|
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK- 1
B E Ş İ N C İ B Ö L
Ü M
Ulus Devlet Yolunda
"Kürtler'i sevmeyen bir Türk varsa Türk
değildir,Türkler'i sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir."
Ziya Gökalp, Haziran 1922 1
1921 Mayısı'nın son günleriydi.
Samsun'dan yola çıkan yaylı bir arabada, iki
önemli adam, Ankara'ya doğru ilerliyordu.
Birisi, Rıza Nur'du, diğeri ise Malta'daki bir
buçuk yıllık sürgün hayatından henüz yeni dönmüş olan Ziya
Gökalp.
Rıza Nur, yıllar sonra, yol arkadaşının
vasıflarını överken suskunluğundan şöyle yakınacaktı:
"Ziya, İttihatçılar'ın içinde yegane bir
düşünür kafa ve âlim adamdı. Memleket ondan istifade etmeli.
Vakıa on yıl muhasım (karşıt) saflarda
bulunduk. Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş başına
koymalı. Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep
somurtuyor. Laf ağzından damla damla çıkıyor. Yaylılarla
beraber Ankara'ya gidiyoruz." 2
Gökalp'in sözünü ettiği konulardan biri, yeni
Türkiye'nin sosyolojik yapısıydı. Gökalp, savaş sonrasında
Kürtler hakkında nasıl bir politika izlenmesi gerektiği
sorusunu şimdiden araştırmak gerektiğini düşünüyordu. Rıza
Nur'a bu amaçla bir "İlmi Araştırma Enstitüsü" kurmak
gerektiğinden söz etti. 3
Az ama öz konuşuyordu.
Ankara'ya varmalarından bir süre sonra, Rıza
Nur, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili (yani Sağlık Bakanı)
oldu. Ziya Gökalp'e ise, Maarif Vekaleti (Milli Eğitim
Bakanlığı) içinde alt düzey bir görev verildi. Bu görevde
fazla kalmayarak, sohbaharda memleketi olan Diyarbakır'a
gitti.
Kısa bir süre sonra Rıza Nur, "memleket ondan
istifade etmeli" düşüncesiyle, Gökalp'e bir mektup yazdı ve
doğudaki Kürt aşiretleri hakkında bir araştırma yapmasını rica
etti. Rıza Nur,
1 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında
Sosyolojik Tetkikler, (Hazırlayan Şevket Beysanoğlu)
Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1992,
s. 118
2 Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 3, İstanbul, 1968,
s. 816-817
3 Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp'in Neşredilmemiş Yeni
Eseri ve Aile Mektupları, Diyarbakır'ı Tanıtma derneği,
İstanbul, 1956, s. 8-9
MUSTAFA AKYOL
2
sonradan bunu şöyle anlatacaktı:
"Sıhhiye vekili iken, isyanın da o vakit bu
vekalete ait olmasından istifade ederek, Ziya Gökalp'e
Kürtler'i tetkik ettirdim. Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp
vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra,
Kürtler'e Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp
faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun
Türk olduğunu bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek
lazımdı." 4
Gökalp “Kürt Aşiretleri Hakkında Tetkikler”
başlıklı araştırmasını yaptı, ve Ankara hükümetine sundu. Bir
sosyolog olarak konunun öneminin bilincinde olan Gökalp,
1924'teki erken ölümüne dek çeşitli dergilerde Kürtler'i ele
alan, Türklerle Kürtlerin kaynaşmışlığını ve ayrılmazlığını
anlatan önemli makaleler kaleme aldı.
Ziya Gökalp'in Belirlemeleri
Gökalp'in tüm bu yazılarında dikkat çektiği
bir kaç önemli nokta vardı. Bunların birincisi, Türkler ile
Kürtler arasındaki en önemli ayrımın, yerleşik yaşamla göçebe
yaşamı arasındaki fark oluşuydu. Türkler şehirlerde, Kürtler
ise dağlarda yaşıyordu. Bu sosyolojik fark, Türkler ve Kürtler
arasında geçişlilik sağlanabileceğini de gösteriyordu. Gökalp
bunu şöyle tarif ediyordu:
"Türkler şehir medeniyetine daha istidatlı
olduklarından şehirler Türklük merkezi halini almakla beraber,
oralara gelen Kürtler'i de Türkleştirmektedir. Köylerde ve
çadırlarda yaşayan Türkmenler ise,sahra medeniyetinde daha
kuvvetli bulunan Kürtlüğe temessül etmektedirler." 5
Bu durumda, Kürtleri hem Türklerle
kaynaştırmak hem de modernleştirmek için yapılması gereken,
onları göçebe ve dağlık yaşamdan yerleşik şehir yaşamına
geçirmekti. Bu nedenle Gökalp, raporunda dağlık bölgelerde
yaşayan Kürtlerin ovalara indirilmesini ve orada arazi sahibi
kılınmalarını savunmuştu. Zaten "dağda yaşam" sürekli sorun
üretiyordu: "Sarp dağlar,
evvela, içindeki ahaliyi ziraatla geçindiremez. Saniyen,
hükümetin tedibatından masundur. Bu iki sebep dağlıları,
müsellah (silahlı) yaşamaya ve ovaların zengin köylerine
tecavüz etmeye sevk eder. Demek ki bu ovaların ahalisi de
daimi bir tehdit, daimi bir tehlike altındadır. Bunlar da çöl
ağzındaki halklar gibi silahlanmak, müsellah (silahlı) bir
aşiret olmak mecburiyetindedir...
Mukim (yerleşik) aşiretlere nihayet vermek
için yalnız bir çare vardır. Bu çare, sarp dağlarda
oturanhalkların ovalara indirilmesi, orada arazi verilerek
yerleştirilmesidir. Bu kadar mahsuldar (verimli) ve boş
ovalarımız varken, ziraat kabiliyeti olmayan sarp dağlarda
oturmanın ne manası vardır? Dersim de
4 Doğu Mecmuası,
sayı 12, s. 14-15; şu eserde: Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri
Hakkında Sosyolojik Tetkikler, s. 6
5 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik
Tetkikler, s. 130
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
3
böyle bir dağ olduğu içindir ki her sene orada
vukuat eksik olmuyor." 6
Gökalp'in dikkat çektiği bir diğer
sorun da, bölgedeki feodal ağaların adaletsizliğine zemin
hazırlayan iltizam sistemiydi:
"İltizam usulü hükümet hakkının
para mukabilinde, ahaliden bir ferde satılması demektir...
