|
Şehir Ve Kültür-İstanbul
Dersi 14.Hafta Özeti
MEDENİYETLER BAŞKENTİ TARİHİ İSTANBUL ŞEHRİNİN NADİR
ESERLERİ
Roma İmparatoru Constantin, Katolik Roma’dan ayrı ve ona
üstün Ortodoks Hıristiyan Konstantinopolis’i inşa etmek için
harekete geçtiğinde, amacı sadece yeni bir şehir ortaya
koymak değil Ortodoks Hıristiyan bir imparatorluk merkezi
meydana getirmekti.
Fatih Sultan Mehmet ( 1451-1481 ) ise,İstanbul’u sadece
İslam aleminin değil Osmanlı Devletinin ve İslam'ın
öncülüğünde tüm medeniyetlerin başkenti yapmak, dünya
başkenti bir şehir kurmak amacıyla harekete geçmişti.
Fatih,diğer medeniyetleri temsil eden dinleri bir millet
olarak kabul ederek onlara Osmanlı Devletinin ve temsil
ettiği İslam medeniyetinin koruması altında kendi
medeniyetlerini yaşama garantisi vererek, İstanbul’u tam bir
medeniyetler başkenti yapmayı planladı ve bunu uyguladı.
Böylece bin yılı aşkın bir zamandan beri sadece Hıristiyan
bir imparatorluğun başkenti olan bu şehir, bundan böyle
Osmanlı devleti ve temsil ettiği İslam medeniyetinin
koruması altında farklı din ve kültürlerin kendi
medeniyetlerini yaşadığı bir İmparatorluğun başkenti, kısaca
medeniyetlerin başkenti oldu. Bu İstanbul şehri için çok
önemli bir dönüşümdü. Bu dönüşüm planı, Fatihten sonra da
çağlar boyunca uygulamaya devam etti. Büyük medeniyetlerin
en önemli eserleri İstanbul’da inşa edildi, daha önce inşa
edilenler onarılarak koruma altına alındı ve bu medeniyetler
yan yana yaşayabildi.
Günümüze kadar dünyanın hiçbir şehri İstanbul’un
medeniyetler başkenti özelliğine ulaşamadı. Bugün Avrupa ve
ABD başta olmak üzere batıda ve doğuda tüm medeniyetlerin
özgürce bir arada yaşayabildiği şehirler hala daha
kurulamamıştır.
Bun edenle İstanbul çağlar boyunca, tüm dünya insanlarının
kendilerinden bir parça içerdiğinden görmek ve bilmek
istedikleri ulaşılmaz nadir bir şehir oldu. Osmanlı
döneminden itibaren İstanbul adı, doğuda ve batıda dünya
insanlarının en çok bildikleri şehir unvanına ulaştı.
Fatih döneminde gerek beşeri konular gerekse imar ve inşa
hareketleri akılcı biçimde yürütülmüştür.Yeni başkent
iktisadi, sosyal, dini ve kültürel ihtiyaçlara göre bir
planlama yapılarak imar edildiği görülmektedir.
Fatih döneminde imar ve inşaya dayalı icraatlarda
İstanbul’da birkaç yüzyıl değişmeyecek odak noktalarının
oluşması sağlanmıştır. İstanbul, öncelikle bu odak
noktalarına göre biçimlenmiş.
Bu odak noktalar :
1-Yönetim Merkezi olarak Eski ve Yeni Saray Alanları
2- Bedestenler, Çarşı ve Hanlar Bölgesinde Merkez İş Alanı
3- Fatih’de Eğitim-Kültür Merkezi
4- Eyüp’de Kutsal Merkez
5- Eski Saray Yakını ve Aksaray’da Askeri Kışla Alanı
6- Yedikule’de Güvenli Saha-Kritik Hammadde Depoları
7- Haliç’te Tersane, Denizcilik Sanayi Alanı
8- Eminönü’nde Dünya Ticareti Liman Alanı
9- Okmeydanı’nda Spor Alanı
İstanbul’un fetihle birlikte yeniden imarı için
imparatorluğun çeşitli bölgelerinden yaptırılan zorunlu
göçlerle Müslüman nüfusunun artması sağlanmıştır.
İstanbul,İslam dünyası ve kültürünün de merkezi olma
durumundaydı.Bunun için öncelikle dini, kültürel özellikli
binaların inşası, eğitim kurumlarının oluşturulması
gerekliydi.Bunların yanı sıra şehrin yeni halkını meydana
getirecek Türk ve Müslümanların yaşam tarzı ile uyumlu yeni
alanlar oluşturulmalıydı. Şehrin coğrafyasına İslam Türk
karakterinin hakim olmasında en büyük rol İslam ibadet
yapılarına düştüğüne göre, İstanbul ufuklarında cami ve
mescit minarelerinin yükselmesi düşünüldü.
İstanbul’un başkentlik görevini devralabilmesi için bir
takım hazırlıklar yapıldı. Bunların başında saray yerinin
seçimi ve saray yapılarının inşası olmuştur. İstanbul’da
Sultan’ın ikameti için yapılan ilk saray kentin merkezinde,
Tauri Forum’un kuzeyinde Beyazıt’ta inşa edilmiştir. Bugün
İstanbul Üniversitesi ve bir kısmı Süleymaniye Külliyesi
üzerinde kalmaktadır.
