Raimondo ayrıca
belediye zabıtasının düzgün gözetim yapamaması nedeniyle
tedbire tâbi malın büyük bir barbarlığın hedefi haline
geldiğini ileri sürdü. Hükümet bunu inkâr etti. Komisyon
gibi mahkeme de herhangi el koyma veya müsaderenin
kaçınılmaz biçimde zarar getireceğini belirtmiştir. Komisyon
başvurucunun savlarının olayda uğranan gerçek zararın bu
kaçınılmaz zararı aşıp aşmadığı konusunda yeterli veri
sağlamadığını görmüştür. Komisyonun yaklaşımını mahkeme de
kabul etti ve P1-1’in bu bakımdan da ihlal edilmediğine
karar verdi.
Başvurucuya göre
yetkililer Catanzaro İstinaf Mahkemesinin 4.7.1986 tarihli
kararını uygulamada geciktiler. Mahkeme söz konusu malların
başvurucuya 2.2.1987’de, İstinaf Mahkemesinin kararının
kayda geçmesinden iki ay sonra geri verildiğine dikkat
çekiyor. Ancak yine de ilgili sicillerde kalan kayıtların
P1–1 ile korunan hakka müdahale oluşturup oluşturmadığını
değerlendirmelidir.
13.5.1985’te el
konulan taşınmaza ve 16.10.1985’te müsadere edilen araçların
üçüne ilişkin herhangi müdahale gerçekleşmedi çünkü gerekli
kayıtlar hızla 2 ve 10 Şubat 1987’de yapıldı. Diğer yandan
16.10.1985’te müsadere edilen kamyon ve dokuz parça taşınmaz
bakımından kamyona ilişkin kayıt 10.07.1987’ye dek,
taşınmazlara ilişkin kayıt 9.8.1991’e dek yapılmadığından
müdahalenin olduğu anlaşılmıştır. Catanzaro İstinaf
Mahkemesi tüm malların sahiplerine kütüklerden kayıtlar
silindikten sonra geri verilmesine karar verdiği halde
mahkeme neden birinde yedi ay (2.12.1986–10.7.1987),
diğerinde dört yıl sekiz aydan fazla (2.12.1986–9.8.1991)
beklenildiğini anlayamamıştır. Ayrıca bu tür bir el atma ne
“yasada öngörülüyor” ne de P1-1’in ikinci paragrafı
anlamında genel yararla haklı görülebiliyor. Buna uygun
olarak P1-1’in ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
D. Değerlendirme
Olayda suç örgütü
üyesi olmakla suçlanan başvurucunun malları suçtan elde
edilmiş gelirle edinildiği gerekçesiyle önce el konulmuş,
sonra müsadere edilmiştir. Beraat kararı verildikten sonra
yine bir mahkeme kararıyla müsadere geri çekilmiştir.
Mahkeme yaptığı değerlendirmede el koyma ve müsaderenin
mülkiyetten yoksun bırakmadığı sonucuna vararak P1-1’in
birinci paragrafının ikinci tümcesinin değil ikinci
paragrafının olayla ilgili olduğu kanısına ulaşmıştır. El
koyma yönünden yoksunluk yerine denetim olduğu, önlemin
geçici nitelik taşıdığı açıktır. Ancak müsadere mülkiyetten
yoksun bırakma sonucuna yönelen bir karardır, bu nedenle
P1-1’in ilk paragrafının ikinci cümlesinin uygulanması
düşünülebilirdi. Ama müsadere gereği mülkiyetin devlete
geçmesi için bu konuda kesinlemiş bir karara gerek vardır.
