.PATRİKHANENİN
İSTEDİĞİ OLDU

Fener patrikhanesinin bulunduğu
"Sadrazam Ali paşa caddesi"nin adını
Dr.Sadık Ahmet caddesi olarak
değiştirdi,
İBB Meclis Başkanlığından YAKIN
TARİHİMİZDEKİ İHANETE HİZMET
Elbetteki Dr. Sadık Ahmet tarihi
kişiliği ile çok önemlidir, Fakat
caddeye isminin verildiği Sadrazam Ali
paşa ve Patrikhane açısından misyonu
tarihi önemi açısından unutulmaması
gereken bir şahsiyettir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bu caddeye
tesadüfen bu isim verilmemiştir,
Bilhassa M.K.Atatürk Nutukta
patrikhaneyi (mavri mira, İstanbul rum
ortodoks patrikhanesi’nde patrik
vekilinin başkanlığında kurulmuş ve
bizans İmparatorluğu’nu batı’nın desteği
ile canlandırmayı amaç edinmiştir.)
merkezi olarak vurgulamıştır, bu caddeye
bu adı M.K.Atatürk vermiştir.Tarih
bilmez yöneticilerimiz,"Sadrazam Ali
paşa"nın siyasi ve tarihi önemini
bilmeden yaptıkları işe bak,
Bu isim değişikliği teklifi önceleri
Fatih belediye başkanı Sayın Sadettin
Tantan'ın belediye başkanlığı zamanında
gündeme geldi, Tarihi bilgi ve tecrübesi
ile Sayın S.Tantan bu değişikliği
onaylamayarak uygulanmasına fırsat
vermedi. ezeli niyetlerinde ısrarcı olan
patrikhane bir yolunu bulup günümüz
belediyesini bu konuda ikna ederek
maalesef caddenin adını değiştirdi.
şimdi artık caddenin başındaki tabelada
Dr.Sadık Ahmet caddesi yazmaktadır.
Konunun önemini bilmeyenler için
"Sadrazam Ali paşa" ve Patrikhane
konusunu açalım.
Sadrazam Benderli Ali Paşa II. Mahmut
saltanatında 26 Mart 1821 - 30 Nisan
1821 tarihleri arasında bir ay üç gün
sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet
adamıdır.
Yeni sadrazam gelenek olan hil'atları
giydikten sonra, birkaç gün önce padişah
sarayının suyunu zehirlemek,
Demirkapı'da suyolcuların oturdukları
kale burcuna mazgallar açmak gibi
suçlarla itham edilerek hapsedilen üç
Rum suyolcuyu idam ile işe başlamıştır.
Tarihte Mora isyanı olarak geçen Yunan
ayaklanması'nı gizlice desteklediği
gerekçesi ile 22 Nisan 1821'de Fener
Patriği Grigoryos'un asılmasına ferman
buyurmuştur.
Peşinden aynı ihanet içinde oldukları
tespit edilen Kayseri, Edremit, ve
Tarabya metropolitleri dahi Balık
pazarında ve Kaşıkçılar hanı önünde ve
Parmakkapı'da idam edildiler.
Bu şekilde balkanların kaynadığı bir
ortamda sadrazam olan Ali paşa fitneyi
kökünden kazımanın yolunu böyle buldu,
Patrikhane batı devletlerinden büyük
destek alıyordu. ayrıca Ali Paşa
aleyhine komplolar içinde olan Halet
fendi padişah 2. Mahmut'a baskı yaparak,
Ali Paşanın azlini istemişler,padişah 2.
Mahmut baskılara dayanamayarak bu irade
sonrasında 30 Nisan 1821'de görevden
uzaklaştırılarak sürülmüş ve idam
edilmiştir. Tarihte padişah emri ile
asılan 44. ve yine asılan sonuncu
sadrazamdır.
