| . |
|
PANEL: BAŞKENT
ÜNİVERSİTESİ STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ; Vakıflar Yasası
- 02.04.2008 08/04/2008 Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk (Halkın
Yükselişi Partisi Genel Başkanı) - Teşekkür ediyorum Sayın
Hocam.
Sayın Rektörüm, değerli konuklar,
Bu yeni Vakıflar Yasası, biliyorsunuz 2000’li yılların
başından itibaren, özellikle AKP iktidarının gelişinden
itibaren, ‘kamuda yeniden yapılanma’ ana başlığı altında
çıkarılan yeni kanunlardan birisidir. Ama maalesef bu
yeniden yapılanmanın bu Vakıflar Kanunu’na ilişkin kısmı,
bizim lehimize bir yapılanma değildir. Türkiye'yi çok
korkunç biçimde rahatsız edecek ve azınlıklara verilen
imtiyazlarla –bu tâbiri özellikle kullanmak istiyorum- âdeta
Türkiye'de gayrimüslim dükalıklar oluşturacak bir kanundur.
Bu, Türkiye'de bir nevi Sevr ile yaratılmak istenen
parçalanma, harita parçalanmasının, gayrimüslim unsurları
dışarıyla da irtibatlı hale getirerek sağlanmasına yönelik
bir faaliyettir.
Bunun daha Meclis komisyonlarında
görüşüldüğü zamanlarda, AB’nin kurmayları, bizzat müdahale
ederek bunun yönlendirilmesinde rol almışlardır. Bunları da
ifade edelim. Bunlar tabiî kanun metninde yazmıyor, ama
bunlar bildiğimiz şeylerdir. Ne yapılmıştır? Değerli hukuk
âlimi hocamız anlattı bunları. Ben hukukçu olarak tanıtıldım
burada, ama ben onların yanında haddimi aşmak istemem, ancak
öğrencileri olurum. Ben ilahiyatçı ve felsefeciyim, benim
kariyerim bu. Tabiî ki aynı zamanda hukukçuyum, ama orada
otorite sizlersiniz.
Ben yeni Vakıflar Kanunu’nun Türkiye'nin bağımsızlığı ve
geleceği açısından yaratabileceği tehlikelere dikkat çekmek
istiyorum. Şunu hatırlayalım: Onuncu Cumhurbaşkanımız Sayın
Ahmet Necdet Sezer ki, bir yetkin hukuk adamıdır, bunu veto
ederken o zamanki şekliyle geçici 9. maddeye özellikle atıf
yaparak, “Türkiye'nin bağımsızlığını tehdit edecek
gelişmelere yol açacaktır” demiştir. Bir vetonun, bu şekilde
gerekçesine ben daha önce rastlamış değilim. Fakat maalesef
son 5730 sayıyla Şubat 2008’de çıkan ve şu anda yürürlüğe
giren, yayınıyla yürürlüğe giren -ilginçtir o da, hiçbir
uyum süresi tanınmadan yürürlüğe giren- bu yasada, söz
konusu 9. madde aynı şekliyle 7. madde olarak çıkmıştır ve
Türkiye'nin geleceğiyle ilgili korkunç bir mayın döşemesi
yapmaya başlamıştır. |
|
Bazı örnekler vereyim: Bir defa burada iki büyük
tehdidi görelim. Birincisi, Türkiye aleyhine devletin egemenliğini
sarsacak birtakım altyapılar getiriyor. İkinci tehlike de -buna çok
temas edilmiyor, bunu bir ilahiyatçı ve hukukçu adamdan dinlemeniz daha
isabetli olacak- azınlık vakıflarına tanınan hakları esas ve örnek
alarak icraat sergileyecek dinci-tarikatçı vakıfların yaratacağı
Anayasa'yı ihlal sıkıntısıdır. Biz sadece içte cemaat vakıfları, azınlık
vakıfları, dışarıyla irtibat kuracaklar ve merkezi dışarıda olan
vakıflar, yani yabancı vakıfların yaratacağı tehditler üzerinde
duruyoruz. Bu tehditler tamam. Ancak bu Vakıflar Yasası’nın, AB’nin
dayatmasıyla cemaatlere, gayrimüslim azınlıklara birtakım ‘haklar’
sağlamaya yönelik bu mevcut hali, içeride de birtakım işler yapacak.