Topkapı Sarayı diye tanınan Yeni Saray alanı için seçilen
yer, şehrin Haliç, Boğaz ve Marmara’yı yüksekten seyreden,
şehrin merkezini oluşturan nokta aynı zamanda pagan
Byzantion’unun da merkeziydi. Güçlü bir devletin geniş
kadrolu saray teşkilatını en rahat şekilde
yerleştirebileceği saha gerçekten de şehrin bu bölgesiydi.
Etrafı Sur-u Sultani denilen sağlam duvarla çevrili bu geniş
saray alanı, topoğrafik yapısı itibariyle de kendi sınırları
içinde şehirden bağımsız bir ünite özelliğine sahiptir.
Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’nın Müslümanların İstanbul’u
fethini simgeleyen fetih camii olmasını istemiş ve Osmanlı
başkenti İstanbul’un ilk camisi de bu ünlü mabet olmuştur.
Fatih, Ayasofya’nın camiye çevrilmesini emrettikten
sonra,bakımı ve yaşatılması için bir de vakıf kurdur.
İstanbul’un fethi ile şehirdeki en önemli değişiklik Fatih
Külliyesi’nin 1463-1470 yılları arasında yapılmasıdır.
Fatih, Külliyesi’ni kurarken eski saray ve bedestenler
yakınını değil de buradan daha uzak bir alanı seçmiştir.
Böylece daha sakin bir alanda eğitim ve kültürel merkez
oluşturmak istemiştir. Külliye sahası,buradaki harap
durumdaki Havariyyun Kilisesi ve bazı imparatorlara ait
yeraltı mezarları kaldırmak suretiyle kazanılmıştır. Fatih,
külliyenin ana binasını bir tepe üzerine yerleştirmekle
İstanbul’un tepe bölgesini anıtsal mimari eserlerle
süslemenin de ilk örneğini ortaya koymuştur.
Fatih’inyeni başkent İstanbul’a belirginlik kazandırdığı
çevrelerden biri de merkez çarşı bölgesidir. Türk şehrinde
çarşı merkezinin belirginliğini sağlayan anaeleman
bedestendi. Klasik Türk imar sisteminde, kamu yararı
gerekçegösterilerek istimlak söz konusu olmadığından, mevcut
bir taşınmazın yerine yapılacak her türlü inşaatta mülk
sahibi para ile razı edilmek zorundaydı.
Fatih’in vezirlerinden Murat Paşa, Mahmut Paşa ve Rum Mehmet
Paşa’nın yaptırdığı camilerde önemli eserlerdir. Kiliseden
çevrilen eserlerden Molla Gürani, Kalenderhane,Zeyrek
Camileri de bu vezir camileri kadar cemaat alabilen
yapılardı. 1463’deyapılmış olan Mahmut Paşa Camisi, Beyazıt
Camisi yapılana kadar çarşı bölgesinin en büyük Cuma camisi
durumunda idi. Mahmut Paşa Camisi, medrese,imaret, mektep,
türbe, hamam ve dükkanları ile önemli bir külliye
durumundadır.
Beyazıt Camisi’nin oturtulduğu saha İstanbul’un tepe
noktalarından birisidir. Bu sahanın hemen yanı başında daha
önce Eski Saray yerleşmiş bulunduğundan simetrik bir düzenin
temel oluşturacağı bir vaziyet planı uygulamasına
sarayduvarları bir ölçüde engel teşkil etmiştir.
BeyazıtCamisi, Osmanlı klasik üslubunun gerçek bir şekilde
oluştuğunun göstergesidir.Bu yapı bundan sonra inşa edilecek
benzer eserlerin Türk mimarisinde zirveye oturacak
değerlerin de öncüsüydü. Beyazıt Camisi, kubbe sistemi
bakımından, bir tam iki yarım kubbe sistemiyle Ayasofya
kubbe planlamasının bir benzeridir.Semte de adını veren bu
büyük eser, Müslüman Türk İstanbul’un oluşmasında önemli
payı vardır.
Beyazıt Külliyesi yakın çevresi, bütün Osmanlı dönemi
boyunca İstanbul’un en dikkate değer yeri ve semti olmuştur.
Eski Saray’ın yerini Bab-ı Seraskeri (Harbiye Nezareti)
alınca, buranın önemi daha da artmış, hareketliliği iyice
çoğalmıştır. Bu yüzdendir ki Osmanlı son döneminde,
İstanbul’da ilk defa geniş çaplı meydan düzenleme projeleri
burası için hazırlanmıştır.
II.Beyazıt döneminin çok sayıda hayrat sahibi olan
vezirlerinden Sadrazam Davut Paşa’nın şehrin Batısında
Marmara’ya bakan tarafında Constantinus döneminin Altın
Kapı’sı günümüzde ise Yedikule yakınlarında geniş boş alanda
yaptırdığı cami, medrese,imaret, tabhane, çeşme ve türbeden
oluşan külliyesi, İslam Türk nüfusunun bu çevrede de
yoğunluk kazanmasına öncülük etmiştir.
