Ali Karaca

Ali Karaca

Hayata Dair Ne varsa Düşünelim
alikaraca@gmail.com

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YIKILIŞI...

28 Ekim 2020 - 21:04

OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YIKILIŞI...

(KURTULUŞ SAVAŞI VE MİLLİ MÜCADELE)

    Osmanlı İmparatorluğu 1699 yılında imzaladığı Karlofça antlaşması ile ilk kez toprak kaybetmeye başladı ve duraklama devrinden sonra gerileme döneminde girdi? Ve  en son 1914 öncesinde kaybettiği toprakları tarihleriyle birlikte anlatarak tanıtmaya çalışalım:  Kırım (1774), Girit (1878), Kıbrıs (1878), Karadağ (1878) Rodos (1912), ve 12 Adalar (1912) yılında  Osmanlı Devleti'nin elinden çıktı.

    Osmanlı devletinin dağılma sürecine giren durumunu özetlemek istersek; Osmanlı Devleti 1914 yılına kadar Avrupa ve Kuzey Afrika’da ki topraklarının tamamını kaybetmiştir. Ve geriye bu günkü Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, İsrail ve Arabistan (yani) öyle kopartılan yaygaralar gibi 1914 yılında, nereden nerelere gelmişiz, acaba bunu insanlarımız biliyor mu? 2.500.000 kilometre kare olan topraklarımızın büyüklüğü, Lozan antlaşmasını imzaladığımızda ve daha sonra 23 Haziran 1939 yılında topraklarımıza katılan Hatay ile birlikte 780.000 kilometre kareye düşmüştü.

    İngiltere'nin Basra üzerinden zengin yeraltı kaynaklarının bulunduğu Orta Doğu coğrafyasına girerek 15 Ekim 1914 yılında Bahreyn'i işgal etti ve daha sonra da Irak topraklarına girdi? İngilizler, Osmanlı Devletinin birliklerine üstünlük sağlayarak Bağdat'a doğru ilerledi. Osmanlı Devleti bir çok cephede savaşıyordu, fakat Kut'ül Amare de İngiliz ordusunu bozguna uğratarak perişan etti. 29 Nisan 1916’da sonuçlanan savaşla birlikte, Kut’ül Amare’ye giren ilk Türk birliği, aynı gün içinde Hükumet Binasına Türk Bayrağını çekiti. Halil Paşa kılıcını uzatan General Towshand’a “Buralar şimdiye kadar bizim di, bundan sonra da böyle olacak” dedi. O gün beş general olmak üzere, on üçü üst düzey subay, dört yüz seksen bir subay ve üç bin üç yüz dokuz İngiliz askeri esir alındı. Bu zafer İngilizlerin gördüğü en korkunç yenilgiydi. Irak ve Suriye topraklarını işgal eden İngiliz kuvvetlerine Nurettin Paşa komutasında ki Türk birlikleri tarihi bir yenilgi tattırdı. Fakat daha sonra adına Skyes Picot  antlaşması İngiltere ve Fransa arasında sağlanan antlaşma ile; Osmanlı imparatorluğunun Anadolu ve Ortadoğu topraklarının paylaşımını ele alan gizli bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşma 16 Mayıs 1916’ya Fransa adına François Georges Picot, İngiltere adına da Sir Mark Skyes imza atmıştır.

