N. Kemal Zeybek

Hangi Müslümanlık, hangi tasavvuf?
Mehmet Akif’i unutmamalıyız... Safahat’ı çok okumalıyız...

Bugün Akif’in yüzlerce yıllık geçmişimizin temel yanlışını, bugünkü durumumuzu ve çıkış yolunu özetleyen mısralarını sunmak istiyorum. Biz İbn-i Sina’yı bir yana iterken, Batılılar ona ulaştı ve aramızdaki fark bundan oluştu diye düşünüyorum.

Medresen var mı?
Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnürrüşd’ü?
İbn-i Sina neye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?
En büyük fazılınız: bunların asarından
Belki on şerhe bakıp,
Bir kuru mana çıkaran,
Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinin hala,
İhtiyacatını kabil mi telafi? Asla.
Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı,
Kuru dava ile olmaz bu, fakat ilm ister;
Ben o kudrette adam
Görmüyorum, sen göster.
Madem ki bu din:
Din-i beşer, din-i hayat,
Beşerin Hakka refik
Olmak için vicdanı,
Beşeriyetle beraber yürümektir şanı...

‘SAF İSLAM’ NEREDE
Akif"in şiirlerinde ağırlıklı konu, İslam’ı anlamayan Müslümanlardır. Pakistan’ın Akif'i olan Muhammed İkbal de bu konuda dertli idi. Bir şiirinde diyor ki: "Kaçtım Müslümanlardan / Sığındım Müslümanlığa."

Bugünkü medeniyetin temelinde "İslam Medeniyeti" olduğu bilinen bir gerçek... Farabi, İbn-i Sina, Biruni, Harezmi olmasalardı... "Endülüs" olmasaydı... Avrupa karanlıktan ve karanlıkçılıktan nasıl kurtulacaktı?

Ancak bugünkü Müslümanların İslam medeniyetini var eden iklimin çok ötesinde oldukları da bir başka gerçek. Soralım "Caferi Sadık’ları, İmam-ı Azam’ları" var eden Farabi’leri ortaya çıkaran iklim şimdi nerede?..

Açıkça söylemek lazım:

"Gazali’yi, Nizamiye medreselerini eğrisiyle, doğrusuyla tartışmadan çıkış kapısını bulamayız. Osmanlı’yı çökerten sebepler arasında ‘Kadızadeliler’ felaketini görmeden gerçeği anlayamayız."

Meselemiz çok derindir. İslam’ın safiyetini yitirdik. "Saf İslam"ı aramalıyız. Sultanların ve siyasetçilerin keyiflerine göre İslam’a sokuşturulanları, İslam’dan çıkanları tespit etmeliyiz. Din bilginlerinin "Nas" haline gelen görüşlerini de yeniden tartışmalıyız.

Evrenlerin övüncünün anlattığı İslam’ı yeniden dinlemeliyiz. Tarihi olanla, dini olanı ayırmayı bilmeliyiz.

"Saf İslam"ı, yani yalnız Allah için olan İslam’ı yakalayamazsak daha çok yanarız. Akif’in dediği gibi... İkbal’in dediği gibi...

Bilmeliyiz ki "İslam insan içindir, insan İslam için değildir". İnsan yaradılmışların en kutlusudur. İnsan evrenlerin özetidir. İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. "Biz insanın sırrıyız, insan bizim sırrımızdır" sözü Allah’ın sözüdür.

İnsan "En yüksek yaratık" noktasında yaratılmış, sonra en aşağılara indirilmiştir. İnsana düşen, yeniden en yücelere ulaşmanın yollarında yürümektir. İşte İslam’ın insana sunduğu hizmet budur.

İslam’ın yollarında zulme yer yoktur. İnsana saygı göstermeyen hiçbir düşünce İslami olamaz. Adı ne olursa olsun...

Prof. Dr. M. Hamidullah, "Hz. Muhammed’in Savaşları" adlı kitabında diyor ki: "İslam 10 yıl içinde bugünkü Avrupa kıtası büyüklüğünde bir sahaya yayıldı. Müslümanlardan ölenlerin sayısı 100, düşmanların ise 120 idi." İslam Müslümanlara sadece halkını, milletini ve mazlumları savunma amacıyla savaş izni ve emri vermiştir.

