|
RUMLAR
Rum sözcüğü, Romeos (Romalı) sözcüğünden türetilmiştir. Rum
sözcüğü başlangıçta Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun
halkı anlamında kullanılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise,
Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine bağlı Yunanca konuşan
kimseleri ifade etme anlamında kullanılmıştır.

Rumlar, Bizans döneminde Batı Anadolu özellikle İstanbul ve
İzmir halkının büyük bir çoğunluğunu oluşturmuşlardır.
Anadolu, önce Türkmen Beylikleri, ardından Selçuklu Türkler
daha sonraki yıllarda da Osmanlı Devleti’nin gelişme seyrine
koşut olarak Türklerin hakimiyetine geçmiştir. Bu durum aynı
zamanda Anadolu’nun Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını
gerçekleştirmiştir.
İstanbul’un yerli halkının çoğunluğunu oluşturan Rumlar
İstanbul’un fethinden sonra da kentin nüfusunun büyük bir
bölümünü oluşturmaya devam etmişlerdir. Ortodoks
Hıristiyanlığın dinsel merkezi olan Fener Rum Patrikliği
fetihten sonra da varlığını sürdürmüştür. İstanbul’un
anahtarını bizzat dönemin patriği Ayasofya’da yaptığı bir
törenle Fatih Sultan Mehmed’e vermiştir. Osmanlı ile Rum
Patrikliği arasında kurulan olumlu diyalog uzun süre devam
etmiştir. 1839’da Tanzimat Fermanı ile ilan edilen Reformlar
sonucunda ise Osmanlı İmparatorluğu Rumlara “millet” statüsü
vermiştir. Böylece Rumlar Osmanlı İmparatorluğu içinde özerk
bir statüye sahip olmuşlardır. Artık Rumlar Osmanlı
İmparatorluğu bünyesinde içişlerinde bağımsız özerk idari
bir yapı statüsünde bulunuyorlar.
Osmanlı Sarayı ile Fener Rum Patrikliği arasındaki kurulan
olumlu ilişki nedeni ile olsa gerek Osmanlı Sarayı’nın
yönetim erki süreç içerisinde Rum kökenli yöneticilere
kapılarını açmıştır. İstanbul’un Fethi sırasında Vezira zam
olan Türkmen Çandarlılar yönetim erkinden tasfiye olmuş
yerine Rum kökenli Zaganos Paşa getirilmiştir. Bunu yenileri
izlemiştir. İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı Sarayı’nın
yönetim erkine vezirazam, kaptanı Derya ve Başdefterdar
olarak son 400 yıl içinde Türk kökenliden çok Rum, Ermeni,
Hırvat, Sırp v.s. kökenli yöneticiler görev yapmıştır.(1)
Hıristiyan azınlıkların Osmanlı Sarayı ile kurduğu bu
ilişki; 1. Dünya Savaşı sonucunda Anadolu’nun batısını işgal
kuvvetleri ile birlikte Yunanistan’ın da silahlı işgali ile
son bulmuştur. Türk Kurtuluş Savaşı sonucunda, Batı
Anadolu’yu silahlı işgal eden Yunanistan’ın yenilgiye
uğrayıp çekilmesi ile birlikte Rum nüfusta önemli ölçüde
Yunanistan’a zorunlu göç yapmıştır.

1925 de Lozan Antlaşması uyarınca Yunanistan’daki
Müslümanlarla, Türkiye’deki Rum nüfusun yer değiştirmesi
kararlaştırıldı. İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Rum nüfusu bu
yer değiştirmenin dışında tutuldu. Savaş sonrası tamamlanan
mübadele sonucu; Anadolu’dan Yunanistan’a 1,5 milyon Rum
nüfus gitti. Yunanistan’dan Türkiye’ye ise 600 bin Türk
nüfus geldi. Bu mübadelede Rumca bilip Türk olan Karaman
Türkleri’de Rum sayılıp Yunanistan’a gönderildi. Bu sonuç
yıllarca tartışılmıştır. Çünkü nüfus değiştirmede kıstas
Hıristiyan olanın Anadolu’dan Yunanistan’a gönderilmesi
şeklinde uygulanmıştır. Orta ve Batı Anadolu’da Karaman
Türkleri gibi Hıristiyan Türkler’de Anavatanlarında Türk
devleti eliyle Yunanistan’a sürgün edilmişlerdir.