Oysaki olayda başvurucunun itirazı üzerine kararın bozulduğu
görülmektedir, bu nedenle başvurucu yasal olarak
mülkiyetinden yoksun kalmamıştır. Bu değerlendirmesinin
ardından yaptığı yargılamada ikinci paragraf yönünden
kullanımın denetimi biçiminde ortaya çıkan el atmanın
haklılığına karar vermiştir. Gerekçesinde mafyayla savaşım
gibi önemli derecede kamu yararı için hükümetin belli süre
mülkiyetin kullanımını müsadere ile denetlemesi dengeyi
bozmadığını belirtmiştir. Üstelik bu durum yasaya
dayanmaktadır. Bu sonuçtan sadece kamyon ve dokuz aracın
müsaderesi bakımından ayrılmıştır, çünkü beş yıl boyunca
müsadere kaydının geri alınmamasının dengeyi bozduğuna
kanaat getirmiştir. Kararı değerlendirdiğimizde el koyma
yönünden vardığı sonuca katılıyoruz. Müsadere konusunda ise
yasal olarak mülkiyetinden yoksun kalmadığı anlaşılmaktadır
ancak mahkemenin Sporrong kararından beri yerleşen
içtihadına göre mülkiyetten yoksunluğun varlığı
belirlenirken sadece resmi bir kamulaştırma olup olmadığına
bakılmaz, ayrıca görünenlerin ardındaki gerçeklere bakarak
başvurucunun mülkiyet hakkının fiilen ne durumda olduğu
incelenecektir. Olayda mahkeme fiilen yoksun kalıp kalmadığı
konusunda bir değerlendirmede bulunmamış, doğrudan P1-1’in
ikinci paragrafının uygulanacağına karar vermiştir. Eğer
yapılan incelemede mülkiyetinden gerçekten yoksun kaldığı
anlaşılsaydı bu yoksunluğun haklı görülebilir olup olmadığı
incelenebilecekti. Ama bu aşamada yapılan inceleme
görüşümüze göre eksik kalmıştır. Bu nedenle karara kısmen
katılıyoruz.
X. Türkiye’ye Karşı
Açılan Moğul Davası*
A. Davanın Esasının
Özeti
Başvurucular 1945
ve 1949’da doğmuş ve sırasıyla Seferihisar, İzmir’de
yaşamaktadır. Başvurucuların babası Ali Moğul
Seferihisar’daki iki evini 1972 ve 1973’te bir noter
senediyle oğullarına satmıştır. Oturdukları evlerin üzerinde
bulunduğu arsanın mülkiyetini başvuruculara devretmiştir;
ama bu arsa o sırada tapu kütüğüne kayıtlı değildir.
Başvurucular arsanın Seferihisar Belediyesince ikiye
bölünmesini istemişlerdir. Daha sonra belediye istemlerini
25.4.1979’da kabul etti. 12.10.1981’de bölgede yapılan
kadastro ölçümünün ardından başvurucular adına
Seferihisar’da üç ve dört numaralı parseller kaydedilmiştir.
1990 Kıyı Kanunu
gereği 1999’da Milli Emlak Genel Müdürlüğünün yaptığı
ölçümde başvurucuların arsaları ve evleri kıyı çizgisinin
içinde kalmıştır. 18.5.2000’de hazine arsalarının kıyı
çizgisi içine düştükleri gerekçesiyle mülkiyet hakkının
iptali için Seferihisar İlk Derece Mahkemesinde başvurucular
aleyhine dava açmıştır. 1990 Kıyı Kanununa göre söz konusu
arsanın bir bireye ait olamayacağını, sadece kamu yararı
için kullanılabileceğini ileri sürmüştür. 29.6.2001’de
mahkemece atanan bilirkişi kurulu (jeomorfolog, harita
mühendisi, tarım mühendisi) başvurucuların arsasını
incelemiş ve kıyı çizgisinin içine düştüğü sonucuna
varmıştır. Bilirkişi raporuna dayanarak 19.7.2001’de ilk
derece mahkemesi hazinenin istemini kabul etmiştir ve tapu
kütüğünde kayıtlı olan mülkiyet hakkını iptal etmiştir.
Başvurucuların temyiz ve karar düzeltme istemleri Yargıtay
tarafından sırasıyla 20 Şubat, 22 Mayıs, 5 Haziran 2002’de
reddedilmiştir.
