| |
89 yıl önce Misak-ı Milli son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında
kabul ve ilan edilmişti.
Yıldönümü vesilesiyle tekrar hatırlamakta fayda var.
Buyurun...
Misak-ı Milli
Misak-ı Millî, 28 Ocak 1920’de, son Osmanlı Meclis-i
Mebusan’ınca kabul edilen, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde,
ülkenin bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığı konusunda alınan
kararlar doğrultusunda hazırlanan savaşım programı; Ahd-ı
Milli’nin belgesidir.
I.Dünya
Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, dayatılan
Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladıktan sonra,
emperyalist devletler ülkeyi işgal etmeye başladı. Erzurum
ve Sivas Kongreleri’nde ulus çapında dile getirilen kısıtsız
ulusal bağımsızlık istemi, yabancı bir devletin
koruyuculuğunu ya da manda statüsünü dışlayan ve yabancılara
tanınan ayrıcalıkları kaldırmayı hedefleyen bir istemdi. Bu
istem, Osmanlılık, İslâm Birliği, Turancılık siyasetleriyle
birlikte önemli ölçüde Wilson öğretisini de reddediyordu.
Sivas Kongresi’nde seçilen Mustafa Kemal başkanlığındaki
Heyeti Temsiliye’nin Osmanlı hükümeti temsilcileriyle
yaptığı görüşmelerde, Meclis-i Mebusan’ın yeniden toplanması
kabul ettirildi. Seçimler sonucu oluşan meclisteki 175
milletvekilinden 116’sı ulusal kurtuluş hareketi yanlısıydı
ve meclis çalışmaları için İstanbul’a gelmeden önce
Ankara’ya yerleşmiş olan Heyeti Temsiliye adına Mustafa
Kemal ile görüştüler. Mustafa Kemal bu görüşmede
milletvekillerine Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenen
ilkeleri anlattı ve Misak-ı Millî’yi oluşturacak olan
taslakları verdi. Meclisin en önemli çalışması 28 Ocak
1920’de Misak-ı Millî’yi kabul etmesi oldu. Atatürk Misak-ı
Millî’yi, «Ulusun tam bağımsızlığını sağlayıp ülkenin
bütünlüğünü kapsayan ve bunları bozabilecek tüm engelleri
ortadan kaldıran bir and» olarak tanımlar. Misak-ı Millî’nin
kabulü, Müttefikler’in hoşnutsuzluğunu arttırdı. Bu
gelişmeye Anadolu’da çetecilerin artan direnişi de
eklenince, İstanbul’a giren işgal kuvvetleri Meclis-i
Mebusan’ı dağıttı. İstanbul’dan kaçabilen Meclis üyeleri ile
Anadolu’da yeniden seçilen üyeler Ankara’da T.B.M.M.’ni
oluşturdular. T.B.M.M. Misak-ı Millî’ye bağlılık andı içti
ve Türkiye’nin bağımsız ve Misak-ı Millî ile belirlenen
sınırlar içinde bir bütün olduğunu açıkladı.
MİSAK-I MİLLÎ
Aşağıda imzası bulunan Meclis-i Mebusan üyeleri, devlet ve
ulusun geleceğinin haklı ve sürekli bir barışa ulaşması için
katlanabileceği özverinin en üst sınırını içeren aşağıdaki
esasların bütün olarak sağlanmasının olanaklı olduğunu ve
adı geçen esaslar dışında kalıcı bir Osmanlı saltanat ve
topluluğunun varlığının olanaksız olduğunu kabul edip
onaylamışlardır.
Madde 1 – Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğun
oturduğu ve 30 Ekim 1918 tarihli ateşkesin imzalandığı
sırada düşman ordularının işgali altında bulunan
topraklarının geleceği, halkın özgürce açıklayacağı oylarına
uygun olarak belirlenmelidir. Adı geçen ateşkes kapsamında
din, ırk ve soyca bir olan, birbirine karşı karşılıklı saygı
ve özveri duyguları ile dolu, geleneksel ve toplumsal
hukukla, çevre koşullarına tümüyle saygılı olan Osmanlı
İslâm çoğunluğunun bulunduğu toprakların tümü, gerçek ya da
varsayım olarak hiçbir nedenle ayırım kabul etmez bir
bütündür.
Madde 2 – Genel oylamayla ana vatana katılmış olan Elviye-i
Selâse’de (Üç liva – Kars, Ardahan ve Artvin) halkın ilk
özgür kaldığı zaman yeniden özgür oya başvurmasını kabul
ederiz.
Madde 3 – Türkiye barışına bağlılığın Batı Trakya’nın
hukuksal durumunun saptanması da burada oturan halkın tam
bir özgürlükle açıklayacakları oylarla belirlenmelidir.
Madde 4 – İslâm halifeliğinin merkezi, yüce saltanatın
başkenti ve Osmanlı hükümetinin merkezi olan İstanbul
kentiyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü güvenlik
bozucu tehlikeden uzak bulunmalıdır. Bu kural saklı tutulmak
koşuluyla, Akdeniz ve Karadeniz Boğazları’nın ticaret ve
ulaşıma açık tutulması hakkında ilgili devletlerin bizimle
birlikte verecekleri karar geçerlidir.
Madde 5 – İtilaf Devletleri ile hasımları arasında ve kimi
devletlerin katılımı ile kabul edilen azınlıklar hukuku
ilkeleri, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı hukuktan
yararlanmaları koşuluyla tarafımızdan desteklenecek ve
uygulanacaktır.