Fatih Külliyesi’nin inşasından sonra Fatih semtinde başka
cami, mescit, mektep,medrese, türbe gibi binaların inşası
devam ettiğinden bu çevre dini ve kültürel eserler
bakımından zenginleşmeye devam etmiştir. Bunların arasında;
II.Beyazıt’ın vezirlerinden Bali Paşa’nın 1504’de yaptırmış
olduğu Bali Ali Paşa Camisi önemlidir. Fatih semtinde II.
Beyazıt dönemi eserleri arasında Millet Kütüphanesi
yakınındaki İskender Paşa Camisi hatırlanmaya değer
yapılardandır.
Yavuz Sultan Selim döneminde 1509 depreminde büyük hasara
uğrayan İstanbul yeniden ve daha planlı biçimlenmiştir.
Şehir yeni bentler, su kemerleri, suyolları ve çeşmelerle
bol suya kavuşmuştur. Bu dönemde çok sayıda külliye inşa
edilip vakfa bağlanmıştır. Büyük ve orta boyutlu külliyeler,
ayrıca tek başına yapılar halinde cami, mescit, imaret,
hamam, han,darüşşifa, saray, köşk binaları İstanbul’un
çeşitli yerlerinde konumlanmıştır.
deprem sonrasında İstanbul’daki konutlar ahşap malzemeyle
inşa edilmeye başlanılmıştır. Depremden korunma yöntemi
olarak düşünülen ahşap konut yapımı şehrin görsel
karakterini de değiştirmiştir.
16.yüzyıla başlarken İstanbul büyük bir kent olup, yüzyılın
sonundasadece İslam aleminin değil, dünyanın en görkemli ve
anıtsal yerleşmelerinden biri haline gelmiştir. Bu yüzyıl
Osmanlı gücünün zirve noktasına ulaştığıyüzyıldır. Bu gücü
en iyi temsil eden padişah da Kanuni Sultan
Süleyman(1520–1566) olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman’ın
tahtta kaldığı 46 yıllık dönem,devlet için olduğu gibi
İstanbul için de bir yükseliş dönemi olmuştur.
Osmanlı döneminin Avrat Pazarı olarak tanınan eski Arkadios
Forumu batı ve güney taraflarındaki yakın çevresi, Fatih ve
II. Beyazıt döneminden itibaren İstanbul’un yoğun nüfus
barındıran bölgesi olmaya başlamıştı. Sinan, Avrat Pazarı’na
yakın bir yerde Haseki Hürrem Sultan’ın adını taşıyan, cami,
medrese,mektep, darüşşifa ve aşhaneden oluşan bir külliye
inşa etmiştir. Haseki mahallesinin oluşumu da böylece
başlamıştır. Haseki Hürrem Sultan’ın İstanbul’daki eserleri
arasında bir de hamamı bulunmaktadır.
İstanbul’daki mevcut çok sayıda külliyeye bakıldığında,
Osmanlı mimarının öncelikle külliye için kullandığı arsanın
durumunu, sonra topografyasını, bunun hemen arkasındanda
yakın çevre ile ilişkisi sorununu dikkate alarak plan
tasarımını gerçekleştirmiş olduğu söylenebilir. Fatih
külliye alanı mükemmel bir simetrik planlama örneği ile
geniş bir alana çevre düzenlemesi getirmiştir. Büyük külliye
alanı, sadece inşa edildiği alanın değil şehrin bütününün
kültürel odak noktası olmuştur.
Kanuni dönemi ve Mimar Sinan’ın yarım yüzyıl süren
mimarbaşılığı, İstanbul’un anıtsal öneme sahip öğelerini
kent yapısına yerleştirmiştir. Kanuni döneminin
başlangıcında sultanın babası Yavuz Sultan Selim için
yaptırdığı külliye, Fatih Külliyesi’nin kuzeyinde Haliç
yamaçlarındaki bir platform üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı
mimarisinin erken döneminin özelliklerini yansıtan tabhaneli
camidir.
Sinan, 1543 yılında Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan ve oğlu
Mehmet adına iki külliye inşasına başlayıp 1548’de
tamamlamıştır.Sinan, Şehzade Külliyesi’nde, Fatih ve daha
sonra Süleymaniye Külliyesi’nde kullanılan simetrik düzeni
uygulayamamıştır. Külliye’nin ikinci derecedeki yapılarını
caminin bir yanına yerleştirmiştir. Şehzade Camisi; Beyazıt
ve Fatih Camisi arasındaki kısımda en düz alanı oluşturan
kısma oturmuştur. Medrese, mektep, imaret, kervansaray ve
türbesi ile birlikte önemli bir külliye oluşturur.
Haliç’e bakan sırtlardaki kent siluetine,Edirnekapı
çıkışındaki yüksek bir tepeye oturan Kanuni’nin kızı
Mihrimah Sultan’ın külliyesi eklenmiştir. Cami,medrese,
mektep, türbe, hamam ve dükkanlardan oluşur. Sur içi
İstanbul’un oturduğu en yüksek noktadır.
Sinan’ın klasik mimarimizde merkezi kubbeliler arasında
değerli örnek oluşturan Şehzade Camisi’nden daha çok önem
verdiği diğer bir eseri, Süleymaniye
Külliyesi’dir.Süleymaniye Külliyesi Haliç tarafına çarpıcı
bir dış etki yaratacak bir konuma yerleştirilmiştir.