S.Akşin'e göre, Benderli gelip sadarete
oturunca, kötülüklerin (herhalde başta
Yunan gailesi) kökeninde Mehmet Sait
Halet Efendi'nin bulunduğu kanısına
ulaştı ve Sultan Mahmut'a onun idamını
önerdi. Sultan Mahmut "düşünelim"
dediyse de o akşam Halet Efendi
kendisiyle görüştüğü için, ertesi gün
Halet yerine Benderli'nin azil, sürgün
ve sonra da idamı için irade çıktı (30
Nisan 1821). Fiili sadareti böylece 9
gün sürmüş oldu. Sicill-i Osmani'ye göre
9 Receb 1236'da (12 nisan 1821)
azledilerek Rodos'a sürülmüş ve orada
vefat etmiştir. Cenazesi Karacaahmet'e
defnedildi.
Patrikhanenin kışkırtmaları sonucu batı
ve Rus donanmaları The Navarin Deniz
Savaşı, Ekim 1827, Osmanlı'nın
Yunanistan üzerindeki yönetim etkisini
sonlandırdı.
Bu gün yapılan bu iş sanıldığı kadar
basit değildir, 186 yıldır bu idam
kararlarını kabul etmeyerek,
patriklerinin asıldığı bu kapıda en
büyük Türk yöneticileri asılıncaya kadar
açılmayacaktır diyerek, tarihi bilgi ile
bilinen ve adına KİN kapısı denen
patrikhane ana giriş kapısı halen
kullanılmayarak , patrikhaneye
hizmetliler kapısından girilmektedir.
Her fırsatta Türkiye'yi ataları gibi
batıya jurnalleyen patrik, kendileri
için kutsal yemin saydıkları Ali paşa
intikamının gereğini 186 yıl sonra bir
nebze yaşamaktadırlar, Bu kin kapısı
açılmadığı sürece patrikhane ve
patriklerle görüşmenin fayda
getirmeyeceğine inanıyoruz,
Ülkemiz kanunlarına göre bir imamdan
fazla yetkisi olmayan bu zevatın batı
tarafından devlet başkanı sıfatı ile
anılmasını, her fırsatta ülkemiz
aleyhine demeçler vermesini, Bizans
kıralı havalarına girmesini, Bizans
forsu kullanmasını kabul etmiyoruz,
kanunların bu zevata eşit uygulanmasını
istiyoruz.
Batı şovenlerinin 180 yıl geçmesine
rağmen kinlerinin gereğini yaptırmak
adına ortaya koydukları istikrarı bizde
devlet adına koltuk işgal edenlerden
haklı olarak bekliyoruz.
Son yıllarda ülkemizi ziyaret eden
papanın istekleri arasında bulunan bu
istek kabul görmüş caddenin adı
değiştirilmiş, böylece Rum Mavri Mira
ideallerine hizmet edilmiştir. biz semt
sakinleri olarak yakın tarihimizde
önemli mihenk taşlarından olan ve
patrikhane tarafından bu kadar ciddiye
alınan bir konuyu bizde ciddiye alıyor,
caddenin isminin iade edilmesini
istiyoruz.
SADRAZAM ALİ PAŞA KİMDİR:
Benderli Ali Paşa II. Mahmut
saltanatında 26 Mart 1821 - 30 Nisan
1821 tarihleri arasında bir ay üç gün
sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet
adamıdır. Günümüzde Romanya'nın kuzey
komşusu olan Moldova Cumhuriyeti'nde yer
alan Bender şehrinde doğmuştur.
Gençliğinde orada bir suç işleyince
Hotin'e gidip eşraftan Ali Ağa'ya
bağlanmıştı. Sonra Laz Ahmet Paşa'ya
İbrail'de iken silahdar oldu ve birlikte
Erzurum'a gidip kapıcıbaşı oldu. Onun
vefatında dönerek Gümülcine mübayaacısı
ve sonra mirimiran olup ardından
Rebiyülahir 1227'de (Nisan-mayıs 1812)
Edirne mutasarrıfı ve ordu çarhacısı
oldu. Ardından vezir olarak Çıldır
valisi oldu. Sadrıazam Seyyit Ali Paşa,
Yunan isyanı çıkınca azledildi (28 Mart
1821). Yerine Cemaziyelahir 1236'da
(Mart 1821) Benderli Ali Paşa getirildi.