Yani bugüne kadar Medeni Kanun ve 7262 sayılı, 1935 tarihli Vakıflar
Kanunu’yla yapılamayan birçok işi, Türkiye üzerindeki dinci tahribe
destek verecek mahiyette ve dışarıdan destek alacak şekilde içerideki
Müslüman insanlar tarafından geliştirilecek sıkıntılar var, bunlara da
dikkat çekmemiz lazım.
Bir defa bu kanun, azınlık veya azınlık olmayan vakıfların, dışarıyla
bütün irtibatlarını, bütün diyaloglarını, bütün destekleşmelerini terviç
ediyor, legalleştiriyor. Bu desteğin Türkiye'nin geleceği bakımından
özellikle irdelenmesi lazımdır. Vakıf adı altında bu yapılanmaların bizi
nereye götüreceğini anlamak için, bu Vakıflar Kanunu’nun, vakıfların
amacını tanımlamadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye'yi taciz
edecek gelişmeler vakıf tabelası altında oluşturulacak,
kurumlaştırılacak, ama bu Vakıflar Kanunu vakfın amacını tanımlamıyor.
Bir kanun ki, vakfın gayesi nedir, bunu tanımlamıyor. Tabela vakıf,
altını neyle istiyorsan onunla doldur; dışarıdan istediğin kadar para
al, dışarıdan istediğin kadar destek al, daha diğerlerini de
söyleyeceğiz. Ama vakıf dediğiniz bu tabelanın altında hangi gayelere
hizmet edilecek, onun tanımı burada yok. Yani döşenmiş mayınları böyle
bir bir tespit etmemiz lazım.
Lozan Antlaşması’nın 45. maddesindeki mütekabiliyeti kaldırıyor. Bunu da
ortaya koyalım. Batı Trakya’da ve Kıbrıs’ta Osmanlı’nın oluşturduğu
bütün vakıflar yok ediliyor, neredeyse Batı Trakya’da sıfırlandılar.
Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan’a bağlı Batı Trakya’daki Türk
vakıflarını -bunun altını çizelim- Yunanlı kayyumlar idare ediyor.
Avrupa ülkesi olacağız, AB bize bunu dayatıyor. Aynı AB’ye, bu ül***i
yönetenler, AB ölçülerine göre neden iş yapmadıklarını bir türlü
sormuyorlar. Sayın Başbakan diyor ki, “Oradaki vakıflardaki hataları
buradakilere mahsup mu edeceğiz? O ayrı bir iş, bu ayrı bir iş. Biz
insan haklarına saygımızın icabı olarak yapıyoruz.” Kardeşim, şu insan
haklarına saygını biraz da kendi milletinin çocuklarına saygı haline bir
dönüştürsene, bunlar insan değil mi? “Mahsup edemeyiz, biz burada
gerekeni yapacağız” diyor.
İkincisi, Batı Trakya’da Lozan’da Müslüman azınlık tâbiri kullanıldığı
için, siz orada oluşturduğunuz vakıfların adına Türk kelimesini
koyamıyorsunuz. Şimdi dönelim Türkiye'ye: Sadece Rum vakıfları açısından
bakalım; 66 tane Rum vakfı var, 55’inin isminde Rum kelimesi geçiyor.
Siz Batı Trakya’da bir tane vakfın ismine Türk kelimesini
koyamıyorsunuz.
Bu kanun, azınlıklar lehine akıl almaz bir arazi gaspı imkânı getiriyor.
Bu arazi gaspı neye hizmet ediyor? Değerli arkadaşlar, bunu da irdelemek
lazım. Bunu buradaki satırlarda ararsanız bulamazsınız, diğer
gelişmelerle birlikte düşünüp çıkaracaksınız. Nedir o? Bu Vakıflar
Kanunu’yla istihdaf edilen temel noktalardan biri de, ekümenikliğin
sağlanması için içeriden ve dışarıdan büyük gayret sarf ettikleri
Patrikhane'ye ekümenia hazırlamaktır. Patrikhaneyi ekümenik kıldığınız
zaman, buna ekümenia lazım, yani arazi lazım. Sanmayın ki bu araziyi, bu
ekümeniayı siz ona Haymana Ovası’nda falan verebilirsiniz, öyle bir şey
yok. Hatta İstanbul’un Anadolu yakasında bile veremezsiniz, onu da kabul
etmez. Onun ekümenia olarak istediği yer bellidir ve tek yerdir: Suriçi
İstanbul, Yeditepe, yani Fatih’in kemiklerinin üstü. Bunu, bizim
dinciliğiyle öne çıkmış, din hassasiyetleriyle öne çıkmış bugünkü
yönetici kadrolara buradan tarihin ve sizin huzurunuzda bir kere daha
ifade etmek istiyorum.
