|
MEZOPOTAMYA MİMARİSİ
Mezopotamya sözcüğü Grekçe Potamos(nehirler) ve Mezos
(arası)sözcüklerinin birleşiminden doğmuştur ve bu yeni sözcük
genel anlamda Fırat ve Dicle nehirlerinin Anadolu'yu terk ettiği
bölgeden başlayıp iki nehrin birleşerek Basra körfezine döküldüğü
noktaya dek uzanan nehirler arasındaki geniş alanı kapsar.
Mezopotamya bataklık ve balçık bir bölgedir. Her yıl iki nehrin
taşkınlarıyla bölge sular altında kalır ama bu taşkınlar aynı
zamanda bölgenin bereketidir.
Bu nedenle çok eskiden beri bölgede
yaşam vardır. Aynı nedenle bir cazibe merkezi olan bölgede hiçbir
zaman uzun süreli bir otorite başa geçmemiştir.
Bölge zaman zaman
yerli halklar ve saldırgan kavimlerin idaresine girmiştir.
Bölgeyi, Bağdat'ı orta nokta alıp Aşağı ve Yukarı Mezopotamya
olarak adlandırabiliriz.
Yukarı Mezopotamya Asur yurdudur.
Bağdat'ın hemen aşağısında Akad ve Babil, onun altında Sümerler ve
üçünün doğusunda Elemler görülür. Sümerlerle başlayan Mezopotamya
Mimarisi M.Ö. 5000 yıllarında başlar ve günümüze kadar gelir.
Sümerler M.Ö. 3000 başında Fırat ve Dicle Nehirlerinin mecralarına
yerleştiler. Bu insanların geldikleri yer yüksek İran
yaylalarıdır. Bundan önceki yerleri bilinmemektedir. İlk inşatlar
kamış örgüden olup üzerine balçık çamuru sıvanıyordu. Bu yapı
anlayışından sonra, pişmiş toprak tuğla, mimarinin esas yapı
malzemesi olmuştu. Bu ilk çağda, güzel formlu, pişmiş kaplar
bulunmuştur. Ancak bu kaplarda bir form ve süs yoktur. Kapların
üzerine ilk süsler kazınarak yapılmıştır. Yukarı Mezopotamya’da
nadiren taş malzeme bulunsa da aşağıda hiç bulunmaz, bunun için
hakim malzeme balçıktan hazırlanan ve güneşte ya da fırında
kurutulan kerpiç tuğladır. Taş malzeme dışarıdan getirilir ve
yalnızca temellerde kullanılır, tıpkı ahşap malzemenin de
dışarıdan getirildiği gibi.
Mezopotamya parlak bir uygarlık
göstermiş olmasına rağmen bu dayanıksız malzeme, bölgedeki
görkemli yapıların şekilsiz höyük kabartılarına dönüşmesine neden
olmuştur. Oysa halklarının ortaya koyduğu anıtsal yapıların,
kullandıkları sırlı tuğlaların parlak renkli yüzeyleriyle sağlanan
görkemli görünümleri vardı.
Mezopotamya sanatı bir halkın, bir
imparatorluğun, bir idare sisteminin karakter ve bütünlüğünü
göstermez. Mezopotamya'nın coğrafi durumu yüzünden burada, Babil
ve Asur'da ayrı ayrı uygarlıklar doğar. İ.Ö ilk binlerde
Mezopotamya'da küçük kent devletleri vardır. Bu kent devletleri
aralarında durmadan savaşırlar. Ve böylece yönetim bir kentten
diğerine geçer. Ayrıca dıştan gelen göçler yüzünden bu bölge
süresiz olarak değişmiş ve gelişme olanağı bulamamıştır. İşte bu
yüzden Mezopotamya’da sanat, Mısır'da olduğu gibi mantıklı bir
gelişim gösterememiştir.
Bu nehir boyu sanatı, arkaik yönü ile
akla uygun ve sağlamdır. Ancak Mısır’daki gibi portre anlayışlı ve
insani değildir. Heykel sanatı Mısır'a göre daha inşaidir. Yani
tasvir etmiyor, buna karşılık öğeleri yan yana getirerek inşa
ediyor.
Bu bakımdan monoton ve dekoratiftir. Mimari zengin
buluşlar ve yaratıcılık içindedir. Mezopotamya'nın mimari
sanatında Mısır'da olduğu gibi sütun, filpaye gibi öğeler ile
cepheden anlatım, simetrik oluş ve dikey kuruluş vardır.