Türkiye ile Yunanistan devletleri arasında 1925’de yapılan
nüfus mübadelesi sonucu; Türkiye’de 100 binden fazlası
İstanbul’da ikamet eden 10 bin kadarı ise İmroz ve
Bozcaada’da yaşayan 110 bin civarında Rum nüfus bulunuyor.
1935’de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı ilk sayımda ise
ülkenin nüfusu; 13.889.000. Bu sayımda Rum nüfus; 108 bin,
Ermeni nüfus; 57 bin, Musevi nüfus ise; 42 bindir. Bu
sayılar 1950 nüfus sayımlarında ise şöyle olmuştur. Toplam
nüfus; 20 milyon 947 bindir. Rum nüfusun toplamı; 89 bin,
Ermeni nüfus; 52 bin, Musevi nüfus ise; 35 bin olarak tesbit
edilmiştir.
Nüfus genel olarak arttığı halde Rum, Ermeni ve Musevi
nüfusun azalış nedeni yurt dışına giden güçtür. Türk-Rum dış
politikasına koşut olarak oluşan gerginlik Rum nüfusun
Yunanistan’a ya da Avrupa ülkeleri ve ABD’ye göçünü
gerçekleştirmiştir. Aynı yıllarda Batı Trakya’dan da önemli
bir Türk nüfus Türkiye’ye ve Avrupa ülkelerine göç etmek
zorunda kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sırada Lozan’da yapılan “Lozan
Antlaşması” gereğince ülkede bulunan Rumlar, Ermeniler,
Museviler “azınlık” kabul edildi ve “azınlık hakları”
verildi. Yani “azınlık hakları” denen haklardan bu toplumsal
kesimler yararlanabilirler dendi. Bu kesimler anadillerinde
okul açabilirler, gazete, dergi, kitap yayınlayabilirler,
ibadetlerini ana dillerinde yapabilirler ve hatta isterlerse
ayrı mezarlıkları olabilirdi.
Museviler, kendilerine verilen azınlık haklarını
istemediler. Bundan feragat ettiler. Diğerleri ise
kullanmaya başladılar.

Bazıları bu haklara karşın özellikle Rum ve Ermenilerin
göçünün Cumhuriyet döneminde devam ettiğini ve nüfuslarının
artış yerine azaldığını ifade ediyorlar. Bunu anlamakta
zorlanıyorlar. Aslında olayı anlamak çok zor değil. Osmanlı
ümmet esasına dayalı bir yönetimdi. Özellikle Rumlarla
ilişkileri iyiydi. Osmanlı’yı adeta Türkler değil Rum, Sırp,
Hırvat, Arnavut v.s. kökenli bürokratlar yönetiyordu. 1.
Dünya Savaşı’nda bir toplumsal alt-üst oluş gerçekleşti.
Ümmet devletleri yerini ulus devletlerine bıraktı. 1. Dünya
Savaşı sırasında ülke işgal edildi. Bu işgale Ermeniler Doğu
Anadolu’dan, Rumlar Batı Anadolu’dan işgal kuvvetlerine
eşlik ettiler.
Sonunda işgale karşı Türkler Ulusal Kurtuluş Savaşı
verdiler. Çanakkale’de sadece Yunan işgaline değil başta
İngiltere olmak üzere yedi düvele karşı var olma mücadelesi
verdi. Bazı verilere göre, Türk ulusal Kurtuluş Savaşı’nda
yaklaşan 3 milyon insan öldü. Kazancın faturası Türk halkına
çok ağır fatura edildi.
Bu savaşta; Osmanlı Padişahı, sarayın üst yönetiminin bir
kısmı ve Rumlar, Ermeniler önemli ölçüde işgal kuvvetlerinin
yanında yer aldılar. Savaşı Türkler kazandı. Önce Padişah
ailesi efradı, tacı, tahtı ile hilafeti ve şeriatı ile
Türkiye Cumhuriyeti tarafından sınır dışı edildi.