Madde 6 – Ulusal ve ekonomik gelişmenin gerçekleşebilmesi ve
daha çağdaş düzenli bir yönetimin kurulmasında başarılı
olabilmek için har devlet gibi bizim de gelişmenin
gereklerini yerine getirmede özgürlük ve tam bağımsızlığa
ulaşmamız yaşam ve varolma temelimizdir. Bu nedenle,
siyasal, adlî, malî gelişmemize engel olan kayıtlara
karşıyız. Ortaya çıkacak borçlarımızın ödenme koşulları da
bu ilkelere aykırı olmayacaktır.
http://www.bilgininadresi.net/Madde/40721/Misak-%C4%B1-Milli
Misak-ı Millî (Ulusal Yemin)
Erzurum ve Sivas Kongreleri' nde saptanıp olgunlaştırılan
ilkeler doğrultusunda 28 Ocak 1920' de son Osmanlı Mebuslar
Meclisi' nin gizli oturumunda oybirliği ile kabul edilen ve
Türkiye' nin kabul edebileceği barış koşullarını açıklayan 6
maddelik bildiridir. Misak-ı Milli temelde Ulusal Kurtuluş
ve Bağımsızlık Savaşı'nın bir programı niteliğindedir.
Günümüzde; ABD, AB ve Ortadoğu'daki bazı bölgesel
yönetimlerin , Türkiyemiz'in haritasını değiştirmeye yönelik
hayallerinede iyi bir cevap oluşturacağını düşünüyorum.
Misak-ı Millî (Ulusal Yemin) "Yazar, Cihangir ER ,Kaynak ,
Prof.Dr.İlker ALP ,İstanbul"
"Misâk-ı Millî'ye temel olan ilk metin, Mustafa Kemal Paşa
tarafından, 1920 yılının Ocak ayı başlarında, tek tek veya
gruplar halinde, Ankara'ya gelen milletvekilleriyle yapılan
görüşmeler sırasında, Kongre kararları ve durum esas
alınarak belirlenmiştir"
Türk milletinin kazandığı Millî Mücadele ile devletimizi
tarih sahnesinden kaldırmayı öngören 1920'li Sevr Antlaşması
kesinlikle reddedilmiş, millî sınırlarımız tespit edilmiş ve
bu hususlar 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması'yla
milletlerarası platformda teyit edilmiştir. Buna rağmen, XXI.
yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda, dış kaynaklı özendirmelerle
kışkırtmalar ve içteki işbirlikçilerin gayretleri ile Sevr'i
yeniden canlandırmaya ve Türkiye'yi küçültmeye yönelik
girişimlerin arttığı gözlenmektedir. Öyle ki Batılı
emperyalistler, Türk Devleti'ni ülkesi ve milletiyle
parçalayıp yok etmeye yönelik açık ve gizli diplomatik,
siyasî, iktisadî, sosyo-kültürel vs. yönlerdeki
faaliyetlerini sürdürmektedirler. Söz konusu faaliyetlerin
etkisiyle veya bilinçli olarak milletimizin düşüncesini
değiştirmek amacıyla sürdürülen propagandalar sonucunda,
Türk millî sınırlarına dahil olan yerlerle ilgili çoğu kez
farklı görüşler öne sürülmektedir. Bu yüzden, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kuruluşu aşamasında millî sınırlarımızın
tespitinde Atatürk'ün oynadığı rolü ve temel alınan
kriterleri, birinci elden belgeler ve bilimsel bir
yaklaşımla araştırarak kamuoyuna açıklamak gerçeklerin
ortaya çıkması bakımından faydalı olacaktır.
Türk Millî Sınırları'nın hangi prensiplere dayanılarak
belirlendiği konusu gündeme geldiğinde, hiç düşünmeden
"Misak-ı Millî Beyannamesi'ne göre" cevap verilmelidir.
Çünkü Misak-ı Millî ile millî ve bölünmez bir Türk vatanının
sınırları, Millî Mücadele'nin ana ruhu, Türk dış
politikasının hedefleri, devletin bağımsızlığı, milletin
geleceği ve devamlı bir barışın sağlanması için
yapılabilecek en son fedakârlıklar tesbit edilmiştir.
Misâk-ı Millî'ye temel olan ilk metin ise, Mustafa Kemal
Paşa tarafından, 1920 yılının Ocak ayı başlarında, tek tek
veya gruplar halinde, Ankara'ya gelen milletvekilleri ile
yapılan görüşmeler sırasında, ülkenin mevcut durumu
gözönünde bulundurularak ve Erzurum ile Sivas Kongreleri
kararları da esas alınarak belirlenmiştir [1].
Hazırlanan bu metin, Hey'et-i Temsiliye'nin tüm üyeleri
tarafından imzalanmıştır. Heyette kâtiplik ve sözcülük
görevi yapmakta olan Trabzon Milletvekili Hüsrev Sami
(Gerede) Bey'e de teslim edilerek İstanbul'a gönderilmiştir
[2].
Bu millî program, 28 Ocak 1920'de Meclis-i Meb'usan'ın gizli
bir oturumunda gündeme getirilmiş ve bütün milletvekilleri
tarafından kabul edilerek imzalanmıştır [3].
17 Şubat 1920 tarihinde, Edirne Milletvekili Mehmed Şeref
Bey, Ahd-ı Millî'nin görüşülmesini ve Avrupa
parlamentolarıyla bütün basına bildirilmesini teklif
etmiştir [4]. Yapılan müzakerelerde ise milletvekilleri
Misâk-ı Millî'yi destekleyen konuşmalarda bulunmuşlardır.