Süleymaniye Camisi ve külliyesi ile İmparatorluk yeni bir
sosyal ve kültürel tesis, şehir ise silueti için muhteşem
bir anıt kazanmıştır.
İmparatorluğun en zengin ve güçlü olduğu bu dönem Türk-İslam
kültürüne özgü bir kent modeli oluşturmuştur. Bu model, ne
Batı Rönesans’ının ölçütleriyle, ne de İslam gelenekleriyle
açıklanabilir. Bunda temel İslami sosyal-kültürel yapının
etkisi olmakla birlikte İstanbul’da Osmanlı Dönemi’ne özgü
yerel geleneklere dayanan bir sentez ortaya çıkmıştır.
Süleymaniye gibi bir külliye,işlevleri, ekonomik ve sosyal
içeriği ile kent yaşamı içinde önemli bir simge olmuştur.
Sinan’ın merkezi iş alanı ve ticaret bölgesine oturtulmuş
bir diğer eseri de, Eminönü’ndeki Rüstem Paşa Camisi’dir.
İnşa edildiği sahanın alçak seviyede olması nedeniyle bodrum
kata yer verilmiştir. Caminin hem çevresindeki ticaret
yapıları arasında sivrilmesini hem gerisindeki yüksek sırt
üzerinde yukarıdan bakan Süleymaniye ana kubbesinin ufak
birörneğinin Haliç kıyısında varlığını hissettirmesini
mümkün kılmış, bunların yanı sıra bodrum katından dükkan ve
mahzen olarak yararlanma imkanını hazırlamıştır. Rüstem
Paşa’nın İstanbul’daki yapılar arasında iki tane kervansaray
ve Cağaloğlunda yer alan bir de medresesi yer almaktadır.
Kanuni dönemi İstanbul’u, dış görünüşüyle, o devirde kente
gelen seyyahları da çok etkilemiştir. Fatih’in iskan ve imar
siyaseti meyvelerini vermiş, ondan sonra gelen II. Beyazıt
ve Yavuz Sultan Selim gerek iskan, gerekse imar çabalarını
sürdürmüştür. Kent bir yandan iskan edilip büyürken, öte
yandan dini anıtsal yapılarla donatıldı. Kanuni dönemi
İstanbul için bir planlı kentleşme dönemi olmuştur.
Şehir;Sarayburnu, Tersane, İskender Çelebi, Dolmabahçe,
Tokat, Çubuklu, Sultaniye,Üsküdar, Haydarpaşa, Kandilli
hasbahçeleri ve Büyükdere Korusu ile bezenmiştir.Kentin tüm
iaşe ve ihtiyaçları için yeni bir tedarik sistemi
oluşturulmuş; bu maksatla Rumeli şehirleri, Karadeniz
Kıyıları ve Mısır’a bir takım piyasa düzenleyici
yükümlülükler getirilmiştir.Yine İstanbul bu dönemde
“kahvehane”lerle tanışmıştır.
16.yüzyıl sonlarında İstanbul’a gemiyle Marmara’dan giren
bir yabancı; onarılmış sağlam kara ve deniz surlarını,
Yedikule Hisarı’nı, kentin tepeleri üzerinde büyük kubbeli,
göğe yükselen incecik minareli camileri,
Ayasofya’yı,Şehzade’yi, Selimiye’yi, Fatih ve Süleymaniye’yi
görüyordu. . Divan yolu üzerinde Mimar Davut Ağa’nın eseri,
Koca Sinan Paşa Külliyesi, Saraçhane’deki Gazanfer Ağa
Külliyesi dikkate değerdir.
17.yüzyılda İstanbul büyümeye devam eder. Ancak 16. yüzyılla
karşılaştırıldığında anıtsal yapı yoğunluğu azalacaktır.
Biri yüzyılın başında, diğeri ortasında iki anıtsal eser
yükselmiştir. Bunlar aynı zamanda imparatorluk döneminin son
büyük çaplı külliyeleri olmuştur. Biri Sultanahmet, diğeri
de Yeni Cami’dir. Mimaride ve süslemede klasik anlayış ve
zevk devam etmiştir. Türk mimarisinin zirvelerinden olan
Sultanahmet Camisi, İstanbul topografyasında çok önemli bir
yere oturmuştur. Caminin inşa edileceği yüksek arazi parçası
Marmara tarafından bakılınca en görkemli görüntüyü
vermektedir.
Sedefkar Mehmet Ağa’nın eseri olan Sultanahmet Camisi büyük
bir külliyenin ana yapısını oluşturmaktaydı. Medrese,
imaret, tabhane, darülkurra, sübyan mektebi,
darüşşifa,hamam, hünkar kasrı,sebiller ve arasta düzeninde
bir çarşı ünitesi, türbe, bu külliyenin diğer yapıları idi.
Külliye yapılarının bir kısmı bugün ayakta değildir. Bir
sokağın üzerinde karşılıklı dükkanlardan oluşan Sultanahmet
arastasında halen otuz küsur dükkan yaşamaktadır.
