Ali Karaca

Ali Karaca

Hayata Dair Ne varsa Düşünelim alikaraca@gmail.com

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ÜZERİNE ANALİZLER..

28 Nisan 2020 - 16:52

Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur. (İsra suresi 32. Ayeti)

Ankara Barosu Diyanet İşleri Başkanı Prof Dr sayın Ali Erbaş'ın zina konusunda ki açıklamalarından sonra çok sert ve "fütursuzca" bir deklarasyon yayınlayarak, şimşekleri üzerine çekti. Zaten zina konusunda ki "ayet-i kerime" de ona yaklaşmayın diyor? Her şey bozulan "ahlak sonucu" oluşmadımı?

Ankara Barosu Diyanet işleri başkanı Prof Dr sayın Ali Erbaş'ı cinsel tercihleri ve yaşantıları farklı (aykırı) olanları toplumun önüne atmakla suçladı? Bu insanlar toplumsal ahlakın bozulmasına yol açan edep dışı davranışların sahibi olan kişilerdir. Gelin bu yolculuğu daha gerilere götürerek buralara nasıl geldiğimizi anlatmaya çalışalım.

Fetö terör örgütünün ön ayak olduğu 2000 yıllarda semavi dinlerin temsil edildiği ve dinlerarası diyaloğunun temellerinin atıldığı Harran (Şanlıurfa)'da Müslüman, Malay (Malezyalı) bir kız olan Meryem'in Amerikalı profesör Lancter Luntz ile olan evliliğini İman, Haham ve Papaz'ın kıydıkları nikahla evlenmelerini o dönemde çok şiddetle eleştirerek kınamıştık.

Güya dinlerarası diyaloğu Hz İbrahim (A.S) huzurunda atıyorlardı. Bu nikahın toplumsal karşılığı nasıl olabilirdi, bu evlilikten doğan çocuklara hangi dine mensupsunuz diye sorulduğunda, benim hangi dimi soruyorsunuz diye cevapları şaşırtıcı olmamalıdır. Çünkü üç semavi din adamının bu nikah akdinin gerçekleşmesinde parmağı vardır. Üstelik, Müslüman bir kadının gayr-i müslim birisiyle evlenmesi haram kılınmışken?

Şimdi gelelim İstanbul sözleşmesine, bu konuda AHİM'de zikri geçen 2010 tarihli kararı, Türkiye’nin 2012’de imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nin 4/1 ve 4/3 maddelerinde geçen “Devletler her tür cinsel yönelimi yasal güvence altına alır” hükmü ile uyumludur. Türk halkı olarak bu sözleşmenin imzalanmasının üzerinden çok zaman geçtikten sonra ancak haberdar olabildi.Yüce Türk milleti, bu durumu hak edecek ne yapmıştır acaba?

İstanbul Sözleşmesi, “toplumsal cinsiyet” kavramını tanımlayan ilk belge olarak önem taşımaktadır. Belge, “kadına şiddeti önleme” kapsamında aslında “LBT kadınların” (lezbiyen, biseksüel ve transların) cinsel kimliklerini ve cinsel yönelimlerini her tür şiddete karşı güvence altına almaktadır. Böylece toplumsal olayların LGBT'lilere karşı sözleşmenin imzalanmasıyla devlet tarafından kontrol altına alınması düşünülmüş olabilir.

Hani siz, Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmazdınız. Bir çok kavmin helak edildiğini bizlere yüce kitabımız Kuran-i Kerim referans oluyor. Sodom ve Gomore halkının sapkınlıklarına karşı onları yeryüzünden silen yüce Allah (C.C) bizati kendisiydi. Nasıl olur da, böyle bir irade karşısında, bu durumların yaşanmışlığını bildiğiniz halde, sizler böyle bir sözleşmeye nasıl imza atabilirsiniz.

Hz Lut (A.S) kendi halkına yapmış oldukları, sapıklıklarından vazgeçmelerini ve yaptıklarından pişman olmadıkları, tövbe etmedikleri takdirde "Allah’ın hepsini yok edeceğini" söylemiştir. Kavmini sürekli imana davet etmiştir. Hz Lut (A.S) insanları, halkını uyarsa da onlar bu azgın cinsi sapıklıkla yaşamaya devam ederler. Böyle sapkın bir topluluğun üzerine yüce Allah (C.C) bela ve müsibetler verir.

Batı’da din (Kilise) LGBT kimlik konusunda direncini yitirmiştir. Batı, içine düştüğü bu kokuşmuş, utanç verici durumdan İslam’ın bağlılarının LGBT bireylere dönüşmesiyle kurtulabileceğini planlamaktadır. Fakat böyle bir sözleşmeye %99 Müslüman olan Türkiye Cumhuriyet'inin imza koyması da çok manidardır. Böylece toplumu ilgilendiren konularda tepkilerden çekindikleri için gizli bir şekilde İstanbul sözleşmesi imza altına alınmıştır.

İslam dünyasında ise aydınlar İnsan Hakları teorisini kabul etmekte, teorinin ahlaktan kopuk “insan” idealleştirmesini onaylamakta, onun “bütün insanlar eşit ve özgürdür” ilkesinin esiri olmaktadır. Bu ilke cinsiyetsiz/kimliksiz/içi boş “insan” imal etmek demektir. Zaten batının bu gün ki düştüğü hal aile hayatının olmayışı, ahlaki değerlerin sıfıra indirgenmesiyle birlikte sorunlar yumağı büyümüştür.