Allah’a ulaşmanın yolu insana hizmetten geçer. İnsanı öldürmek değil, yaşatmak esastır. Din yalnızca Allah için olmalıdır. Dini siyasete bulaştıranlar; dini ideoloji, doktrin, teşkilat tüzüğü durumuna düşürenler; dini oyun-eğlence aracı yapanlar, insanın değerini anlayamazlar. Bunlar İslam’ın yüce saflığından ne kadar da uzaktırlar.

Ne diyordu Ahmet Yesevi Atamız: "Diyorum ki kim Allah’ı görmek, ona ulaşmak istiyorsa, bütün gücüyle garip, yoksul ve yetimlerin gönlünü alsın. Allah’ın elçisi en yüce makama, yani Mirac’a bu yolla çıktı."

TASAVVUF AMA HANGİSİ?
"İkinci binyılın yenileyicisi" denilen Rabbani, "Mektubat" adlı eserinde, "Müslümanlar arasında şeyhliğin kârlı bir durum olduğunu görünce, tasavvufun uygulamalarını öğrenip şeyhliğe soyunan ve çevresine insanlar toplayan bir papazın" hikâyesini anlatır. Papaz iç dünyasında Hıristiyan’dır. Ama dışarıdan Müslümanlık, tasavvuf ve şeyhlik satar.

Tasavvuf, ince ve ruhi zevkler sağlayan yoldur. Bu yüzden insanları çeker. Ondan sonra da kendilerine bu ortamı sağlayanların yanlışlarını ve saçmalıklarını görmez hale gelirler. Bunun için, tasavvuf yollarında çok uyanık olmak gerekir. "Her yol göstericiye el verme ki, yolunu sarpa uğratır" denilmiştir.

Kayhan Dede, "Her tasavvuf diyenin arkasına düşmeyin. Siz tasavvufu fener yapıp insanları aydınlatın. Güneş gibi olun. Verdiklerinizin karşılığında hiçbir şey istemeyin" derdi.

Ahmet Yesevi, tasavvuf yoluna girenlerin "Önce işlerinin, sonra da halka dağıtacak kadar aşlarının olmasını ve mutlaka gösterişten uzak olunmasını" ister. "Gösteriş maneviyatı yakar, yok eder. Gösterişçiler ve ‘Şeyhim’ deyip başka bina kuranlar, son nefeslerinde imanlarını da yitirirler" der...

Tasavvuf, her dönemde ve her yerde vardır; var olmaya devam edecektir. Tasavvufa meraklı kişiler, kendilerini sahte şeyhlerden korumalıdırlar. Toplumların düzenini korumakla yükümlü kamu görevlileri ise toplumları koruyacaklardır. Korumanın en etkili yolu "Bilgilendirme, aydınlatma ve uyarma" görevinin yerine getirilmesidir.

Tasavvuf yollarının sahtesini ayırmanın birebir ölçekleri vardır; İslam tasavvufu yolundan gidenler, Allah’ın son Elçisi’nin getirdiği ölçülerin dışına çıkamazlar. Tasavvufu ticarete, saltanata, şahsi güç kazanmaya alet edenler, "başka bina kuranlar" tasavvuf yolundan çıkmışlardır. Etraflarına topladıkları insanları gerçeğe ulaştırmak yerine, partilere pazarlayanlara asla şeyh denilemez.

Tasavvuf yollarında insanları etkilemek için kullanılan kerametlerin, olağanüstü hallerin değeri yoktur. Bu haller Müslüman olmayanlarda da görülebilir. Rabbani, "Hint dervişlerinde de vardır bunlar, ne var bunlarda" diyor.

Keramet gösterişçiliğine tapanlar asla gerçek tasavvuf erbabı olamazlar. Gerçek tasavvufun amacı, insanı yaratıcıya yaklaştırmak, insanın insanlık niteliklerini geliştirmektir.

Tasavvuf ne sakaldır, ne saçtır, ne cüppedir, ne hırkadır.

Dervişlik dedikleri, hırka ile taç değil.

Gönlün, derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil...