.Tarih hep tekerrür
ediyor.

Vecdi Gönül "mübadele"yi Türkiye'nin
hayrına zannediyor ama mübadele ile
Sabutaylar Türkiye'de bir taşla iki kuş
vurdular ve çifte operasyon yaptılar...
Sabutayların Rumları mübadeleyle
sürdürerek vurdukları iki kuş:
BİRİNCİ KUŞ: Öncelikle 1453’ten beri en
güçlü ve en ayrıcalıklı unsur olan ve
Lozan ile kazanacakları azınlık statüsü
neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan
Rumların -ki bu arada Sabutaycılar
Müslüman oldukları için azınlık
statüsünden yararlanamayacaklardı-
Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak
nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün
Türkiye’deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür.
Bu görüşe göre Lozan ile adaların
verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve
Türkiye’yi istenilen güçte tutma
arzusunun yanı sıra Rum nüfusun
azaltılmasına yöneliktir. Bu arada
Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi
ve onmaz husumet de bu operasyonda rol
oynamıştır denmektedir.
İKİNCİ KUŞ: Vurulan ikinci kuş, mübadele
ile Yunanistan sınırları içinde kalan
birçok Sabutaycının Türkiye’ye
sokulmasıdır. Mübadelenin başladığı yıl
1923’tür. Akabinde 29 Ekim 1923’te
Türkiye’de yeni bir kazanımla Cumhuriyet
ilan edilmiştir. Bu devirde Agop
Martayan [Dilaçar], Moise Cohen gibi
isimlerin yanı sıra karşımıza yine Ali
Canib [Yöntem] ve Ziya Gökalp çıkar ve
Prof. Zafer Toprak’ın deyimiyle ‘Selanik
Milliyetçiliği’ işlemeye başlar.
Mübadele olmasaydı ulus devlet kurulamaz
mıydı? Mübadele Sabutaycıların nasıl bir
operasyonuydu?
TEYFUR ERDOĞDU / Dr. Yıldız Teknik
Üniversitesi
Uzun bir süredir 301. madde yani Türklük
tartışılırken gündeme tekrar mübadele
konusu geldi. Mübadele ile Türklük
arasındaki bağa bir kez daha ama bu
sefer derinlemesine bakmak yerinde
olacak. Kısaca mübadele diye bahsedilen
Lozan’da (1923) onaylanan ve 1924’ün
sonuna kadar yoğunluklu yaşanan ve
1930’daki İnönü-Venizelos sözleşmesine
kadar devam eden ve Mübadele
Anlaşması’yla (30 Ocak 1923) başlayan
Türk ve Yunan nüfus değişimidir. Pekiyi
mübadeleye kimler tabi tutulmuştur?
İstanbul ve Gökçeada ile Bozcaada’da
oturanlar hariç Türkiye’deki tüm Rumlar
ile Batı Trakya’dakiler hariç
Yunanistan’daki bütün Müslümanlar.
Türkiye’den Rumlar Yunanistan’a oradan
da Müslümanlar buraya ‘sürülmüştür’.
Muaf tutulanların ise 1 Aralık 1926
Atina Anlaşması’na kadar başlarına
birçok iş gelmiş, mallarına el konulmuş,
haklarına tecavüz edilmiştir.
Sürülenlerin sayısına gelince rakamlar
bize şunu söylüyor: Toplamda yaklaşık
1,5 milyon Rum Yunanistan’a gitmiş ve
yaklaşık 500 bin Müslüman Türkiye’ye
gelmiştir. Kafa sayısını bırakıp
göçürtülenlerin niteliklerine
baktığımızda karşımıza farklı bir tablo
çıkıyor: Türkiye’den gönderilen Rumlar
arasında onbinlerce Karamanlı vardır.
Kimdir bunlar? İbadetlerinde, günlük
yaşantılarında, hatta küfürlerinde bile
Türkçe’den başka lisan kullanamayan
Ortodokslar. Yunanistan’dan gelenlerinse
hepsi Müslüman’dır ancak büyük kısmı
Türkçe bilmemektedir. Bildikleri lisan,
içinde Türkçe kelimeler bulunan diyalekt
Yunanca’dır. Tam da bu noktada karşımıza
incelenmesi gereken Türklük yani Türk’ün
kim olduğu meselesi çıkıyor.
Karamanlılar Türk’tü
Türk tarihinin herhangi bir evresinde II.