İstanbul Sözleşmesi, önceki belgelere göre bir ileri aşamaya geçerek devletlerin bireylerin her tür cinsel kimliğini korumayı taahhüt etmesini sağlamaktadır. Böylece İstanbul Sözleşmesi, “insan” tanımına devlet eliyle eşcinsel, trans, interseks, queer gibi cinsel azınlık kimliklerini dahil etmektedir. Devletimiz artık böyle cinsel tercihleri olanların korumalığını yani hamiliğini yapacaktır. Toplum sosyoloji açısından geldiğimiz durumun hali, içler acısıdır.

Ahlaki değerlerin siyasi iktidarlar eliyle bozulduğu günümüzde AB uyum yasaları sonucunda zinanın suç olmaktan çıkartılması garebeti de kendilerini dindar türban sorununu çözen bir iktidar tarafından gerçekleştirilmiştir. Gerçi ekonomisi ve ahlak yapısı gibi bozuk bir ülkede zinanın suç olduğu, geçmiş dönemlerde de fuhşiyat yine zirvelerdeydi, fakat bu durum "devlet eliyle" tescillenmemişti?

“İnsan haklarını savunuyorum” diyen bir aktivist Batı teknolojisinin insan üzerindeki operasyonlarının getirdiği fıkhı meseleler karşısında da çaresiz kalmaktadır. Mesela bir kadın kendi embriyosunu annesinin rahmine naklederek evlat sahibi olduğunda, doğan çocuk kardeş mi, evlat mı sayılacaktır? Nesebi bozan bu “insanı ve cinsiyetini yeniden tasarlayan teknolojik müdahale”, toplumda miras/mülkiyet/nesep hürriyetlerini tamamen ortadan kaldıracak bir saldırıyı andırmaktadır.

Batı’nın trans - humanist çalışmaları LGBT bireylerin “insan hakları söylemi” ile daha güçlü şekilde hak taleplerinde bulunmalarının önünü açacaktır. “İnsan hakları” cinsiyeti sonradan birey tarafından seçilen veya tıp teknolojisi yardımıyla yeniden tasarlanan varlığı işaret etmektedir. Böylece cerrahi operasyonların da önü tamamen açılarak, Bülent Ersoy gibi pembe kimlik sahibi olmanın da yolu açılacaktır. Cinsiyet artık bir kader olmaktan böylece çıkartılmış olacaktır.

Aydınların “insan hakları” teorisini kabulleri ölçüsünde LGBT bireylerin “cinsel yönelimleri”ni onayladıkları görülmektedir. Bu aydınlar LGBT kimliğin cinsel yönelimlerinin en basit haliyle ZİNA (nikâhsız birliktelik) kapsamında kaldığını unutmaktadır. Özellikle sosyal medya ve iletişim sektörü sayesinde evlilik kurumuna karşı nikahsız birlikteliği savunan bu sistemin iktidar sahipleri tarafından da çok eleştirilmemeleri anlaşılabilir değildir.

Mesele “İnsan Hakları” kavramından doğmakta, muhafazakar entelektüel tarafından bu kavram ahlak referans alınarak tanımlanamadığı için İstanbul Sözleşmesi’nin teminatı altına aldığı cinsel kimliklerin “onur yürüyüşleri”ne engel olunamamaktadır. Artık yanı başımızda veya toplumumuzun içerisinde bu ayrıcalıklı kimlikli insanları görmek mümkün olmaktadır. Zaten yaptıkları yürüyüşlerde, onların aykırı pankartlarını görmekteyiz.

“İnsan” kavramı, “ahlak” değerlerinin karşısına Batıcı bir azınlık olarak çıkarılmaktadır. LGBT, Batı’nın çevre ülkelerdeki bir partisi statüsüyle hareket etmektedir. Siyasal ve toplumsal örgütlenmesini bu şekilde tamamlayan LGBT'li kimliklilerin batıdan sonra ülkemizde ki faaliyetleri bir çok dernek ve entelektüel çevreler tarafından desteklenmesi olayın vahametini de ortaya koymaktadır. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.

Toplumsal ahlak değerleri böyle bir sözleşmeyle erozyona uğratılmıştır. "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" diyerek bizleri ikaz eden sevgili efendimiz Hz Muhammed (S.A.V) kutlu, yolu ve yolculuğu güzel ahlaktır. "Türban sorununu" hallederek yüce İslam dininin içini boşaltanlar misyoner dediğimiz siyasal İslamcılardır. Yaşadığımız müsibetler, virüs salgını adaletsizliğin zirve yaptığı ve emperyalist zalimlerin, mazlumları inim, inim inlettiği bir dönemde böyle sapkınlıkların da bir ortağı olunması nedense her şeyin üzerine tuz biber ekmiştir.

Bu gün zina ve cinsel tercihler LGBT gibi konularında haklı olarak beyanat veren "Diyanet İşleri Başkanlığı" 2005 yılında çıkartılan AB uyum yasaları için "zinanın suç" olmaktan çıkartılması ve 2012 yılında imzaladığımız İstanbul sözleşmesi için niçin tepki vermemiştir. Dinayet İşleri Başkanlığı siyasi iradenin emri altında sağlıklı fetva verebilmesi mümkünmüdür? Tabi ki fuhuş ve ahlak dışı eylemler daha önce ki iktidarlar dönemlerinde de vardı, fakat kendilerini dindar diye adledenler böyle bir uygulamaya kanunla nasıl son verebildiler, bu durumu sorgulanmasının hakkımız olduğunu düşünüyorum. Buda gösteriyor ki yüce Allah (C.C) böyle şeylerden hoşnut olmaz ve bizleri, sıkıntılar içerisinde bırakır.

"İndirilmiş dine değil uydurulmuş dine inanan insanları" gördükçe bidattan kurtulmamız çok kolay olmayacaktır.

Edep edep içinde hayayı arar bir gün

İmanlı gönüllerde doğruyu bulur bir gün..

Ali KARACA

Ali KARACA

28.04.2020

İSTANBUL