Benderli atandığı sırada Çirmen'de
göreve gitmekteydi. Sicill-i Osmani'ye
göre 1 Receb'de (4 Nisan) İstanbul'a
gelmiş ve idareyi ele almış, Tarih-i
Cevdet'e göre ise Receb'in onbeşinde
Maltepe'ye geldiğini saraya
bildirmiştir. Yine Tarih-i Cevdet'e
göre, Receb'in onsekizinci günü Benderli
Ali Paşa, Silahdar ağa vasıtasiyle rikab-ı
hümayuna davet ve şeyhülislam Abdulvahap
Efendi ile birlikte gelenek olan sadaret
hil'atini giydikten sonra Bab-ı Ali'ye
gelmiştir.
Yeni sadrazam gelenek olan hil'atları
giydikten sonra, birkaç gün önce padişah
sarayının suyunu zehirlemek,
Demirkapı'da suyolcuların oturdukları
kale burcuna mazgallar açmak gibi
suçlarla itham edilerek hapsedilen üç
rum suyolcuyu idam ile işe başlamıştır.
Üçüncü defa istanbul Rum patriği olan
Grigoryos'un Mora'lılar ile haberleştiği
ortaya çıktığından, yine Receb'in
ondokuzuncu günü ki, Rumların paskalyası
idi, azil ve katlinin lüzumundan bahisle
yerine onikilerden birinin seçilmesi
hakkında çıkan ferman, divan-ı hümayun
tercümanı istavraki Bey'e verilince idam
sözünü işittiği gibi şayet cemaat
korkarsa başka patrik seçimi zor olur
diye hatırlatınca idam sözü tashih
edildi. İstavraki Bey patrikhaneye
giderek metropolitleri toplayarak
fermanı okuyup, Pisidye metropoliti
Oyenos'u patrikliğe seçtirmiştir.
İşte bu seçim sırasında sadrazam
Grigoryos'u Bab-ı Ali'ye getirterek
"Senin bu fesaddan önceden haberin yok
mu idi ki, saklayıp söylemedin" diye
sorduğunda inkar etti. Sadrazam tekrar
sorguya başlayarak: "Ya! Bir fahişe
avratın yaptığı zinaya kadar haberiniz
olduğu halde, böyle milletçe büyük bir
fitne fesaddan cahilce haberim yoktu
demekle inandırabilir misiniz?" diye
ısrarla suçlayınca, Grigoryos: "Devletli
efendim! Bendeniz doksan yaşını geçmiş
şuursuz bir ihtiyarım. Eğer bilirse
onikiler bilir," diye cevap vermiş ise
de, bayağı bir papaz ve Kocabaşı
güruhunun uzun zamandan beri haberdar
olduğu milliyet işinden patriğin
haberinin olmaması akıl dışı bir olaydı.
Bundan dolayı Sadrazam "bunu şimdilik
Kadıköyüne götürünüz" diyerek kovduğu
sırada, yeni patriğin seçildiği haberi
gelince Grigoryos hemen Fener'e
gönderilerek yaftası göğsüne takıldı,
patrikhanenin orta kapısında idam edildi
(22 Nisan 1821).
Peşinden Kayseri, Edremit, ve Tarabya
metropolitleri dahi Balık pazarında ve
Kaşıkçılar hanı önünde ve Parmakkapı'da
idam edildiler.