Hattâ, "Ahd-ı Millî Meclis-i Meb'ûsân'ın vücûda getirdiği en
mühim bir vesîkadır." değerlendirmesini yapmışlardır. Daha
sonra bu belge oy birliği ile onaylanmış, iç ve dış
kamuoyuna ilân edilmesine karar verilmiş ve gereğinin
yapılması için Meclis Başkanlığı'na yetki tanınmıştır [5].
Bu kararlardan sonra, "Ahd-ı Millî Esâsları" metni, Meclis
matbaasında tek yapraklı örnekler şeklinde çoğaltılarak
gazetelerde yayınlanmış ve 24 Şubat'ta Avrupa
parlamentolarına sunulmuştur [6].
İşte bu belge tarihe "Misâk-ı Millî", " yani millî yemin,
millî and, millî sözleşme olarak geçmiştir. Böylece Türk
Milleti'nin düşüncelerinden oluşan, daha önce Erzurum ve
Sivas kongrelerinde şekillenen ve barış şartlarını içeren,
Misâk-ı Millî adlı belge Türk tarihindeki önemli yerini
almıştır.
Misâk-ı Millî'nin Amaç ve Hedefleri:
Misâk-ı Millî Programı, giriş kısmı ile altı maddeden
oluşmaktadır. Burada yer alan madde ve hükümleri ayrı ayrı
değerlendirdiğimizde ise şu hususlar açıkça anlaşılmaktadır:
1. maddede, Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918
tarihine kadar, düşman devletlerinin işgali altında kalan
Arap çoğunluğunun yaşadığı yerlerdeki halka kendi
geleceklerini tayin edebilme hakkının tanınması
istenmektedir. Ayrıca mütarekenin çizdiği sınır içinde ve
dışında din, ırk veya gaye bakımından birbirine bağlı
Osmanlı-İslâm çoğunluğunca yerleşik bölgelerin tamamının
bölünmez bir bütün olduğu belirtilmektedir. Böylece
mütarekenin imzalandığı sıralarda elimizde bulunan
topraklardan katiyetle taviz verilemeyeceği, hatta sınır
dışında kalan ve Müslüman milletlerce yerleşik olan
bölgelerin ülkemizin tabi uzantısını oluşturduğu ifade
edilmektedir.
2. maddeye göre, halkı hür kalır kalmaz Anavatan'a kendi
istekleri ile katılan, Kars, Ardahan ve Batum'dan oluşan üç
sancak için gerekirse yeniden serbestçe halk oyuna
başvurulması kabul edilecektir. Böylece halkının çoğunluğunu
Türkler'in meydana getirdiği üç sancağın, Anavatan'ın
ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanmaktadır.
3. maddeye göre, Batı Trakya'nın hukukî durumunun
belirlenmesi oradaki halkın vereceği oylara uygun olmalıdır.
Böyle bir kararın alınmasında ise Batı Trakya'nın nüfus
yapısı etkili olmuştur. Çünkü Lozan Barış Konferansı
sırasında sunulan belgelerden (Yunanistan'ın elinde bulunan)
Batı Trakya'da (129.118 Türk, 33.904 Rum, 26.266 Bulgar,
1480 Yahudi, 923 Ermeni'nin yaşadığı), nüfusun %76.5'ini
Türk, %23.5'ni diğer unsurların teşkil ettiği görülmektedir
[7]. Bu demografik yapı, halkoyuna başvurulduğu taktirde,
Batı Trakya halkının Türkiye'ye bağlanmak isteyeceğini
göstermektedir.
4. maddeye göre, İslâm Halifeliği'nin, Saltanatın ve Osmanlı
Hükûmeti'nin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara
Denizi'nin güvenliği, her türlü tehlikeden korunmalıdır. Bu
esasın saklı kalması şartıyla, devletimizle diğer ilgili
devletlerin ortaklaşa alacakları kararlar çerçevesinde
Akdeniz ve Karadeniz Boğazları dünya ulaşımına açılmalıdır.
Böylece İstanbul, boğazlar ve çevresinde kayıtsız şartsız
Türk hakimiyetinin sağlanması ve yabancıların boğazlardan
geçişlerinde tabi olacakları kuralların Türk Devleti'nin
onaylayacağı bir tarzda düzenlenmesi öngörülmektedir.
5. maddeye göre, ülkemizdeki azınlıkların hakları, İtilâf
Devletleri ile diğer devletlerin arasında, azınlıklara dair
yapılan antlaşmalardaki esaslar çerçevesinde, civar
ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı haklardan faydalanması
şartıyla, tarafımızdan tanınacak ve sağlanacaktır. Bu
suretle, ülkemizdeki azınlıklara devletlerarası antlaşmalar
çerçevesinde kararlaştırılan hak ve hürriyetlerin verileceği
ifade edilmektedir. Ancak diğer devletlerdeki Türkler'in,
aynı insan hak ve hürriyetlerinden istifade edebilme şartı
öne sürülerek mütekabiliyet prensibinin uygulanacağı
vurgulanmaktadır.