Rölyeflerde teknik bakımından derin bir kazıma yoktur. Geniş
yüzeylerde kübik bir anlatım içindedir. Bacaklar birbirine paralel
ve vücut dar bir biçimde gösterilmiştir. Elbiseler bütün vücudu
örtmektedir. Bu katı, cepheden anlatım, simetri ve paralellik,
arkaik sanatların ortak özelliğidir. Önasya heykeli Mısır sanatına
nazaran bir vücut heykelinden çok, bir elbise heykelidir.
Önasya
sanatında figür, Mısır da olduğu gibi bir blok içinde olmayıp,
figür bizzat bir bloktur. Yani Önasya'da form ve tasvir bir bütün
içindedir böylece figür temsil edici bir görünüş kazanmıştır.
Mezopotamya Mimarisindeki bazı özellikler bize Önasya sanatının
tasvir edici değil, inşacı olduğunu gösterir.
Bu yönden
inceleyince Mezopotamya sanatının süsleme sanatlarında başarılı
olacağını ve olduğunu anlatır. Süs ve ziynet merakı, kaplarda,
mimaride, silahlarda ve mobilyalarda açık olarak gözlemlenir.
Eşya
ve mimarideki süsler bir düzey üzerinde gelişi güzel dağıtılmamış
olup ufki ve dikey olarak düzenlenmiştir. Yani tasvirsiz motif,
Mezopotamya sanatının başlıca özelliği olmuştur. Mezopotamya
sanatının ilk zamanlarında, organik biçimlerin
geometrikleştirildiği ve süs öğesi haline getirildiği görülür.
Örneğin Fara'da bulunmuş olan pişmiş topraktan bir levha
üzerindeki yılanların, bir örgü motifi haline getirildiği
görülmektedir. Bu şekil değiştirme, bizim kilimlerimizde olan
durumdur.
Germenlerin Göçler Çağındaki hayvan süslerine de
benzemektedir. Ancak bu özellik, Orta Asya'da Avrupa'ya geçmiştir.
Bitki sapları, sarmaşık yaprakları, çiçekler, güller ve
palmiyelerin geometrik sitilizasyon, Önasya süslemeleri meydana
getirir. Bütün bu öğeler, Asur dininin gösterişli tapınma
sembolünde de vardır.
Önasya sanatına hakim olan bu inşacı
anlayış, belki sanatta bir tasviri anlatıma engel olduysa da, bu
ülkelerin mimari eserlerinde bir gerilemeye sebep olmamıştır.
Önasya sanatının mimarisi, doğa formlarının taklidinden doğan
motifler olmadığı gibi, belli bir hayat durumunu anlatan motifler
de değildir. Mezopotamya ülkelerinin mimarilerinde, akla dayanan
matematik bir bütün anlayışından doğan düzen görülür. Örneğin,
esas salon ve yan odalar düzenli olarak birbirine bağlanır.
Bütün Önasya ülkelerinde olduğu gibi büyük salon önem taşır.
Mezopotamya'daki bu büyük salon anlayışı, dünyada yaşama, yani
dünya nimetlerine önem verme ilkesine dayanır.
Buradaki gösteriş
ve ihtişam hep bu dünya içindir. İşte bu anlayış anıtsal, görkemli
kabul salonlarının mimarisine ve yüksek büyük kapılara gidilmesine
başlıca neden olmuştur.
Babil’deki büyük İştar Kapısı, bütün bu
anlatılanları saptar. Böylece biz bütün mimarı unsurları bir bütün
halinde yapı içinde yer aldıklarını görürüz. Mimari süslerde
tamamen geometriktir.
Dikey yüzeyler halinde yükselen duvarlara
karşın, duvar bitimine yakın derin bir yatay çizgi, duvarlarda bir
saçak etkisi yapar. Bu çizgi fonksiyonsuz olmakla birlikte
matematiksel inşai bir form meydana getirir. Yuvarlak filpayeler
Önasya sanatında daha ilk çağlarda görülür.
Duvarlar ve filpayeler
renkli geometrik süslemelerle kaplanır. Bu süslerin üzerleri düz
renkli çubuklar ve boncuk kakmalarla kaplanır. Sonunda bu
süslemeler bir halı görünüşü kazanır. Kesinlik ve geometriye
dayanan formlar,
Mezopotamya sanatında önemli bir yer tutan
sütunlarda da kendini gösterir. Bu mimarideki sütunları, Mısır
mimarisinde olduğu gibi bitkisel motifli sütün başlıkları değil,
tamamen geometrik kesinlikteki kübik bir sisteme dayanan başlıklar
biçimlendirmiştir. Savaşçı heykellerinin de kapı, kale ve tapınak
kenarlarına konuluşunda, koruyucu figür düşüncesinin yeri vardır.