    Yunanlıların 15 Ağustos 1919 yılında İzmir'i işgal etmesiyle birlikte başlayan işgal, İtilaf devletlerinin de katılmasıyla birlikte Kurtuluş savaşımız başlamış oldu. Yüce Türk milletinin son kalesi olan Anadolu toprakları artık düşman tarafından işgal edilmişti. 10 Ağustos 1920 yılında Paris'in Sevr banliyosinde ki anlaşmasının bir sonucu olarak, Anadolu toprakları, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan  tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı’nın elinde kala kala 350.000 kilometre kare toprak parçası kalmıştır. Osmanlı devleti küçük bir kara parçasına şıkışıp kalmıştı, bunları anlatanlar yok tabi ki? Bu durumdan başka anlatılanların gerisi yalandır, iftiradır! Lozan anlaşması görüşmeleri yapılırken Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, İsrail ve Arabistan toprakları bu bölgeler işgal altındaydı ve buralarda Osmanlı egemenliği 1917 yılından itibaren fiilen artık sona ermişti. Milli Mücadele veren Türk ordusu düşmanı bu topraklarda değil Anadolu’da yenmiştir. Tarihin inkar edilemez gerçekleri de hakikati de böyledir. Ama bu gerçeklerin de çok iyi bilmesi gerekmektedir.

    İngilizler kendi aralarında yaptıkları mutabakata göre, Güneydoğu Anadolu’muzda Musul ve çevresini Fransızlar’a bırakmışlardı. Ne var ki, İngiliz müttefiğine kazık atıyor, silah gücü ile giremediği Musul’u terk etmemekte direnen Ali İhsan Sabis Paşa’dan, tehdit ve entrikalarla teslim aldıktan sonra, kuzeye doğru ilerlemeye başlıyordu. 17 Aralık 1918’de Antep’i işgal ettiler, 23 Şubat 1919’da Maraş’ı, 24 Mart 1919’da da Urfa’ya girdiler. Topraklarımız çiyneniyor, insanlarımız tutsak alınıyor, biz can derdinde iken İngiliz’le Fransız post kavgasındadır. İki işgalci Devlet nihayet aralarında anlaşıyor ve topraklarımızı İngiliz boşaltıyor, Fransız askerleri 30 Ekim 1919’da Maraş ve Urfa’ya, 5 Kasım 1919’da da Antep’e giriyor. Sanki babalarından miras kalmış da diledikleri gibi al gülüm - ver gülüm muamelesi yapıyorlar. Fransızlar, yanlarına Ermeni’leri de takıp bu üç şehirimize giriyorlar ama, o toprakları atalarının kanı pahasına kendilerine vatan yapmış Antepli, Urfalı, Maraşlı sonuçta geldiklerine pişman ediyor. İşte yukarıdaki Gazi, Şanlı, Kahraman sıfatları, her biri başlı başına birer destan olan yöre insanının direnişinin yadigarıdır. O destanlarda, Sütçü İmamların, Şahinbeylerin, Arslan Beyler’in, Polat Beyler’in, Karayılanlar’ın efsaneleşen yiğitlikleri yatar. Bunları anlatmaya kalkışsak belki de bir tanesi bile bu sütunlara sığmaz.

     Onun için Antep Savunmasından başlayarak birkaç satırla o kahramalık destanlarını özetlemeye çalışalım. Antep savunması Antep halkının, sokak sokak, hane hane, fert fert Fransız işgalcisine ve peşine takıp getirdiği Ermeni milislerine karşı verdiği direnişin büyük bir kahramanlık hikayesidir. Bu direniş önce insiyaki başlamış, sonra giderek genişleyip örgütlenmiştir. Sivas Kongresi’nden sonra Anadolu ve Rumeli Müdaafaai Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, yurdun her karış toprağındaki direniş gibi Antep savunmasının da örgütlenmesinde etken olmuştur. Arslan Bey ve Polat Beyler’in önderliğinde Antep Kuvvai Milliyesi oluşturulmuş, kısa sürede düşmana zarar verir hale gelmiştir. Karayılan lakaplı bir köylü ortaya çıkmış, Karabıyıklı köyünde Fransızlar’a çok ağır zayiatlar verdirmiştir. Kilis - Antep yolunu Şahin Bey isimli yiğit tutmuş, düşmanı geçirmemiş, Antep’in çevresinde tamamen Kuvvacıların egemen hale gelmesini sağlamıştır. Böylelikle işgalci Fransız’ın karargahının çevre ile ilişkisi kesilmiş, şehirde kısılıp kalmıştır. Kuvvacılar Antep’teki karargaha getirilen ikmal ve yiyecek konvoylarına baskınlar vererek ele geçirmişler, Fransız işgal ordusunu şehirde ikmalsiz bırakmışlardır. İçerden halkın sabotaj hareketleri, dışardan kuvvacıların fedakarca baskınları sonunda Antep şehrinin kuzey kısmı Kuvvayi - Milliyecilerin eline geçmiştir.