Belli olmayan
tarihlerde hazine başvuruculara karşı müdahalenin meni ve
bitişik evlerin yıkılması için dava açmıştır. 15.6.2004’te
Seferihisar İlk Derece Mahkemesi ilk başvuruyla ilgili bu
istemi kabul etmiştir. Bu karar henüz kesinleşmedi. İkinci
başvurucuya karşı açılan dava aynı mahkemede hâlen
derdesttir.
İlgili iç hukuk
mahkemenin N.A. ve Diğerleri-Türkiye(11.10.2005), Doğrusöz
ve Aslan-Türkiye (30.5.2006) gibi benzeri davalardaki
kararlarında açıklanmıştır.
B. Komisyon Önünde
Yargılama
İki başvurunun
benzerliği nedeniyle mahkeme bunları birleştirmeyi uygun
bulur. Başvurucular yetkililerin kendilerini P1-1’e aykırı
olarak tazminat ödemeksizin arsalarından yoksun
bıraktığından yakınmıştır. Hükümet ilk olarak sözleşmenin
35/1’de öngörüldüğü gibi iç hukuk yollarını başvurucunun
tüketmediğini ileri sürdü. Bu bağlamda başvurucuya karşı
açılan men davasının sonuçlanmadığını belirterek sürdürdü.
Hatta başvurucuların iç hukukta olanaklı yönetsel ve medeni
hukuk yollarına düzgünce başvuramadıklarını ileri sürdü.
Başvurucular mülkiyet haklarına ilişkin iç hukukta etkili
bir yol olmadığını savundu. Komisyon hükümetçe işaret edilen
medeni ve yönetsel yolların başvurucuya hukuka aykırı olarak
iptal edilen kayıt nedeniyle sadece tazminat
sağlayabileceğini gördü. Komisyon bu nedenle hükümetin ilk
itirazını reddetti ve başvurunun kabul edilebilirliğini
açıkladı.
************************
C. Mahkeme Önünde
Yargılama
Hükümet Anayasaya
göre kıyı çizgilerinin gerisinin devlete ait olduğunu ve
hiçbir zaman özel mülkiyete dönüşemeyeceği savını sürdürdü.
Başvurucuların mülkiyetlerinin iptali yoluyla Seferihisar
İlk Derece Mahkemesinin hukuka aykırı olan bir durumu
doğruya çevirdiğini ileri sürdü. Dahası zaten devlete ait
olan malları kamulaştırmak olanaklı olmadığından
başvuruculara mülkiyet haklarının iptali nedeniyle tazminat
ödenemeyeceğini iddia ettiler. Ancak başvurucuların “tam
yargı davası” açma veya Borçlar Yasasına göre zararın
tazminini isteme hakları vardı ama haklarını kullanmadılar.
Başvurucular
1981’deki kadastro ölçümü süresince arsa parsellerinin tapu
kütüğünde kendi adlarına kayıtlı olduğunu ileri sürdü. Bu
tarih kıyı bölgelerinin devletin tasarrufunda olduğunu
öngören Anayasanın kabul edilmesinden ve kıyı çizgisiyle
ilgili yeni 3621 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan
1990’dan öncedir. Ayrıca mallar üzerinde yetkililerce saygı
duyulması gereken
bir yararları olduğunu
belirttiler. Ama başvurucular herhangi bir tazminat
ödenmeden mülkiyet hakkından yoksun bırakıldıklarını
belirtti.
Mahkeme daha önce
defalarca benzer davalara baktı ve mülkiyet haklarının
iptali, evlerinin yıkılması, iyi niyetle kazanımları
olduğuna, ama devletin mülkiyetine tazminat
ödenmeksizin geri
döndüğü durumda P1-1’in ihlal edildiğine karar verdi[46].
Mahkeme bu davada da bu sonuçtan ayrılmak için bir neden
görmemişti. Buna uygun olarak P1-1’e aykırılık olduğuna
karar verdi.