Böylece mimaride insan ve hayvan figürlerinin süs öğesi olma
fonksiyonu yanında, hayati bir yeri oluyor ve bu mimarinin
ayrılmaz bir parçasının olmasının nedenini de anlatıyor. Yani
resim ve heykeller Mezopotamyalı için koruyucu bir güçtür. Bu
bakımdan mimaride gerekli yerini almaktadır. Ayrıca bu doğa
figürlerinin mimaride taşıyıcı bir fonksiyonunu olanları da
vardır.
ESKİ SÜMER ÇAĞI(M.Ö. 2600-2500)
[değiştir]
Mezopotamya sanatı, Önasya
sanatları içinde yer alır. Bu bölgede çeşitli halklar yerleşmiş,
birbirleriyle kültür ilişkilerinde bulunmuş, savaşmışlardır. Geniş
zaman aralıkları içinde, kültür önderliği birinden diğerine
geçmiştir. Bu halklar içinde Sami ırkından olmayanlar Kassitler,
Hurriler, Mitanniler ve Sümerlerdir. Bu kavimlerin nerden
geldikleri belli değildir. Mezopotamya’nın ilk sanat hareketi,
muhtemel olarak M.Ö. 4000 yıllarında bir seramik özelliğinde açık
olarak görülür. Seramik kaplarda geometrik motifleri olan derin
sevgi açıkça belirir. Bu çağın kaplarında geometrik süsleme
yanında, havyan ve bitkilerin geometrik bir biçimle modül edilerek
kap yüzeyinde düzenlendiği görülür. Bu kaplar ayrıca renkli olarak
yapılmış ve bu renkli seramiklere “ Tell-Halaf kültürü renkli
seramiği” denmiştir. Bu çeşit dekorasyonlu seramik, samarra da en
olgun seviyesini bulur. Bitki motiflerinin stilize edilerek gayet
açık kati formlar halinde, yüzey doldurucu bir karakterde
özellikle dokuma motiflerinde görülmektedir
MEZOPOTAMYA MİMARİSİNDE CEMDET-NASR ÇAĞINDA MİMARİ
[değiştir]
Cemdet-Nasr çağına ait
mimarinin de, yukarıda gördüğümüz baş heykeli gibi olgun
mükemmelliğine vardığını görüyoruz. Bunlar tapınak yapılarıdır.
Uruk'ta Gaura tepesinde mimari bütünlüğü olan bir yapı
bulunmuştur. Bu yapı bir esas salon ile yan odalardan ibarettir.
Temel planlarından anlaşıldığı gibi bina matematik bir
kat'iyettedir. Parçaların birbirine bağlanışı ve iç mekan formları
da bir amaca göre biçimlendirilmiştir. Buradan Mezopotamya
mimarisinin birçok deneylerden sonra bu plana ulaştığını
anlıyoruz. Ortadaki uzunlamasına yapılmış salondan, bu tapınağın
yatay bir ayin sistemine uygun olarak inşa edildiği
anlaşılmaktadır. Esasen mühürler üzerindeki ayin resimlerinden
yatay bir dini merasim düzeni olduğunu anlıyoruz. Mimari bütünlük
ve anıtsal anlayış bakımından çağın en ilginç eseri, yine Gaura
tepesindeki bir tapınakta görünür. Tapınağa giriş kapısı, binanın
iki yanındaki çıkıntı arasına sıkıştırılmıştır. Giriş büyük bir
salona açılır, salonun ortasında mihrap olacak bir yer vardır.
Orta salondan yanlardaki uzun salonlara giriş kapıları bulunur.
Binanın tümünde oldukça simetrik bir inşa görülür. Ancak plana
dikkatle bakılacak olursa, bu binanın simetrik olmadığı anlaşılır.
Yanlardaki uzun salonların, ortadaki esas salona göre daha yüksek
oldukları sanılmaktadır. Çünkü Babil’deki kent kapılarının da aynı
biçimde oldukları biliniyor. Uruk-Cendet-Nasr kültürünün
araştırılmasında birçok tabakalar çıkarılmıştır. Bu kültürün
eserleri arasında iki halk tabakasının eserleri bulunduğu
anlaşılmaktadır. Bunlardan biri halka hükmeden tabaka, diğeri ise
aşağı tabaka ya da yerli halk tabakasıdır. Sonradan buraya gelip
de hakim olan halkın, esas yerlileri buradan çıkarmadıkları
anlaşılıyor. Yerli halkın eserleri, mozaik gibi bir teknikle ve
geometrik anlayıştaki süslemelerdir. Bugün Berlin’de bulunan
mozaik bir duvar, bu ilk yerli halkın eserleri arasındadır.
