|
.Helâlken haramlaştırılan
nimet

“Şifa deposu pekmez yemeden büyüyen nesil olmak” başlıklı
yazımızı gençleri kola müptelası olmaktan kurtarıp
eposta@kemalozer.com
doğal gıdalara yönlendirme çağrısı ve 'üzüm bağlar hâlâ
hayatta mı?' sorusu ile bitirmiştik.
Keşke bu soruya 'evet' deme imkânımız olabilseydi. 60-70
derece dik yamaçlara bile bağ dikip buraları tımar eden,
kimseye muhtaç olmadan ve bugünden daha mutlu bir hayat
süren insanların çoğu çaresizliğe mahkûm edilmiş durumdalar.
Dağını taşını imar edip bağ dikenlerin çoğu hâlâ hayattalar.
Lakin birileri hem bağlarını hem bağlarından arda kalanları
ellerinden aldı. Bu yetmezmiş gibi 80 yıl sonra şimdi gelen
kadastro ile bağları bahçeleri ellerinden alınan köylüler,
malını geri alabilmek için mahkeme mahkeme dolaştırılıyorlar
ne yazık ki!
Yaş ve kuru olmak üzere iki şekilde tüketilen üzüm,
besleyicidir, beden ve zihni gücü artırır, kan yapar, kanı
temizler, hamilelerin mide bulantısını önler, vücutta
biriken zararlı maddelerin dışarı atılmasını sağlar, yüksek
tansiyonu düşürür, kabızlığı giderir, kalbi güçlendirir,
cildi güzelleştirir. Mide ülseri, gastrit, karaciğer
hastalıkları, dalak hastalıkları, romatizma ve mafsal
iltihabında faydalıdır. Nekahat (hastalıkla sıhhat
arasındaki hâl) devresinin kolayca atlatılmasına,
böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur.
Kısacası bir şifa deposu olan kuru üzüm, protein ve
karbonhidrat kaynağıdır ve demir, fosfat, kalsiyum ve diğer
mineral maddeler ile A, B1, B2, B6, C vitaminlerini içerir.
Günlük Kalsiyum gereksiniminin yüzde 18'ini, Demir
gereksiniminin ise üçte birini karşılamasının yanı sıra,
kolay sentezlenebilir şeker içermesi nedeniyle de mükemmel
bir doğal enerji kaynağıdır. İster kuru ister yaş olsun
üzüm, çekirdeği ile birlikte yenilmelidir.
Günümüzde soğuk hava depolarında kimyasallar eklenerek
saklananlar ile farklı mevsimleri yaşayan bölgelerden gelen
mevsimsiz ürünleri artık her manav rafında görmek mümkün.
Lakin insan vücudu Mart'ta yaş üzüme değil portakala
ihtiyacı duyar. Kışın patlıcan değil nohut gerekir. Ancak
kuru üzüm yılın her dönemin de tüketilmesi gereken bir
gıdadır.
Çocukluğumuzda büyük küçük herkesin bir cebinde mutlaka kuru
üzüm olurdu. Bugün çocuklara içeriği masum olmayan kek,
çikolata ve (çoğu domuz derisinden yapılan) jelâtinli
şekerler ikram edilirken, eskiden yaşlılar ceplerinde
sürekli taşıdıkları kuru üzümlerle sevindirirdi çocukları.
Kışın misafire elma ve kuru üzüm ikram edilirdi.
Taze siyah üzümler toprak yahut kâğıt üzerine güneş alacak
şekilde serilir, üstü kuruyunca ters çevrilerek altı
kurutulurdu. Hiçbir katkı maddesi içermeyen (ve içermemesi
gereken) üzümler kalburlarla elenip saplarından ayrılır ve
tüketilirdi.
Beyaz üzüm ise güneşte kendiliğinden kurumaz, bu yüzden de
kurutması biraz daha zahmet gerektirirdi. Kaynayan suya az
bir meşe külü ilave edilir sonra beyaz üzüm salkımı kaynayan
suyu batırılıp 15-20 saniye suda bekletilip, kurumaya
bırakılırdı. Parlak olması isteniyorsa kaynayan suya biraz
zeytinyağı ilave edilirdi. Kızıl üzümde denilen bu tür 20
günde kururdu.
Emperyalizm bu alana da nüfuz etti ve devrin Ziraat (Tarım
Müdürlükleri) kül ve zeytinyağı yerine potasyum karbonat
içeren sıvıyı önerdiler. Köylü bunun ne adını bilirdi ne de
zararını. Ona bu üzüm kurutma ilacı diye sattılar. Çünkü o
20 gün yerine 10 günde kurutuyordu ayrıca daha parlak
gösteriyordu.
Hiçbir zaman zararlarını anlatmadılar. Ama sözde yararlarını
reklâm etmede üstlerine yoktu. Ve insanı ifsat ve israf
etmek için doğalı ifsat ettiler. Ve insan da gitti üzüm de.
Üzüm ve üzüm mâmulleri önemli bir besin olmasının yansıra
köylü için ve aştı da. Birçok köylü şehre hiç ihtiyaç duymaz
üzümle sağlardı geçimini. Bugün şartlarından oldukça
zenginde sayılırdı. Hatta bakkaldan üzümler alırdı
ihtiyaçlarını
Üzüm para yerine geçer böylece takas ekonomisini işletirdi.
Ama Kapitalizm bu durumdan memnun değildi. Ona işçi ve
dolayısıyla tüketim kölesi lazım. O, üretmeli geri kalan
herkes tüketmeliydi ve öyle oldu.
Bazen erken esen seher yeli, bağın bir kısmında üzümü
çatlatıp, karartır veya kurutabilirdi. Bilge insanlar bunun
çözümün üretmiş ve önlem olarak keten torbaya kül doldurur
bu mevsimde çubukların üzerine silkelerdi. Çünkü kül
zararsız hatta faydalıydı.
Kapitalizmin yerli işbirlikçi ve cahil taşeronları köylülere
sarı renkli kükürdü önerdiler. Kül yerine kükürt ve yeni
yeni ilaçlarla zihinleri iğfal edilen insanların bağları
ellerinden tek tek çıktı ve artık yok.
Verimi artırmak için atılan kükürtler, potasyum karbonatlar
ve diğer ilaçlar derken üzüm bağları bağ kanserine yakalandı
ve tıpkı kansere müptela olmuş insan gibi sarardı,
yapraklarını döktü ve öldü.
Asırlardır hiç sulama yapılmadan hiçbir ilaç kullanılmadan
bilgelikle bugünlere getirilen bağların yerinde yelle esmeye
başladı.
Hâlbuki bu bağlardan insan kadar, dağlardaki sayısız
hayvanat da istifade ederdi. Hatta vakfedilen ancak tımarı
sürdürülen ve yörede “harab” adı verilen bağlar sayesinde
fakir fukara iaşesini temin eder kimseye muhtaç olmazdı. Ya
şimdi bir tas pekmezi, bir salkım üzümü market raflarından
almaya mahkûm edilmiş binlerce köy ve yüz binlerce hatta
milyonlarca köylü. Şimdilerde bu sağlıksız üzüm ve pekmezi
alamaz hale getirilmiş yığınla insan…
Ve köylü kendi kaderiyle baş başa kaldı. O muhteşem nimet
birkaç yılda elinden uçtu gitti. Bağını kanser yaparak
kurutanların hiçte sıkılmadan önce eski çubuğun bir metre
derinliğinde bir metre çağında toprağını tahliye edip başka
yerine toprak getirmesini önerdiler. Sonra Amerikan çubuğu
denilen bir üzüm türünü dikmeyi…
Kıraç dağda yaşayan köylüye yapılan bu imkânsız öneri aydan
toprak getir demekti. Ülkesi kendi uydusunu bile hâlâ
yapamazken yirmi yıl önce köylü hangi imkânla bunu yapacaktı
ki? Ve olmadı. Tüm topraklar kargalar için yuva haline
geldi.
Üzüm bağlarını tahrip etmek köylünün ve bölgelerin
ekonomisini ve sağlığını tahrip etmekle eşdeğer olduğu
düşmanlar tarafından biliniyordu. Ve bu bir planın
parçasıydı. Her zaman olduğu gibi yerli işbirlikçiler
kullanıldı, tıpkı şimdi olduğu gibi. Yetiştirdikleri bir
kısım işbirlikçiler eliyle tahrif edilmiyor mu doğal ve
mahrem olan ne varsa.
Ve köylü çaresizdi, ardından aç kaldı. Çocukları şehre akın
etti. Ve onlar hâlâ varoşlarından amelelik yahut
Kapitalizmin asgari ücretli köleleri olarak çalışıyorlar.
Başka da çareleri yok. Çünkü ne okulları vardı ne de başka
meslekleri.
Devlet onlara sadece vergi almak için uğrardı. Onların
devletten tek bir isteği vardı gölge etmemesi ama devlet her
zaman olduğun gibi hep istenmeyeni yaptı.
Üzüm ve pekmez bir nimet olarak helâlken ondan elde edilen
şarap ise haramdı ve bu bir imtihandı. Kimileri kazandı bu
imtihanı kimileri kaybetti ve bu hâlâ böyle devam ediyor.
Bakınız Allah c.c. Bakara 211'de bunun için ne buyuruyor: “…
Kim, Allah'ın nimetini, o nimet kendisine geldikten sonra
değiştirirse, şüphesiz Allah'ın cezası pek şiddetlidir.”
“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem
de güzel olan rızık ediniyorsunuz. Aklını kullanan bir
toplum için bunda bir ibret vardır.” (Nahl suresi 67)
Ve insan küçük bir dünyalık için hep bu nimeti değiştirme,
tahriple meşgul. İşte bu yüzden hep dünya ve ahirette ziyana
uğrayacak.
|