Sultanahmet Külliyesi simetrik bir yerleşme düzenine sahip
değildir.
Yeni Cami, III. Sultan Mehmet’in annesi Safiye Sultan’ın
başlatıp, IV. Sultan Mehmet’in annesi Hatice Turhan
Sultan’ın bitirdiği bir yapıdır. Büyük anıtsal bir caminin
yapılacağı düşük kottaki bu yer, boş arsa durumunda değil,
Yahudi evleri ile doluydu.
Kanuni zamanında Rüstem Paşa Camisi yapılmıştır. Deniz
kenarına inşa edilen Yeni Cami yüksekçe bir su basmana
oturtulmuştur. Yanıbaşındaki Rüstem Paşa Camisi’nde ise,
Mimar Sinan binayı bir bodrum kat üzerine yükseltmiştir.
Davut Ağa ondan daha büyük bir yapı olan bu camide zemin
yüksekliğini daha uygun bir düzen teşkil eden su basmanla
sağlamıştır. Çarşı bölgesi olması sebebiyle medrese yerine
arasta tercih edilmiş olup, L şeklindeki bu arasta Mısır
Çarşısı olarak anılmaya başlamıştır. Arastanın dışında
külliyeye bağlı başka dükkanlar da bulunmaktaydı. 17.
yüzyılda bu iki büyük külliye dışında ortaya konan mimari
eserler, gerek başkentte gerekse imparatorluğun diğer
şehirlerinde küçük çaplı külliyeler ile ticaret yapıları,
özellikle de menzil hanlarından oluşmaktaydı.
İstanbul’un ana yolu, Bab-ı Hümayun ve Ayasofya önünden
başlayıp Çemberlitaş-Beyazıt-Aksaray-Hasekive Beyazıt-Şehzadebaşı-FatihEdirnekapı’ya
uzanan yoldu.Divanyolu üzerinde veyolun yakınında olmak
üzere, Ayasofyaile Fatih arasında ana yapılarını
medreselerin oluşturduğu Firuz Ağa Medresesi(Camisi II.Beyazıt
döneminde yapılan bu medrese 19. yüzyılda yol genişletme
amacıyla ortadan kaldırılmıştır), Cafer Ağa, Köprülü Mehmet
Paşa, Atik AliPaşa, Çorlulu Ali Paşa, Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa, Seyyid Hasan Paşa (İstanbul Üniversitesi’nin
uzun süre Türkoloji Enstitüsü olarak kullandığı bina),
Kuyucu Murat Paşa, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Amcazade
Hüseyin Paşa,Feyzullah Efendi Medresesi (Millet Kütüphanesi
olarak tanınan bina) bu külliyelere örnek olarak
verilebilir.
18.yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’ya açılma dönemi
olarak bilinmektedir.Savaşların ve yenilgilerin arkasından
gelen ve tarihimizde Lale Devri olarak adlandırdıkları III.
Ahmet Dönemi, o yılların yenilik ve değişim içeren hareket
ve oluşumlarına eşdeğer bir yol izlemektedir. Osmanlı-Türk
Klasik devir sanatı,bu geçiş safhası içinde artık dışarıdan
gelen tesirler ile karakterini kaybetmeye başlamıştır.
Osmanlı klasiğinde yaygın şekilde geçerli olan dışta
sadelik, süslemelerin genelde binanın içinde olması kuralına
uyulmamaya başlanır. Dışta da süslemeye yer verme eğilimi
gelişme kaydeder. Bab-ı Hümayun önündeki III. Ahmet Çeşmesi
Lale Devri döneminin sanat anlayışını açıkça yansıtan bir
yapıdır.
18.yüzyılın başında İstanbul’da o zamana kadar görülmemiş
ölçüde geniş alanlı birticari yapı topluluğunun kargir
olarak inşası gerçekleştirilmiştir. O güne değin, geniş
alanlı yapı olarak, taş ve tuğla malzemeli büyük
külliyeler,ticari yapı olarak kargır iş hanları, kargır ve
ahşap malzemeli saraylar yapılmıştı. Bu defaki, bütün
halinde en geniş sahayı kaplayan ticari yapı durumunda olan
Kapalıçarşı’dır. Fatih tarafından yapılan bedestenler
çevresinde ahşap dükkanlardan oluşan İstanbul’un merkez
çarşısı, kapalı çarşıya dönüştürülmüştür.
Lale Devri’nde gerçekleşen imar hareketleri arasında
İstanbul surlarının tamiri ile su tesislerini de tamir
edilmiştir. Birinci partide surların Yalı Köşkü yapısı ile
Demirkapı arasında kalan kuleden Ahır kapı’ya kadar uzanan
bölümün içi ve dışı tamirle yenilendi. İkinci etapta Narlı
Kapı’ya kadar uzanan bölüm elden geçti.
18.yüzyılın ikinci yarısında Türk sanatında barok zevkin
hakimiyeti görülür.Batıda böyle bir sanat yoktur ancak
Barok’un batıda görülen dış öğelerin süslenmesi anlayışının
etkisiyle oluşmuş bir Türk sanatı olduğu kabul edilir.
İstanbul,Türk Baroğunun irili ufaklı ve çeşitli
fonksiyonlarına sahip eserleri ile süslenmiş bulunuyordu.