Böylece Uruk ve Cemdet-Nasr çağları incelendiğinde iki anlayışta
eserler görülür. Bunlardan biri geometrik anlamda bir
süsleme-dekorasyon anlayışıdır. Diğeri ise tasviri rölyef ve
heykel sanatıdır. Yani biri soyut – dekoratif anlamda bir sanat,
diğeri ise doğa gözleminden yararlanılarak yapılmış olan heykel ve
rölyef sanatıdır. Mimaride de yatay bir icaplarına uygun bir uzun
salon vardır. Soyut – geometrik süsleme sanatının, bu ilk yerli
halkın sanatı olduğu anlaşılmıştır. Tasviri ve canlı, doğal
ifadenin sanatın ise, sonradan gelip yerlilere hükmeden halka ait
olduğu anlaşılmıştır. Bu sonuca götüren nedenler açıktır. Uruk-Cemdet–Nasr
kültürün sonuna doğru, birden geometrik – soyut anlatım yeniden
çoğalır ve birinci plana geçer. Buradan da eski yerli halkın
yeniden kendi yönetimlerini ellerine geçirdikleri sonucu
çıkarılmaktadır. İşte bu değişme sırasında biz tarihte ilk kez
olarak yazının bulunduğunu görüyoruz. Böylece bu çağda
Mezopotamya, dünyada ilk kez yazıyı Mısır’dan önce icat etmiş
oluyor. Bu, dünya ve insanlık tarihinde önemli bir olaydır.
MESİLİM ÇAĞI (M.Ö. 2600-2500)
[değiştir]
Bu çağ Cemdet-Nasr ile Akkad
kültürü arasındaki zamanı kapsar. Bu çağın eserlerinde kahraman
motifleri, yarısı insan, yarısı hayvan figürleri yanında vahşi
hayvanlar, boğalar, yırtıcı kuşlar ve bilhassa aslanlar yer
alırlar. Lagaşlı Entemena’nın vazosu ile El-Obed’e bulunan bakır
rölyef bu çağın en iyi eserlerindendir. Entemena’nın gümüş vazosu
üzerinde yukarıda bahsedilen aslan başlı kuş motifi yer
almaktadır. Bu esas motif, birbirlerine arkalarını vermiş simetrik
iki aslanın üst ortasında görülür. Vazo üzerindeki bu
biçimlendirme tamamen çizgiye dayanan bir anlatımdır. Bu çağın
önemli olan tarzı, Cemdet-Nasr’ın formlu üslubundan tamamen
çizgiye dayanmasıyla ayrılır. Bu çağda Cemdet-Nasr çağının taş
vazolarındaki çıkıntılı ve hareketli heykel anlayışından
siluet anlayışındaki desenlere dönülüyor ve Uruk çağının
mimarisi içinde bir renkli halı görüntüsü veren motiflere
ulaşılıyor. Bu suretle, gemetrik-dekoratif figürlerin içinde yer
alan bir şeridin, tavana kadar uzadığı görülür. İnsan ve
hayvanların, dekoratif motifler haline geldiği duvar yüzeyi
üstünde, yazı desenlerinin de değerlendirdiği görülür. Rölyef
figürlerinin çehrelerinde burun ve alın, bir çizgi ile geometrik
üçgen halinde ifade edilmiştir. Bu anlatım şeklinin, tarihten
önceki zamanların tasvirine benzediğini görürüz. Buradan da
anlaşıldığı gibi, klasik anlamda bir heykele doğru gelişen Cemdet-Nasr
çağından tekrar saf bir arkaizme gidiliyor. Lagaş’ta bulunan bir
rölyefte Kral Urnanşe, karısı ve çocukları ile birlikte
resmedilmiştir. Rölyefte bir tapınağın kurucusu olarak kral, başı
üstünde bir sepetle toprak taşımaktadır. Rölyefin alt tarafında
gene kralın elinde bir bardak vardır. Bu kültüre ait rölyef
anlayışı da önceki El-Obed kültüründe de vardır. Mesilim çağının
ilk, kaba ve derinliği olmayan figürlü heykel üslubu, Kişli
Mesilim kralının adına göre isimlendirilmiştir. İlk bakışta bu
figürlerde bir Cemdet-Nasr örneği görülür. Öyleki, Cemdet-Nasr
kaplarındaki yüksek rölyefin çıkıntılı ifadesi içinde, boğa yerine
aslan biçimlendirilmiştir. Ne var ki bu çıkıntıların yüzeyler
halinde olduğu da dikkat edilince anlaşılır. Bu çağın
biçimlendirmesi dekoratiftir. Bu çağda yeni gelen bir kavmin
mimarisi de değişiktir. Yapılarında kullandıkları tuğlaların bir
tarafı düz, diğer tarafı hafif bombelidir. Tuğlalar, dikine bir
balık kılçığı gibi dizilmekte ve böylece binanın yüzünde bir
süsleme meydana getirilmektedir. Bu kavimden önceki Cemdet-Nasr
halkının kullandığı tuğlalar ise, düzgün dikdörtgen prizma
biçimindeydi. Bir tarafı bombeli tuğlaların seçimi, bu halkın
eskiye ait bir inşaat alışkanlığını vermektedir. Esasen Cemdet-Nasr
çağının kuvvetli kalın yapıları bu tuğla ile inşa edilemezdi.
