|
SARAY BOMBALANDI
Yıl 1967…Bir sonbahar
günü toplantıdayız. Başkanımız gür sesi, uzun boyu, her şeye
hâkim edasıyla gündemi sunuyor ; ‘Arkadaşlar; biz
inançlıyız. Kutsal değerlerimize sahip çıkmasını biliriz.
Bir alçak, bir hain, bir din düşmanı çıkar da milli ve
manevi değerlerimizi çiğnemeye yeltenirse, küfrederse,
hakaret ederse ebetteki ona hak ettiği cezayı anında
vermesini evelallah biliriz.
Alkışlar kopuyor salonda… Peşinden 300 kadar üniversiteli
hep bir ağızdan haykırıyor; Kahrolsun Rusya… Kahrolsun
komünizm… Komünizme ölüm… Komünizme ölüüüümm…
Salonda Karlıova adlı bir fotoğrafçı bizi fotoğraflıyor. O
devrin ünlü gazetesi Bugün gazetesinin sahibi Mehmet Şevket
Eygi ve habercileri de hazırlar. Ağabeylerimizden Orhan
Kiverlioğlu önlerde duruyor.
Uzun konuşmalardan sonra işin aslına geliniyor;
Komünistlerin birkaç türkücü sanatçıları, bir türküyü
değiştirmişler. İslamiyet’e ve Müslümanlara küfür haline
getirmişler. Bu türkücü ve saz ustası şahıslar iki gün sonra
cumartesi gecesi saat 7’de Taksim’de Spor ve Sergi Sarayında
komünist üniversiteli gençlere türkü söyleyeceklerdi. Bu
türkülerden bir tanesi bize küfür içeriyordu. O türkü;
İmamın da avradını’ diye bitmektedir. İşte bu türküyü
söyleyen sanatçı tam: ‘İmamın da avradını …’ der demez
beynine bombaları yağdıracağız. Ona küfrünü yalatacağız
arkadaşlar…
Alkışlar… Yine komünistleri kahrolsun… Komünistler
kahrolsun… Başkan sonunda bu işin planını açıklıyordu.
Bombayı küfürbaz türkücünün karşısına oturup kimin
patlatacağına karar verilecekti. Gönüllü arıyorlardı.’Allah
Allah ‘ diyerek ben öne atıldım. O gece bir kahraman
kardeşimiz elektrikleri patlatacak, 3 el Belçika silahıyla
tavana ateş edecekti. Bir kardeşimiz kapıları tutacak ve
kaçmalarını engelleyecekti. Bizim nasıl kaçacağımız, nerede
saklanacağımız, nerede toplanacağımız, polis yakalarsa
yakalananların polis tarafından nerede, nasıl serbest
bırakılacağı tek tek anlatılıyordu. İşler ilgililere
verildi.
Ben bomba yüklü vaziyetteyim.Bomba ; kusma, gözleri göremez
hale getirme, bayılma etkileri yapacağından ellerimizi,
burnumuzu korumamız için malzemeler dağıtıldı.Saraydayız.Ben
küfürbaz aşıkların oturacağı sandalyenin tam
karşısındayım.Aşık Mahsuni Şerif, Aşık İhsani, Aşık nesimi
yerlerini alıyorlar.Ben aşıkları tanımıyorum ama ‘Yobazı
saldık çayıra, varıp ağayı koruya, Sırt dayamış imama,
imamın da avratını..’ diyeceklerini öğrenmişim.Benim işim bu
söz kimden çıkarsa cezasını vermek.
Malatya’nın İsmet Paşa Kazasının Yukarı Banazı Köyünün
Kurtini Mezra’sından çıkmışım. Gurbete düşmüşüm. Dağımı,
köyümü özlemişim. Anamı, babamı, kardeşlerimi özlemişim.
Anamın çorbalarını, yoğurdunu, analıkızlı köftelerini
özlemişim. İstanbul’da Malatya talebe yurdunda kalıyorum.
Yurt kokuyor, tahtakuruları burnumdan fitil fitil getiriyor.