6. maddeye göre, millî ve iktisadî gelişmemizi imkânlar
çerçevesinde gerçekleştirmek ve çağdaş, düzenli bir idare
kurabilmek için, her devlet gibi, ülkemizin de, tam
bağımsızlığa ve hürriyete kavuşması lâzımdır. Bunun
sağlanması için ise; siyasî, adlî, malî ve gelişmemizi
önleyecek diğer sınırlamalara karşı olduğumuz, borçlarımızın
ödeme şartlarının da bu esaslara uygun düzenlenmesi
gerektiği belirtilmektedir. Böylece Türk Devleti'nin tam
bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmasını önlediği için yabacı
müdahalelere ve kapitülasyonlara izin verilmeyeceği
bildirilmektedir.
Misâk-ı Millî Sınırları:
Misâk-ı Millî'de tespit edilen ilkeler yalnız millî mücadele
yıllarında değil, ondan sonraki dönemlerde de Türk dış
politikasının temelini teşkil etmiştir. Bu sebeple Atatürk,
Misâk-i Millî'yi "milletin emelleri ve maksatlarının kısa
bir programı" [8] olarak tarif etmiştir. Söz konusu
özelliklerinden dolayı Misâk-ı Millî üzerinde, kabulünden
günümüze kadar, çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Bunlar
arasında en çok tartışılan konu ise sınırlar meselesidir. Bu
yüzden, Misâk-ı Millî sınırlarımızın nerelerden geçtiğini
belirtebilmek, Atatürk dönemindeki Türk dış politikasının
millî hedeflerinin neler olduğunu anlayabilmek ve konuyla
ilgili gerçekleri görebilmek için, Atatürk'ün düşünce, ifade
ve icraatlarından örnekler vermek ve 1920'lere ait belgeleri
değerlendirmek mecburiyetindeyiz.
Mustafa Kemal Paşa, 28 Aralık 1919 tarihinde, Ankara'da,
kentin ileri gelenlerine verdiği konferansta, Wilson
prensiplerindeki hükümlere, Osmanlı Devleti'nin durumuna ve
İtilâf Devletleri'nin memleketimizi haksız yere işgal
etmelerine değinmiştir. Devamında Mondros Mütarekesi'nin
imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde, Türk kuvvetlerinin
hakimiyetinde bulunan yerlerin millî sınırlarımızın
dahilinde olduğunu ifade etmiştir. Bu arada Erzurum ve Sivas
kongrelerinde belirlenen yeni Türkiye'nin güney, güneydoğu
sınırlarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmiştir:
"Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hakim
bulunuyordu. Bu sınır, İskenderun Körfezi'nin güneyinden,
Antakya'dan Halep ile Katma İstasyonu arasında, Cerablus
Köprüsü güneyindeki Fırat Nehri'ne ulaşır. Ordan Deyrizora
iner; ondan sonra doğuya uzatılarak, Musul, Kerkük,
Süleymaniye'yi ihtivâ eder. Bu sınır ordumuz tarafından
silâhla müdâfaa olduğu gibi aynı zamanda Türk ve müslüman
unsurların iskan ettiği vatanımızın kısımlarını sınırlar.
Bunun güney tarafında Arapça konuşan dindaşlarımız vardır.
Bu sınır dahilinde kalan memleketimizin kısımları câmi'a-i
Osmâniye'den ayrılmaz bir bütün olarak kabul edilmişdir"
[9].
Yukarıdaki ifade değerlendirildiğinde, Misâk-ı Millî'nin
birinci maddesiyle, Türkiye'nin yeni sınırlarını, özellikle
güney sınırını, Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı gün,
orduların durumuna göre, "hatt-ı mütareke" olarak
adlandırılan hattın teşkil etmesinin öngörüldüğü
anlaşılmaktadır. Ayrıca güney sınırımız oldukça ayrıntılı
bir şekilde belirtilmiştir. Burada sınırımız İskenderun
Körfezi'nin güneyinden, Antakya'dan, Halep ile Katma
İstasyonu arasındaki Cerablus Köprüsü'nün güneyinde Fırat
Nehri'ne uzanan ve oradan Deyrizora inen, doğuya doğru ise
Musul, Kerkük, Süleymaniye'yi içeren bir hat olduğu ve Türk,
Kürt ve İslâm unsurlarının yaşadığı bu yerlerin vatanımızın
bölünmez bir parçasını teşkil ettiği kaydedilmiştir.
Musul, Kerkük ve Süleymaniye'nin Misâk-ı Millî sınırlarımız
içinde yer aldıklarını ispatlayan diğer önemli arşiv
belgeleri de bulunmaktadır. TBMM milletvekilleri tarafından
28 Ekim 1922 tarihinde hazırlanan ve Bakanlar Kurulu ile
Dışişleri Bakanlığı'na gönderilen bir tutanakta:
"Musul, Süleymaniye, Kerkük, Türkiye'nin ayrılmaz
kısımlarından olup Misâk-ı Millî göre hakimiyetimiz altına
alınacağı şüphesiz olduğundan bu dahi arz etdiğimiz sûretle
sınırın yeniden düzenlenmesi zorunlu ve gereklidir." [10]
denilmek suretiyle Musul, Süleymaniye ve Kerkük'ün
Türkiye'nin ayrılmaz parçaları oldukları vurgulanarak
Misâk-ı Millî gereğince, söz konusu yerlerin hakimiyetimiz
altına alınmasının ve sınırlarımızın buna göre
düzenlenmesinin zorunluluğu bildirilmektedir.