Mahkeme kararında
yollama yapılan Doğrusöz ve Aslan Davasının ilgili
paragraflarında şöyle bir değerlendirme yapılmıştır: “26.
P1–1 anlamında mülkiyetten yoksunluk olup olmadığını
belirlerken sadece resmi bir el koyma veya kamulaştırma olup
olmadığına bakmak yeterli değildir, ayrıca görünenlerin
ardına bakmak ve yakınılan durumun gerçekliklerini
araştırmak gerekir. Sözleşme “uygulanabilir ve etkili” olan
hakları korumayı amaçladığından durumun fiili bir
kamulaştırma sayılıp sayılmayacağı belirlenmelidir[47].
27. Bu bağlamda mahkeme yineliyor: Bir kişiyi mülkiyetinden
yoksun bırakan bir önlemin sadece kamu yararı gibi meşru bir
amaca dayanması yeterli değildir, aynı zamanda
gerçekleştirilmesi amaçlanan şeyle izlenen yollar arasında
haklı görülebilir bir orantılılık bulunmalıdır[48].
Gerekli denge eğer ilgili kişi “bireysel ve aşırı bir yük”
taşıyorsa yoktur. 28. Sözleşmeci devletlerin hukuk
sistemlerine göre mülkiyetin kamu yararı için tazminat
ödemeksizin alıkonulmasının buradaki amaçlarla ilgisiz
istisnai koşullarda ancak haklı görülebileceğini yineler
mahkeme. P1–1 ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı
koruması herhangi eşdeğer ilkenin yokluğu halinde aldatıcı
ve etkisiz hale gelir[49].
29. Bu davada mahkeme başvurucuların 1965’te Samandağ
Belediyesinden uyuşmazlık konusu arsayı satın aldığını ve
2001’e dek kesintisiz olarak adlarına kayıtlı olduğunu
görmüştür. Satın alma sırasında ne kayıtlar arasında
bireyleri mülkiyetten böyle men eden bir uyarı vardı ne de
arsanın kıyı çizgisi içinde yer aldığı iddiası vardı.
Mülkiyet hakkı Yargıtay tarafından 30.4.2001’de onanan
Samandağ Hukuk Mahkemesinin 19.12.1999 tarihli kararıyla
hazineye devredildi. Bu nedenle iç mahkeme kararı P1-1’in
ikinci tümcesi anlamında başvurucuları açıkça mülkiyetten
yoksun bırakan etkiye sahiptir[50].
30. Mahkeme Samandağ Hukuk Mahkemesinin Hazine adına arsanın
kaydedilmesi kararının hukuka dayandığına dikkat çeker.
Çünkü karar Kıyı Kanununun hükümlerine, Anayasanın kırk
üçüncü maddesine, Tapu Kanunun otuz üçüncü maddesine,
Kadastro Kanununun on altıncı maddesine dayanıyor Anayasa
Mahkemesi’nin içtihatlarına uygun olarak. Ayrıca yanların
mülkiyetten yoksunluğun kamu yararına olduğu konusunda
uyuşmazlık içinde olmadığına dikkat çekiyor. Bu olgu iç
mahkeme kararlarında da belirtiliyor. Ama başvurucular
mülkiyetlerinin hazineye devredilmesi karşılığında hiç
tazminat almadılar ve hükümet bu siyasayı haklı kılabilecek
ikna edici unsurlar ortaya koymadı. 31. Mahkeme, mallarının
devri karşılığında yeterli tazminatın yokluğunda söz konusu
müdahalenin yasaca öngörülmesine karşın toplumun genel
yararlarının gerekleri ile bireyin temel haklarının
korunmasının gerekleri arasında adil bir denge kuramadığı
sonucuna varır[51].
32. Sonuç olarak P1-1’in ihlali olduğuna karar vermiştir.”
D. Değerlendirme
Başvurucular daha
önce tapu kütüğüne kayıtlı olmayan bir arsayı babalarından
noter senedi ile devralmış ve arsanın zilyedi olarak
kadastro işlemleri sırasında iç hukuka uygun olarak adlarına
tespit edilip tapu kütüğüne mülkiyet hakları kaydedilmiştir.
