Dr. Merve Kavakçıdan
Ali Emiri Efendi

Geçenlerde
İstanbul'da tarihi
bir toplantıya
tanıklık ettik,
bugün sizlere bu
toplantıdan
bahsetmek istiyorum.
Ali Emiri Efendi
Sempozyumu, aynı
ismi taşıyan
konferans merkezinin
açılışıyla yapıldı.
Ali Emiri Efendi //
Merve Kavakci
Fatih Belediyesi'nin
katkılarıyla Nefs-i
İstanbul'da yani
Fatih'te yaptırılan
devasa yapı açıldığı
ilk günde, “hayatını
kitaplarına,
kitaplarını da
milletine vakfeden”
Ali Emiri Efendi'nin
eserlerinden
örneklere ev
sahipliği yaptı. Ali
Emiri Efendi 1857'de
Diyarbakır'da
doğmuş, Peygamber
Efendimiz'in
soyundan gelen bir
ailenin mensubuydu.
Seceresi ulema ve
şairlerle doluydu.
Küçük yaşlarından
itibaren kitap
toplayan,
kütüphanesini
genişletmek için çok
uzak sayılabilecek
diyarlara gitmekten
de imtina etmeyen
bir ilim aşığıydı
Ali Emiri. Öyle ki
kitaplarıyla
evlenmiş, bu sebeple
de Hakk'a yürüdüğü
1924 yılına kadar da
bekâr yaşamış,
katıksız bir İslami
tevazu içerisinde
ömründe hiç fotoğraf
çektirmemiş -tıpkı
Muhammed Hamidullah
Hocamız gibi- bir
kitap aşığıydı.
Arapça ve Farsça'yı
küçükken öğrenmiş,
ileriki yaşlarında
da bu dillerden
birçok eseri
tercümeleriyle
Osmanlıca'ya
kazandırmıştır. Uzun
seneler kalbinde
taşıdığı iki
dileğinden birini
1916'da
gerçekleştirebilmiş
ve Millet
Kütüphanesi'ni
kurmuştur. Bizi de 2
Mayıs 2009 günü tam
da Ali Emiri
Efendi'nin ölümünün
85. yılında bu
sempozyum
vesilesiyle bir
araya getiren,
Millet
Kütüphanesi'nin şu
andaki müdiresi
Melek Gençboyacı
hanımın girişimiydi.
Bu değerli zatın
ikinci rüyasıysa
ölümüyle
gerçekleşecek, hayal
ettiği gibi
İstanbul'un
Fatihinin yanına
gömülecekti.
Ali Emiri, kurmak
istediği kütüphanesi
için Ayasofya Camii
civarında bir mekânı
arzulamış, ancak
dönemin sıcak savaş
atmosferi içerisinde
bu mümkün olmamıştı.
Şeyhülislâm Hayri
Efendi'nin
yardımıyla bir başka
mekânı, Erzurumlu
Feyzullah Efendi'nin
Feyzullah Efendi
Medresesi'ni
kütüphane yapmış,
bütün ısrarlara
rağmen buraya kendi
adını vermemiş ve
Millet Kütüphanesi
diye
isimlendirmiştir.
Böylece onaltıbin
eseri gelecek
nesillere
vakfedecekti, Ali
Emiri Efendi. Onun
ismiyle özdeşleşmiş
en önemli eserlerden
biri Kaşgarlı
Mahmud'un Türklere
Arapça öğretmek için
1071 yılında kaleme
aldığı meşhur eseri
Kitab-u Divanı Lugat-i-Türk'tür.
Zira o bu eseri
bulmuş, geçmişle
gelecek arasında bir
köprü kurmuştu. Ali
Emiri'nin bu kitaba
ulaşmasının da
hatırlanmaya değer
ilginç bir hikâyesi
var:
Ali Emiri Efendi
kitap almak için sık
sık Sahaflar'a
gider. Bir bir
kitapçıları dolaşır
ve ellerinde yeni
bir kitap olup
olmadığını sorar.
Bir seferinde çok
eski bir kitabı
görür ve bunun eski
Maliye Bakanının
yaşlı bir akrabası
tarafından
getirildiğini
öğrenir.
Kitapçı bu kitabı
önce dönemin Milli
Eğitim Bakanına
götürmüş, ancak
bakanlık pahalı
bularak
ilgilenmemiştir. Ali
Emiri Efendi kitabın
sahibi yaşlı kadına
şayet dara düşerse
bu kitabı
satabileceği, ancak
otuz liradan az bir
fiyata elden
çıkarmaması
gerektiğinin vasiyet
edildiğini öğrenir.
Elinde tuttuğu bu
kitabın Kaşgarlı
Mahmud'un kayıp
eseri olduğunu fark
edince de
heyecanlanır, ancak
bunu kitapçıya belli
etmek istemez.
Yanında yeterince
para olmamasına
rağmen bir şekilde
bulup buluşturur ve
istenen otuz lirayı
ödeyerek kitapla
oradan ayrılır. Kısa
zamanda efsanevi
eserin Ali Emiri
Efendi'nin eline
geçtiği İstanbul'da
duyulur, herkes
peşine düşer.
Bunların arasında
Ziya Gökalp de
vardır.
Ama çabaları
nafiledir. Ali Emiri
dindar bir
Osmanlı'dır. Ziya
Gökalp'e de bu
nedenle mesafelidir.
Elindeki “hazineyi”
ne onunla ne de bir
başkasıyla
paylaşmayı kabul
eder. Etrafındakiler
ne yapalım ne edelim
diye hayıflanırken
dönemin sadrazamı
Talat Paşa konuya el
atar ve Ziya Gökalp
ve Kilisli Rıfat
beyle bir senaryo
hazırlar. Ali Emiri
Efendi'nin
iltifattan
hoşlandığını bilen
Talat Paşa onun
davetli olduğu bir
yere tesadüfi
imişcesine uğrar.
Oradan buradan
konuşurken konu
Kitab-u Divanı Lugat-i-Türk'e
getirilir ve Talat
Paşa taltife boğduğu
Ali Emiri'den kitabı
yayınlamasına izin
vermesi konusunda
baskı yapar, sonunda
da muradına erer.
Ancak bir şartı
vardır Ali Emiri'nin,
eseri yayına
kendinin de
güvendiği Kilisli
Rıfat beyin
hazırlamasıdır.
Rıfat Bey çalışması
boyunca kitabın
başına bir hal gelir
endişesi içinde
yaşar, gündüzleri
evinin duvarına
asarak çocuklarını
sırayla yangın,
hırsızlık gibi
afetlere karşı nöbet
tutturur, geceleri
de yastığının altına
koyarak muhafaza
eder. 1917 yılında
yayınlanan eserin
Rıfat Bey tarafından
hazırlanan nüshası
bugün İstanbul
Arkeoloji
Müzesi'ndedir.
Talat Paşa yayından
sonra Ali Emiri
Efendi'ye yüksek
maaşlı bir memuriyet
teklif eder ve basım
iznini verdiği için
de o zaman için
yüklü bir miktar
olan 300 lirayı
hediye etmek ister.
Ancak o bunu kabul
etmez ve bu paranın
ihtiyacı olan bir
aileye eser adına
sadaka edilmesini
ister...
Bu sempozyum
vesilesiyle hem Ali
Emiri Efendi'yi hem
de eserlerini
tanırken bir
taraftan da
düşünüyorum:
Ecdadımız ne
büyük... ve bizler
onlardan ne kadar
uzağa düşmüşüz... Bu
ise bir başka yazı
konusu.