Laleli Camisi(1759–1763), Barok üslubun Türk geleneği
içindeki yorumunu gösteren bir örnektir.
1766depreminde yıkılan Fatih Camisi’nin yerine yapılan
ikinci Fatih Camisi,Beylerbeyi Camisi, gibi büyük eserler
Türk Baroğu’nun başlıca örnekleridir. Bu sitili, Zeynep
Sultan (1769), Beşir Ağa (1745), Seyyid Hasan Paşa (1745)
camileri ve medreseleri gibi daha ufak ölçüdeki yapılarda da
bulmak mümkün olmaktadır. Türk Baroğu en sevimli
eserlerini,mütevazı sokak çeşmelerinde ve gelip geçene bir
hayır olmak üzere su ve serinletici dağıtmak üzere yapılan
sebillerde ortaya koymuştur.
18.yüzyılın en dikkat çekici gelişmesi, sur dışındaki
mahalle ve bölgelerin öneminin artmasıdır. İstanbul’un sur
içi kentle sınırlı eski görünümünün yerini, kıyılarda
yoğunlaşan bir kıyı kenti almaya başlamıştı. 18. yüzyılda
İstanbul, bir taraftan Haliç kıyıları, Kağıthane Bölgesi ve
Boğaziçi’nde yeni binalar inşası suretiyle büyürken, yapı
topluluklarının en yoğun olması gereken Tarihi Yarımada’nın
göbeğinde bostan sahalarının varlığı Laleli Camisi inşaatı
vesilesiyle öğrenilmektedir. 18. yüzyılda sur içi
İstanbul’unda arsa kazanmaya ilişkin bir imar hareketi
görülmektedir. İmarcı bir padişah olan III.Mustafa,Yenikapı’da
Bizans döneminde limanın bulunduğu bölgeyi doldurtarak
iskana açmıştır.
18.yüzyılda bu kadar çok yapının inşa edilmesi ve büyük
konut mimarlığının gelişmesine karşın Marmara Denizi’nden
bakıldığında İstanbul hala surlarla çevrili bir kent imgesi
taşıyordu. Surlar zaman zaman onarılıyordu. Kubbeli
camilerle, yerleşim alanlarının yatay gelişmesi arasındaki
geleneksel siluet anlayışı geçerliliğini koruyordu. Buna
karşın Haliç’ten bakıldığında kent dokusunda bazı
değişikliklerin başladığı dikkat çeker. Çarşı içindeki ahşap
dükkanların, Kapalı Çarşı’nın ve eski ahşap hanların yerini
yüksek, kütlesel taş hanlar almaya başlamıştı.
19. yüzyılda imparatorluğun Batıya karşı savunma dönemi
yaşamasına ve ekonomik sıkıntılarına rağmen, küçümsenmeyecek
ölçüde inşaat faaliyeti görülür. Bu etkinlikten başkent
İstanbul yine en büyük payı almıştır. Yüzyılın ilk yarısında
İstanbul’da büyük çaplı kışlalar, ayrıca bir takım eğitim ve
yönetim binaları yapılır. Önceki dönemlerde söz konusu
olmayan tiyatro, müze gibi kültür ve sanat yapıları inşa
ettirilmiştir. Daha önceki dönemlerde yatırım yapılmayan yol
ve ulaşımla ilgili alanlar, bu defa üzerinde en fazla
durulan ve önemli harcamalar gerektiren konular halini
almıştır. Haliç üzerine köprü inşası, yol genişletme, meydan
açma, rıhtım yapma, metro, tramvay ve demiryolu gibi büyük
yatırım gerektiren sahalar 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır.
İnşaat etkinlikleri ilk kez 19. yüzyılda sistematik bir
düzene sokulmuştur. İmar sisteminde yeni yasal ve kurumsal
düzenlemeye gidilmiştir. Bu düzenlemelerin başında bugünkü
belediye yönetimi işlevini yürüten Şehremaneti 1855 yılında
ilkkez İstanbul’da kurulmuştur. Kent planlama çalışmaları
1839-1937yıllarında Osmanlı sarayına bağlı istihdam edilen
yabancı mimar Von Moltke’nin danışmanlığında İstanbul için
yapılmıştır. Moltke’nin önerileri göz önüne alınarak 1848
tarihinde Ebniye Nizamnamesi hazırlanmıştır. 1857’deİstanbul
14 belediye bölgesine ayrılmıştır. Sur içi kentte yalnızca
üç bölge vardı. Bu bölgeler; Fatih, Aksaray ve Ayasofya’dır.
19.yüzyıl planlama çabaları, sokakların iyileştirilmesi
üzerinde yoğunlaşmıştır.Toplumun kültürüne işlemiş olan eski
sokak dokusu kentin tarihsel yapısının temelini
oluşturuyordu. Kentin 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl
başlarında yapılan haritalarında eski sokak düzenlerinin yer
yer ızgara planlı lekelerle kesildiği görülür. Bu lekelere
özellikle kentin yanan alanlarında rastlanır.Yangın ve
ızgara plan, İstanbul’un 19. yüzyıl planlamasını
simgeler.İstanbul’da ilk kez bu planla, iki yolun kesiştiği
kavşak, küçük sekizgen bir meydan oluşturabilecek biçimde
genişletilmiş ve bir yanına 1871’de Valide Sultan Camisi
yapılmıştır. Ünlü Aksaray Meydanı bu görünümünü yüz yıla
yakın korumuştur.