Doğu (Kafkas) Cephesi'ne gelince, Mondros Mütarekesi'nin
imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde, Türk kuvvetleri
Kuzeybatı İran, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya'ya hakimdi
[11]. Fakat, Mondros Mütarekesi'nin 11. ve 15. maddelerine
dayanan İngilizler, 11 Kasım 1918'den itibaren Türk
Birlikleri'ni 1914 yılındaki harpten önceki Türk-Rus
hududuna dönerek, Kars, Ardahan ve Batum'u boşaltmaya
zorlamışlardır. Böylece Brest-Litovsk Antlaşması ile alınan
üç sancak, ayrıca Kuzeybatı İran ve Kuzey Kafkasya, Mondros
Mütarekesi gereğince terkedilmiştir [12]. Bununla birlikte
söz konusu yerlerin, özellikle Kars, Ardahan ve Batum'un,
Anavatana bağlanması için yoğun faaliyetlere devam
edilmiştir.
Kars, Ardahan ve Batum'un, millî sınırlarımız içinde
düşünüldüğünü doğrulayan çok sayıda belge ve birinci elden
kaynak bulunmaktadır. Örneğin "TBMM Gizli Celse
Zabıtları"nda bulunan kayıtlara göre, TBMM'nin 21 Mart 1337
(1921) tarihli gizli oturumunda, Ermenistan, Gürcistan,
Azerbaycan ve Sovyetler Birliği'yle ilgili ilişkilerimiz
tartışılmıştır.
Konu üzerinde konuşan Mustafa Kemal Paşa, Kars, Ardahan ve
Batum'un ve tabiatıyla bu bölgenin dahilinde bulunan
Batum'un Misâk-ı Millî'de yer aldığını, Batum'un ülkemize
dahil edilmesi için öncelikle barış yollarının deneneceğini,
ancak netice alınamazsa gerekli diğer tedbirlere
başvurulacağını açık bir dille şu sözlerle ifade etmiştir:
" Misâk-ı Millî'miz ve hududu millimiz dahilinde olduğunu
iddia ettiğimiz Elviye-i Selâse'de (Kars, Ardahan ve
Batum'dan oluşan üç sancak) ahalinin oyuna müracaat etmek
suretiyle Kars, Ardahan ve Batum'u almak istiyoruz veyahut
herhangi bir şekilde bir fikrimizi azami bir surette temin
etmek istiyoruz...".
"...Binaenaleyh almak istiyor isek alınacak zaman bu
defadır; alınacak an bu dakikadır. Sulh ile alınır; sulh ile
alınamazsa tabiatıyla cebren alınır...".
" ... Harbetmemek için ne yapmak lazımsa (yapacağız. Çünkü,
her zaman arz edildiği üzere Büyük Millet Meclisi'mizin
takip ettiği siyaset) harp siyaseti değildir; barış yoluyla
fayda sağlamaktır...".
"...Misâk-ı Millîmiz'de Kars, Ardahan ve Batum bizimdir,
diyoruz. Vereceğiniz kararı... Bunun sureti teminidir. Onu
düşününüz, ona karar veriniz;... Hey'et-i Vekîle tatbik
edecektir." [13]
Resmî yazışmalarla meclisteki müzakerelerden de açıkça
görüldüğü üzere 1920'li yıllarda, bütün milletvekilleri,
Bakanlar Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı ve ilgili kurumlarla
kuruluşlar tarafından Kars, Ardahan ve Batum, Misâk-ı Millî
sınırlarımız dahilinde düşünülmekte ve buraların ülkemize
katılması için yoğun çaba harcanmaktadır.
24 Nisan 1920 tarihinde, yani TBMM'nin açılışının hemen
ikinci gününde, Mustafa Kemal Paşa, Misâk-ı Millî metninde
sınırlarla ilgili yer alan hususları ve buna dayanılarak
Ankara Hükûmeti'nin takip edeceği dış politikayı
açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa, hareket noktasını Erzurum
Kongresi'nin ve burada alınan kararların teşkil ettiğini
hatırlatıktan sonra, konuşmasına şöyle devam etmiştir:
"... Doğu sınırına, Kars-Ardahan, Batum'u dahil ederek
düşününüz. Batı sınır Edirne'den bildiğiniz gibi geçiyor. En
büyük değişiklikler güney sınırında olmuştur. Güney sınırı,
İskenderun'un güneyinden başlar. Halep'le Katıma arasında
Cerablus Köprüsü'ne uzanır bir hat ve doğu parçasında da
Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük civarı ve bu iki
bölgeyi bir diğerine bağlayan hat. Bu sınır sırf askerî
düşünceler ile çizilmiş bir sınır değildir, Milli
Sınırımız'dır. Milli Sınırımız olmak üzere tesbît
edilmişdir. Fakat bu sınır dâhilinde düşünülmesin ki, İslâm
unsurlarından yalnız bir cins millet vardır. Bu sınır
dâhilinde Türk vardır, Çerkes vardır v.s. bir çok İslam
unsuru vardır. İşte bu sınır birlikte yaşayan, bütün
maksatlarını, bütün mânâsıyla birleştirmiş olan kardeş
milletlerin, Milli Sınırı'dır. (Hepsi İslâm'dır,
kardeştir)." [14]
Mustafa Kemal Paşa'nın yukarıdaki konuşmasında da, Misâk-ı
Millî'nin hedeflediği sınırların genel hatları oldukça açık
bir tarzda belirtilmektedir. Öyle ki; Doğu'da , Kars,
Ardahan ve Batum'dan oluşan üç Sancak Anavatan'a dahil
edilmektedir. Güney sınırımızın İskenderun'un güneyinden
başlayarak, Halep'le Katıma arasında Cerablus Köprüsü'ne
uzanan bir hat olduğu, buradan doğuya doğru devam ederek
Musul Vilâyeti, Süleymaniye ve Kerkük yörelerini birbirine
bağlayan hattın da ülkemizin sınırları içinde yer aldığı
ifade edilmektedir. Ancak batı sınırımızın Edirne'den
geçtiği kaydedilmektedir. Bununla birlikte, Misâk-ı
Millî'nin 3. maddesindeki Batı Trakya'yla ilgili hüküm bu
ifadeyle bir bütünlük içinde düşünüldüğünde, Söz konusu
sınırın Edirne'nin Batısı'na doğru uzandığı anlaşılmaktadır
[15].