    1 Nisan 1920 günü kaçan bir tutukluyu yakalamak isteyen jandarmanın havaya ateş etmesi bir kıvılcım etkisi yapmış, binlerce Anteplinin harekete geçmesinde etken olmuştur. Halkın ayaklandığını gören Fransız askerleri korkuya kapılmışlar, vatandaşlar da Fransız askerlerini kolayca yakalayarak esir almaya başlamışlardır. Böylece Antep şehrinin kuzey bölümü Kuvvayı Milliye’nin eline geçmiş, güneyi Fransız askerinin işgalinde kalmıştır. Kuvvayı Milliyecilerle Fransız işgal kuvvetleri arasındaki sokak çatışmaları sürüp gitmiştir. Duruma çare bulmak için Suriye’deki Fransız tümeni Antep’e getirilmiş, şehir kuşatılmış, iki ay süre ile bombardımana tabi tutulmuştur. Sonunda silahsız, cephanesiz vatanını savunmaya çalışan Kuvvayyi - Milliyeciler daha fazla dayanamamış, direniş kırılmıştır. Fransızlar 9 Şubat 1921 tarihinde Antep’i teslim alabilmişlerdir. Halkın gösterdiği bu şanlı direniş bütün İslam dünyasında yankılar uyandırmıştır. TBMM de aldığı bir kararla şehre Gazi unvanı vermiş, eski adı ile Ayıntap olan şehir o tarihten sonra Gaziantep adını almıştır. 10 ay Fransız işgalinde kalan Antep, Fransızlar’la imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşmasından sonra işgalden kurtulmuştur. Bu antlaşma gereğince Fransızlar 25 Aralık günü şehri boşaltmışlar, şehirde sonsuza kadar dalgalanacak olan Türk bayrağı yeniden yükselmiştir..

     Doğu cephesinde 24 Eylül 1920’de Ermeniler saldırıya geçmiş, Türk Ordusu Misak-i Milli sınırlarına kadar ilerlemiş ve Kars Zaferi kazanılmıştır. Bu cephede Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak isteyen Ermeniler ile savaşılmıştı. TBMM Hükümeti 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanlığına atadı. 9 Haziran 1920’de harekete geçen Kazım Karabekir Paşa 30 Ekim'de Ermenileri kesin bir mağlubiyete uğratarak Doğu Anadolu’nun tamamını kurtardı. Ermenilerin isteği üzerine Gümrü Antlaşması imzalandı (3 Aralık 1920) Bu Antlaşmayla; Kars, Sarıkamış, Iğdır, Kağızman Türk Devleti’ne verilecek. Doğu sınırı, Aras Nehri ve Çıldır Gölü’ne kadar uzanacak. Ermenistan Hükümeti, Sevr Barış Antlaşması’nı tanımayacak. Ermenistan, TBMM’nin aleyhinde çalışmayacak. Türklere saldırıda bulunan Ermeniler dışındakiler isterlerse 6 ay içinde Türkiye’ye dönebilecekler. Gümrü Barışı, TBMM Hükümeti’nin uluslararası alanda kazandığı ilk askeri ve siyasi başarıdır. Sevr Antlaşması’nın geçersizliği ilk kez uluslararası bu antlaşmada onaylanmıştır. Ermeni sorunu çözüme kavuşturulmuştur. Doğu Cephesi’nin kapanması ile buradaki güçlerin büyük bir kısmı Batı Cephesi’ne gönderilmiştir.