Örnek olarak Eşunnak’ta, bugün Tell Asmar denilen bölgede, bir
Mesilim çağı eseri olan Square Tapınağında, Cemdet-Nasr katı,
yönlü ve esas oda ile öteki odaların simetri içinde olduğu düzeni
yoktur. Bu tapınağın planı kare değildir. Binanın iç planın da tam
bir geometrik düzen görülmez. Ortadaki esas salonun öteki odalar
ile olan ilişkileri de belirsizdir. Binanın tümü bir ev gibidir.
Bu yapının bir tapınak olduğu düşünülürse, Cemdet-Nasr çağının
Tanrı sembolüne oranla burada Tanrı’nın bir çeşit
insanlaştırıldığı dikkati çeker.
SÜMER MİMARİSİ (M.Ö. 5000-1950)
[değiştir]
İLK SÜMERLER: M.Ö. 5000-2400; YENİ SÜMERLER: M.Ö.
2150-1950
[değiştir]
Mezopotamya halklarından
biri olan Sümerler, ne Hint-Avrupa kavimlerinden, ne de Semit
halklarındandır. Sümerler i.ö 3000 başında Fırat ve Dicle
nehirlerinin mecralarına yerleşmişlerdir. Bu insanların geldikleri
yer yüksek İran yaylalarıdır. Dicle ve Fırat’ın sularını
kanallarla tarlalarına kadar getirmişler, suyun akışını
düzenlemişlerdir. İlk inşaatlar kamış örgüden olup üzerine balçık
çamuru sıvanıyordu. Bu yapı anlayışından sonra, pişmiş toprak
tuğla, mimarinin esas yapı malzemesi olmuştu. Susa'daki en eskiye
ait kalıntıların formları, tanınmayacak kadar değişime uğramıştır.
Hayvanların çok basitleştirilmiş
siluetleri, vazoların üzerindeki teke resimleri gibi, tamamen
dekoratif öğeler halindedir. Yani hayvan, görünüşünü tamamen
kaybeden motifler haline gelmiştir. Vazoların üzerini süsleyen bu
ilk ressamlar, bir gelişim basamağını böylece karakterize
etmişlerdir. Bu süslemelerdeki açıklık, kesinlik, dekoratif
biçimlendirme ve
siluet anlatımı ile kuşlara ve diğer hayvanlara ait ilgi
yüzünden İran'ın prehistorik özellikleri ile bir paralellik içinde
olduğu hususunda bazı tahminler yürütülmektedir. Sümerler yazıyı
ilk bulan uygarlıktır. Tapınaklarda mallarını depoladıkları
odaların kapılarına, ne tür ürün olduğunu gösteren işaretler
koymuşlar ve bu işaretler geliştirilerek bir yazı diline
dönüştürülmüştür.
Çivi yazısı olarak adlandırılan Sümer yazısı yumuşak kil
tabletler üzerine metal parçalarının bastırılmasıyla yazılır ve
sonra bu tabletler fırınlanarak sertleştirilirdi. Sümerler,
Mezopotamya’nın batak ve balçık konumundan ötürü anıtsal
yapılarını taşkınlara karşı korumak gayesiyle daima yüksek bir set
üzerine inşa etmişlerdir. Sümer yapılarının üst örtüsü daima
toprak düz damdır. Bu dam, ülke dışından getirilen ahşap
malzemeden kirişlerin üzerine sıkıştırılmış, geçirimsiz bir kil
tabakasının örtülmesiyle oluşturulur. Sümerler tuğlaların değişik
dizilişlerinden yararlanarak kemer ve tonoz yapmayı öğrendiler.
Aslında bu bir zorunluluktan doğmuştur. Şehirlerini taşkın
sularından kurtarmak amacıyla kanallar açarak suyu
yönlendiriyorlardı. Bu iş için anıtsal yapıların altından da geçen
4m ‘yi bulan genişlikte kanallar yapmışlardır. Sümerler ayrıca
kubbeyi de geliştirip ilk uygulayan uygarlıktır ve bu üst örtü
sistemleri ileride Roma mimarisinin temel taşlarından birini
oluşturacaktır. Ancak ilk kubbeli yapılar Harran’dakilere benzer
ilkel örneklerdir ve ortaları aydınlanma ve baca işlevleri için
açık bırakılmıştır. Bu kubbeler saray ve konut odalarıyla toros
denilen mezar yapılarında kullanılmıştır.