Daha sonra çıkarılan bir yasa gereği mahkeme başvurucuların
mülkiyet hakkını hiçbir tazminat ödemeksizin iptal etmiştir.
Gerekçe olarak başvurucunun arsasının yasada belirlenen kıyı
çizgisinin içine düştüğü ve kıyı çizgisinin gerisinde kalan
taşınmazların hiçbir şekilde özel mülkiyete dönüşmeyeceği
gösterilmiştir. Bu olgulardan çıkarılan sonuç bir
kamulaştırma yapılmaksızın mülkiyet hakkına el atılmış
olduğudur. Yasa kamu yararı gereği kıyı çizgisinin özel
mülkiyete dönüşmeyeceğini belirleyebilir ama bu hükmün yasa
yürürlüğe girmeden önce özel mülkiyet altındaki taşınmazlar
için uygulanması bir kamulaştırmasız el atma örneğidir.
Çünkü P1-1’in ikinci tümcesine göre mülkiyetten yoksun
kılmanın haklı görülebilmesi yasada öngörülmesine, kamu
yararının varlığına ve protokolde açık olmasa da mahkeme
içtihadıyla geliştirilen diğer ölçüte göre bireysel yararla
kamu yararı arasında adil bir denge kurmasına bağlıdır.
Oysaki olayda kamu yararı düşüncesiyle hareket edilirken
hiçbir tazminat ödenmemesi dengeyi bozmuştur. Tazminat
ödenmemesine ilişkin haklı bir gerekçe de gösterilememiştir.
Mülkiyetten yoksun bırakan bir el atmanın kamulaştırma
işlemiyle gerçekleştirilmesi gerekirken böyle yapılmamış, el
atmanın haklılığı kanıtlanamamıştır. Bu nedenle mülkiyet
hakkının ihlal edildiğine yönelik mahkeme kararının
gerekçesine katılıyoruz.
SONUÇ
Yukarıda incelenen
yedi kararın hepsinde öne çıkan iddialar fiili kamulaştırma,
bir başka deyişle kamulaştırmasız el atmanın varlığı
nedeniyle mülkiyet hakkının ihlaline ilişkindir. Mahkemenin
verdiği kararların gerekçelerinde de bir kararlılık ve bir
bakış açısı bulunmaktadır. Bu bakış açısı bu tür iddialar
ortaya atıldığında öncelikle mülkiyet hakkının varlığını
belirlemek, daha sonra hakka yönelen bir el atmanın olup
olmadığını belirlemek, el atma varsa bunun ikinci ve üçüncü
kurala göre haklı olup olmadığını belirlemek, haklı değilse
mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına saygı duyma
ilkesinin çiğnendiğine hükmetmektir. Bu belirlemeleri
yaparken mahkeme kavramları özerk kavramlar olarak
yorumlamaktadır, müdahalelerin haklılığı konusunda aranan
kamu yararı ölçütünde devletlere geniş bir takdir yetkisi
tanımakla birlikte temelindeki olguları araştırmakta,
temelden yoksun kamu yararı iddialarını dikkate
almamaktadır. Hakka yönelen el atmaların varlığını
belirlerken mahkeme resmi bir kamulaştırma olmasa da
görünenlerin ardındaki gerçeklere bakmaktadır. Bunun sonucu
ise fiili kamulaştırmaların varlığı halinde de P1-1’e göre
mülkiyet hakkına saygı duyulmadığı sonucuna
varılabilmesidir. Ayrıca sözleşmede açıkça yer almasa da el
atmanın ölçülü, orantılı olmasının gerektiğini belirterek
bireysel yararla toplumsal yarar arasında denge kurulup
kurulmadığını araştırmaktadır. Bu dengenin sağlanmasında el
atılan malın değerine göre belirlenmiş bir tazminat ödenmesi
önem taşımaktadır ama bazı durumlarda daha az miktarda
tazminat ödenmesini çeşitli nedenlerle orantısız
bulmamaktadır. Bu durumda orantı sorunu her olayın somut
koşullarına göre çözülecektir.