   Bizim çok önemsediğimiz Misak-i Milli esasında tek taraflı bir manifestodur. Osmanlı Mebusan Meclisinde Misak-i Milli Kararları, 28 Ocak 1920’de kabul edilmiştir. Fakat çok sonra 17 Ocak 1920 de bu kararlar dünyaya duyurulmuştur. Misak-ı Milli Kararları, Atatürk’ün liderliğinde toplanan ve kurtuluş reçetemiz olan Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919) Erzurum (23 Temmuz 1919)  ve Sivas (4 Eylül 1919) Kongrelerinde vatanın kurtuluşu için saptanan ilkelerin, Osmanlı Mebusan Meclisince de kabul edildiğini göstermesi açısından önemlidir. Böylece Türk milleti, düşman işgaline karşı direneceğini tüm dünyaya duyurmuştur. Osmanlı Devletinin Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı sırada işgale uğramış olan Türk ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu topraklar Türk vatanının ayrılmaz parçasıdır. Arapların çoğunlukta bulunduğu yerlerde ise halk oylaması yapılmalıdır. Esasında Araplar yapılabilecek olan bir plebisitte Türk tarafının idaresinde kalmak tercihini yapacağının garantisini o gün kim verebilirdi. Hani bu topraklar bizimdi, o zaman niçin kendi vatanımızda Araplara böyle bir imtiyaz tanımaya kalktık. Demek ki Kerkük. Musul ve Süleymaniye çok önceden elimizden çıkmış İngilizlerin işgaline uğramıştı..

  Yunanlılar 15 Mayıs 1919 da İzmir'in işgalinden sonrada İşgale devam edip Milne hattı olarak bilinen Soma, Ayvalık, Aydın, Akhisar bölgesine kadar ulaşmışlardı. 22 haziran 1920 tarihinde tekrar harekata geçen yunan birlikleri 30 haziran 1920 tarihinde Balıkesir'i işgal etmiştir. Sonrasında yine 8 temmuz 1920 tarihinde Bursa' yı işgal etmişlerdir. Devamında Afyon, Salihli istikametinde ilerleyen Yunanlılar 29 ağustos 1920 tarihinde Uşak bölgesini işgal etmişlerdir ve  tarafı kendi istedikleri hedefe ulaştıkları için çok daha fazla ısrarcı olmamışlardır. Türk tarafı ise her ne kadar da sürekli geri çekilseler bile pes etmemişlerdir. Türk birlikleri Eskişehir bölgelerinde yunanların ilerlemelerini durdurmuşlardır. Savaş Türk tarafının zaferi olarak tarihe kazınmıştır. Yunan tarafı ise dünya ve yunan kamuoyunda yenilgi olarak tarihe geçmiştir. Türk tarafı bu savaş sonrasında hiç toprak kaybı yaşamamıştır. Sadece bir miktar malzeme kaybı yaşamışlardır. Türk tarafı için Zafer Türk kamuoyunda büyük bir yankı yapmış ve Ankara' da geniş çaplı kutlamalar yapılmıştır.

   İnönü savaşı sonrası İsmet paşa albaylıktan tuğgeneralliğe yükselmiştir. TBMM'nin kurmuş olduğu düzenli ordunun Batı Cephesindeki bu ilk başarısı herkesi morallendirmiş ve Türk milletinin cesareti artmıştır. Birinci İnönü savaşından sonra Teşkilat-ı Esasiye ilk Anayasa ilan edilmiştir. Tuğgeneral İsmet paşa emrinde olan birlikler karargahı Eskişehir'de olmak üzere İnönü mevzilerine savunma için gönderildi. Yunan birlikleri ilk dört gününde çok başarılı bir savaş çıkartıp 24 Mart'ta Dumlupınarı 27 Mart'ta Afyon'u işgal ederek ele geçirdiler. Eskişehir bölgesine doğru ilerlemekte olan yunan birlikleri Birinci İnönü savaşının izinden takıp ederek ilerliyorlardı. İkinci İnönü savaşı 27 mart sabahında İnönü mevkisinde çatışmalar başlamıştı. Yunan ordusu sıkışıp İsmet Paşanın etkili savunmasına yenik düşüp geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Yunan ordusu bu çekilme sonucunda çok ağır kayıplar vermişlerdir. Yunanların mağlubiyeti Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından 1 Nisan 1921 de telgrafla duyurulmuştur. Böylelikle Türk kuvvetleri büyük bir zafer kutlamışlardır.