Tanzimat her alanda olduğu gibi, mimarlık alanında da yeni
örgütlenme modelleri ve yasal düzenlemeler getirmiştir.
Bayındırlık işlerinin geleneksel saray teşkilatından
çıkarılıp, devlet mekanizması içindeki konumuna geçirilmesi
için ilk girişimler Tanzimat öncesi II. Mahmut
(1808-1839)döneminde başlatılmıştı.
19.yüzyılın ikinci yarısındaki tercih değişikliği her tür
yapıda izlenebilmektedir. Tanzimat ve sonrasındaki dönemde,
özellikle dini yapı inşaatlarında önemli ölçüde azalma
görülür. Batılı üsluplar, kentin eski mahallelerine
özellikle yangınlardan sonra inşa edilen camiler, kagir
evler ve apartmanlar aracılığıyla girmiştir. Fatih’teki
Hırka-ı Şerif Külliyesi ile Aksaray’daki Pertevniyal Valide
Sultan Camisi, eski kente, Batı üslubuyla yapılmış
eserlerdendir.
Cumhuriyet Dönemi
Tarih boyunca başkent olarak donatılmış ve gelişmiş olan
İstanbul kenti, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına
payitaht ve başkent işlevlerinden uzaklaşarak girmiştir.
İstanbul, Cumhuriyet’in ilk on yılında fazla bir değişikliğe
uğramamıştır. Semtlerin büyümesi ve yenilenmesine karşılık,
Tarihi Yarımada’nın terk edilmesi, bütün tarihi doku ve
ahşap mimari karakterini koruyan mahallelerin yok olmasına
neden olmuştur. 19. yüzyılda başlayan yol açma ve geliştirme
faaliyetleri devam ederken, bunun en tipik örneği,
1925’teUnkapanı, Aksaray ve Yenikapı’yı birbirine bağlayan
Atatürk Bulvarı’nın açılma çalışmalarıdır. Bu bulvarın
açılması sırasında Süleyman Subaşı Mescidi, Papazoğlu
Mescidi, Yahya Güzel Camisi,Sekbanbaşı İbrahim Ağa Mescidi,
Firuz Ağa Mescidi, Revani Çelebi Camisi, gibi mescitler ile
Payzen Yusuf Paşa Türbesi,Kırkçeşme ile birlikte birçok
çeşme ve birçok tarihi yapı yıkılmıştır.
Cumhuriyet’tensonra kentlerin planlı büyümesi gerekliliğinin
bilincine varılmış, bazı yabancıuzmanlar belediyeye danışman
olarak getirilmiştir. Cumhuriyet Döneminin ilkplanlama
çalışmaları 1933 yılında Elgötz planıyla başlamıştır.
Buplanda önerilerin bazıları, eskiİstanbul ve Beyoğlu’nun
Haliç’e bakan yamaçlarının iş merkezi, İstiklalCaddesi’nin
ticaret, Topkapı ve Kurbağalıdere’nin ağır sanayi,
Beyazıt’ınyönetim, Sultanahmet ve Taksim’in kültür bölgeleri
olması, eski yollarıngenişletilmesinin yanı sıra, Marmara
kıyı yolu, Haliç kıyılarında birer yol ileKaraköy-Eminönü,
Unkapanı-Azapkapı, Eyüp-Sütlüce arasında birer köprü
yapılmasışeklindedir. Bu önerilerin uzun dönemde de olsa
büyük ölçüde gerçekleştiğigörülmektedir.
1950’liyıllarda kentleşmenin hızlanması ve büyük kentlere
göçle, yeni bir dönembaşlamıştır. 1963’ten itibaren planlı
kalkınma döneminde dengeli kentleşmeyigerçekleştirmek için
dengeli yatırımları sağlamak, plan ilkesi olarak
kabuledilmiştir. 1970-80 döneminde merkezi iş alanı
Eminönü’nde ve Aksaray’da Vatan ve Millet Caddeleri’nin
üzerindegelişmiştir. İstanbul’da belediye sınırlarının
büyütülmesi, imar, istimlak ve kat mülkiyetiyasalarının
çıkarılması, yoğun göç ve gecekondulaşmanın başlaması
1950–1960yılları arasına rastlamaktadır. 1963–83 döneminde
Tarihi Yarımada’da imalathaneve toptan ticaret gibi
birimlerin fazlalığı, Yarımada içindeki konutalanlarında
yaşayanların merkeze dönüşüm sıkıntılarından etkilenmeleri
ve yeniprestij konut alanlarını tercih etmeleri ile
birleşince, boşalan konut alanlarıiş bulmak için kente
gelenlerin yerleşmek için tercih ettikleri bölgelerkonumuna
dönüşmüştür. Bu süreçte,Cankurtaran, Süleymaniye gibi konut
alanları fonksiyonlarını sürdürmeklebirlikte, konut
kullanıcısının profili değişmiş ve zamanla konut
bölgeleriköhneleşmiş ve çökmüştür.