KAYNAKÇA
Akad, Mehmet,
“Mülkiyet Hakkı Üzerine Bir Anayasa Mahkemesi Kararı”, Maltepe
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2, 2007, s. 11–20.
Carss-Frisk, Monica, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No.lu Protokolünün 1.
Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan
Hakları El Kitapları No. 4, 1. B., Strasbourg, Avrupa
Konseyi İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, 2001.
Çelikyay, Hakan S.,
“Adlî Yargıda Anayasa Duyarlılığı (Yargıtay Hukuk Genel
Kurulunun 2005/12–466 E., 2005/458 K. Sayı ve 13.07.2005
Tarihli Kararı Üzerine Bir Değerlendirme)”,Maltepe
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 2, 2007, s. 99–117.
Çoban, Ali Rıza, Protection
of Property Rights within The European Convention on Human
Rights, Ashgate, Hants, England, 2004.
Dijk, P. ve Hoof,
G. J. H., TheoryandPractice of theEuropeanConvention on HumanRights, 2.
B., Boston, 2006.
Dinç, Güney, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye
Barolar Birliği Yayınları: 124, 1. B., Ankara, Türkiye
Barolar Birliği, 2007.
Doğru, Osman,Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Cilt:1–2, İstanbul,
Legal Yayınları, 2004.
Dutertre, Gilles, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa
Konseyi, 2005.
Gearty, C. A., der., European
Civil Liberties and the European Convention on Human Rights
A Comparative Study,International Studies in Human Rights
Volume 48, Hague-London-Boston, 1997.
Gölcüklü, Feyyaz ve
Gözübüyük, Şeref, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması (AİHM İnceleme ve
Yargılama Yöntemi), 4. B., Ankara, 2003.
Gündüz, Aslan, Milletlerarası
Hukuk Temel Belgeler Örnek Kararlar, 5. B., İstanbul, Beta
Basım, 2003.
Hançer, Türkan,
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Mülkiyet
Hakkı ve Türkiye”,Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası
İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2005.
İnsan Hakları ve
Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme ve 1, 4, 6,
7, 12 ve 13 No.lu Protokoller (Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi), http://www.echr.coe.int/NR/rdonlyres/3BAA147F-29C9-48CE-AF64-FB85A86B2433/0/TUR_Conven.pdf Erişim
Tarihi: 16.06.2010.
Sarı, H. Gürbüz, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1. Protokole Göre Malvarlığı
Haklarının Korunması, 1. B., İstanbul, Beta Basım, 2006.
The European Court
of Human Rights HUDOC Portal, http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/ Erişim
Tarihi: 16.06.2010.
Yılbaşı, Hannan, AİHS
Kapsamında Mülkiyet Hakkı Semineri Hazırlığı, Adalet
Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı.
* Atılım Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı
[1] Metin Günday, İdare
Hukuku, İmaj
Yayınevi, 9. Baskı, Ankara, 2004, s. 221–222.
[2] P. Dijk ve G. J.
H. Hoof, TheoryandPractice of theEuropeanConvention on HumanRights, 2.B.,
Boston, 2006, s. 454.
[3] Güney Dinç, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye
Barolar Birliği Yayınları: 124, 1.B., Ankara, 2007, s. 4–5.
[4] Mehmet Akad,
“Mülkiyet Hakkı Üzerine Bir Anayasa Mahkemesi
Kararı”,Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,2007,
S.2, s. 17.
[5] James-Birleşik
Krallık davası, Seri A-98, 21.02.1986, § 46. Monica Carss-Frisk, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No.lu Protokolünün 1.
Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, İnsan
Hakları El Kitapları No. 4, 1.B., Strasbourg, Avrupa Konseyi
İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, 2001, s. 5.