Meşrutiyet’ten önce Türk bir ırkın adı
olarak anılmazken, Türk, ilk kez 1900’lu
yılların hemen başında bir ırkın adı
olarak geçmeye başlar. Başını Yusuf
Akçura’nın çektiği ‘Soysopçu Türkçü’
kimi yazarlara göre Türk, bir ırkın
adıdır ve bunun içine Müslüman olsun
veya olmasın Türk kanı taşıyan herkes
girmektedir. Buna karşın başını Ziya
Gökalp’ın çektiği ‘İslamcı Türkçü’
yazarlara göreyse bütün Türkler
Müslüman’dır ve Müslüman olmayan Türk
değildir. O dönemin yazarları arasında
bir tek Ali Canib [Yöntem] o da sadece
tek bir makalesinde (Genç Kalemler, II/4,
26 Mayıs 1911) Türk’ü bir ırkın adı
olarak kabul etmez ve ona göre Türk,
gayet laik bir çerçeve içinde din ve
kavim farkı olmaksızın aynı dili
konuşanların oluşturduğu topluluktur.
Hatta ‘Türk olmak için ‘Ben Türküm!’’
demek káfidir. Daha sonra Ali Canib bu
görüşünü İttihad ve Terakki Partisi’nin
para musluklarını açmasıyla -ki bu görüş
tartışmalıdır- bir müddet hasıraltı eder
ve partinin aynı zamanda genel kurul
üyesi olan Ziya Gökalp’ın İslamcı Türkçü
fikrine yaklaşır. 1922’de geldiği nokta
itibariyle bir makalesinde
‘Müslümanlığı... Türklerin millî dini’
olarak tarif eder (Genç Anadolu, 4, 16
Şubat 1922). Bir dönem Rus gizli
servisinde dahi Türkçülüğün lideri
olarak görülen ve çıkardığı Sırat-ı
Müstakim dergisinde Türkçülere yer veren
Arnavut asıllı Mehmed Ákif de bu
yıllarda (1921) kaleme aldığı İstiklal
Marşı’nda doğrudan Türk, İslam ve
Müslüman kelimelerini kullanmasa da üstü
örtülü biçimde ‘Kahraman ırkıma bir
gül...’ diyerek işgalcilere karşı çıkan
tüm Müslümanları Türk ırkı olarak
tanımlar.
Bu görüşlerin dönem üzerinde etkili
olduğu şüphesizdir. Nitekim Atatürk
iktidarının başındaki siyasalarda Milli
Mücadele atmosferi içinde Türklük için
Müslümanlığın şart koşulduğunu
görüyoruz. Bunun sonucunda örneğin
mübadele ile Türkçe’den başka dil
bilmeyen Karamanlılar, Rum’dur ve Türk
değildir diye yurtdışına göçertilirken
-bunlar kendilerini ırken, lisanen ve
ádeten Türk olarak tanımlıyorlardı
(Anadolu’da Ortodoksluk Sadası, 1923,
sayı: 14)-, Yunanistan’dan Türkçe dahi
bilmeyen ama tek özellikleri Müslümanlık
olanlar, Türk’tür diye ülke içine
alındılar. Ayrıca Atatürk, Mübadele
Anlaşması’ndan 10 gün önce (20 Ocak
1923) ‘fesat ve hıyanet ocağı
Patrikhane’nin de Türkiye’den
çıkarılarak Yunanistan’a atılması
gerektiği...’ni söylüyordu (Hákimiyet-i
Milliye, 20 Ocak 1923). Bu konuda
hükümet başarılı olamadı ama Fener
Patriği K. Arapoğlu sınır dışı edildi.
Selanik milliyetçiliği
Mübadeleyi açıklamada bu yaklaşımın
yanında iki farklı görüş daha vardır:
Bunlardan birincisine göre mübadele
İngiltere temsilcisi Lord Curzon ve
Milletler Cemiyeti’nden F. Nansen
önderliğinde Avrupalı büyük güçler
tarafından Türkiye’nin ve Yunanistan’ın
zayıflatılması için uygulamaya
konmuştur. Öyle ki her iki ülkede
mübadele neticesinde sonuçları II. Dünya
Savaşı’na kadar sürecek ekonomik
sıkıntılar yaşanmış ve iktisaden dışa
bağımlılık artmıştır.
Komplo teorisi olarak kabul edilebilecek
diğer görüşe göreyse zafer mi hezimet
mi, tartışması bir yana Türkiye’nin
tapusu olarak kabul edilen Lozan
Antlaşması’yla onaylanan mübadele,
Sabetaycıların Türkiye’yi kurtarma,
kurma ve yüceltme operasyonunun bir
parçasıdır. Böyle düşünen yazarlara göre
bir taşla iki kuş vurulmuştur:
Öncelikle 1453’ten beri en güçlü ve en
ayrıcalıklı unsur olan ve Lozan ile
kazanacakları azınlık statüsü
neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan
Rumların -ki bu arada Sabetaycılar
Müslüman oldukları için azınlık
statüsünden yararlanamayacaklardı-
Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak
nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün
Türkiye’deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür.
Bu görüşe göre Lozan ile adaların
verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve
Türkiye’yi istenilen güçte tutma
arzusunun yanı sıra Rum nüfusun
azaltılmasına yöneliktir. Bu arada
Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi
ve onmaz husumet de bu operasyonda rol
oynamıştır denmektedir. Vurulan ikinci
kuş, mübadele ile Yunanistan sınırları
içinde kalan birçok Sabetaycının
Türkiye’ye sokulmasıdır. Mübadelenin
başladığı yıl 1923’tür. Akabinde 29 Ekim
1923’te Türkiye’de yeni bir kazanımla
Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu devirde
Agop Martayan [Dilaçar], Moise Cohen
gibi isimlerin yanı sıra karşımıza yine
Ali Canib [Yöntem] ve Ziya Gökalp çıkar
ve Prof. Zafer Toprak’ın deyimiyle
‘Selanik Milliyetçiliği’ işlemeye
başlar.
‘Türklük laik bir idealdir’
Gökalp 1922’den beri önceki yazıları ile
çelişkili biçimde hilafet aleyhine
yazılar kaleme almaktadır: ‘Hilafet,
siyasi hayatı kokuşturur’ (Küçük Mecmua,
24, 27 Kasım 1922). 3 Mart 1924’e
gelindiğinde hilafet, Atatürk’ün
iktidarında Millet Meclisi’nin kararıyla
ilga edilir. Bu arada Ali Canib birçok
yerde artık: ‘Bizce Türklük ‘laik’ bir
idealdir... ve Türk olmak için ‘Ben
Türküm!’ demek káfidir’ diye yeniden
yazmaya başlar. Kısa bir süre sonra da
20 Nisan 1924 Anayasası’yla Türklük
tanımı yine değişir ve ‘Türkiye
ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın
vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak
olunur...’ denir (m. 88). Bu sefer
Türklük dinden ve ırktan bağımsız,
daraltılmış Osmanlılığa benzetilir ve
Müslümanlık ile arasındaki bağ
koparılır. Hatırlayalım 1876 tarihli
Kanuni Esasi’de de Osmanlılık şöyle
tarif edilir: ‘Devlet-i Osmaniye
tabiyetinde bulunan efradın cümlesine,
herhangi din veya mezhepten olur ise
olsun bilá-istisna Osmanlı tabir
olunur...’ (m. 8). Kısa bir süre sonra
laiklik konusunda bir ilerleme daha
kaydedilir ve hem 29 Ekim 1923’te
yapılan Anayasa değişikliğinde hem de
1924 Anayasası’nda korunan ‘Türkiye
Devleti’nin dini, din-i İslam’dır...’
ibaresi, 10 Nisan 1928’te değiştirilerek
‘...dini, din-i İslam’dır...’ ibaresi
çıkarılır (m. 2).
Birkaç yıl sonra da Ziya Gökalp’ın I.
Dünya Savaşı yıllarında yazdığı Vatan
şiirindeki ‘Bir ülke ki camiinde Türkçe
ezan okunur’ temennisi Temmuz 1932’de
ezanın Türkçe okunması kararı ile
gerçekleşir. Bu isimler, bu dönemde
gerçekten bu kadar etkili midirler?
Evet. Özellikle Ali Canib ve Ziya
Gökalp, Atatürk’ün Selanik’ten kalma hem
mesai, hem milletvekili olmaları
hasebiyle meclis, hem sofra
arkadaşlarıdır ve hem de sözleri ve
nazları Atatürk’ün yanında geçmektedir.
Sonuç olarak derinlemesine bakıldığında
Cumhuriyet tarihinin bu kıymetli
verileri bir yönden mübadelenin
karanlıkta kalan yüzünü aydınlatırken
bir yönden de bugün 301. maddeyi
anlamamız için önemli ipuçları
sunmaktadır.
|