    Türk ordusu kurtuluşunu gerçekleştirmek için ilk önce 23 Ağustos - 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan. Türk milleti için bir ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi; Kurtuluş Savaşı içinde öncelikle kendi kaderini tayin edici olmuştur. Daha sonra Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Büyük Taaruz bu saldırı düşman kuvvetlerine karşı yapılmış olup, 26 Ağustostan başlayıp 18 Eylül 1922 tarihleri arasında meydana gelen ve bağımsızlığımız için yapılan harekattır. Büyük askeri dehaya sahip olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından tüm yurt genelinde organize ettiği, düzenli bir ordu haline getirilen güçler, işgalci diğer ülkelere karşı amansız bir mücadele göstermiş ve bu güçler bir şekilde ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Ancak yunanlıların işgal ettiği topraklardan ziyade bağımsız bir Rum devleti kurmanın ısrarı üzerine, İzmir'i de o kuracakları devletin başkenti olarak ilan edeceklerdi. Ama hevesleri kursaklarında kaldı. Bunun yanı sıra, Atatürk büyük bir risk alarak, emri altındaki ordulara Yunanlıların üzerine saldırı emrini verdi. Bu sebepten ötürü tabi mutlak galibiyet olması gerekirdi. Öncelikli olarak Ankara'ya hareket eden Yunan ordusunun önünü kesilmesi gerekiyordu.

     Ateşkes Antlaşması 11 Ekim 1922 yılında TBMM ile İtalya, Fransa ve İngiltere arasında Bursa’nın Mudanya ilçesinde imzalanmıştır. Bu antlaşma Kurtuluş savaşının askeri kısmını tamamen bitiren bir antlaşmadır, artık bundan sonra savunmamızın, politik kısımı başlamıştır. Bu savaşın tarafları Mudanya da Türk tarafı ile masaya oturarak muhatabının kim olduğunu görmüştür. Artık Osmanlı Devleti çok gerilerde kalmıştır. Görüşmeler 3 Ekim 1922’de Mudanya’da başlamıştır. Görüşmelerde Türk delegasyonunu yani yeni kurulan TBMM  İsmet İnönü temsil etmiştir. Ancak bu görüşmeler sırasında Refet Paşa ve Fevzi Paşa’da bulunmuştur. Fransa’yı General Charpy, İngiltere’yi General Harington son olarak da İtalya’yı General Mombelli temsil etmiştir. General Mazarakis ve Albay Sariyanis’i göreve göndermelerine rağmen onlar görüşmelere katılmamışlardır. Mudanya açıklarında bir İngiliz gemisinde beklemişlerdir.

     İsmet Paşa’nın Mudanya’da diplomasi savaşı kazanması, milli benliğimizi ve çıkarlarımızı korumuş olması Lozan Antlaşmasına zemin hazırlamış omuştur. Osmanlı hükümetinin tamamen sona erdiğini kabul edilmiştir. Sıcak savaş dönemi tamamen sona erip diploması safhasına zemin hazırlanmıştır. Yeniden savaşılmadan İstanbul ve Boğazlar işgalcilerin elinden kurtarılmıştır. Kesin barışın sağlanması için kalıcı çalışma içine girilmiştir; çünkü antlaşmanın öngörüldüğü gibi barışın tamamen sağlanmasına kadar geçerli olmuştur. Antlaşma imzalandıktan kısa bir süre sonra Yunanlılar Anadolu’dan çıkmaya teşvik edilmiştir. İşgale sebep olan İngiliz başbakanının görevine son verilmiştir. Misak-i Milli için topraklar kazanılmış, gelecekteki inkılap çalışmaları için zemin oturmaya başlamıştır. Kurtuluş Savaşı bütün dünyada kabul gördü.

    Misak-i Millinin gerçekleşmesi için öteki tarafların da bu antlaşmayı kabul etmesi ve imza altına alınması gerekirdi. Nitekim Lozan’da bu durum kısmen kabul edilmiştir. Lozan ve Misak-i Milli gibi çok önemli konular öyle yapılan her sohbet toplantılarında konuşulamaz. Bu konuların uzmanı olmak gerek; yalan yanlış her şeyin konuşulduğu toplantılardan elde edilen bilgilerin farklı anlatılması doğru değildir. Tarihi hakikatler ve gerçekler ortadadır bu dönemleri yaşamış, Kurtuluş savaşına katılmış kahramanların hatıratları yayınlanarak bilgilendirmeler yapılmıştır. Milletimize kendi  tarihimizi öğretmek isteyenlerin, onlara örnek olmak için, Anadolu ve Trakya'nın itilaf devletleri tarafından nasıl işgal edildiğini ve Kurtuluş savaşınında ki milli mücadelenin nasıl yapıldığını anlatması gerekmektedir. Yedi düvele karşı nasıl mücadele ettiğimizi ve Kurtuluşumuzu gerçekleştirdiğimizi tarihi gerçeklerle anlatmak yapılabilecek olan en doğru iş olacaktır. Bu durum vatan toprakları için şehadete yürümüş kahraman ecdadımıza da saygının nişanesi olarak kabul edilebilir.

   Özellikle 1800 yılından itibaren Osmanlı devletinin elini kaldırıp başını kaşıyacak bir hali, veya mecali kalmamıştır. Büyük çözülme 1805 yılında Mısır’da Arnavut asıllı Mehmet Ali Paşa kendi hanedanını kurdu. 1806’da Arabistan’da Vehabbi ayaklanması başladı. 1821’de Mora’da ayaklanan Yunan halkı, 1832 İstanbul antlaşmasıyla bağımsızlığına kavuştu. Artık Yunanistan bir devlet olarak karşımızdadır. 93 Harbinde denilen savaşta yenilen Osmanlı devleti 1877 - 1878 yılında Bulgaristan’nın iç işlerinde bağımsız bir prenslik olmasını kabul etti. 1878 yılında Berlin Antlaşması ile Sırbistan bağımsızlık kazandı. 1830’da Fransa Cezayir’i ele geçirdi. 1883’te Tunus Fransız himayesine girdi. 1911’de İtalya Libya’yı işgal etti. Arnavutluk 1912 yılında bağımsızlığını kazandı. 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi ve 1909 yılından itibaren, İttihat ve Terakki artık yönetime geldi. Tabi ki kendisinden önce ki olayların kaybedilen toprakların İttihat ve Terakki ile her hangi bir ilişkisi yoktur. Zaten büyük toprak kayıpları ve isyanlar olduğu için İttihat ve Terakki iktidara geldi. 1908’den sonra olan olayların bütün sorumlusu İttihat ve Terakki'dir. Çünkü asker siyasete karıştırılmıştır. Asker siyasete karışmış, böylece Ordu içerisinde ortaya çıkan karmaşık bu durum da her şeye tuz biber ekmiştir. Fakat asker siyasete karışmasa da olanlar olacak, İtalya Libya’yı işgal edecek, Arnavutluk o yıllardan birinde bağımsızlığını ilan edecekti. Çünkü tarihin yumurtasının çatlama zamanı gelmişti. Büyük imparatorlukların dağıldığı milliyetçi akım hareketlerinin ortaya koyduğu 19. yüzyıl coğrafyaların yeniden dizayn edilmesine vesile olmuştur..