1955–1956yılında; Unkapanı-Eminönü yolu açılırken Balık
Pazarı yıktırılmış, bununlaberaber Yemiş İskelesi’nden
Unkapanı’na kadar olan eski doku bir ölçüde 1986’yakadar
korunmuştur. 1984–1989 yıllarında Haliç uygulamasında, Yemiş
İskelesi veçevresi tamamen ortadan kaldırılmış, Zindan Han,
Ahi Çelebi Camisi, DeğirmenHanı ve küçük bir sur parçası
dışında bütün kıyı yeşil alana dönüştürülmüştür.I.Dünya
Savaşı’ndan önce ortogonal sistemde bir yol dokusuyla
planlanan Fatihsemtinde ahşap yapılar giderek küçük ölçekli
iki-üç katlı apartman ve evlerleyer değiştirmiştir.
kentAnkara’da hızla artması, buna karşılık mimar sayısının
yeterli olmamasınedeniyle, 1927′den sonra yeniden bir
yabancı mimarlar egemenliği döneminegirilir. Bu dönemde daha
çok, Orta Avrupa-Viyana ekolünden ithal edilenanıtsal,
klasik biçimciliğe dayalı bir yeni klasikçilik
Türkiyemimarlığına egemen olmuştur. Dünyamimarlığındaki
olumlu gelişmelere ayak uyduran ve yaklaşık on yıl süren
budönemden (1930–1940) sonra, başta 1927′den beri süregelen
yabancı mimaregemenliğine tepki olarak doğan öze dönme
çabalarıyla Milli Mimari akımıbaşlar. Bu akım, romantik bir
yaklaşımla, yeni bir ulusal mimari akımoluşturmak amacına
yönelerek1939–1950 yılları arasında Türk
mimarlığınıetkileyecektir. Önceleri Milli Mimari, sonraları
İkinci Ulusal Mimarlık adıylaanılan akım yerel, ulusal
mimarlık öğelerinin bulunup kullanılmasına dayananbir üslup
araştırması niteliğindeydi. Birinci Ulusal Mimarlık’taki
gibiOsmanlı’daki dinsel ve büyük anıt yapılardan alınan
öğelerle değil, geçmiştekisivil yapılardan alınan öğelerden
yararlanılarak daha sade şekildeuygulanmıştır.
Menderesdöneminde, denizin doldurulması ile kazanılan alanda
Sirkeci’den Florya’yakadar uzanan sahil yolunun
yapılmasıyla, tarihi deniz surları kara surlarıhaline
getirilmiş, önlerine balıkçı barınakları yapılmış, Eminönü –
Unkapanı yolu (Ragıp Gümüşpala Caddesi)yapılırken bina
aralarında kalan Haliç Surları, tespiti dahi yapılmadan
yokedilmiştir.
1960 – 1967 yılları arasında İstanbul’da imarfaaliyetlerini
yönetmek üzere Prof. L. Piccinato İstanbul’a davet
edilmiştir.Piccinato, meskun yerlerde yoğunluğu arttıran
yapılaşma izinlerininverilmemesini, kentin potansiyel
gelişme alanlarında parselasyon ve ifrazınyasaklanmasını,
yasal ve mali mevzuatın yenilenmesini talep etmekdeydi.Piccinato
tarafından hazırlanan Büyük İstanbul Nazım Planı;
İstanbul’unbetonlaşarak büyümesi tehlikesine karşı, kentin
tarihsel gelişme sürecindekazandığı kültürel ve tarihi
çevrenin korunmasını, ardışık bir kentsel yerleşmeağı öğesi
olarak “Büyük İstanbul” için metropoliten bir yönetim
oluşturulmasını,metropoliten planlamaya halkın katılımının
sağlanması ilkelerini içeriyordu.Ancak 1960 – 1965 yılları
arasında kentleşme daha çok imalat sanayisine bağlıolarak
gelişmiş ve bu durum İstanbul’agöçü arttırarak, yasal
olmayan yapılaşmalar eski kentin sağlıklı
planlanmasınıengellemiştir.
Sonuçta19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan imar
hareketleri, TarihiYarımada’nın topoğrafyasında da büyük
değişikliklere yol açmıştır.Mercan–Aksaray Yangını’ndan
sonra açılan Beyazıt – Aksaray yolu ve bununlabirlikte
girişilen hatalı toprak tesviyesi, 1940’lı yıllarda şehri
enine kesenve zemin kotlarının değişmesine yol açan Atatürk
Bulvarı, şehrin topoğrafyasınıoldukça değiştirmiştir. Daha
sonraki dönemlerde de Marmara kıyısının şehiriçindeki
istimlaklerle yıkılan enkaz ile doldurularak, Sirkeci–FloryaSahilyolu’nun
oluşması, İstanbul’un topografyasının bir ölçüde değişmesine
yolaçmıştır.İstanbul’da eski konut alanları neredeyse
bütünüyle yok olurken,anıtların zenginliği, mimari ve
sanatsal mirasın çeşitliliği ve önemiİstanbul’u hala
dünyanın en zengin kentlerinden biri yapmaktadır.
Aişe Genç’e Teşekkür Ederiz
|