Fena bir adam mültezim olunca, köylülere de her türlü fenalığı
yapabilir. İşte, köylülerin bir ağa bularak arazisini ona
ferağ ettikten sonra onun esareti altına girmesi, kısmen bu
iltizam usulü yüzündendir... İltizam usulü kaldırılırsa,
Anadolu köyleri için de büyük bir nimet olur."7
Gökalp, Kürtlerin askerliğe alışık
olmadıklarını, kendilerinde "henüz vatani mefkure teşekkül
etmediği" için uzak yerlerde askerlik yapmak istemediklerini
de belirtiyor, çözüm olarak da onlardan mahalli taburlar
kurulmasını ve isteyenlerin "inşaat ve imarat"a
yönlendirilmesini öneriyordu. 8
Kısacası, bölgedeki sorunun, Kürtlerin dağlık,
göçebe ve feodal yapısından kaynaklandığını düşünüyor ve bu
yapının, sosyal ve ekonomik bir reformla, yerleşik ve modern
bir forma dönüşmesini öneriyordu. Gökalp sosyolojisine göre,
şehir hayatı, ticaretin gelişmesi, eğitim gibi yeni dinamikler
Türkçe'nin yaygın kullanımını, Kürtlerin kimliklerini
koruyarak genel kültüre, Türkiye kültürüne entegre olmalarını
getirecekti. Gökalp'in yazılarında dikkati çeken diğer nokta
ise, Türkler ve Kürtler arasındaki ortak inançlara, değerlere
ve tarihsel birlikteliğe vurgu yapmasıydı. "Türkler'le
Kürtler" başlıklı, 5
Haziran 1922 tarihli ünlü makalesinde şöyle
yazıyordu: "Milli
misakımızın Türkler'le Kürtlere aynı kıymeti, aynı ehemmiyeti
vermesi gösteriyor ki, bu iki millet arasında vefa
bağları, sadakat rabıtaları her türlü tasavvurun fevkinde bir
samimiliğe maliktir. Filhakika Meşrutiyet'ten beri devletimiz
Kürtler yüzünden hiç bir rahatsızlığa uğramadı... Balkan Harbi
gibi, Mütareke zamanları gibi en felaketli günlerimizde, bize
dostluk elini uzatan, bizimle samimi dert ortaklığı eden bu
vefalı millet değil miydi? Bugün İstiklal Mücahedesi'ne de
bütün heyetiyle iştirak edip Türkler'le beraber 'hep yahut
hiç!' diyen bu sadakatli millet değil midir?... İşte bu tarihi
misaller gösteriyor ki, Türkler'le Kürtler, muazzez vatanımızı
düşmandan, mukaddes dinimizi fesattan esirgemek için daima
birlikte cihada atılmış iki dost millettir.”9
Yazısının son paragrafında "Türkler'le Kürtler
bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir
coğrafya neticesi olarak hem maddi, hem manevi surette
birleşmişlerdir" diyen Gökalp, sözlerini şöyle bitiriyordu:
6 Ziya Gökalp, Kürt
Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, s. 47
7 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik
Tetkikler, s. 48
8 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik
Tetkikler, s. 48
9 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik
Tetkikler, s. 115-117; Ziya Gökalp, Küçük Mecmua,
sayı 1, 5 Haziran 1922.
MUSTAFA AKYOL
4
"Kürtler'i sevmeyen bir
Türk varsa Türk değildir, Türkler'i sevmeyen bir Kürt varsa,
Kürt değildir."10
Gökalp, Diyarbakır'da doğup büyümüştü ve
bölgeyi çok iyi tanıyordu. Dahası, sosyolojinin Türkiye'deki
öncüsüydü ve olguları sosyolojik bir derinlikle
inceleyebiliyordu. Tüm bu birikime dayarak, Türkiye'de
uygulanması gereken doğu politikasını şöyle belirlemişti:
1) Kürtler için sosyo-ekonomik bir kalkınma projesi
uygulanmalı, yerleşik hayata geçirilmeliydiler; bu sosyal
bütünleşme getirecekti.
2) Kürtler ile Türkler arasındaki kardeşlik korunmalı, bunun
için de ortak inançlar, değerler ve tarihsel birliktelik
vurgulanmalıydı.
Gökalp'in çalışması, dört kopya olarak
çoğaltıldı. Birisi doğrudan Mustafa Kemal Paşa'ya gönderildi
ve kendisi raporu çok takdir etti. Hükümet, Gökalp'ten,
araştırmayı genişletmesini istedi. Ancak hastaydı ve kendisine
yardım edecek kimse de yoktu. Bu nedenle çalışma barış
zamanına ertelendi. Fakat barıştan sonra da fazla yaşayamadı.
Kürt konusundaki araştırmalarına devam edemedi, çok istediği
“Türkiye içtimaiyatı” incelemelerini yapamadı, yoksulluk
içinde vefat etti. 11
Tüm bu olayların içinde dikkat çekici bir
detay ise, Ziya Gökalp'i bu araştırmayla görevlendiren Rıza
Nur'un konuya ondan daha farklı bakmasıydı; "Kürtlere aslında
Türk olduklarını anlatmayı" başta hedef olarak belirlemişti;
Ziya Gökalp'inki gibi sosyolojik çalışmalar olsa da, olmasa
da, bu hedef esastı.
Rıza Nur, dengesiz ve ırkçı eğilimleri baskın
bir insandı. Ancak onun gibi düşünenlerin yaklaşımı zamanla
ağır basacak, ilerleyen yıllardaki Kürt politikası da, bu
yaklaşım tarafından belirleyecekti. Zaten, Şevket Süreyya
Aydemir'e göre Mustafa Kemal de, genel olarak, Ziya Gökalp’e
“fazla bir meyil göstermemişti”. 12
(Nizayi Berkes13,
Kemal Karpat14,
Erol Güngör15,
Taha Parla16
gibi bilim adamları da, çeşitli konularda
devrimci Kemalizm’le evrimci Gökalp’in anlayışları arasında
önemli farklar olduğuna dikkat çekerler.) Söz konusu
"devrimcilik" Şeyh Sait isyanı üzerine radikalleşecek, isyanı
bastırmak için başlatılan Takrir-i Sükun dönemi ile birlikte
ise, Kürtleri etnik ve kültürel olarak yok sayan ve onlara
“aslında Türk olduklarını anlatmayı" esas alan oldukça "şahin"
bir proje hayata geçecekti...
10 Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında
Sosyolojik Tetkikler, s. 118.
11 Necat Birinci, Ruşen Eşraf Ünaydın, Kültür
Bakanlığı, 1988, s. 174
12 Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, III, s.180.
13 Nizayi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı
yayınları, s. 521.
14 Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 62 – 62
15 Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s. 228 –
230
16 Taha Parla , Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de
Korporatizm, İletişim yayanları, 1993.
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
5
Anâsır-ı İslam'dan 'Ulus'a Yürüyüş
Ulus-devlet (ya da milli devlet) modern çağın
ayrılmaz bir parçasıdır. Modernleşen dünyada şu veya bu
şekilde ulus-devletler oluşmuş, insanlar bunların çatısı
altına girmişlerdir. Modernleşme ile uluslaşma ve ulus devlet
arasında kesin bir bağ vardır; biri ötekini geliştirmiştir.
Atatürk'ün tarihe vurduğu iki büyük damga ise;
1) Kurtuluş Savaşı'nı kazanarak Türkiye'yi işgalden
kurtarması,
2) Türkiye'yi bir modern ulus-devlet haline getirmesidir.
Ve bu iki hedefi yerine getirmek için gereken kimi söylem ve
politikalar birbirinden zorunlu olarak farklıdır. Kurtuluş
Savaşının politikaları ile, bağımsızlık kazanıldıktan sonra
uygulanan "çağdaşlaşma" politikalarının kendilerine özgü
öncelikleri vardır.
Birinci hedef için, öncelik, Türkiye sınırları içinde yaşayan
tüm etnik kökenleri, hiç birisine özel vurgu yapılmadan
birleştirerek Milli Mücadele’yi kazanmak, ülkeyi işgalden
kurtarmaktır.
“Anâsır-ı İslam” terimi bunu ifade eder.
“Türkiye” kavramı ise daima ve her dönemde ön plandadır,
Mustafa Kemal Paşa bu aşamada da “Türkiye halkı… Türkiye
devleti” terimlerini de sık sık kullanılır. Mustafa Kemal,
çeşitli etnik kimlikleri zikreden konuşmalarını da “Türkiye
Büyük Millet Meclisi” kürsüsünden yapmıştır. Bu bakımdan bizde
“millet” bilincinin ve ulus devletin temelinde
“Türkiye” kavramının olduğunu düşünmek tarihi gerçeğin
gereğidir; Kürtler Milli Mücadele’yi bu
“Türkiye” kavramını ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi”
terimindeki anlamı benimseyerek, özümseyerek ve ona bağlanarak
desteklemişlerdir.
İkinci hedef, yani çağdaşlaşma için öncelik
ise, sözkonusu "anâsır-ı İslam"a bu kez modern bir ortak bir
kimlik, bir “ulus” kimliği kazandırmaktır. Bu da, dünyanın
diğer pek çok ülkesinde olduğu gibi, o "unsurlar"ın en büyüğü
ve en merkezisi ve en tarihî olanın, yaşanan tarihe ve
kurtuluşa öncülük edenin, yani Türklerin kimliğinin bir üst
kimlik olarak belirlenmesi ve telkin edilmesiyle yapılmıştır.