Padişahını dahi işgalcilerle işbirliği yaptığı için sınır
dışı eden yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti, işgalci ile
işbirliği yapan Rumları ve Ermenileri ne yapabilirdi.
Ödüllendirmesi mi bekleniyordu?
Ayrıca böyle bir toplumsal mücadelede aktif olarak taraf
tutmuş savaşta yer almış Rum ve Ermeni asıllı kişi de artık
Türkiye’de kalmak istemeyebilir. Bunda şaşırmamak gerekir.
Bu toplumsal kesimlerin nüfuslarının neden artmayıp
azaldığını anlamakta zorluk çekmemek gerekir.
Batı’da feodal İmparatorluklar, krallıklar yıkıldı.
Cumhuriyetler kuruldu. Ama dikkat edilirse Krallar,
Kraliçeler v.s. korunmuştur. Korunmaktadır. Ama Türk Devrimi
işgalci Emperyalistlerle işbirliği yapan padişahını, tacı
ile tahtı ile, hilafeti ve şeriatı ile sınır dışı etmiştir.
Peki bunlarla işbirliği yapan ya da onların tanıdığı
imtiyazlardan yararlanarak ülkeyi yöneten işbirlikçilerini
ne yapmalıydı? Herhalde ödüllendirecek değildi. Zaten
olaylarda böyle gelişti. Böyle olmasaydı durum eşyanın
tabiatına aykırı olurdu.
Çeşitli kaynaklar; günümüzde Rum nüfusun 1.500-2000 kişiden
ibaret olduğunu, Ermeni nüfusun 60 bin, Musevilerin ise, 25
bin olduğunu belirtiyor.
Türk-Yunan gerginliği Kurtuluş Savaşı’nın bitmesi ile
bitmedi. Türkiye ile Yunanistan arasında; Batı Trakyasorunu,
Ege sorunu, Kıta sahanlığı sorunu, Kıbrıs sorunu hala
sıcaklığını sürdürüyor. Türkiye’de yaşayan Rum için şartlar
ne denli güvenli ise, Batı Trakya ya da Güney Kıbrıs’ta
yaşayan Türk içinde o denli güvenli. Bu durum iki ülkenin
bölge ile ilgili siyasetlerine koşut olarak değişiyor. Bu
nedenle bu durumun faturasını sadece Türkiye’ye çıkarırsak
durum saptamasında gerçekçi olamayız. Önce kendimizi
sonradan kendi etki alanımızı yanıltmış oluruz.
RUMLARDA DİL ve DİN
Türkiye’deki Rumların çoğunluğu İstanbul’da yaşamaktadır.
İstanbul’un ise, Beyoğlu, Galata, Nişantaşı ile Prens
Adaları adı da verilen Büyükada, Heybeli, Kınalı Burgaz
adaları semtleri öncelik taşır.
Rumların genç nüfusunun çoğunluğu sosyal ve ekonomik şartlar
nedeni ile Yunanistan ya da Avrupa’ya gitmeyi tercih ediyor.
Son yıllarda Rumca eğitim veren okulların öğrenci sayısı
oldukça azalmıştır.
İstanbul’da konuşulan dil modern Yunancanın bölgesel bir
versiyonu sayılıyor. Yunanca, ya da Rumca dil grubu olarak;
Hint-Avrupa dil ailesinin Helen kolundan sayılıyor.
İstanbul’da konuşulan Rumcadan Türkçe desteği de söz konusu
oluyor.
İstanbul’daki Rumlar Hıristiyan’dır. Hıristiyanlığın ise
Ortodoks mezhebindedirler. Ortodoks Hıristiyan mezhebinin
ise Rum Ortodoks kilisesi ya da Ortodoks Katolik Apostolik
Doğu Kilisesi’ne mensuplar. Örneğin; İstanbul’da Ortodoks
Hıristiyan olup ta Ermeni ya da Süryani olanların kiliseleri
ayrılıyor. Rum Ortodoks Kilisesi Fener’de ki Patrikliğe
bağlıdır. İstanbul Fener’deki Patriklik Ortodoks Hıristiyan
dünyası açısından çok önemlidir. Katolik dünyası için
Papalık ne derece önemli ise, Ortodoks Hıristiyan dünyası
için ise Fener Patrikhanesi o derece önemlidir. 1974
yılındaki bir tespite göre; 100.000, 1975 verilerine göre;
80.000 kişinin bu kiliseye bağlı olduğu saptanmıştır.