S.Akşin'e göre, Benderli gelip sadarete
oturunca, kötülüklerin (herhalde başta
Yunan gailesi) kökeninde Mehmet Sait
Halet Efendi'nin bulunduğu kanısına
ulaştı ve Sultan Mahmut'a onun idamını
önerdi. Sultan Mahmut "düşünelim"
dediyse de o akşam Halet Efendi
kendisiyle görüştüğü için, ertesi gün
halet yerine Benderli'nin azil, sürgün
ve sonra da idamı için irade çıktı (30
Nisan 1821). Fiili sadareti böylece 9
gün sürmüş oldu. Sicill-i Osmani'ye göre
9 Receb 1236'da (12 nisan 1821)
azledilerek Rodos'a sürülmüş ve orada
vefat etmiştir. Cenazesi Karacaahmet'e
defnedildi. Tarih-i Cevdet'e göre ise
Sadrazamlığının onuncu ve Receb'in
yirmiyedinci günü sabahleyin silahşör
takımı ile dört nefer bostancı Çuhadarı
gelerek kendisini saraya davet ettikleri
zaman, garip bir davet şekli olduğundan
biraz tereddüt ettikten sonra kalkıp
saraya gidince bostancıbaşı karşılayarak
kalfa yerine çevirdi. Derhal darüssaade
ağası gelerek padişah mührünü alıp,
kendisini Balıkhane'ye gönderdi ve
Sadrazamlık eski kaymakam Salih Paşa'ya
verildi. Vak'a-nüvis Ahmed Lütfi Efendi
tarihinde Çıldır valisi Benderli Ali
Paşa sadarete gelene kadar yerine
vekaleten bakan Salih Paşa'nın, otuzaltı
recebinin yirmi yedinci (30 Nisan 1821)
günü Ali Paşa'nın üzerine sadrazam
olduğu belirtilmektedir. Daha sonra
Benderli Ali Paşa (Tarih-i Cevdet'e
göre) Kıbrıs'a sürüldü. Arkasından idamı
için özel mübaşir ile padişah emri
gönderildi. Vefatında yaşı 50'yi aşkın,
işgüzar ve cesurdu. Kardeşi kapıcıbaşı
Halil Bey'dir.
Patrik Gregorius'un Benderli'nin
sadareti sırasında halledildiği
anlaşılmaktadır. Dolayısı ile Halet
Efendi ile olan çekişmenin yanısıra,
yabancı ülke elçilerinin Patriğin idamı
üzerine Padişaha yaptıkları baskı
neticesi, bu idamdan sorumlu
gösterilerek azledilmiş olabilir. Bu
dönemde İstanbulda görevli elçiler
arasında Avusturya-Macaristan elçisi
Kont Lützow, Prusya elçisi von Miltitz
ve İsveç elçisi von Palin'i sayabiliriz.
Rus elçisi Strogonov nota vermiş, ancak
Bab-ı Ali tarafından çok ciddiye
alınmamış bir tavırla cevaplanmıştır (bkz.R.Clogg;
N.Jorga). Yine de Sarayın batılı
tepkilerden korunmak için sadrazam
Benderli Ali Paşa'yı feda etmiş olma
olasılığı vardır.
Ç.Altan'ın kaleminden Benderli'nin idam
öyküsü ise şöyledir (02 Şubat 2005,
Milliyet): "İdam edilmiş 44'üncü ve
sonuncu Sadrazam Benderli Ali Paşa
dönemine şöyle bir göz atalım...
"Yıl 1821. II. Mahmut 36 yaşında ve
padişahlığının 13'üncü yılında. Fransız
İhtilali'nin esintisiyle, Yunanlılar
Mora'da başkaldırmışlar Osmanlı'ya...
Benderli Ali Paşa, 9 günlük bir vezir-i
azam; Mora başkaldırısını kaba kuvvetle
bastırma yerine, bazı özerklikler
tanıyarak da yatıştırmanın mümkün
olacağı kanısında... Benderli'yi içten
içe kıskanan, II. Mahmut'un akıl hocası
Halet Efendi, Padişahın kulağına,
Benderli Ali Paşa'nın alttan alta
Yunanlı asilerle ilişki kurmuş bir Yunan
casusu olduğunu fısıldıyor. Fatih
Mehmet'in emriyle ilk idam edilen
Sadrazam Çandarlı Kara Halil Paşa'nın,
Bizans casusluğuyla suçlanması gibi; son
idam edilmiş Sadrazam Benderli Ali Paşa
da, Yunan casusluğuyla suçlanıyor."
Ç.Altan, Benderli ve politikası ile
ilgili naklettiği diğer bilgiler (15
Ağustos 2004, Milliyet):
"1821 Mora başkaldırısı sürecinde, bir
haftalık sadrazam Benderli Ali Paşa;
Padişah II. Mahmut'a, Osmanlı
egemenliğindeki Yunanistan'a bir çeşit
otonomi tanınmasını önermiş ve idam
edilen son sadrazam olmuştu."