Burada kritik olan nokta ise, Batı ülkelerinde
onyıllar, hatta asırlar süren bu kimlik değişiminin,
Türkiye'de tek bir 10 yıla sığdırılmak zorunda kalınmış
olmasıdır. "10 yılda 15 milyon genç yaratma"nın anlamı budur.
Üst kimlik değişimi Batılı ülkelerde de büyük sancılar,
çalkantılar oluşturmuştur. Modernleşmenin bizzat kendisi,
Murat Belge'nin ifadesiyle, "acı veren bir süreçtir". 17
17 Murat Belge, "Cemaat ve toplum " Radikal, 9 Mart
2004
Bu sürecin hızlandırılmış versiyonunun bizde
de kırılmalar oluşturması kaçınılmazdı. Aslında bu süreci en
az kırılma ile atlatmayı hedefleyen "yumuşak" (radikal
olmayan) projeler, örneğin Ziya Gökalp'in — ve daha sonra
göreceğimiz gibi Kazım Karabekir'in —"devrim" değil "evrim"
niteliğinde yaklaşımları vardı. Ancak bunlar, özellikle Şeyh Sait
İsyanı’nın yarattığı derin bölünme korkusu sebebiyle uygulanma
şansı bulamadı. Sosyolojik perspektif, siyasi "aciliyet"
duygusu içinde, göz ardı edildi. 1920-30 arasında Türk
Ocakları'nda da Kürtler hakkında pek çok araştırma yapılmış,
ancak bunlar uzun ömürlü olmadı. 18
Ve yaşanan kırılma, bugün de sorun olarak
etkisini sürdüren önemli bir fay hattı bıraktı. Fay hattının
merkezinde ise, daha önceden İslam'la ifade edilen ortak
kimliğin, ani ve tepeden inme bir dönüşümle "herkes Türk’tür”
anlayışına dönüştürülmesi vardı. Boğaziçi Üniversitesi
Uluslarası İlişkiler ve Siyaset Bilimi hocaları Kemal Kirişçi
ve Gareth Winrow'un ifadesiyle:
"İslam, Osmanlı
İmparatorluğu'nun Müslüman ahalisi arasında değişik etnik
kimlikleri kaynaştıran bir bağ işlevi görüyordu... Fiilen bir
siyasal topluluk kurmak için yeni bir kaynaştırıcı bağ olarak
Türk milliyetçiliğini İslam'ın yerine geçirme çabası, sadece
kısmen başarılı olacaktı."19
Martin van Bruinessen de aynı kanıdadır. Ve
"ortak bağ"ın reddinin açtığı yaraya işaret eder:
“O zamana kadar Kürtleri, Türkleri
ve diğer küçük İslami etnik grupları birarada tutan en önemli
semboller kaldırıldı. Devleti taşıyıcı bir ideoloji olarak
İslam'ın yerine Türk milliyetçiliğini yerleştirme yönündeki
belirgin çabalar, Türk olmayan Müslümanların yönetime olan
soğukluklarını sadece daha da artırmaya yara[dı].”20
Hilafet'in Kaldırılması
Hilafet, Hz. Muhammed'in vefatından beridir,
çeşitli çalkantılarla ve fetret devirleriyle sarsılsa bile
varlığını koruyan tarihsel bir kurumdu. Dünyadaki tüm Sünni
Müslümanlar için etkisi devirlere göre değişen ortak bir
sembol niteliği taşıyordu. Osmanlı hanedanı bu sıfatı Yavuz
Sultan Selim'in Mısır seferinde almış ve kendinden sonraki
sultanlara miras bırakmıştı. Devletin güçlü zamanlarında
Hilafet’e Sultan'ın çeşitli unvanlarından sadece biri olarak
bakıldı, çok fazla bir politik-diplomatik işlev yükselmedi.
Batı karşısında çöküntü ortaya çıktıkça Hilafet Osmanlı’nın
daha bir dikkatini çekti. Kaybedilen topraklardaki
müslümanların Osmanlı’ya manevi sadakatini sürdürmek amacıyla
çeşitli uluslararası anlaşmalara konuldu.
Hilafet kurumunu en etkili biçimde kullanan Osmanlı hükümdarı
kuşkusuz Sultan II. Abdülhamid oldu. Britannica'nın
İngilizce baskısında belirtildiği gibi, "Hilafet Osmanlı
diplomatik
18 Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dağyolu
adlı 1931 basımı kitabında, Türk Ocakları bünyesinde geçmiş
yıllarda tam on dokuz ayrı yabancı eserin Türkçe'ye tercüme
edildiğini belirtmektedir. çalışmalar, o dönemde meseleyi
gerçekten anlamak ve ona göre ele almak yönünde bir eğilim
bulunduğunun göstergesidir. (Hamdullah Suphi Tanrıöver,
Dağyolu, 2. Kitap, Türk Ocakları
İlim ve San'at Hey'eti Neşriyatı, Ankara, 1931, s. 24-25) Ama
Kürtler hakkında bu veya başka araştırmalar ne Türkocağı ne de
dönemin resmi ve özel başka kurumları arafından
yayınlanmamıştır, çünkü artık ‘yok’ sayılmıştır..
19 Kemal Kirişçi, Gareth Winrow, Kürt Sorunu, s. 102
20 Martin Van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılanlar,
İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 123
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
7
cephaneliğinde yararlı bir silah olmuş ve
Abdülhamid tarafından Avrupalı güçleri, onların kendi
sınırları içinde gerilim yaratmak için kullanılabilme
ihtimaliyle, dizginlemek için kullanılmıştı." 21
Mustafa Kemal Paşa da Hilafeti
mükemmel bir şekilde değerlendirdi. Bu etkili kurumun Milli
Mücadele’ye karşı kullanılmasını önlemek, aksine Milli
Mücadele lehine işlev görmesini sağlamak için çalıştı ve bunu
başardı da… Zafer kazanıldıktan, 1923'ten itibaren "konsept"
değişmeye başladı. Çünkü artık ülke kurtarılmış, tarihsel
sıra, "çağdaşlaşmaya" gelmişti. Atatürk, “milli hakimiyet”i
temsil eden TBMM dışında siyasi bir otorite olmasını hem
modern egemenlik kavramına aykırı, hem modernleşme projesine
engel olarak görüyordu. Hilafet’in devamı, Halife'nin
yetkileri ne kadar sınırlanırsa sınırlansın, devrimci Kemalist
rejimin çağdaşlaşma projesiyle ve otorite-yetki anlayışıyla
bağdaşmıyordu.
Burada bir parantez açıp Hilafet’in; aslında
dinî yani itikadî ya da papalık gibi ruhanî bir
kurum olmadığını, dine göre doğruları ve
yanlışları belirleme yetkisinin Hilafet makamında değil,
fetva (müftülük) makamında bulunduğunu,
Hilafet’in devlet başkanı anlamında siyasi bir kurum
olduğunu belirtelim. Bu bakımdan, Hilafet’in
kaldırılmasını İslami ve hukuki delillerle anlatan
Adliye Vekili Seyyid Bey’in ünlü konuşması
akademik ve bilimsel açıdan doğrudur. Seyyid Bey'in
temel analizi, "dinî olan"la "dinî olmayan"
arasındaki farkın ortaya konulmasıydı. Bu açıdan,
Hilafet'in dinî-ruhani bir kurum değil,
tarihi-siyasi bir kurum olduğunu göstererek Meclis'teki
birçok muhafazakarı da bu kurumun artık
kaldırılmasına ikna etmişti. 22
Dolayısıyla Hilafet'in kaldırılması
konusundaki tartışmaların dinî açıdan değil, siyasi açıdan
incelenmesi gerekir. Mesela Hilafet'in
kaldırılması tasarısına itiraz eden Kazım Karabekir Paşa,
itirazını tamamen siyasi gerekçelere
dayandırıyordu. Karabekir, Musul meselesinin gündemin
yakıcı maddesini oluşturduğu o konjonktürde
“İstiklal savaşından daha zayıf olduğumuzu”
düşünüyor, Hilafet'in o aşamada
kaldırılmasının Kürtleri soğutarak Musul tezimizi
zayıflatacağını
söyüyor, Hilafet'in daha sonraki bir dönemde
kaldırılmasını savunuyordu. 23
Karabekir, devrimci değil, evrimci bakıyordu.
Ancak dönemin konsepti gereği devrimcilik
tercih edildi ve çağdaşlaşma açısından Hilafet'in
kaldırılması acil ve zorunlu bir adım olarak
görüldü. Bu gerçekten de modern bir ulus-devlet kurma
yönünde ciddi bir adımdı. Ama bu zorunlu
adımın da bir bedeli vardı.
Kürtlerin sadakati, bu bedelin içindeki
unsurlardan biriydi.
21 "Ottoman Empire: The Rule of Abdulhamid II",
Encyclopedia Britannica 2004,
22 Seyyid Bey’in bu çok önemli konuşmasının
orijinal ve bugünkü Türkçe ile tam metn için; Kemaleddin Nomer,
Şeriat,
Hilafet, Cumhuriyet, Laiklik,
Boğaziçi Yay. İstanbul, 1996
23 Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, s.
145 - 158
MUSTAFA AKYOL
8
Kürtler ve Hilafet
David McDowall'ın belirttiği gibi, Hilafet'ten
iki yıl önce Saltanat'ın kaldırılması bile Sünni
Kürtlerde rahatsızlığa neden olmuştu. 24
Ama Hilafet'in Saltanat'tan
ayrılarak korunması, rahatlatıcı
bir çözümdü. Çünkü Sünni Kürtler için asıl bu
dini makam önemliydi. Şah dönemi İran ordusunda
eski genel kurmay başkanı olan ve bir süre
İran'ın Türkiye Büyükelçiliği'ni üstlenen Hasan Arfa,
1922 yılında Anadolu'da yaptığı gözlemlere
dayanarak, Kürtlerin Hilafet konusundaki
hassasiyetlerini şöyle anlatır:
"O zamanlar Kuzey Kürdistan'da ve Türkiye'de
at üstünde kırk gece süren uzun bir yolculuk yaptım ve
geceleri köylülerin küçük evlerinde geçirdim.
Ev sahiplerimle konuştukça, Anadolu köylülerinin
Osmanlı monarşisinin akıbeti ile fazlasıyla
meşgul olduklarını gözlemledim. İlk başta Kürtlerin bu
meseleyle fazla ilgilenmedikleri izlenimine
kapılmıştım, ama sonra onların İstanbul'daki olaylara olan
ilgilerinin Osmanlı yöneticilerinin siyasi
değil de dini önemiyle ilgili olduğunu fark ettim. Eğer
Hilafet
Cumhuriyet rejiimi tarafından korunacak
olsaydı (Sultan Abdülaziz'in oğlu Abdülmecid Efendi Hilafe
olarak seçilmişti), Kürtler Türkiye'nin dini
karakterinin korunduğuna ikna olup tatmin olacaklardı."
25
Hilafet, Şeriye ve Evkaf Vekaleti ile birlikte
3 Mart 1924'te kaldırıldı, Osmanlı hanedanından
Abdülmecid Efendi'nin şahsından alındı, "TMBB'nin
manevi şahsiyetine" olduğu ifade edildi. Bu
hem Hilafet'e son vermek için siyasi bir
formüldü hem de bütün egemenlik güçlerinin TBMM’nde
olduğu şeklindeki siyasi konseptin, yani
“milli hakimiyet” doktrinin gereğiydi.
Ama Kürtler meseleyi daha farklı algıladılar.
Martin van Bruinessen'e göre:
"Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte, Türk-Kürt
kardeşliğinin en önemli sembolü ortadan kalkmış oldu.
Ankara Hükümeti'ni dindışı olarak suçlamak
mümkün hale geldi ki, bu suçlama hükümetin aldığı
diğer bazı kararlarla da desteklenir gibi
gözüküyordu. Bu argüman, İslam'a kuvvetle bağlı olan Kürtler
için diğer herhangi bir argümandan daha
etkiliydi." 26
Ortadoğu uzmanı Prof. Nader Entessar da
Hilafet'in kaldırılmasının Kürtlerin kendi sosyal
yapılarındaki sarsıntısına işaret ederek şu
yorumu yapar:
"Halifeliğin 1924 yılında kaldırılması
Osmanlıların Müslüman 'ümmet' kavramını zayıflattı... Kürt
dinî
ve aşiretsel liderleri kendi otoritelerini
Sultan ve Halife kurumlarından aldıkları için, bunların
ortadan
kaldırılması kendilerinin de güncel ve
spritüel meşruiyetlerini ortadan kaldırdı. Bunun sonucu olarak
24 David McDowall, A Modern History of the
Kurds, s. 142
25 Hassan Arfa, The Kurds: A Historical and
Political Study, London: Oxford University Press, 1966, s.
33
26 Martin van Bruinessen, Agha, Shaik and
State: On the Social and Political Otganization of Kurdistan,
Utrecht:
Rijksuniversiteitte, 1978. s. 281
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
9
da Türkiye Cumhuriyeti Kürt kimliğinin tüm
ifadelerini yasakladı... Kürt kimliğine yönelik bu tehdit,
Kürtleri birbirleri ile çelişen, bazen tamamen
zıt noktalarda bir araya getirerek onları Cumhuriyet
Türkiye'sine yönelik ortak bir mücadele
birleştirdi." 27
David McDowall da, 3 Mart 1924'ün bir dönüm
noktası olduğu görüşündedir:
"Bu, [Hilafetin kaldırılması] asıl darbe
oldu... Bu, Kürtler'in Türklere karşı duyduğu son ideolojik
bağı
da kopardı. Dini okulların, yani medreselerin
ve küttapların kapatılması ise, çoğu Kürt için geriye
kalan son eğitim kaynağını da ortadan
kaldırmış oldu. Türkiye'nin 1912-22 arasındaki savaş yıllarını
aşmasına neden olan Kürtler, bu kez onun
düşmanları haline geldiler... Bunlar, dini yönelimli şeyhler
ve eski Hamidiye ağalarıydı ki, Halife'nin
savunulmasına samimi olarak inanıyorlardı. Şimdi bu
insanlar arasında, onların daha önceden en
ufak bir bağlantı kurmayı kabul etmedikleri kişiler, yani
Kürt milliyetçileri, bir direniş
geliştireceklerdi. 28
Cumhuriyet’in ilanı ve arkasından da
halifeliğin kaldırılmasının, Kürt aşiretleri arasında
tepkiyle karşılandığını Uğur Mumcu da
belirtir. Ancak Mumcu'ya göre halifeliğin kaldırılması,
daha öncesinden gelişmekte olan Kürt
milliyetçiliğinin patlama yapmasına neden olmuştur. Şeyh
Said isyanı için hazırlıklar 1923 baharında
başlamış, Cibranlı Kürt Halit Bey, Kürt Teali
Cemiyeti’nin Paris’teki elemanlarıyla temas
kurmuş, 1925 ağustosunda kurulan gizli Kürt İstiklal
Cemiyeti’nin başkanlığına Şeyh Sait
seçilmişti. Bozan aşireti reisi Şahin Bey 15 Nisan 1924’te
Halep’te yayınladığı bildiride, “Süleymaniye
dağlarından Karadeniz’e uzanan yirmi milyon Kürt”
için isyan çağrısı yapıyordu. Bildiride
Halefetin kaldırılmış olması menfi propaganda için
kullanılıyor, Cumhuriyet dinsizlikle
suçlanıyordu. 29
Kısacası isyan yaklaşıyordu.