Ayrıca, Bizans geleneklerine bağlı 82 Katolik Rum ve Rum
Protestan Kilisesine bağlı 200 Protestan'ın bu kilisenin
üyesi olduğu belirtiliyor.
İstanbul, Fener’deki Patrikliğe; Türkiye, Girit, Aynaroz, 12
Adalar, Batı ve Orta Avrupa, Afrika, ABD ve Yunanistan’daki
kiliseler bağlı bulunuyor. Fener Patrikhanesine bağlı
İstanbul’da 20 okul var. Fener Rum Patrikliği 4. yüzyılda
oluşmuş. Yani İstanbul şehrinin oluşumundan hemen sonra
kurulmuş. Kendisini kurum olarak; “Ekümenik Patrik” yani
“Evrensel Patrik” olarak ifade ediyor.
Türkiye’deki Rumların tümü Ortodoks Hıristiyan ve tümü Rumca
konuşuyor Etnik kimlikleri ile dinsel kimlikleri adeta
örtüşmüş. Bunun dışında tercih yok. Katolik Hıristiyan Rum
olmadığı gibi. Ortodoksluğunda adeta Rumlara özgü bir
özellik olduğu görülüyor. Rumlarda yabancı ile evlilik yok
denecek kadar azdır. Türk ile ise hemen hemen hiç yoktur.
Rumlar, Türkiye’de Lozan’da verilen azınlık statüsü vasıtası
ile okullarını, dillerini, dinlerini, gelenek ve
göreneklerini yaşatıyorlar. Rumlar, İstanbul ticaret
yaşamında yakın zamana kadar önemli bir gücü ellerinde
tutuyordu. Beyoğlu, Galata, Nişantaşı, Adalar’daki yerlerde
birçok işletme ve ikametgah Rumlara aittir.
Türkiye ve Yunanistan arasında dış politika da zaman zaman
yaşanan siyasi gerginliğe rağmen günlük hayatında işinde
gücünde olan Türk ve Rum halkı arasındaki diyalog oldukça
olumludur. Birçok Rum kendisini vatandaşı olması nedeni ile
ve anavatan olgusu nedeni ile Türk hissettiğini ifade
ediyor. Dış politikadaki yumuşama sağlanması durumunda bu
iki komşu halkın dost olmasının önündeki nedenler kalkmış
olur.
PONTUSLULAR
Türkiye’de Rumlardan söz edince Pontus'lulardan da söz etmek
gerekir. Pontus'lular adı, Osmanlı İmparatorluğu’nun
Trabzon’u almadan önce Trabzon ve çevresinde kurulu Pontus
Rum İmparatorluğu adından gelmektedir.P. Minas Bıjışkyan,
“Pontus Tarihi” adı ile yayınlanan kitabında; “Eski çağda
Grekler Karadeniz’e deniz manasında olan Pontus adını
vermişlerdir. Bu ad, denizin güney sahillerine de şamil
olarak bu topraklar dahi aynı adı taşımış ve sakinlerine
“Pontuslu denmişti.” diyor. (s. 15)(2) Aynı kitaptan, ilk
Pontus kralının Sportakos 1. olduğunu ve Roma takviminin 309
yılından itibaren 7 sene saltanat sürdüğünü son Pontus kralı
David’inde (1458-1461) Fatih Sultan Mehmet tarafından esir
alınıp öldürüldüğünü öğreniyoruz. Yine aynı kitaptan Trabzon
Pontus İmparatorluğunda bu yıllar içinde yaklaşık 50 kral
tahta oturmuştur.
Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u 1461’de almasından sonra
Trabzon ve çevresi süreç içinde Türk ve Müslüman nüfusunu
etki alanına girer. Pontus'luların 1700’lerden itibaren
İslamiyet'i kabul ettiği söylenebilir. Örneğin, 16. yüzyılda
Osmanlı tarafından Trabzon’un ilçelerinden Of’ta yapılan
nüfus sayım sonuçları şöyledir” 1515 yılında Hıristiyan;
2352 kişi, Müslüman; 50 kişi, 1554 yılındaki sayımda;
Hıristiyan nüfus 2729 kişi iken Müslüman nüfus 259 kişi
oluyor. 1583 yılında ise; Hıristiyan nüfus; 3115 iken
Müslüman nüfus; 976 kişi oluyor. Nüfustaki bu hareket
Osmanlı’nın sonuna kadar devam eder. Yunanlılar 1. Dünya
savaşı yıllarında Batı Anadolu’yu işgal edince Trabzon’dan
bir grup “Trabzon Rum Pontus İmparatorluğu” özlemcisi bazı
eylemlere girişirler ama bütün bu çabalar başarısız kalır.
Topal Osman Ağa yönetimindeki Kuvay-iMilliye güçleri
Rumların bölgedeki bu tür eylemlerini bastırır.
İşte Trabzon ve çevresinde zaman zaman gündeme gelen
Pontus'lular kısaca vermeye çalıştığım bu tarihsel geçmişin
kalıntıları sayılır. Bazı tarihçiler bunlara, Rumca konuşan
Müslümanlar diyor. Pontus'luların 1. Dünya Savaşı sonrası
olaylar sonucu göçler yolu ile Yunanistan’ın Atina, Girit
gibi bölgelerine gittikleri de ifade ediliyor. Bir kaynak
1970’de Trabzon/Tonya ve Of ilçesinde yaklaşık 5,000
Pontus'lunun bulunduğunu yazıyor. Aynı yıl Girit’te ise
Trabzon’dan giden 2600 kişilik nüfustan söz ediliyor.
Bazı tarihçiler, Rumların ve Pontus'luların aynı olmadığını
Pontus'luların Rumlardan ayrı bir etnik grup olduğunu
yazıyor. Günümüzde kendini Pontus'lu ve Hıristiyan diye
tanıtan kimse yok. Tarihteki Pontus'lular ise süreç içinde
Müslümanlaşmış kabul ediliyor. Bugün bu bölgede tüm nüfus
İslamiyet'i kabul etmiş. Üstelik katı bir Sünni inanç
taraftarı bulunuyorlar. Yaşlılar evde kendi aralarında Rumca
konuşsa da gençlerden Rumca bilen yok. Yaşlılar evde Rumca
konuşuyor ama Camide Arapça dua ediyor.
Kendi aralarındaki dayanışma Pontus'lu olmaktan çok büyük
şehirlerde hemşerilik motifleri üstüne kurulmuş görünüyor.
Pontus'luların ne kadar Rumluktan dönüp İslamlaştığı ya da
Türkleştiği veya ne dereceye kadar asimile olmuş Türk olduğu
sosyologlar ve antropologlar tarafından tartışma konusudur.
Tüm bunlara karşın sosyolojik olarak Pontus'lukların
toplumsal durumunu orijinal kılan durum Rumca konuşan
Müslümanlar olmalarıdır.
KAYNAKLAR
• Haşim Albayrak, Pontus, 2003 İstanbul
• Doğan Avcıoğlu, Türkler’in Tarihi (5 Cilt) 1998 İstanbul
• Doğan Acıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi (5 Cilt) 2002
İstanbul
• P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
• BRYER, Rum Pontuslar 1975
• Elçın Macar, Fener Rum Patrikhanesi, 1996 Ankara
• P.M. Byışkyan, Pontus Tarihi. 1998 İstanbul
• Ömer Asan, Pontus Kültürü, 1996 İstanbul
• Faruk Sümer, Oğuzlar, 2002 İstanbul
• T. Meecker, Karadeniz Türkleri
• Birikim Dergisi S. 71-72 1995 İstanbul
• Mahmut Gologlu, PONTUS, 1973 Ankara
• Dido Sottiri, Benden Selam Söyle Anadolu’ya, 1982 İstanbul
• Gerasimos Augustinos, Küçük Asya Rumları 1997 Ankara
• Jean Ebersolt, Bizans İstanbul’u, 1996 İstanbul
• Rıdvan Akar, Hülya Demir, İstanbul’un Son Sürgünleri, 1994
İstanbul
• Süleyman Yeşilyurt, Ermeni, Rum, Yahudi Asıllı
Milletvekilleri, 1997 Ankara
|