MORA İSYANI:
Mora İsyanı
Fener’in köklü ailelerinden (İpsilanti)
Konstantin İpsilanti’nin oğlu olan
Aleksandros İpsilanti, Filiki Eterya’nın
başkanı oldu ve örgütün ilk merkezi
Etniki Kasa adıyla 1818’de İstanbul’un
Fener semtinde faaliyete geçti.
Örgüte katılanlar “Arhe” (Baş) olarak
andıkları Rusya Çarı I. Aleksandr’ın
örgütün başkanı olduğunu sanıyorlardı.
Osmanlı ordusunun Tepedelenli Ali Paşa
İsyanı’nı bastırmakla meşgul olmasından
yararlanarak, isyan başlatıldı.
Filiki Eterya’nın ilk ayaklanma planı,
Bulgarların ve Miloş Obreneviç
önderliğindeki Sırpların da desteğini
alarak harekete geçmekti. “Megali İdea”
haritasına uygun olarak, İstanbul’da da
isyan çıkartılacak ve Osmanlı Donanması
ele geçirilecekti. “1820 Kasım’ında
İstanbul ve Mora’da eşzamanlı bir
ayaklanma planlanıyordu. Ancak 1820
yazında II. Mahmut artık gücünü kırmaya
karar verdiği Tepedelenli Ali Paşa
üzerine asker yollayınca Osmanlı
askerleri kuvvetlerinin başka bir mesele
ile uğraştığı sırada” ayaklanma
başlatıldı.
İlk ayaklanma, Eflak Boğdan’da başladı.
6 Mart’ta harekete geçen İpsilanti,
kuvvetleri ile Prut Nehri’ni geçerek
Bükreş’e girdi. Ancak halkın
İpsilanti’nin yanında yer almaması ve
Çar’ın da İpsilanti’nin Romanya’yı işgal
etmesine soğuk bakması sonucu hareket
başarısız oldu. Osmanlı ordusu,
İpsilanti’yi yenilgiye uğrattı.
İpsilanti, Avusturya’ya kaçtı orada
tutuklandı ve 1828 yılında cezaevinden
çıktıktan sonra Viyana’da öldü.
Örgütün başına gelen kardeşi Dimitrios
İpsilanti ikinci isyan için, 25 Mart
1821’de Mora’da harekete geçti.
İpsilanti’yle birlikte Patra’da Aya
Larva Kilisesi’nde Alman asıllı Patras
Piskoposu Pol Germanos’un teşviki de
ayaklanmanın büyümesinde etkili oldu. 6
Nisan 1821’de ayaklanma, Yanya’dan bütün
Mora’ya yayıldı. Germanos’un, “Düşmanlar
dağılsın ve Yunanistan yücelsin”
sözleriyle başlayan yağma ve saldırılar
sırasında, bir ay içinde binlerce Türk
öldürüldü. Ayaklanma Ege Adaları’na da
yayıldı.
İstanbul Patriği Grigorios V, Mora
İsyanı’nı desteklediği için suçlu
bulundu. Sadrazam Benderli Ali Paşa’nın
Patrikhane’ye yaptığı baskında, şu
belgeleri bulduğu belirtilir: “Moralı
asi kaptanlara yazılan mektuplar,
İstanbul’daki hazırlıklar için verilen
bilgiler, Dışişleri Bakanlığı’nın
maiyetinde çalışan Fenerli Rum
beylerinden alınan Devlet’in gizli
hazırlıkları; İngiliz ve Fransız
elçiliklerinden edinilen bilgiler,
özellikle Rusya’daki hazırlık safhaları;
Odesa’daki F.Eterya merkezinden
gönderilen silahlar; dünya Ortodoks
alemine hitap eden yardım beyannameleri;
yardımlara ait makbuzlar… Hepsi ele
geçmiştir.”