Yukarıdaki belgelerde, özellikle Mustafa Kemal Paşa'ya ait
beyanatlarda, önemli olan hususlardan biri de, bahsedilen
sınırların, sadece askerî düşüncelerle çizilmediğinin, millî
sınırlar olarak tespit edildiğinin vurgulanmasıdır. Ama bu
millî sınırlar içinde, Türkler'in yanısıra, başka İslâm
unsurlarının yaşadığı kaydedilmektedir. Bunlar ise ortak
geçmişi olan kardeş milletler olarak telâkki edilmektedir.
Buradaki Türk ve diğer unsurların yaşadığı yerlerin millî
sınırlar içinde yer aldığı, millî birlik ve beraberlik ruhu
içinde "vatan" oluşturduğu ve ülkemizin ayrılmaz bir
parçasını teşkil ettiği belirtilmektedir. Ayrıca Atatürk,
ülkenin bölünmezliğiyle millî birlik ve beraberlik konusuna
değinirken son derece hassasiyetle durmaktadır.
Atatürk kendi el yazısıyla yazdığı belgede:
"Bugünkü Türk milletinin siyasî ve toplumsal yapısı içinde
kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hâtta Lazlık
fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş
vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin baskıcı
devirlerinin ürünü olan bu yanlış isimlendirmeler birkaç
düşman âleti, mürteci beyinsizden başka hiçbir millet ferdi
üzerinde üzüntüden başka bir durum meydana getirmemiştir.
Çünkü, bu milletlerin bireylerided tüm Türk toplumu gibi
aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip
bulunuyorlar."
sözleriyle, Türk milletini parçalamak ve ayrı gruplara
bölmek amacıyla vatandaşlarımıza Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak
gibi farklı milletler oldukları tarzında fikirlerin
aşılanmaya çalışıldığını, bu propaganda ve yanlış
isimlendirmeleri düşman vasıtası olan bazı mürteci ve
beyinsizlerin benimseyerek yürüttüğünü, bunun ise ortak
geçmişe, kültüre, adet ve geleneklere sahip olan milletimizi
rahatsız etmekle birlikte başarıya ulaşmadığını ve bu bolücü
düşünceleri sadece düşmana hizmet edenlerle beyinsizlerin
benimsediğini belirtmiştir 16
Halkımızı doğduğu veya yaşadığı bölgelere göre ayırmaya ve
millî birlik ile beraberliğimizi zayıflatmaya yönelik
faaliyetlere de karşıdır. Bu konuyla ilgili:
"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı ve
Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin
damarlarıdır." 17
diyerek ülkemizin farklı bölgelerinde yaşayan
vatandaşlarımızın aynı kökten geldiklerini ve aynı soylu
milletin kollarını teşkil ettiklerini açık bir şekilde dile
getirmiştir.
Mustafa Kemal'in, diğer bir ifadesinde de:
"...Yabancıların teşvikiyle veyahut ekmeğini yediği toprağa
nankörlük ederek millî varlığımızı zedelemek, bozmak
teşebbüslerinde bulunacakların fenalıklarına set çekmek, pek
tabiî ve zarurîdir. Bugün en büyük, en kuvvetli ve en medenî
milletlerin bu gibi meselelerde bize nispetle pek sert ve
zorlayıcı muamelelere teşebbüs etmekte olduğu herkesçe
bilinmektedir." [18]
diyerek ihanette bulunanlara, ülke bütünlüğümüzü
parçalamaya, millî birlik ve beraberliğimizi bozmaya veya
başka zararlı faaliyetlerde bulunmaya teşebbüs edenlere
katiyetle müsaade edilmemesinin gerektiğini önemle
vurgulamaktadır. Ayrıca gelişmiş ülkelerle medenî
milletlerin, bu gibi meselelerde çok sert tedbirlere
başvurduklarının herkesçe bilindiğine dikkat çekmektir.
Verdiğimiz bu örnekler dahi, Atatürk'ün, Misak-ı Milî
sınırlarımız içinde milletimizle memleketimizin bir bütün
olarak ele alınması gerektiğini vurgulaması açısından
önemlidir. Burada, bölge ayrımı yapılmamaktadır. Ayrıca
doğu, güneydoğu ve güney bölgelerimizi Anavatanımızın diğer
yerlerinden ayıracak bir statünün oluşturulmasından, federal
bir sistemin tesis edilmesinden veya bütünlüğü, birliği,
beraberliği zedeleyecek herhangi başka bir idare tarzının
kurulmasından da söz edilmemektedir. Tam tersine
birlik-beraberlik ruhu içinde, Misak-ı Millî sınırlarını
kapsayan, bölünmez, üniter bir Türk Devleti'nin varlığını
sonsuza kadar devam ettirmesi öngörülmektedir.