Bazı arkadaşlar bite yakalanmışlar. Yattığım ranzanın üst
katında Ahmet Naci Akgün isimli Sivaslı bir komünist
yatıyor. Ama komünistliğini gizliyor. Ben de ondan
korkuyorum ve gece bana zarar verir düşüncesiyle endişelenip
uyuyamıyorum. O da benden korkuyor. Ben komünistliği
bırakmazsan seni yurda sokmam diyorum. Yurtta ben tek adam
durumundayım ama bende korkuyla yaşıyorum. Kısaca
Malatya’dan, köyümden, dağımdan ilk defa bu kadar uzaklaşmış
olmanın ateşiyle yanmış haldeyim. Bir de tahtakurularının,
bitlerin, kokuların, açlığın, susuzluğun, çaresizliğin
pençesindeyim.
Bir ara Malatya’dan tanıdığımız kirvemiz olan yakınlarımızın
evinde 10 gün kadar kalmıştım. Babam 8 aylık okul
masraflarımı peşin cebime koyup beni İstanbul’a göndermişti.
Kirvemizin iki oğlu da Şehzade başında bir ev tutup hem
dişçilik fakültesinde okuyorlar hem de dişçilik muayenesi
açmış çalıştırıyorlardı. Köyden gelince onlara gitmiştim.Ben
gittikten üç gün sonra onlara haciz geldi.Altı aylık kirayı
ödememişler.Benim paramı alıp icrayı kapatıp beni de ertesi
gün kovdular.Ben o yılı onlar sayesinde aç, susuz geçirdim.
İşte bu ahval içinde imamın namusunu kurtarmayı hazır ol
vaziyetinde beklemeye başladım. Aşık Mahsuni çıkıyor.Hemen
imam demiyor .Açlıktan, susuzluktan, yoksulluktan,
gariplikten başlıyor.’İnce ince bir kar yağar fakirlerin
dizine ‘ diyor. ‘Neden felek inanmıyor gariplerin sözüne’
diyor. Biz yandık, biz öldük, biz bittik, biz kahrolduk
diyor…Bize bu kötülükleri yapanlara yalvarıyor Aşık Mahsuni
sazıyla ; Etme ağam ne olur …Yapma ağam ayağının altını öpem,
nolur…Yoksulluk bizi yaktı bitirdi, ağam bizi ezme sende bir
adamsın, sende 9 aylıksın yapma ağam yapma, nolur yapma…
Oldum olası Türk milletinin ses algılarında saza söze karşı
duygusal zaafı vardır. Ben bu ağıt karşısında kendimi
tutamadım. Bağıra bağıra hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Salon karanlıktı ama yine de utanıyordum. Ne yapmaya
gelmiştik, ne olduk diye düşünsem de kendimi tutamıyordum.
Gözlerim kan çanağı olmuştu. İki elimle ağıtımı durdurmak
için ağzımı tutmaya çalışıyorum. Öyle kötü hıçkırık tufanına
tutulmuştum ki gözlerim çatlarcasına, dişlerim çatlarcasına
hıçkırıyorum.
Kendi derdimle boğuşurken ve kendimi de kaybetmişken silah
seslerini, ışıkların sönüşünü fark ediyordum. Ayağa kalkıp
buraya ne için geldiğimi ve korkak olmadığımı ispat etmek
için karanlığa bombaları öylesine atmaya başladım.
Kaçıyorum. Polisler beni alıp evimin önüne kadar
bırakıyorlar. O günlerde sanıyorum valimiz Nahid Menteşe,
İçişleri Bakanımız da Faruk Sükan idi. Buradan onlara da
şükranlarımı sunuyorum. Ertesi gün bütün gazeteler Sergi
Sarayı gaz bombalarıyla bombalandı diye başlık attılar.
Aradan 40 yıl kadar geçmişti. Silivri’ye duruşmaya
gidiyordum. Arabamın radyosu Aşık Mahsuni Şerif’in öldüğünü
haber veriyordu. Arabayı Ortaköy Parkı’nın kenarına çektim.
Yarım saat kadar yine ağladım…Hala kulaklarımda o ses vardı
; ‘Etme ağam nolur…nolur…nolurr…’
05.05.2012
Av. Yaşar Metehanoğlu |