Ayrıca Rus Elçisi General Ignadyef’in
hatıralarında Patrik Grigorios’un Rus
Çarı Aleksandr’a gönderdiği öne sürülen
bir mektup da, Patrikhane’nin Mora
İsyanı’na destek verdiğinin kanıtı
olarak değerlendirilir.
“Kin Kapısı”
Patrik Grigorios ile Efes, Ahyolu ve
İzmit metropolitleri, 22 Nisan 1821’de
Fener meydanında Patrikhane’nin
ortakapısı önünde idam edildiler. Daha
sonra bunlara Terkos, Edirne ve Selanik
metropolitleri de eklendi.
O gün Fener Patrikhanesi yöneticilerinin
aynı seviyede bir Türk din veya devlet
adamı asılmadıkça o kapının
açılmayacağına dair yemin ettikleri
söylenir.
Bugün hâlâ Fener Patrikhanesi’ne girişte
kullanılan kapı, hizmetkârların
kapısıdır. Ana kapı, yani Grigorios’un
idam edildiği kapı hâlâ
kullanılmamaktadır.
Patrik Grigorios asıldı ama, Mora İsyanı
durdurulamadı. İsyan sonunda Mora’yı da
içine alan Yunanistan Krallığı 15 Ocak
1822’de bağımsızlığını ilan etti.
Osmanlı, 1827’ye kadar uğraşarak isyanı
bastırdı.
4 Nisan 1827’de İngiltere ve Rusya Sen
Petersburg protokolünü yaptı. Protokol,
Yunanistan’ın bağımsızlığı yolunda
atılan ilk adımdır. Protokolde, tüm Türk
gayrimenkullerinin Rumlar tarafından
satın alınması öngörülüyordu. Daha sonra
İngiltere, Fransa ve Rusya, 6 Temmuz
1827’de Londra’da bir araya gelerek,
Osmanlı’ın Sen Petersburg Protokolü’ne
uymasını isteyen bir antlaşma yaptılar.
Osmanlı, bunu içişlerine karışmak olarak
değerlendirdi. Bunun üzerine İngiliz,
Fransız ve Rus donanması, Navarin’de
Osmanlı savaş gemilerini kuşattı. 20
Ekim 1827’de, tarihe “Navarin Faciası”
olarak geçen baskın gerçekleştirildi.
İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları,
Osmanlı donanmasını imha etti.
Rusya 26 Nisan 1828’de Osmanlı’ya savaş
ilan etti. 14 Eylül 1829’da Edirne
Barışı imzalandı. Yunan özerkliğini
içeren protokol kabul edildi.
Üç devlet Yunanistan’ın bağımsızlığını 3
Şubat 1830’da yaptıkları protokolle,
Osmanlı da 24 Nisan’da kabul etti,
ortaya Yunanistan diye bir devlet çıktı.
Ayaklanmada Kilise’nin Rolü
Mora ayaklanmasını hazırlayan gelişmeler
düşünüldüğünde; Fransız Devrimi’nin
yarattığı rüzgârın ardından ortaya çıkan
ulusçuluk akımları, Napolyon’un Yedi
Ada’ya yerleştikten sonra burada yaşayan
Rumlar arasında yapılan milliyetçilik
telkinleri, Çarlık Rusyası’nın olduğu
kadar Avrupa’nın da yoğun bir faaliyet
yürütmesi, merkezî bir örgütlenme
yaratan Filiki Eterya’nın çalışmaları
ilk anda akla gelenler.
İsyanda İstanbul Kilisesi’nin rolü ise
Ortodoks dünyasında ve tarihçiler
arasında tartışılagelmiştir. Bazı
araştırmacılar Mora İsyanı’nı, tamamen
Kilise’den bağımsız, hatta Kilise’ye
karşı olan, sadece Fransız Devrimi’nden
etkilenen, Avrupa’da eğitim gören
Fenerli beyler ve oluşmakta olan Rum
Burjuvazisinin marifeti olarak
değerlendirmektedir.
Oysa, Kilise’nin ve ruhanilerin
ayaklanmada ve Yunan ulusçuluğundaki
rolü, sanıldığı gibi küçük bir ayrıntı
değil.
Rumlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen
her yerinde ama ağırlıklı olarak Mora,
Teselya ve Ege Adaları’nda bulunuyordu.
Ortaçağdan beri ulus niteliğinden yoksun
ve ortak bağları Ortodoks kilisesi ve
dilleriydi. Kilise, Yunan
milliyetçiliğinden hiçbir zaman bağımsız
olmadı. İlber Ortaylı’ya göre,
“Balkanlar’da ulusalcı ideolojinin
yayılmasında gerçek anlamda bir
burjuvazi ve burjuva ideolojisi ile
ilgisi çok az olan Ortodoks kilisesinin
rolü büyük olmuştur.”
Ancak en çarpıcı değerlendirmeyi Niyazi
Berkes yapıyor: “(…) Kilise Yunan
milliyetçiliğinin asıl temsilcisi olarak
kaldı. Yunan milliyetçiliğine gıda veren
kaynak ne Eflatun ve Aristo’nun Hellas’ı,
ne de Batı Avrupa’nın liberal ve
sosyalist fikirleridir. Yunan milliyeti
en başarılı şekilde papaz teokrasisinin
yaratığıdır. Biz de yobazlar ulusal
duygulara her zaman yabancı
kalmışlardır; Yunanlılarda ise
ulusçuluğun rehber ve bekçileri papazlar
olmuştur. Kilise’yi ve Ortodoksluğu yok
farz ediniz, Yunan ulusunun birlik
içinde bir ulus olarak ayakta
durabileceği şüphelidir. Türk
ulusçuluğu, Halife teokrasisini
önleyebildiği zaman mümkün olabildi;
Yunanlılarda ise bunun tersi olmuştur.
(…)
“Bu satırları yazdığım sırada,
Adamantios Polyzodies (Polyzoidis –Y.N.)
adında bir Rum yazarın Türkiye hakkında
1924’te Amerika’da çıkmış olan bir
kitaba yazdığı yazının bir parçası
gözüme ilişti. Benim söylediklerimin
aynını daha kuvvetle belirttiği için,
burada kendi yazdığım paragrafı çıkarıp
onun şu satırlarını koyuyorum:
‘İstanbul’un zaptından sonra, Rumlar
hayli din özgürlüğüne kavuştular. Bu
özgürlüğü, hem eğitsel, hem yurtsever
amaçlar için kullanma açıkgözlülüğünü
gösterdiler. Her Rum Kilisesi bir gizli
okul, her papaz bir öğretmen oldu…
Herkesin bildiği olay şudur ki, Rum
Kilisesi olmasaydı bir Yunan ihtilali ve
bir Yunan bağımsızlığı olamazdı. Bu olay
bize Rum milletinin neden kiliselerine
bu kadar bağlı olduğunun nedenini
gösterir. Bu kilise salt bir dinî kurum
olmaktan fazla bir şeydir; çünkü o, her
zaman Yunan ırkının gelenekleriyle,
hayalleriyle ve özdeyişleriyle bir
görülmüştür.”
HALET EFENDİ ! KİMDİR:
Kahyaların düzeni…
"Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi
huzur
Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl-i
kubur"
Bu ünlü anonim beyit; siyasiye,
devletliye yönelik bir halet-i ruhiyeyi
ifade eder. Osmanlı dün öyle düşünmüş.
Beşir Ayvazoğlu, bu beyitin "Mehmet Said
Halet Efendi için söylendiği rivayet
edilir" diyor, bir yazısında...
Halet Efendi, önemli bir isimdir,
isimden de önemli bir semboludür, hem
dünü anlatır hem bugünü.
İlk işi, rikab-ı hümayun kethüdası
Mehmet Raşid Efendi'nin yanında mühürdar
yamaklığı olmuş. Mühürdar yamaklığından
sonra Rumeli Valisi Ebubekir Sami
Paşa'nın dairesine girmek istemiş. Ama
başarılı olamamış...
İstanbul'a dönmüş. Bir süre sonra Galata
Mevlevihanesi Şeyhi Galip Efendi'ye
intisap etmiş. Asıl amacı genç şeyhle
Sultan III. Selim arasındaki dostluktan
faydalanmakmış. Nitekim, Galata
Mevlevihanesi'ne devam ederken, keyfine
düşkün "büyükler"in "saz ve işret
sofralarına katıldığını" vurguluyor,
Ayvazoğlu. Ve bunlardan birinin
desteğiyle, "haceganlık rütbesine
yükseltildiğini ve çok geçmeden 1802'de
başmuhasip payesiyle Paris Elçisi"
olduğunu söylüyor.
Paris dönüşünde önce divan-ı hümayun
beylikçisi olmuş. Elçiliği sırasında
kazandığı devletlerarası politika
tecrübesi sayesinde aranan, görüşüne
başvurulan bir bürokrat haline gelmiş.
İç ve dış politika meselelerinin
konuşulup tartışıldığı mahfillerde kısa
sürede büyük itibar kazanmış.
Halet Efendi II. Mahmut'un tahta
çıkmasından sonra, yeni bir hami edinir:
Padişah masrafçısı ve Şehremini,
padişahın gizli danışmanlarından İbrahim
Rafet Efendi... Rafet Efendi'nin sarayla
gizli ve karmaşık ilişkisinde kuryelik
yapar. Ve hamisinin etkisiyle yükselir.
Önce Rikabı Hümayun Kethudası, ardından
Nişancı tayin edilir. Hamisinin ölümüyle
onun gizli ve gayriresmi danışmanlık
görevini üstlenir. Ve müthiş bir güce
ulaşır. Bu gücü korumak için her yola
başvuracak ve rakiplerine karşı son
derece acımasız davranacaktır.
Artık o halkın deyişiyle Devlet'in
Kahyası'dır.
Devletle ilgili her şey ondan sorulur ve
padişaha ona rağmen bir şey yaptırmak
mümkün değildir.
II. Mahmut dönemi reform dönemidir.
Sultan, Yeniçeri Ocağı'nı kaldırarak
modern bir ordu kurma niyetini Halet
Efendi'ye açacak; o da katılıyor gibi
görünecektir. Ama, bir reform
hareketinin kendi iktidarına son
vereceğini ve iktidar oyununda bir anlık
gafletin bile kellesine malolacağını çok
iyi bilmektedir. Alışılmış nizamın
korunması iktidarının devamı için
şarttır.
Bu amaçla, saraydan bilgi almaya yönelik
bir hafiye teşkilatı kurar. Ocaktan,
devlet kapılarından sarayın en gizli
odalarına kadar bütün İstanbul onun
casuslarıyla kaynar.
Cevdet Paşa Tarih'inde yer alan
Berberbaşı ile Halet Efendi'nin gizli
mektuplarından biri, padişahın bile bu
efendiden ne denli çekindiğini ortaya
koyar. Mektup Şöyledir: "Şevketlü
efendimiz buyururlar ki, Mora denizden
korunması için Mısır valisi Mehmet Ali
Paşa'yı donanmayla memur etsek acaba
Halet efendi kulumuz münasip görür mü?"
Halet Efendi kelimenin gerçek anlamıyla
o günün "derin devlet"ini temsil
etmektedir. Gücünü Yeniçeri Ocağı'ndan
almaktadır. Voyvodalık, divan-ı hümayun
tercümanlığı gibi bazı önemli
memuriyetleri keyfince satmaktadır.
Eflak ve Boğdan voyvodalarını haraca
kesmektedir.
Acımasızdır…
Sadrazam Benderli Ali Paşa ile
Tepedelenli Ali Paşa onun telkiniyle
katledilmiş, Sadrazam Salih Paşa onun
yüzünden azledilmiştir. Daha alt
seviyelerde, iktidarının önünde duran
nice kelle almıştır.
Devlet içinde devlet, gizli ve
gayrimeşru ilişkiler, rant, muktedir
olma kavgası…
Dünden bugüne ne, ne kadar değişmiş
dersiniz?
İsterseniz son üç dört günün gündemine
bakın ve yanıtlayın; Halet Efendiler
kimler, sizce?
alibayramoglu@turk.net
|