Sümer evleri bir avlunun üç
yanını saran odalardan oluşur. Avlunun dördüncü yönünde genellikle
evin girişi yer alır. Dışa kapalı olan bu evlerde çoğunlukla
ikinci kat olur ya da birinci kat duvarları biraz daha yüksek
tutularak, geceleri uyumaya elverişli, korkuluklu bir teras kat
bulunur.
TAPINAK VE SARAYLAR
[değiştir]
Her kentin merkezinde,
kentin koruyucu tanrısının tapınağı ve yöneticinin sarayı
bulunurdu. Kent kalın duvarlı surlarla kuşatılmıştı, aynı şekilde
Sümerlerin ilk dönem tapınak ve sarayları da nehir taşkınlarına
karşı çok kalın kerpiç dış duvarlarla korunuyordu. Sarayların
belirgin bir planı yoktur. İhtiyaca göre büyüklü küçüklü avlu
çevresinde sıralanmış oda ve salonlardan meydana gelir. Sümer
tapınakları basit bir platform veya bir teras üzerinde yer alır.
Genellikle ilk önce üst katlar tahrip olduğu için tapınağın mimari
bölümlenmesi için bir şey söylemek güçtür. Ancak yine de tapınağın
merkezini, içinde kült heykeli ve sunağın bulunduğu büyük bir
salonun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Sümerlerin, Zigurat adı
verilen 3-7 kat arası değişen yüksekliklere sahip tapınakların
gelişimi yeni Sümerler döneminde olmuştur. Bu dönemin tapınakları
giderek küçülen katlar halinde birbiri üzerine yerleşen
teraslardan oluşur ve en üstte yine asıl tapınak bölümü yer alır.
İlk dönem yapılarında farklı olarak bunlarda fırınlanmış tuğlalar
kullanılmıştır. Üst kat Tanrı’nın gökten inmesini sağlayan bir
merdivenin başlangıcı kabul edildiğinden burada bir karşılama
tapınağı bulunur. Zemin kat ise Tanrı’nın evi kabul edilir ve iki
bölüm arasındaki merdivenler cennet ile dünyanın bağlantısını
simgeler. Her katın dış yüzleri fırınlanmış tuğlalarla
kaplanmıştır ve sıra sıra dışa taşkın ayaklar katların cephelerini
monotonluktan kurtarır.
MEZAR MİMARİSİ
[değiştir]
Sümerlerde halka ait
cenazeler, evin zemini altına ya da duvar kalınlığı içine gömülür.
Ayrıca açık arazide açılan mezara gömülüp, baş ucunda süslemeli ve
yazıtlı mezar taşı olan örnekler de vardır Sümerlerde büyük
şahsiyetlerin gömüldüğü iki tür mezar görülür : Hipoje ve Tolos.
Bu mezarlarda asıl ölünün dışında onun için kurban edilmiş ölüler
ve çok kıymetli eşyalar da bulunmaktadır. Ancak bu tip mezarların
büyük çoğunluğu daha önceki dönemlerde soyuldukları için gerçek
zenginliklerini göstermekten uzaktır.
Hipoje : Daha çok kral
mezarlrı olan hipojeler yer altına gömülü 1 ya da 4 odası olan
girişleri gizlenmiş yer altı mezarlarıdır. Tolos : Bunlar üzeri
pişmiş toprak kapak ya da kubbe ile örtülmüş, dairesel planlı ve
tek odalı yer üstü mezarlarıdır. Bu tür mezarların girişini ana
yapıya bitişik üstü açık, dikdörtgen planlı bir koridor oluşturur.
Mezopotamya’nın sanat
hayatında, dağ kavimlerinin göçleri, kabartma formlu, görüntüye
uygun hareketli, anatomiye düşkün bir sanatın ortaya çıkmasına
sebep olmuştur. Bu sanat, derinliği olan bir heykel anlayışı olup,
her yeni kavmin Mezopotamya’ya gelişi ile ortaya çıkan bir anlatım
biçimi yaratmıştır. Akkadlar’da mimarı, süsleyici bir ihtişama
önem verdiği gibi, insanı şaşırtan plastik anlatımıyla da dikkati
çeker. Bu Cemdet-Nasr’ın biçimlendirme şekline bağlanabilen ya da
hiç olmazsa Cemdet-Nasr’a içten bir akrabalık gösteren bir
sanattır. Akkad çağına ait bulunan bütün rölyeflerde, esirlere
yapılan işkence, önem kazanan bir konu olmuştur. Savaş sahneleri
Mezopotamyalı için çok önemlidir. Bu eserlerin Sümer kültürü ile
doğduğu, ancak Akkad çağında yapıldığı kabul edilmektedir. Savaş,
zafer, esirler, esir düşmüş asker, hep iki kişi halinde karşı
karşıya ve yan yana olarak anlatılmışlardır. Figürler üst üste
getirilmediğinden vücutlar bağımsız olarak ifade edilmişlerdir.