[6] Aslan Gündüz, Milletlerarası
Hukuk Temel Belgeler Örnek Kararlar, 5. B., İstanbul, Beta
Yayınları, 2003, s. 192–193.
[7] Osman Doğru, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatları Cilt:1–2, C. II,
İstanbul, Legal Yayınları, 2004, s. 7.
[8] İnsan Hakları ve
Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme ve 1, 4, 6,
7, 12 ve 13 No.lu Protokoller (Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi), http://www.echr.coe.int/NR/rdonlyres/3BAA147F-29C9-48CE-AF64-FB85A86B2433/0/TUR_Conven.pdf,
Erişim Tarihi: 16.06.2010.
[9] Carss-Frisk, s. 6.
[10] Sporrong ve
Lönnroth-İsveç Kararı, 23.09.1982, Seri A–52, § 61.
[11] H. Gürbüz Sarı, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1. Protokole Göre Malvarlığı
Haklarının Korunması, 1.B.,İstanbul,
Beta Basım, 2006, s. 47.
[12] Carss-Frisk, s.
24.
[13] Ali Rıza Çoban, Protection
of Property Rights within The European Convention on Human
Rights, Ashgate, Hants, England, 2004, s. 186–187.
[14] Dijk ve Hoof, s.
455.
[15] Sarı, s. 9–22;
Carss-Frisk, s. 6.
[16] Yukarıda sayılan
örnekler sırasıyla Sporrong ve Lönnroth-İsveç 1982, Van Der
Muselle-Belçika 1983, Van Marle-Hollanda 1986, James ve
Diğerleri-İngiltere 1986, Weissman-Romanya 2006. Dinç, s.
27–28.
[17] Söz konusu
değerlendirme Danılyuk-Ukrayna, 19.05.2005 kararında
yapılmıştır. Dinç, s. 25.
[18] Hannan Yılbaşı, AİHS
Kapsamında Mülkiyet Hakkı Semineri Hazırlığı, Adalet
Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı, s. 70.
[19] Sarı, s. 16.
[20] Ibid.,
s. 113.
[21] Carss-Frisk, s.
24–25.
[22] Feyyaz Gölcüklü
ve Şeref Gözübüyük, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması (AİHM
İnceleme ve Yargılama Yöntemi), 4.B., Ankara, 2003, s. 423.
[23] Ibid.,
s. 423.
[24] Dinç, s.52–53.
[25] Hentrich-Fransa
Kararı, Seri A no. 296-A, 22.09.1994, s.19, § 42.
[26] Gilles Dutertre, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa
Konseyi, 2005, s. 446.
[27] Türkan Hançer,
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Mülkiyet
Hakkı ve Türkiye”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası
İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2005, s. 62–63.
[28] Dijk ve Hoof, s.
462.
[29] Amuur – Fransa,
25.06.1996, § 50, Sarı, s. 50–51.
[30] Dijk ve Hoof, s.
463.
[31] Lithgow ve
Diğerleri-İngiltere, Seri A–102, 8.7.1986, § 20 ve
Akkuş-Türkiye, 9.7.1997, § 27. Gölcüklü ve Gözübüyük, s.
425.
[32] Ashingdane-Birleşik
Krallık Kararı, Seri A–93, 28.05.1985. Dinç, s. 61.
[33] Ibid.,
s. 68. Mahkeme bir başka kararında da ölçülülük ilkesinin
ihlal edildiği sonucuna varmakta, ölçülülük denetiminin
kamulaştırmanın tazminini de kapsadığını belirtmektedir.
Hakan S. Çelikyay, “Adlî Yargıda Anayasa Duyarlılığı
(Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2005/12–466 E., 2005/458 K.
Sayı ve 13.07.2005 Tarihli Kararı Üzerine Bir
Değerlendirme)”, Maltepe
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,2007, S. 2, s.106’dan
Helene Pauliat, “Mülkiyet Hakkı”, Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi ve İdari Yargı Sempozyumu, 24–25
Ekim 2003, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara, 2004, s.
288.