İsyan ve İsyancılar
Şeyh Said isyanı Şubat 1925'te Bingöl’de
patlak verdi. Kürt aşiretlerinden yaklaşık 7 bin
silahlı insan gibi büyük bir güç katıldı. Bu
silahlı güç, bir süre sonra 30 bini bulacaktı. 30
İsyanın
liderliğini yürüten Şeyh Said, feodal bir
Nakşibendi şeyhiydi.. Hilafet'in kaldırılmasına tepki duyan
yerel Kürt liderlerden biriydi ve hem dinsel
hem de Kürtler arasında yeşermeye başlamış olan etnik
dürtülerle genç Cumhuriyet’e karşı "kıyam"a
karar vermişti. Amacını, Sultan Abdülhamid'in en
büyük oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan
Mehmed Selim Efendi'yi başa geçirerek Saltanat ve
27 Nader Entessar, Kurdish Ethnonationalism,
Boulder, CO, Lynne Rienner Publishers, 1992, s. 83
28 David McDowall, A Modern History of the
Kurds, s. 192
29 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması,
s.57-58
30 Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında
Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar,
Boğaziçi Yayınları,
Ankara, 1992, s. 104
MUSTAFA AKYOL
10
Hilafet'i yeniden kurmak olarak ilan ediyordu. 31
İsyan çıkınca, San Remo’da bulunan son padişah
Vahdettin, bir Fransız gazetesine verdiği
beyanatta memnuniyetini belirtmiş, isyana
başarı dilemişti. Bu hareket, Ankara’da, firari Padişah’ın
isyanda parmağı olduğuna bir belirti gibi
kabul edildi. 32
İsyancılar, hareketi bir kaç ay sonra ve daha
da iyi bir hazırlıkla başlatmayı planlıyordu.
Ancak Şeyh Said'in, Bingöl'ün (o zamanki
adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı
Piran köyündeki evine bir grup jandarmanın
gelerek evdeki bazı misafirleri tutuklamak istemeleri
ve bu isteğe ateşle karşılık verilmesi,
isyanın "prematüre" doğmasına neden oldu.
Şeyh Said’in eskiden beri Ankara’nın
şüphelerini çeken tavırları vardı. Şeyhin beşi kız, beşi
erkek çocuğundan biri İstanbul’a gitmiş ve
daha önce belirttiğimiz Kürt liderlerden (Kürt Teali
Cemiyeti reisi) Seyyid Abdulkadir’le
görüşmeler yapmıştı. İçeriği bilinmeyen bu görüşmeler
Ankara’yı tedirgin etmişti. Şeyh Said'in
Nasturi ayaklanmasının bastırılması üzerine Irak’a kaçmış
olan Kürt asıllı eski Osmanlı subaylarıyla da
görüşmeleri olmuştu. Şimdi onlar hakkında soruşturma
yürütülmesi Şeyhi tedirgin etmiş, jandarmanın
sorgulamak istediği misafirlerini vermemiş, çıkan
çatışma isyanı tetiklemişti.
Şeyh Said’in ilk işi telgraf hatlarını
kestirerek hükümet ve ordu birimlerinin kendi aralarında
ve Ankara ile haberleşmelerini engelleme
girişimi oldu. Belli ki sınırlı da olsa hazırlık yapılmıştı.
İsyanın yayılması üzerine 14 ilde sıkıyönetim
ilan edildi, yer yer kanlı çatışmalar yaşandı. Adliye
Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Meclis’te yaptğı
konuşmada “Doğu ateşler içinde” diyordu. 33
İsyanda liderliği başta Şeyh Sait olmak üzere
şeyhler ve ağalardan oluşan “feodal” bir kesim
yürütmüştü. Bunlar yerel halk üzerinde son
derece derin ve güçlü bir geleneksel otoriteye sahiptiler
ve otoriteleri konusunda çok "kıskanç"tılar.
Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde örneğin Şeyh Eyyub’un
kapısında cereyan eden “köle gibi bağlılık”
olayları herkesin dikkatini çekmişti. Müridler şeyhin
evinin kapılarının eşiklerini öper, ona köle
gibi bağlılık ve itaat gösterilirdi. Şevket Süreyya, ağa,
bey ve şeyhlerin tekkelerinin, konaklarının
önünde dizüstü yerlerde sürünerek yürümek gibi adetler
olduğunu hatta “gözü kapalı sadakat nişanesi”
olarak şeyh ve ağaların bu “köle” ve müritlerine
yular takıp ahırlara bağlatma gibi olaylar
görüldüğünü anlatır. 34
Bölgeyi çok iyi tanıyan ve daima Kürtlere
şefkatli yaklaşma taraftarı olan Kazım Karabekir
Paşa da “halk şeyhlerin önünde diz çöküp
havlayacak kadar cahil idi” diyerek şöyle yazar:
“Aşiret bireylerinin reislerine karşı olan
bağlılıkları cehaletlerinden ve reislerin zalimane
31 Geoffrey Lewis, Modern Turkey,
London, 1974 s. 98
32 Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve
Geçirdiklerim, ikinci baskı, İstanbul 1997, cilt 2, s. 994
33 Şevket Süreyye Aydemir, Tek Adam,
cilt 3, s. 217 – 233
34 Sevket Süreyya, aynı eser, s. 226 – 227
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
11
muamelesiyle talan edilecek şeylerden istifade
fikrinden ileri gelmektedir. Hükümetin kudret ve
nüfuzu azaldıkça, aşiret reislerinin nüfuzu
artar. Her aşiret reisi müstebit bir hükümdar gibi, bu
nüfuzun ihlal edilmemesi için elinden gelen
her şeyi yapar. Hükümet memurlarının münferit kişilerin
dinlememesi ve kişilerin her türlü işlerini
reisleri vasıtasıyla halletmeleri, reislerin nüfuzunu
güçlendirir…” 35
Kısacası ağa, bey, eşraf ve şeyh zümresinin,
henüz kapalı feodal bir hayat yaşayan kitleler
üzerinde çok büyük büyük etkisi vardı. İsyanda
bu sosyal yapının önemli rolü oldu.
Azadi Örgütü
Ancak isyanı hazırlayanlar Şeyh Said'den veya
onun çevresindeki diğer dini liderlerden ibaret
değildi. Perde arkasında Ciwata Azadi Kurd
(Kürt Hürriyet Derneği) olarak bilinen ve sonradan
adını Ciwata Kweseriya Kurd (Kürt
Bağımsızlık Derneği) olarak değiştiren milliyetçi bir örgütün
büyük rolü vardı. Kısaca Azadi (Özgürlük)
olarak da bilinen bu örgüt, 1921 ve 24 yılları arasında
doğu Anadolu'da gizlice kurulmuştu ve Ankara
hükümeti için bir endişe kaynağıydı.
Kürt milliyetçiliğine sempatik bakan Hamit
Bozaslan’a göre, Azadi örgütünü oluşturanların
önemli bir kısmı, Fehmi ê Bilal gibi
ateistlerden oluşuyordu. 36
Şeyh Sait isyan hazırlığına bu örgütün 1924
kongresine katılarak başlamıştı. Şeriat iddiasıyla
isyan çıkararan Şeyh Said’in böylesi seküler
ve dahası ateist bir kadroyla yakın işbirliği yapması,
ancak etnik dürtülerle açıklanabilir. Bu
olgunun, Hilafet devam etseydi bile zamanla eski sadakat
sağlama gücünü yitirmiş olacağı şeklinde
yorumlanması da mümkündür.
Ankara Azadi örgütünden rahatsızdı. Onunla
ilgisi olduğu düşünülen bazı Kürt subaylar
ordudan uzaklaştırılmış, örgüte üye olmak da
yasaklanmıştı. Örgütün liderleri arasında, eskiden
Osmanlı yönetiminin hizmetinde olan Hamidiye
ağalarının ve Osmanlı ordusunun eski subaylarının
yer alması da dikkat çekiciydi. Robert Olson'a
göre Azadi'nin üç temel hedefi vardı: "Kürtleri Türk
yönetiminden 'kurtarmak'; Kürtlere kendi
ülkelerini kurma özgürlüğünü ve fırsatını vermek; ve
Kürtler tek başlarına ayakta kalamayacaklarına
göre, İngilizlerin desteğini kazanmak." 37
Örgütün
ilk büyük eylemi ise, Eylül 1924'te
Beytüşşebap garnizonundaki subaylar arasında bir isyan
hazırlığıydı. Garnizondaki Kürt subaylar
arasında Azadi üyeleri de vardı ve plana göre ani bir
ayaklanma ile garnizonun kontrolünü ele
geçirecekler, sonra da yerel Kürt liderleri (aşiret liderleri
ve şeyhleri) daha büyük bir isyana teşvik
ederek bir tür "milli uyanış" başlatacaklardı. Ancak
35 Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, Emre
Yayınları, s. 11, 53
36 Hamit Bozaslan, aynı yazı, s. 849
37 Robert Olson, The Emergence of Kurdish
Nationalism, p. 45
MUSTAFA AKYOL
12
Azadi'nin planı suya düştü çünkü;
1) Garnizon komutanı plandan önceden haberdar
olarak ele başları tutukladı ve ayaklanmayı
bastırdı.