21 Mart 1923 tarihinde, Adana Türk Ocağı'nda düzenlenen bir
toplantıda, Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada ülkemizin
genel durumu, iç ile dış tehlikelerden, özellikle bazı
unsurların Türk toprakları üzerindeki iddialarından
bahsederken:
"...Memleketiniz sizindir, Türklerindir..."
"Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk
olarak yaşayacaktır." [19]
diyerek ülkemizin, geçmişte, olduğu gibi, gelecekte de,
kısacası her zaman Türk vatanı kalacağını açıkça
vurgulamaktadır.
Pof.Dr.Tahsin Banguoğlu, yaptığı araştırmalarda, Mustafa
Kemal Paşa'nın resmî beyanları dışında, güney ve doğu
sınırlarımızdaki Misâk-ı Millî'nin hedeflerini gösteren iki
belgenin varlığından bahsetmektedir. Bunlardan birincisi
TBMM'nin açılışından sonra, Tayfur (Sökmen) Bey'in Mustafa
Kemal'e gönderdiği mektup ve aldığı cevaptır. Tayfur Sökmen
Bey mektubunda Hatay'la ilgili:
"Sancak Millî Misâk'a dahil midir?" sorusunu sormaktadır.
Mustafa Kemal Paşa ise bu soru i telgrafla, tartışma
yapılamayan ve kesin bir anlam taşıyan şu önemli cevabı
vermiştir:
"Türklerin yaşadığı her yer Millî Misâk'a dahildir." [20]
Aynı tarihlerde kendisine Berlin'den mektuplar yazan Talat
Paşa'ya verdiği bir cevap da ikinci belgeyi teşkil eder.
Burada Mustafa Kemal Paşa sınırlarımızdan bahsederken:
"Türkçe ve Kürtçe konuşulan bütün vilâyetlerimiz bizim
olacaktır"
demektedir [21].
Çünkü O'na göre Türkçe ve Kürtçe konuşan bütün boylar aynı
milleti teşkil etmektedir. Bunlar da aynı devletin içinde
yer almalıdır. Nitekim, 1923 Lozan Konferansı sırasında,
Anadolu Türklüğü'nü parçalamayı hedef alan Batılı
diplomatların görüşleri karşısında İsmet İnönü:
"Kürt halkının, İran kökenli olduğu öne sürülmüştür. Oysa bu
iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden
Encyclopedia Britannica yalanlamaktadır. Zaten Anadolu'yu
tanıyanlar bilirler ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek
bakımından Kürtler hiçbir yönden Türklerden farklı
değillerdir." [22]
sözleriyle Türk Heyeti adına, Türk-Kürt ayrımını
reddetmiştir. Zaten Lozan'da, Kürtlerin, Türkler'den ayrı
bir unsur olmadığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla Lozan
Antlaşması'yla bu vatandaşlarımız azınlıklar grubuna dahil
edilmemiştir. Bu yüzden son yıllarda yabancı güçlerin ve
ülkemizdeki bazı çevrelerin ayrı bir millet yaratma çabaları
hem ilmî esaslara, hem de milletlerarası antlaşmalara
dayanmamaktadır. Tamamen Türkiye'yi zayıflatmaya, bölmeye ve
Sevr Antlaşması'nı gerçekleştirmeye yönelik emperyalist
devletlerin amaçları doğrultusunda yürütülen planlı
faaliyetler zincirinin halkalarından birini teşkil
etmektedir.
Amaçlanan ve Gerçekleşen Milli Sınırlar:
Batılıların desteğindeki Yunanistan'ın mağlup olması
sonucunda, 11 Ekim 1922 tarihinde, Mudanya Mütarekesi
imzalanmıştır. Bunu takiben (20 Kasım 1922'de) Lozan Barış
görüşmeleri başlamıştır. Lozan'da Türkiye'nin hareket
noktası Misâk-ı Millî'ydi. Misâk-ı Millî sınırları dahilinde
ise, başta Boğazlar hakimiyeti, Batı Trakya, Ege Adaları,
Hatay, Musul Vilâyeti, Elviye-i Selâse'nin ülkemize dahil
edilmesi ve iktisadî bağımsızlığın sağlanması yer
almaktaydı. Yani Türklerin çoğunlukta bulunduğu yerlerde,
her bakımdan bağımsız bir Türk Devleti'nin kurulması
amaçlanmıştır. Zaten Türkiye bunu aşan bir talepte de
bulunmamıştır. Fakat Müttefikler, 1914'ten önce terkedilen
yerleri bu konferansta görüşmeye yanaşmamışlardır. Onlar, I.
Dünya Savaşı'nın mağlubu olan bir Türkiye ile müzakerelerini
sürdürme ısrarında idiler.
Müttefikler, Osmanlı Devleti üzerindeki iktisadî, malî vd.
imtiyazlarından çok zor vazgeçmişlerdir. Yeni Türkiye'nin
sınırları konusunda ise Mudanya Mütarekesi sınırlarını
savunarak geri çekilmek istememişler, Boğazlar üzerindeki
fiilî hakimiyetlerinden vazgeçmemişler, Hatay ve Musul
Vilâyeti gibi yerleri vermeye yanaşmamışlardır. Bu yüzden 24
Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'yla Misâk-ı Millî'de
öngörülen hususların tamamı gerçekleşmemiştir. Bununla
birlikte, Lozan'da elde edilen neticeler asla küçümsenemez.