   İnsanlar aynı dine inansalar bile bir başka etnik kökenden gelen, bir başka dil konuşan bir kavmin egemenliği altında yaşayan bir halkın, belli bir süre sonra milliyetçi duygu ve düşüncelerle donanmasından daha doğal ne olabilir ki? Güya Araplar Osmanlı yönetiminden (boyunduruğundan) memnun ve mutluymuşlar da İttihat ve Terakki Türk milliyetçiliğini icat edince onlar da, biz de Arap milliyetçisi olalım bari diyerek baş kaldırdıkları anlatılmaktadır. Bu söylemlerin uydurulmuş bir hikaye olduğu muhakkaktır. Arapların bu özelliği gurur duyulacak ve övünülecek bir nitelik midir peki. Ne mutlu onlara öyleyse, şimdi niçin bu kudreti ortaya koyamıyorlar! İsrail devleti onların tozunu atarak Orta Doğu'da onlara nefes aldırmazken niçin hepsi sessiz ve suskun? Filistin sorunu ortada nerede bu Arap milliyetçileri? Ama nedense, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı devletinin son dönemlerinde zayıfladığı zaman ortaya çıkması ve Türkçülük düşüncesinin gelişmelerine tepki olarak doğduğunu ve bu nedenle ayaklandıklarını ileri sürerler. Bizim İslamcılarımız ve tarihçilerimiz de bu asılsız iddiaların peşinden giderler. Arap nereye gittiyse, Araplığını da beraberinde götürmüştür!

    Orta Doğu coğrafyasında Osmanlı İmparatorluğu’nun üniter yapısına karşı ilk darbeyi Araplar hazırlamıştır. Hilafetin Türklere ait olamayacağı bahanesiyle Vehhabiler Osmanlı devletine karşı ilk ayaklanmayı oluşturanlardır. 1806’da Mekke’yi ve kutsal mahalleri işgalle gelişen bu ayaklanma, Osmanlı hilafet ve saltanatına karşı modern zamanların ilk ayaklanması olmuştur. Bundan sonra Arnavut asıllı Mehmet Ali Paşa’nın Arap’ın gönlünde yatan Türk nefretini sömürmesi olayı gelir. Bunlar, başka bir devlet ve kavmin boyunduruğu altında yaşayan bir halkın doğal karşılanması gereken tepkileri. Bizim itirazımız, aynı dinin mensupları olan Türklerle, Arapların aynı peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v)'i tasdik etmekten başka ortak yönleri yoktur. Arap milliyetçileri bu olayların faturasının İttihat ve Terakki’ye çıkartır. Bu geleneksel ve dinsel milliyetçiliğin yanı sıra Araplar, son dönemlerde Osmanlı yönetiminin bozukluğundan ve kötülüğünden de şikayetçidir. Bir vali ile yönettiğimiz bu yarı vahşi topluluk ve çöl bedevileri, esasında medeni olmaktan da çok uzaktır. Fakat yabancılar aynı gözle bakmadıkları bu olaylara karşı gözlemlerini şöyle ifade ederler. Romalılar, ayak bastıkları her yeri imar etmişlerdir, senato binaları, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir, oysaki Türkler, kendi yönettiği yerlerden sadece vergi  toplamıştır, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına karşılık hiçbir şey vermemiştir. Fakat Türk'ler Avrupa da ki fetih ettikleri yerlerde ki yerel halka ve ahaliye adaletle hükmederek onların kalplerini de keşif etmişlerdir. Kendi arzularıyla Müslümanlığı kabul eden, başta Doğuda ki Gürcüler, Boşnaklar, Arnavutlar, ve Pomaklar bunlardan bazılarıdır. Yabancıların bu gözlemleri gerçeği ne kadar yansıttığı ortadadır. Kurtuluş savaşında İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan devletleri yanlarına Ermenileri de alarak yurdumuzun dört bir yanını işgal etmişlerdir.