2) Yerel Kürt liderler ayaklanmaya Azadi'nin
beklediği desteği vermedi.
Bunun üzerine Azadi liderlerinin çoğu Irak'a
kaçtı ve orada İngilizlerle bağlantı kurdu. Ancak
İngilizler Azadi'nin "Türkiye'ye karşı savaş
zamanında kullanılabilecek güçlü bir silah olduğunu"
not etmelerine karşın, örgüte umduğu desteği
vermediler. 38
Aynı yıl içinde Azadi tarafından düzenlenen
kongrede ise Mayıs 1925'te tüm Kürt
bölgelerinde genel bir ayaklanma başlatılması
kararı alındı. Kongrede dikkati çeken isimlerden biri,
Şeyh Said idi. Said, ayaklanma konusunda
gönülsüz veya çekimser duran bazı eski Hamidiye
komutanlarının ikna edilmesinde önemli bir rol
oynadı. Said, yerel Kürt liderlerini Ruslarla işbirliği
yapmak için bile ikna etti. Van Bruinessen'in
vurguladığı gibi, gerçekte söz konusu yerel Kürt
liderlerin çoğu, Müslüman Türklere karşı
Bolşevik Ruslarla işbirliği yapma fikrine çok soğuk
bakmışlar, ama Şeyh Said Ankara Hükümeti'nin
uygulamalarının İslam'a aykırı olduğunu iddia
ederek onları ikna etmişti. 39
Böylece Şeyh Said isyanının
altyapısı 1924 sonlarında oluşturuldu.
Şubat 1925'te Piran'da başlayan ve iki aydan
fazla süren isyan, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin
karşılaştığı ilk büyük tehdit olarak tarihe
geçecekti. Çatışmalarda gerek ordudan gerekse
isyancılardan çok sayıda kayıp verildi.
1924
Uğur Mumcu, Şeyh Said isyanını konu alan
Kürt-İslam Ayaklanması adlı kitabının
altbaşlığında 1919-25 diye yazmıştı.
Mumcu'nun titiz araştırmacılığının iyi bir örneği olarak
dikkat
çeken kitabın söz konusu alt başlığı, ilk
bakışta yanıltıcı olabilir ve "1919-25" yılları arasında süren
bir Kürt isyanından söz edildiği izlenimi
uyandırabilir. Oysaki Mumcu, 1919'dan 1924'e kadar,
Koçgiri isyanı sayılmazsa, fiili bir Kürt
isyanından değil, Kürt milliyetçileri tarafından pişirilen
isyan fikrinden ve hazırlıklarından söz
etmektedir. Bu fikirlerin Kürtler arasında ve Kürt kitleleri
üzerinde nüfuzu olan Şeyh Said gibi dini
figürler üzerinde etkili olması, ancak 1924 yılında
şekillenen bir gelişmedir.
Aslında olayların gelişimine baktığımızda,
1924 yılı içinde Kürtler arasında büyük bir
dönüşüm yaşandığı dikkati çeker. Osmanlı'nın
son dönemlerinde bazı Kürt entellektüel ve
subaylarının bağımsızlık istediğini, ancak
Kürt kitlelerinin ve yerel liderlerinin Türklerle ortak
38 Robert Olson, aynı eser, p. 50
39 Martin van Bruinessen. Agha, Shaik and
State, p. 281
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
13
Müslümanlık bağını gözeterek buna karşı
çıktıklarını görmüştük. 1924 yılına geldiğimizde ise,
Azadi gibi Kürt milliyetçi gruplarının daha
önceden cevapsız kalan milliyetçi söylem ve planlarının
ilk kez bazı yerel Kürt liderleri tarafından
kabul edilmeye başlandığına tanık oluyoruz.
Şeyh Said'in torunu olan eski milletvekili
Abdülmelik Fırat, bu dönüşümde 1924 yılında
hazırlanan ve Kurtuluş Savaşı yıllarındaki
söylemin aksine Kürtler'den hiç bahsetmeyen
Anayasa'nın etkili olduğu görüşündedir. 40
1924'deki dönüşümün tohumları ise
aslında 1922'den
itibaren atılmıştır. Dr. Hüseyin Koca'ya göre,
"1922'den sonra bölgede sadece Türklerin isminden
bahsedilen bir bürokrasi hakimiyeti görülmeye
başlanmış" 41,
bu da hoşnutsuzluk yaratmıştır.
Dolayısıyla denebilir ki, Şeyh Said isyanı,
Osmanlılığın sona ermesine ve onun yerine laik
karakteri belirginleşmeye başlamış bir ulus
devlet kurulmasına yönelik bir tepkiydi. Robert
Olson'un ifadesiyle, "isyana katılan ortalama
bir Kürt için, dini ve milli motivasyonlar içiçe geçmiş
durumdaydı." 42
Kuşkusuz ek faktörler de vardı. İranlı general
Hasan Arfa'nın ifadesiyle "yaralanan dini
duyguların ve hükümetin eritme politikalarının
yanı sıra, doğu bölgelerindeki genel ekonomik
durumun bozukluğu ve ayrıcalıklarının
kısıtlanacağından korkan toprak sahiplerinin endişeleri,
TBMM'ye tekrar seçilmeleri engellenen bazı
aşiret reislerinin hoşnutsuzlukları" da önemli rol
oynamıştı. 43
Ankara Hükümeti'ne ve sonra da Cumhuriyet'e
karşı girişilen isyan hareketlerine bakmak,
1924'ün Kürtler açısından ne kadar büyük bir
kırılma noktası olduğunu gösterir. Kemal Kirişçi ve
Gareth Winrow'un verdikleri sayılara göre:
1919 ile 1921 sonu arasında, Ankara
Hükümeti'ne karşı 23 isyan çıkmıştır. Bu isyanlardan
sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerde
gerçekleşmiş ve sadece üçüne Kürt aşiretleri
katılmıştır. 44
1924 ile 1938 arasında patlak veren 18 isyanın
17'si ise Doğu Anadolu'dadır ve 16'sına
katılanlar Kürtlerdir. 45
Yani 1924 öncesi ayaklanmaların sadece % 13'ü
Kürt karakterlidir.
Aynı oran, 1924 sonrası için, % 89'dur.
40 Abdülmelik Fırat, "PKK bir provokasyon
hareketidir", Aksiyon dergisi, 26 Mays 2003
41 Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze
Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları, s. 85
42 Robert Olson. The Emergence of Kurdish
Nationalism, p. 145
43 Martin Van Bruinessen, Kürdistan Üzerine
Yazılanlar, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 154-155
44 Kemal Kirişçi, Gareth Winrow, Kürt
Sorunu: Kökeni ve Gelişimi, s. 84-85
45 Kemal Kirişçi, Gareth Winrow, aynı eser,
s. 105; Hıdır Göktaş, Kürtler, İsyan – Tenkil, Alan
Yay. İstanbul 1991, s. 116.
MUSTAFA AKYOL
14
Şeyh Said Karşıtı Kürtler
Tüm bunlara rağmen, Şeyh Said isyanı Kürtlerin
sadece az bir kısmından destek gördü. İsyanı
destekleyen yerel liderler çoğunlukla kırsal
alanda etkili oldular, şehir merkezlerinde aynı etkiyi
sağlayamadılar. Kürt kültürünün merkezi
sayılabilecek olan Diyarbakır kentinde, örneğin, isyana
hemen hiç destek çıkmadı. Şeyh Said'in
Diyarbakır'ı ele geçirme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.
Başka şehirlerde, sözgelimi Elazığ'da,
isyancıların yağma ve taşkınlıklarına hedef olan Kürt nüfus
onların aleyhine döndü. 46
Sözkonusu yağmacılık, dini amaçlarla hareket
ettiklerini söyleyen isyancıların önemli bir
bölümünün, aslında çıkar arayışındaki "eşkiya"
olduğunu gösteriyordu. İsyancıları dini duyugularla
destekleyen ancak bundan pişman olan
Diyarbakırlı bir köylünün anlattıkları dikkat çekiciydi:
"Şeyh Said isyanı başladığı zaman aşiretler
köyümüze yaklaşınca köy dışında onları karşılamaya gittik
ve bugünleri gösterdiği için Allah'a
şükrettik. Onları köyümüze getirdik ve köyde herkes gücü kadar
koyun kesti, gelenler buna razı olmayıp 'bizim
istediğimiz kadar keseceksiniz' dediler... O gece
zulümleri arttı. Bizi dövmeye başladılar. Az
kaldı namusa tecavüz edeceklerdi. Sonra sabahleyin Türk
askerlerine yardım ettik ve o günden sonra
birbirimize yemin ettik ki biz bunlara razı olmayız." 47
Şeyh Sait'in mahkemede söylediği "bu ahali ile
bir şey olmazdı... ahaliden sıtkım sıyrıldı,
şeriata razı olan ahali kalmamıştır" sözü de,
"peşinden gelen çapulcular"dan duyduğu
hayalkırıklığının ifadesiydi. 48
Uğur Mumcu'nun belirttiği gibi, "Şeyh Sait...
ayaklanma sırasında Lolan, Hormek ve
Hayderan aşiretleri başta olmak üzere Kürt
aşiretleri ile dövüşmüştü. Bir çok Kürt aşireti de
Ankara'ya bağlılık telgrafı çekmek için
birbirleriyle yarışmıştı." 49
Aslında isyan, Kürtler arasında
bir tür azınlık olan Sünni Zazalar tarafından
başlatılmış ve yürütülmüş bir hareketti. 50
"Doğu ve
Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaşayan 715
aşiret, grup ve kabileden... sadece 50-51'i"
ayaklanmaya dahil olmuştu. 51
Kürt ulemasının önde gelen isimlerinin önemli
bir bölümü de isyana karşı çıktı. Sonraki
yıllarda yazacağı "risaleler" ile Türkiye
önemli bir İslami fikir ekolünün kurucusu haline gelecek
olan Said Nursi'nin Şeyh Said'e verdiği cevap,
dikkat çekiciydi:
"Türk Milleti, asırlardan beri İslamiyet'in
bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler
46 Robert Olson, The Emergence of Kurdish
nationalism, p. 36-37
47 Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze
Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları, s. 98
48 Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze
Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları, s. 98
49 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması,
s. 103
50 Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında
Şeyh Sait Olayı, Boğaziçi Yayınları, Ankara, 1992, s.
103-104
51 Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze
Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları, s. 82
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
15
vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına
kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi
kardeşle çarpıştırmayınız. Bu şer'an caiz
değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç
kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş
çaremiz, Kur'an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad
etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti
izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim
kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve
erkekler telef olabilir." 52
Dikkat çekici olan Said Nursi'nin, Hilafet’i
yeni kaldırmış olan Cumhuriyet Türkiyesi'ne din
kardeşliği duygusuyla sadakat duyulmasını
istemeseydi.
Şeyh Sait İstiklal Mahkemesinde
İsyan 1925 Nisan'ın sonlarında bastırıldı.
Şeyh Said ve diğer isyancılar “Şark İstiklal
Mahkemesi”inde yargılanarak idam edildiler.
Mahkemede Şeyh Sait isyanın basit bir olay sonucu
çıktığını, uzun bir hazırlık olmadığını iddia
etti. Amacın sadece “şeriat hükümlerinin hükümet
tarafından uygulanmasını sağlamak” olduğunu
ileri sürdü. Prof. Ergün Aybars’a göre Şeyh Sait, bu
söylemiyle (ve "Kürtçü" amaçlarını reddetmek
suretiyle) idamdan kurtulmayı, belki de affedilmeyi
umuyordu. Duruşmada “ben adalet değil,
merhamet, af istiyorum” diye konuştu.
İstiklal Mahkemesi Savcısı iddianamesinde Şeyh
Sait ve arkadaşlarının “Peygamber dininin
yüceltilmesi perdesi altında… asıl amaç olarak
Türk vatanının belirli bir kısmını ana yurttan
ayırmak, vatanın birlik ve beraberliğini bozup
dağıtmak” kastıyla bu isyanı düzenlediklerini ifade
etti. İsyan gerçekten teşkilatlıydı ve açık
bir şekilde Kürt davası güdüyordu. Şeyh Said'in “Emir-ül
Mücahidîn Mehmet Sait Nakşibendi” imzasıyla
yayınladığı bildiride “Kürt eşraf ve hanedanına reva
görülen zulüm, hakaret, kin ve nefretin bir
kaç senedir gazetelerde yer aldığı” söylendikten sonra,
“selabet-i İslamiye ve asabiyet-i Kürdiyesi
galeyana gelen bir çok zevatın” ayaklandığı, “müstakil
bir İslam hükümeti vücuda getirmek fikrinde
oldukları” belirtiliyordu.
Prof. Dr. Ergün Aybars İstiklal Mahkemeleri
adlı kitabında şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Ayaklanmanın, Şeyh Sait’in dediği gibi,
yalnız din ve şeriat gereklerinin uygulanmasının sağlanması
için çıkmadığı; başlangıç ve gelişmesi
sırasında verdiği emir ve görevlerden, esir aldıkları asker ve
subaylara ‘düşman askeri’, ayaklanmaya
katılmayan Kürt aşiretlerine de ‘melun’ veya ‘Türk’ denmesi,
Üçüncü Ordu Komutanlığının eline geçen Şeyh
Sait’e ait belgelerin üzerinde ‘Kürdistan Harbiye
Nezareti, Kürdistan Reisi’ veya ‘Hükümeti’
başlıklarının kullanılmış olması, olayın basit bir amaca
yönelik değil, geniş ve yaygınlığını
gösteriyordu.” 53
İstiklal Mahkemesi kararında da Şeyh Said’in
asıl amacının bir Kürdistan kurmak olduğu
52 Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen
Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul 1990, s. 268
53 Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri,
Cilt I-II,/1920-1927, İleri Kitabevi, İzmir, 1995, s. 315
MUSTAFA AKYOL
16
belirtilmişti. Bu isyan dolayısıyla Şark
İstiklal Mahkemesi’nde çeşitli davalar açıldı. Şeyh Sait
davasında 81 sanık bulunuyordu, dava sonunda
Şeyh Said’le beraber 49 idam kararı verildi,
bunlardan Salih oğlu Hasan’ın yaşı küçük
olduğu için, kaymakam Hüseyin Hilmi Bey’in de daha
önceki “vatani hizmetlerinden” dolayı cezaları
10 yıl hapse çevrildi, diğer 47 hükümlü idam edildi.
12 kişi beraat etti, bunlar içinde Darahini
Müftüsü İsmail Bey ile Halk Fırkası Reisi Rüştü Efendi de
vardı. 5 kişi hakkında ihbarların geçersiz
olduğu ve davaya gerek olmadığı kararı verildi. Diğerleri
bir yılla onyıl arasında değişik hapis
cezalarına çarptırıldı. Hakimiyet-i Milliye gazetesi
isyanın
bastırımasını ve idamları “Türk inkılabının
gücü”nün kanıtı olarak yorumladı, “Şeyh Said düşüncesi
yok edilmedikçe memlekette huzur ve refahın
kuralamaylacağını” yazdı. 54
İsyan sona ermiş, ama klasik deyimle "Pandora'nın
kutusu" açılmıştı. Bu kadar geniş olmasa
da, başka isyanlar gelecekti.