Çünkü o günkü siyasî şartları, milletimizin durumunu,
devletimizin askerî gücünü, malî ve iktisadî yapısını
gözönünde bulundurduğumuzda elde edilen neticeler gerçekten
inanılmazdır. Ordusuyla bütünleşen Türk milleti, büyük
fedakârlıkla verdiği mücadele sonucunda, yüzyıllardan beri
yarı sömürge haline gelen devletlerinin millî sınırları
içindeki istiklâlini kurtarmayı başarmıştır. Lozan'la
birlikte tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurulmuştur.
Ancak Atatürk'ün, Lozan'da elde edilen sonuçlardan ne
derecede memnun olduğunu belirtmek hayli zordur. Atatürk,
burada ülkemizin sınırlarıyla ilgili alınan kararları
Misâk-ı Millî ve millî menfaatler doğrultusunda değiştirmeyi
düşündüğü de bir gerçektir. Nitekim Amerikalı General Mc.
Arthur'un, "Hatıralarında", "Büyük devlet adamlarından biri"
olarak tanıdığını ifade ettiği Atatürk'le 1933'te Ankara'da
yaptığı bir mülâkat buna örnektir.
Mülâkatta şöyle denilmektedir:
"Atatürk, Ankara'daki karşılaşmamızda bana: "Almanya'ya
dikkat edin, eğer diğer devletler akıllı davranmazlarsa bu
haliyle Almanya ikiye bölünecek ve bundan en fazla Rusya
kazançlı çıkacak." dedi.
"Sizin Türkiye'nin geleceği hakkında tasavvurlarınız nedir?"
diye sorduğumda ise:
"Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, ve
Adalar'ı geri alacağım. Selânik de dahil Batı Trakya'yı
Türkiye hudutları içine katacağım." cevabını verdi." [23]
Buradan da, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın, Misâk-ı Millî'den
vazgeçmediğini, hedefe ulaşmak için ise uygun bir ortamın
meydana gelmesini beklediğini görüyoruz. Bu arada Atatürk'ün
bir maceraperest olmadığını vurgulamak gereklidir. O, büyük
devletlerle komşularımızın iktisadî, malî, askerî güçleriyle
takip edecekleri politikaları ve Türkiye'nin durumunu göz
önünde bulundurarak dış politikamızı tespit etmiş ve
uygulamıştır. Bu yüzden Misâk-ı Millî'yi gerçekleştirmek
için ihtiyaç duyulan şartların oluşmasını beklemiştir. Bunun
örneğini ise Boğazlar ve Hatay meselelerinde görmemiz
mümkündür.
Hayatı boyunca Misâk-ı Millî'nin hedeflerini gerçekleştirmek
isteyen Atatürk, II. Dünya Savaşı öncesinde, Avrupa
devletleri arasında meydana gelen gergin ortamdan istifade
ederek, Boğazlar konusunu 1933 yılından itibaren
milletlerarası platformdaki gündemlere yeniden getirmeye
başlamıştır. Sonuçta 20 Temmuz 1936'da imzalanan Montreux
Boğazlar Sözleşmesi'yle, Lozan'da Boğazlar'a konulan bütün
sınırlamalar kaldırılmış ve Türkiye'nin bölge üzerindeki
hakimiyeti kabul edilmiştir [24].
Atatürk, Boğazlar konusundan hemen sonra, Misâk-ı Millî
sınırlarımız dahilinde bulunan Hatay'la da yakından
ilgilenerek meseleyi millî menfaatlerimiz doğrultusunda
çözmeye çaba harcamıştır. Hatay meselesi, Atatürk'ün kararlı
tutumu, ileri görüşlülüğü ve barışçı formülleri
çerçevesinde, savaşa lüzum kalmadan, 1938'de Milletler
Cemiyeti'nin gözetimi altında yapılan halk oylaması
sonucunda, Hataylıların Suriye ve Fransa idaresini
reddetmesi, 2 Eylül 1938'de toplanan Hatay Millet
Meclisi'nce bağımsız Hatay Türk Devleti'nin kurulduğunun
ilân edilmesi ve 23 Haziran 1939'da Hatay Meclisi'nin
Türkiye'ye katılma kararı vermesi tarzında aşamalı olarak
çözümlenmiştir [25].
Bu suretle Atatürk, kısa ömrünün son yıllarında, Misâk-ı
Millî'nin Lozan'da kabul ettiremediğimiz iki maddesini
gerçekleştirmiştir. Söz konusu gelişme ise, dirayetli,
kararlı, ileri görüşlü bir lider ile güçlü bir devletin
barış yoluyla millî hedeflerine ulaşabileceğini açıkça
göstermektedir. Ancak, Atatürk'ün yukarıdaki ifadeleri,
direktifleri ve icraatları yanlış anlaşılmamalıdır. O,
katiyetle irredandist, saldırgan ve emperyalist bir
düşünceye sahip değildir. Atatürk'ün sınırlarla ilgili
sözlerini ve hedeflerini zamanın şartları ve imkânları
çerçevesinde değerlendirmemiz gerekir. Atatürk'ün
belirlediği bu millî hedef, XIX ve XX. yüzyıllarda, Türk
devletinin zayıflığından istifade edilerek zorla, haksız
yere, işgal edilen vatan topraklarıyla esaret altına alınan
soydaşlarımızın kurtarılması olarak algılanmalı ve Türk
milletinin kendi haklarını meşru müdâfaa çerçevesinde
savunması olarak düşünülmelidir.
"www.tdtkb.org/index.php?option=com_content&task=view&id=43&Itemid=35
- 55k"
|
|
|
|
|
YORUMLAR: |
|
|