Bakın, 1936 beyannamesi vardır. 1935 Vakıflar Kanunu’ndan sonra 1936
beyannamesiyle tesciller yapılmıştır. Bugün geldiğimiz duruma bakıyoruz,
Türkiye genelindeki 2 bin 400 civarındaki arazinin 1800’ü
İstanbul’dadır. Bunlar, hiçbir kayıt ve şart konulmaksızın, bu insanlar
lehine, tapu dairesine gidip verdikleri bir beyanla kaydedilecektir. Bir
şey daha var: Bunlar filan vakıf, falan vakıf adına kaydedilecek, ama
yine bu yeni yasaya bir şey konulmuştur. Bunlar birbirlerine, birbirleri
lehine bu arazilerden feragat edebileceklerdir, o vakıf buna, bu ona
bağışlayacak. Bunlar bir elde toplanacaklar ve bir ekümenia
yaratılacaktır. Bunu da gördüğümüzü burada ifade etmek istiyorum.
Çok tehlikeli mayınlardan bir tanesi de bu yasada, yabancı vakıfların
yönetimlerinde bugüne kadar aranan çoğunluğun Türk uyruklu olması
şartının kaldırılmış olmasıdır. Ne getiriyor onun yerine; Türkiye'de
yerleşik olmayı getiriyor; ikamet kâfi. Bunu yapacaksa adam, o ikameti
sağlar. Türk uyruklu olma şartı yok, istediğiniz vakfı kurup
–yabancılar- ve istediğiniz şahıslarla bunun yönetimini elinize alıp
dışarıyla akla gelebilecek siyasî, iktisadî, malî bütün
koordinasyonları, bütün destek alışverişini kuracaksınız. Kanunun
istediği bir tek şey var: “Dışarıdan gelecek paralar banka yoluyla
gelsin, gidecek paralar da banka yoluyla gitsin.” Bunun dışında hiçbir
teftiş yok, hiçbir soru yok, hiçbir sıkıntı yok.
Değerli arkadaşlarım; bu yasa diyor ki, “Bir gayrimüslim cemaat, bir
arazinin kendileri lehine tescilini istedikleri zaman, o arazinin daha
önce filan ada, falan ada kayıtlı olma şartını ben kaldırıyorum.” Bu
kanunun tâbiri ile, arazi ‘nam-ı mevhum’a, yani hayali bir ada veya namı
müsteara kayıtlı olabilir. Namı müstear olduğunu kim bildirecek? Çünkü
bu kanun, namı müstearı da namı mevhumu da tanımlamıyor. Yani gelecek
bir gayrimüslim vatandaş, diyecek ki, -dediler, başladı- “Başkent
Üniversitesi’nin falan kampüsundaki falan arazi falancaya kayıtlıdır ve
o bizimdir, bize vereceksiniz onu.” Haberal Hoca diyecek ki, “Hayır, o
mevhum falan değil, o filancanın adına kayıtlı, işte Hans, Yorgo
vesaire…”. “Hayır” diyecek, “O zaman biz vakıflar adına mülk
edinemediğimiz için, gayrimenkul edinemediğimiz için, mecburen o isime
kaydettik.” “Canım bu isim mevhum değil, bu yaşayan bir ad”
diyeceksiniz. “Hayır, bu mahzuru aşmak için o ada kaydettirdik bunu, bu
namı müsteardır, biz bu adı öyle itibar ettik. Bu araziyi bize verin.”
Bunun teftişi yok, çünkü namı müstearın tanımı yok. Sadece “Bunu bizim
lehimize tescil et” diyen şahsın beyanına bağlıyız. Tapu idaresi bir
problem çıkarabilecek. Mevcut kanun, tapunun öyle bir problem
çıkarabileceğini gösteriyor. Onun nasıl aşılacağı bellidir arkadaşlar;
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Diyelim ki iç hukukta tapu idaresinin
çıkardığı problemle bu tescili yaptıramadılar; derhal İnsan Hakları
Mahkemesi’ne gidecekler ve kararın nasıl çıkacağından da hiç kimsenin
kuşkusu yok.
Bu mevhum ve müstear isimlere kayıtlı yerlere bir örnek vereyim: Gelmiş
adam, Cebrail adına kayıtlı vakıf var, Meryem Ana adına kayıtlı vakıf
var. Ama bir de bakın, Mecidiyeköy civarında bir Türkiye Hastanesi var.
Vakıfların mülküydü, vakıflar onu kendi mevzuatına uygun olarak kiraya
vermiş, birileri çalıştırıyor. Bu hastane, Bulgar Papazı Yofçov adına
kayıtlı idi. Yofçov Türkiye’de yaşamış, din adamı olarak görev yapmış,
gerçek bir şahıs, tarihî şahsiyet, belli. Ama bakın, şimdi ne diyorlar:
“Hayır, biz o zaman burayı mülk olarak kendi adımıza kaydettiremediğimiz
için vakıf olarak Yofçov adına kaydettirdik, aslında bu müstear bir
addır, Yofçov yaşamış da olsa.” Sizin elinizde namı müstearı tanımlayan
bir şey yok, bu beyana uymak zorundasınız. Böyle belki 40 tane, 50 tane,
60 tane, 100 tane yer bugün malikleri olan ve 1935 Yasası’na göre işlem
görmüş, sahipli araziler, buradan gidilerek, namı müstear ve namı
mevhumun tarif edilmemesi yüzünden, döşenmiş o mayın yüzünden tek tek
gayrimüslim azınlıklar adına tescil ettirilecektir.
Özetleyelim: Bu Vakıflar Yasası, birincisi; gayrimüslim azınlıklara hak
filan vermiyor, o haklar zaten verilmiş. Eğer tescilde bir noksanlık
varsa, 1936 beyannamesiyle yaptırmamışsa, getirir, yine bakılır,
yapılır. Bu Vakıflar Yasası imtiyazlar veriyor. Halbuki Anayasamıza göre
kimseye göre imtiyaz verilemez; Lozan Antlaşması’na göre de bu
imtiyazlar verilemez. Burada hem Lozan darmadağın ediliyor hem Anayasa
çiğneniyor. Bu yasa, böyle bir yasadır.
İkincisi, Türkiye’deki dinci cemaatleşmenin ve tarikatçılığın dışarıyla
Türkiye aleyhine istediği irtibatı kurmasını meşrulaştırıyor. Bunun
önünü alamazsınız. Bakın, bunlar bugün konuşulmuyor, fakat Türkiye’yi
esas rahatsız edecek yeni yapılanmalar bu noktadan gelecektir. O
bakımdan, bütün ümidimiz Anayasa Mahkemesi’nin bu kanunu iptal
etmesidir. Türk siyasetinin ve Türk aydınlarının bunları bilerek tavır
koymasıdır. Bunu Türkiye, mutlaka ve muhakkak bir biçimde aşmalıdır.
Anayasa Mahkemesi’nin iptali, şu an için en ideal, en sıkıntısız yoldur.
Ama aksi olursa, Türkiye bunu mutlaka ve muhakkak aşmalıdır. Bu, Türkiye
için olmak veya olmamak şeklinde ifade edilecek bir büyük sıkıntı ve bir
büyük badiredir.
Hepinize teşekkür ediyorum.
SORU-CEVAP
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk - Herhalde bunu fark etmiş olacaklar ki,
kanunun yürürlük tarihi, Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihtir. Halbuki
içeride bu kanunun uygulamasıyla ilgili çıkarılması istenen 3-4 tane
yönetmelik vardır, “Yönetmelikler 6 ay içinde çıkacak” diyor. Hiç olmasa
yürürlüğü de 6 ay sonra başlatarak bir teemmül ve tezekkür dönemi
vermemiştir. Yani burada tâbiri caizse ne vururlarsa götürecekler o
zamana kadar.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk - Bu son iktidarın, iki dönem devleti, ül***i
yöneten iktidarın temel amaçlarından birisi, Türkiye'yi çok hukuklu hale
getirmek, çok hukukluluğu yaratmak. Bu nereden geliyor? Nereden aldılar
bunu, nereden tevarüs ettiler? O zaman Parlamento’da da bunu bir
vesileyle açmıştım. Bunun esas mürevvici, baş mimarı, başını çeken,
Damat Ferit’tir: 1910’lu yıllarda -ki biliyorsunuz 5 kabineye
sadrazamlık, başbakanlık yapmıştır- Osmanlı Mebuslar Meclisi’ne şu
gerekçeyle kanun sevk etti: Dedi ki, “Biz hâkimiyetten filan
bahsedemeyiz, biz çokuluslu bir milletiz. Binaenaleyh çok hukukluluk
olacak; Osmanlı’nın egemenliği filan tâbirleri yersizdir.” Damat
Ferit’in bu teklifi, Meclisi Âyan’dan dönmüştür. Şimdi onu ‘kamuda
yeniden yapılanma’ adı altında getirdiler. Kamu Reformu Tasarısı
münasebetiyle bunları gündeme getirdik, çünkü o tasarı, yerel
yönetimleri güçlendirme tasarısı değildi. Tahlil ettiğiniz zaman,
doğrudan doğruya Damat Ferit’in 1910’larda yabancıların bastırmasıyla
Osmanlı Parlamentosu’na taşıdığı, ama çıkarmaya muvaffak olamadığı
kanundur veya tekliftir. Şimdi bunu Kamu Reformu Tasarısı’yla bir bütün
halinde birden yapamadılar, parçalara böldüler. Bu Vakıflar Yasası da
onlardan bir tanesidir. Daha arkadan neler gelecek, bunu bilemiyoruz.
Bunu kendilerinin ifadesiyle şöyle özetlemişlerdir: AKP kurmaylarından
bir arkadaş diyor ki, “Cumhuriyet tarihinde dış dinamiklerle iç
dinamikler ilk defa örtüşüyor.” Bunu AKP bu şekilde ifade etmiştir.
Alman Dışişleri Bakanı da aynı şekilde ifade etmiştir; demiştir ki,
“Cumhuriyet tarihinde ilk defa hiçbir rahatsızlık duymadan çalıştığımız
bir hükûmet mevcuttur.” Bunu işbaşındayken söylediler. Geçen gün kapatma
davası açıldığında, eski Başbakan Schröder’in sözlerini burada
hatırlayalım; Türk yargısını ve binnetice Türk Milletini onursuzlukla
itham etti. Dedi ki, “Böyle bir hükûmetle bu kadar verimli çalışmaları
yaparken, Türk yargısı tarafından bunlara problem çıkarmak, bir
onursuzluktur.” Peki, Türkiye’deki sıkıntıların yargıya havale edilmesi,
bir hukuk devletinde sıkıntıların hukuka havale edilmesi, bir iddiayla
hukukun önüne getirilmesi onursuzluk ise, Schröder’in onuru nedir? Bunu
Türk Milleti’nin cevaplaması ve aklında tutması lazım.
Gökçe Atlıhan (Uluslararası Ticaret Bölümü İkinci Sınıf Öğrencisi) -
Sayın Öztürk, aktarılan fonlardan bahsetti. Ben bir şey sormak
istiyorum: Yıllardır Soros Vakfı’nın yaptığı şey, bu başlık altına
giriyor mu? Bir de Necip Hablemitoğlu’nun “Alman Vakıfları ve Bergama
Dosyası” adlı kitabında bu tehditten zaten yıllardan beri bahsediliyor,
yasa 2008’de çıktı, yani çok daha yeni bir şey değil, değil mi?
Teşekkürler.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk - Eski şartlarla, yani cemaat vakıflarına ve
yabancı vakıflara bu imtiyazların hiçbiri verilmediği halde, Alman
vakıflarının Türkiye’deki icraatından duyulan rahatsızlık, bir yığın
insan tarafından gündeme getirilmiştir. Şimdi ise o şikâyetleri
yapamayacaksınız, öyle bir tartışma açamayacaksınız. Gelecekler ve
istediklerini alıp istediklerini yapacaklar. Bunlar demin de söyledim,
bir tavaif-i mülûk yaratıyorlar, yani küçük devletçikler. Bu
devletçikler, bunlar maddî anlamda küçük görünecekler, ama en büyük
güçlerden malî, stratejik ve siyasî destek aldıkları için, Türkiye'nin
bunların herhangi biriyle baş etmesi mümkün olmayacaktır, bunu
göreceksiniz. Yani bu yaratılacak devletçiklerin hiçbiriyle Türkiye baş
edemez. Kaldı ki bunlar, belki ileride aralarında federasyonlar,
konfederasyonlar kurarak âdeta yeni bir süper güç federatif sistemiyle
Türkiye'nin üstüne çullanacaklar. Bir ifade kullanmıştım; Sevr’le
gerçekleştirilmek istenen harita parçalanması bu yolla
gerçekleştirilecek. Zaten Büyük Ortadoğu Projesi dediğimiz, Ilımlı İslam
projesi dediğimiz projenin esas hedefi de Ortadoğu coğrafyasında
İsrail’den büyük devlet bırakmamadır. Bunun ana hedefi budur ve tabiî
bunun göbeğinde Türkiye vardır. Bu hesaba göre Türkiye’den 3 tane, 4
tane devlet çıkarmak istiyorlar. Siz buna terörle yaratılmak istenen
parçalanmayı engelleyerek problem çıkardıysanız, yaptırmadıysanız,
terörü dinle kucaklaştırarak işi bitirecekler.
Bakın, ben bunu, Meclis kürsüsünden 23 Nisan olağanüstü toplantısında,
2005 ve 2006’da gündeme getirdim. Amerika’nın Apo’yu Türkiye’ye teslim
etmesi, Türkiye’ye jest yapmak için falan değildi. Marksist bir örgüt
olan PKK’yı, ondan rahatsız olan, bu devlete bağlı olan Müslüman-dindar
insanlarla kaynaştırma hedefine yönelikti. Amerika bunda başarılı
olmuştur. Esas, PKK, bundan sonra Türkiye'nin başına dert olacaktır.
Nitekim tarihimizde ilk defa –geçen gün bir ekranda da söyledim-
Kürtçülük lehine cami eylemleri yapılmıştır. Bu çok hayatî bir noktadır.
İkincisi, birkaç gün önce basına, sitelere düştü, Öcalan, peygamberler
şehri Urfa’da bir ilahiyat akademisi kurulması için taraftarlarına
talimat veriyor ve ilave ediyor: “Bu iş dine dönmeden olmaz. Ben de
oraya döndüm ve Hazreti İbrahim’den beri bütün dinleri tetkike başladım,
buna önem verin” diyor. İşte sonuç alınmıştır.
Bakın, Amerika bin yıllık dinimizin adını değiştirip ‘Ilımlı İslam’
koyuyor, bu işe müdahale ediyor. Huntington her konuşmasında İslam’la
ilgili 30-40 tane tespit yapıyor. Bunlar bunu yapıyor, ama Türkiye'de bu
zehrin panzehirini üretmemiz lazım dediğimizde, kendine göre laik
geçinen bir yığın insan, başta benim bidayette içinde olduğum partinin
Genel Başkanı, “Biz laik adamız, böyle din söylemleri falan kullanmayız”
demiştir. Ama Bush kullanıyor ve Türkiye için kullanıyor, Huntington
kullanıyor, Dick Chaney kullanıyor, Blair kullanıyor. Siz nasıl
kullanmayacaksınız? Yani bu din üzerinden tahribi nasıl aşacaksınız? O
zaman çaresini gösterin. Bunların cevabı olmamıştır, ama birkaç hafta
önce, “Biz laik insanız, din söylemi kullanmayız” diyen zât, ayet, hadis
okumaya başlamıştır!.. Şimdi Türkiye buradadır.
Bu Vakıflar Yasası ile bu tahribat içeride ve dışarıda güçlendiriliyor.
Bunun Türkiye'nin başına açacağı dert, tarihte eşi-menendi görülmemiş
bir dert olacaktır. Anayasa Mahkemesi bu işi durdurur, durdurur,
durdurmazsa Türk halkının bunu bir kurtuluş savaşı gibi telakki ederek
ayağa kalkması lazım diye düşünüyorum, başka bir çıkışı yok bunun.
02.04.2008 - Başkent Üniversitesi |
|
|
|
 |
YORUMLAR:-------------------------------------------------------------------------------- |
|
|