* Başvuru Numarası: 7151/75;
7152/75. Karar
Tarihi: 23.09.1982. Seri
A no. 52. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın yetmiş birinci
paragrafının ikinci cümlesine kadar olan kısmı tarafımızdan
çevrilmiştir.
[34] Yetmiş birinci
paragrafın ikinci cümlesinden yetmiş beşinci paragrafa kadar
olan kısmı Osman Doğru tarafından çevrilmiştir. Bakınız
Doğru, C. I, s. 495–496.
[35]Iain Cameron, “Sweden”, European
Civil Liberties and the European Convention on Human Rights
A Comparative Study,International Studies in Human Rights
Volume 48, der., C. A. Gearty. Hague-London-Boston, 1997, s.
231.
* Başvuru Numarası 28342/95.
Karar Tarihi 28.10.1999. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye
çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.
[36] Bakınız Lüdi-İsviçre
Davası Seri A–238, 15.06.1992, s. 18, § 34.
[37] Bakınız Sporrong,
Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 63.
[38] Bakınız Sporrong,
Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, §§ 69–74.
* Başvuru Numarası 14556/89.Karar
Tarihi 24.06.1993. Seri
A no. 260-B. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye
çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.
[39] Sporrong,
Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 63.
* Başvuru Numarası 13616/88.
Karar Tarihi 22.09.1994. Seri A no. 296-A. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye
çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.
[40]Eva Steiner, “France”, European
Civil Liberties and the European Convention on Human Rights
A Comparative Study,International Studies in Human Rights
Volume 48, der., C. A. Gearty. Hague-London-Boston, 1997, s.
304.
* Başvuru Numarası 8793/79.
Karar Tarihi 21.02.1986. Seri
A–98. The European
Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye
çevirisi Osman Doğru tarafından yapılmıştır. Doğru, C. II,
s. 3–18.
[41] Bakınız en yakın
tarihli karar, Ashingdane-Birleşik Krallık Kararı, Seri
A–93, 28.05.1985, § 59.
[42] Sporrong,
Lönnroth-İsveç Kararı, Seri A–52, 23.09.1982, § 61.
[43] Bakınız en yakın
tarihli karar olarak Malone Kararı, 2.8.1984, § 67.
* Başvuru Numarası 12954/87.
Karar Tarihi 22.02.1994. Seri
A no. 281-A. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın İngilizceden Türkçeye
çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.
[44] Guzzardi-İtalya
Kararı, Seri A no. 39, 06.11.1980, §§ 46–48.
[45] Bakınız Handyside-Birleşik
Krallık, Seri A no. 24, 07.12.1976, s. 30, § 63, AGOSI-Birleşik
Krallık, Seri A no. 108, 24.10.1986, s. 17, § 51.
* Başvuru Numarası 40217/02
ve 40218/02. Karar Tarihi 09.01.2007. The
European Court of Human Rights HUDOC Portal,http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/Hudoc/Hudoc+database/,
Erişim Tarihi: 16.06.2010. Kararın
İngilizceden Türkçeye çevirisi tarafımızdan yapılmıştır.
[46] Yukarıda sözü
edilen kararlarda N.A. ve Diğerleri §§ 36–43 ve Doğrusöz ve
Aslan §§ 26–32.
[47] Sporrong ve
Lönnroth-İsveç, 23.09.1982, Seri A–52, § 63.
[48] Ibid.,
§ 69.
[49] Lithgow ve
Diğerleri-Birleşik Krallık, 8.7.1986, A–102, §102.
[50] Karar metninden
naklen bakınız mutatis mutandis,
Brumarescu-Romanya No. 28342 §77, ECHR 1999-VII.
[51] Karar metninden
naklen bakınız mutatis mutandis,
N.A. ve Diğerleri-Türkiye, No. 37451/97, §§ 41–42, ECHR
2005-...
"Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne Göre Kamulaştırmasız El
Atma" başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Özge Yücel'e
aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi
(http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde
yayınlanmıştır.
|