Mimarinin ilk gelişim basamağında rölyeflerdeki bu husus, hep
böyle olmuştur. Eserlerde, elbise kumaşının altından vücudun
formları belli olmaktadır. Ayak, bacak ve başın profilden, vücudun
cepheden oluşu bütün rölyeflerde korunan bir anlatım şeklidir.
Figür olarak çevresi ile bağımsız, ayakta duran bir heykel, bu
çağda Mezopotamya’da çok az görülmektedir. Ancak böyle, tam baş
heykeli olarak kimi parçaların bugüne dek kaldığını görüyoruz.
Akkadlar zamanında dikkati çeken özelliklerden biri büyük anıt
heykellerin azlığıdır.
ESKİ VE YENİ BABİL ÇAĞI (M.Ö. 1900-1600 ; M.Ö.
626-539)
[değiştir]
Sümerlerin aşağı
Mezopotamya’da gücünü kaybetmesi üzerine egemenlik Babil
Krallığına geçmiştir. Bu dönemde mimari fazla gelişmemiş ama
astronomide gelişmeler kaydedilmiştir. Eski dönemin en önemli
yapısı Ischali’de Ishtar tapınağıdır. Tapınak üç ayrı kutsal
bölümü içeren dikdörtgen planlı bir yapı kompleksidir. Mimaride
asıl gelişme yeni Babil çağında ve özellikle Nabukadnezar
döneminde görülmüştür. Onun döneminde ortaya konulan eserler
başkent Babil’in mimarisinde önemli bir pay sahibi olmuştur. Bu
mimari eserler arasında şehrin tanrısı Marduk adına yapılan yedi
katlı Zigurat, kral sarayı, asma bahçeleri ve tapınağa götüren
tören yolunun başlangıcındaki Ishtar kapısı sayılabilir. Babil
Fırat’ın Nabukatnezar tarafından surlar doğu ve kuzey yönünde
genişletilmiş ve en kuzey köşeye kralın sarayı yapılmıştır.
Kentin çok sayıda kapısı
vardır ama bunlardan en ünlüsü Marduk’un tapınağına götüren tören
yolunun başlangıcına işaret eden Ishtar kapısıdır. Berlin
müzesinde ön cephesi ayağa kaldırılmış, 12m yüksekliğindeki
kapının iki kemerli kapısı vardır ve kapılar iki yanında yer alan
mazgallı kulelerin koruması altındadır. Kapıyı ilginç kılan
mimarisinden çok, cephesindeki sırlı tuğlaların kullanımıyla
sağlanan renkli görünümdür. Mavinin hakim olduğu renkli fon
üzerinde, sarı sırlı tuğlalarla işlenmiş, Marduk’un simgesi ejder
ve boğa motifleri bulunmaktadır. Benzer bir düzenlemeyi tören
yolunun iki yanındaki yüksek duvarlar üzerinde de görmekteyiz.
Burada her bir yanda altmışardan birer ayağını ileri uzatmış
durumda görülen 120 aslan figürü işlenmiştir.
Kentin kuzeyinde bulunandan
ayrı asıl saray bu tören yolunun sol tarafında kalmakta ve avlu
çevresinde sıralanmış salonlar ve teraslardan oluşmaktadır.
ASMA BAHÇELERİ
[değiştir]
Sarayın hemen karşısında
dünyanın 7 harikasından biri olduğu kabul edilen Asma Bahçeleri
yer almaktadır. Bu bahçeler kral Nabukatnezar’ın dağlık bir
ülkeden olan eşi Semiramis’in vatan hasreti çekmemesi için
gerçekleştirilmiş yapay setler üzerine kurulmuştur. Bugün
belirleyici izi olmamasına rağmen düz arazide bu teraslı bahçenin
ayaklar üzerine oturan tonozlu bir alt yapısı olduğu, üzerindeki
kalın toprak tabakasına nadide ağaç türleri dikilerek, bunları
Fırat’tan su dolaplarıyla çekilen suyla sulandığı varsayılıyor.
DİNİ MİMARİ (TAPINAK)
[değiştir]
Tanrı Marduk adına
yaptırılan tapınak, 7 katlı, üst katına rampa ile ulaşılan 90m
yüksekliğinde bir zigurattır. Tevrat’ta adı geçen Babil kulesinin
bu yapı olduğu sanılır. Çok yıl sonra Büyük İskender Babil’e
geldiğinde bu kuleyi yeniden yaptırmak amacıyla enkazını
temizletmiş ama ömrü bu işe girişmeye yetmemiştir.
Savaşçı bir kavim olan
Asurlar yukarı Mezopotamya’nın dağlık coğrafi karakteri ile tam
bir uyum gösterirler. İlk yerleşmeleri Dicle ile Zap suyu
arasında, başkenti Asur olan bölgedir. Asur ülkesi dağlık bir
bölge olduğu halde, mimaride Mezopotamya gelenekleri esas
alınarak, mimari yapılarında fırınlanmış kerpiç tuğla ve sırlı
tuğlalar kullanılmıştır.
Asur kent surları Hitit
geleneğinde olduğu gibi kalınlıkları 15m’yi bulan çift sıra surla
kuşatılıştır ama farklı olarak malzeme kerpiç tuğladır. Kent
kapılarına da önem verilmiştir, bu kapıların girişlerinden
başlayan yollar, kentin tapınak ve sarayının bulunduğu alana
uzanan düzenli yollardır. Ayrıca burada poternaları da görürüz ama
burada malzeme yine kerpiç tuğladır ve geçitlerin ikiden fazla
girişi vardır.
Konut mimarisinde Bit-Hilani
tarzı konutlar yapılmış ama bu ev şemasının adı, onların koyduğu
isim ile tanınmıştır. Binaların üst örtüsü düz toprak damdır ama
bunu sağlamak için gerekli ahşap malzeme bulunmadığı zaman binalar
kubbe ya da tonoz üst örtü ile kapatılır ve bunun üzeri yine bir
toprak tabakası örtülerek dam düzeltilmiş olurdu.
Mezopotamya geleneğine
uyularak burada da anıtsal yapılar bir set ya da teras üzerine
inşa edilir. Saray yapıları kompleks binalar olup birbirine
geçişleri olan avlular çevresinde sıralanmış salonlardan meydana
gelir ve bu tür yapıların duvarlarında nakış izlerine
rastlanmıştır. Anıtsal yapıların kapılarını “Lamassu” denilen
insan başlı, kanatlı ve beş ayaklı çok iri boğa heykelleri
korumaktadır. En önemli saraylar Khorsabad’da II.Sargon’un ve
Kalhu’da II. Asurbanipal’in saraylarıdır. Hitit orthostatlarını
hatırlatan kabartmalı taş kaplama levhalarını burada da görürüz.
Sarayların ilginç bir mimari elemanı, ileride Yunan mimarisinde
karşılaşılacak olan Karyetid ve telemonların öncüsü konumunda olan
Atlantlardır ki bunlar üst yarısı kadın ya da erkek Heykeli
formunda olan sütunlardır.
Sümer geleneğine uygun
olarak Zigurat formunda yapılırlar ve 7 katlıdırlar. En üst
kademede asıl tapınak bulunur. Ziguratların 7 katının her biri
güneş tayfındaki 7 renkten birinin rengini taşır.
MEZAR
MİMARİSİ
[değiştir]
Asur şehirlerinde kent dışı
bir mezarlık söz konusu değildir. Halk cenazesini yaşadığı evin
bir odasının zeminine gömer. Kral ve soylular için kare ya da
dikdörtgen planlı yer altı mezar odaları yapılırdı. Derinliği 2
metreyi geçmeyen bu mezar odalarında ölü toprak altına gömülür ya
da zemin üstüne bir sanduka ile bırakılır, yanına da çeşitli
eşyalar konurdu. Bu mezarlar üst örtülerine göre 2 çeşittir ki
bunlardan ilki diğerinin prototipidir:
- Sahte kemerli
mezarlar : Burada poternalarda olduğu
gibi bindirme tekniği ile içe doğru eğimli örülen yan duvarlar
üçgen kesitli bir mezar odası oluşturur.
- Gerçek kemerli
mezarlar : Daha gelişmiş olan bu tipte
belirli bir yükseklikten sonra olasılıkla bir çatı iskeleti
üzerine tonozu oluşturan tuğlalar örülür ki bu tipin daha
gelişmiş örneğinde özel tonoz tuğlalarının kullanıldığı
görülmüştür. Her mezar odasının bir de küçük giriş bölümü
bulunur.
MEZOPOTAMYA MİMARİSİ ==
MURAT TECER TARAFINDAN HAZIRLANMIŞTIR
BİLGİ İÇİN:MURATTECER_11@hotmail.com
siVasLı_murat
|