İngiltere Faktörü ve Musul'un Kaybı
Şeyh Said isyanında "İngiliz parmağı" hep
konuşulur. İnkılap Tarihi kitaplarında da sık
tekrarlanan ve çok da inanılan bir temadır.
Ancak doğru mudur?
Bu soruya "evet" cevabı vermek zor. Uğur
Mumcu'nun Kürt-İslam Ayaklanması adlı
kitabında ortaya koyduğu bilgiler,
İngiltere'nin isyanı izlediğini, bazı isyancıların İngiliz
yetkililerle
temas kurduğunu, ancak Britanya hükümetinden
somut bir yardım alamadıklarını göstermektedir.
Dr. Yaşar Kalafat da, Şeyh Said isyanı
hakkındaki kitabında "bu konuda çeşitli iddialar ortaya
atılmışsa da İngiltere'nin isyandaki yeri
hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler ortaya
konulamamaktadır" der. 55
İngiltere'nin Şeyh Said ve yandaşlarına destek
verdiği iddiasının tek somut dayanağı, isyanın
ilk günlerinde İngiliz silah fabrikalarından
Şeyh Sait'e gelen silah kataloglarıdır. Mete Tunçay
bunun bir silah ticareti olduğu ve İngiliz
silah şirketlerinin de hükümetin onayıyla hareket
etmedikleri kanısındadır ve "bu harekete
İngiliz kıştırtmalarının yol açtığı, savı inanılması güç
görünüyor" yorumunu yapar. 56
Uğur Mumcu ise bu yorumu eleştirir
ve o dönemde silah
şirketlerinin hükümetten bağımsız
davranamayacaklarını savunur. 57
Ama sonuçta ortada sadece
silah katalogları vardır.
İsyanı izleyen günlerde Bağdat’taki Fransız
Yüksek Komiserliği'nin Paris’e gönderdiği
54 Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri,
s. 310 – 327
55 Yaşar Kalafat, Şark Meselesi Işığında
Şeyh Sait Olayı, Boğaziçi Yay., Ankara, 1992, s. 179
56 Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek
Parti Yönetiminin Kurulması, 1923-31, Yurt Yayınları,
Ankara, 1981, s. 130
57 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması,
s. 216
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
17
raporda ise, “Şeyh Sait’in 1918 yılından beri,
amacı İngiliz mandası altında bir Kürt devleti kurmak
olan İstanbul Kürt komitesine bağlı olarak
çalıştığı… İngilizlerin Kürt politikasında temel unsur
olan Binbaşı Noel ile ilişki kurduğu” yazar. 58
Sonuçta denebilir ki, Şeyh Said isyanında
İngiliz çıkarları ile paralellik ve İngiliz yetkilileri
ile bazı temaslar varsa da, isyanı
İngilizlerin fiili olarak desteklediği, hele de organize
ettiği
konusunda hiç bir kanıt yoktur. Nitekim devrin
başbakanı İsmet İnönü'nün bu konuda yaptığı
yorum da şöyledir:
"Şeyh Said isyanında memlekette senelerden
beri yuvalanmış propagandanın eseri görülmüştür. Şeyh
Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin
hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller
bulunamamıştır." 59
Ancak isyanın İngiltere'nin işine yaradığına
kuşku yoktur. O sıralarda Türkiye ile Musul
konusunda ihtilaf halinde bulunan İngiltere,
Türkiye içindeki bu isyandan kendi lehinde bir
argüman çıkarmıştır. Mart 1925'te Fransa'nın
Bağdat Yüksek Komiserliği'nden Dışişleri
Bakanlığı'na gönderilen bir raporda şöyle
denmektedir: "Kürt ayaklanması [İngiltere için] bundan
daha iyi koşullarda patlak veremezdi.
Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran
komisyonda Türklerin kendi topraklarındaki
Kürtler arasında bile huzuru sağlayamayacağını
gösterecekti." 60
Atatürk Araştırma Merkezi Asli Üyesi Prof. Dr.
Ömer Kürkçüoğlu ise, Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926)
adlı kitabında tüm bu olaylarda Hilafet'in kaldırılmasının
belirleyici rolünü şöyle açıklar:
"Halifeliğin kaldırılmış olması,
Kürtlerin ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt
unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını
da zayıflatmıştır.
Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri'nin,
Türkiye'yi Irak'a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun
başlıca nedeni, Halife'ye yani İslam'a olan bağlılıklarıydı...
Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada
Halifeliğin kaldırılması; İngiltere'nin İslam etkeni
dolayısıyla duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki
nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta Türkiye'nin Musul tezine
manevi bir darbe indirmişti. İngiltere'nin Musul'daki bir
görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberleri
hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini
yazmaktadır.
Bu İngiliz görevlisi, o zaman kadar 'Kürdistan'ı patlamaya
hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının,
Kürtler'in Halifeye kesin bağlılığına dayandırıldığını,
Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere
için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu'
belirtmektedir. İngiliz görevlisi, 'tabii, bu yeni durumdan
kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik' diye eklemektedir.
Türk Hükümeti'nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert
önlemler [de], Musul'daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin
tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin İngiltere bakımından
'yararlanmaya' elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu.
58 Uğur Mumcu,
Kürt-İslam Ayaklanması, s. 168.
59 İsmet İnönü, Hatıralar, 2. Kitap, Bilgi Yayınları,
Ankara, 1987, s. 202
60 Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, s. 97
MUSTAFA AKYOL
18
Hangi nedenlere dayanırsa
dayansın — hatta Musul sorununda olumlu bir etkisi olabilir
diye alınmış olsa bile — Halifeliğin kaldırılması kararı,
Kürtler'in ayaklanmasında rol oynadığı için, sonuç olarak
Musul bakımından Türkiye'nin aleyhine bir durum yaratmıştır."61
Hilafet'in kaldırılmasından önce Iraklı
Kürtler arasında Türkiye'ye yönelik güçlü bir sempati olduğunu
tarihçi Waide Jwaideh de belirtir. Jwaideh'e göre,
"Yüzyıllardır kendilerini Osmanlı devleti ve geleneği ile
özdeşleştirmiş olan Kürtler, hiç şüphesiz, yabancı bir din ve
kültüre mensup işgalciler olarak gördükleri İngilizlerin
ülkelerine gelmelerinden hoşnut değildi." 62
Dahası, "Kürdistan'ın İngiliz işgali
altındaki bölgelerinde, Türklerin yaptığı etkili pan-İslamist
propagandalar birçok Kürdün İngiliz karşıtı bir tutum
izlemesini sağlamıştı." 63
Ama Hilafet'in kaldırılması ve
ardından gelen Şeyh Said isyanı ile birlikte, o propagandanın
artık bir etkisi kalmadı.
İngiliz Büyükelçisi Lindsay'in Dışişleri
Bakanı Chamberlain'e yolladığı 17 Mart 1926 tarihli bir
mektupta, şu ilginç teşhis yer alıyordu:
"Doğu'daki durum, mevcut
rejimin önünde görülebilir en ciddi tehlike durumundadır.
İslamcı bir hükümet bu karışıkılığı kendi lehine
çevirebilirdi. Ancak bugünkü laik düşünceli hükümet ile Doğu
arasında uzlaşmaz bir düşmanlıktan başka hiç bir şey olamaz.
Eğer her şeyi kökünden değiştirecek bir olay çıkmaz ve
Cumhuriyet rejimi sürerse, hükümet, bastırma hareketlerini
beraberinde getiren bir dizi ayaklanma ile karşı karşıya
kalacaktır."64
61 Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri,
AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1978, s. 290-291
62 Waide Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri
ve Gelişimi, İletişim Yay. İstanbul, 1999, s. 286
63 Waide Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi, s. 317
64 Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze Hükümetlerin
Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları s. 103; Cahit Düzel,
"İngiliz
Hükümeti'ne Sunulmuş Gizli Raporlardan Doğu Anadolu Olayları,
1924-1938", Politika Gazetesi, 31 Ocak 1977, s. 4'ten |