   24 Temmuz  (1923)  Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş senedini cebine koyan Türk delegasyonu bu gün yine bir çok kesim tarafından Misak-i Milli ve 12 Adalar konusunda suçlanacaklar ve haksız ithamlarda bulunanlar ağır ifadeler kullanacaklardır. Özellikle 1918 yılında imzalanan Mondros Mütakeresi anlaşması ile birlikte 1919 yılında Paris Konferansın da Osmanlı Devleti Sevr Anlaşması’nı imzalamıştı ama bundan başka anlaşmaları da imzalanmıştı. Bu anlaşmalar ya bir tasarı yada Osmanlı devletinin topraklarını işgal eden itilaf devletlerinin tamamen Osmanlı devletini teslim almak için ortaya sürdüğü ağır şartlardır. Niçin bu anlaşmalarda ki ağır şartlardan kimse bahsetmez, yıkılmaya giden süreç kendi, kendine oluşmamıştır. 1850 yılından sonra İngiltere Orta Doğuda zengin petrol yataklarının bulunmasından sonra kirli emellerini hayata geçirmek için çok ciddi faaliyetlerde bulundu. Birinci Dünya savaşı 1914 - 1917 arasında Misak-i Milli sınırlarımız içerisinde kalan, Musul, Kerkük ve Süleymaniye İngiltere'nin kontrolüne geçerek bu toprakları zengin petrol kaynaklarını Lozan da bile geri alamadık! Kurucu meclis diye tabir ettiğimiz TBMM'de oturumlarda ki bu konular üzerinde ciddi tartışmalar yaşandı. 

     Lozan'a İstanbul ve Çanakkale dahil Batı Trakya işgal altında gidildi. Sevr dayatmalarına Ermeni meselesi burada masaya yatırıldı fakat Türk heyeti oturumu terk ederek ciddi bir tepki koydu ve masadan kalktı? Lord Curzon'da bir daha Ermeni meselesini gündeme getirmedi? Bir başka önemli konu daha sonra Lozan anlaşması dışında kalan öteki bütün anlaşmalar sebep oldukları İkinci Dünya Savaşı sonunda yırtılıp atıldı ve şimdi sadece Lozan Anlaşması yürürlükte kaldı. Günümüz de yanlı tarihçilerimizin hep 2.500.000 kilometre karelik yüzölçümüyle giriyor, savaşı kaybediyor ve 780.000 kilometrekarelik bölümünü, yani yaklaşık dörtte birini kurtarabiliyor ve vatanımızı kurtardım diye zafer çığlıkları atılıyor ifadeleri kasıtlı değilmidir. Peki geriye kalan dörtte üçlük toprak gavur toprağımıydı ki, elden gittiğine çok sevinildi? Böyle bir söyleme ancak o günkü işgal altında ki Anadolu topraklarımızın ancak 350.000 kilometrekarelik bir vatan toprağının kaldığının gerçeğini unutarak ifade etmeleri Kurtuluş savaşımızda ki başarıyı da gölgelemek yada çekememek adına söylenmiş sözler olduğunu düşünüyoruz. 9 Eylül 1922 günü İzmir'e giren Türk ordusu, Yunanlıları kesin bir mağlubiyete uğratarak denize döktü ve Lozan konferansına galip taraf olarak oturdu ve böylece yepyeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu.

     Çanakkale savaşları için böyle bir şey yaşanmamış diyen zihniyet Kurtuluş savaşının ve kendilerine genç bir Cumhuriyet bırakan kahramanlarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına karşı böyle fütursuzca iftiralar da bulunarak karalama kampanyası yapmaktadırlar. Bizlere bu toprakları yurt edinen atalarımıza başta Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Rauf Orbay, İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar, Rafet Bele, Ali İhsan Sabis, Ali Fuat Cebesoy, Fahrettin Altay, İzzettin Çalışlar adını yazamadığımız vatan kahramanları paşalarımız ve  subaylarımız olmak üzere, askerlerimiz hep birlikte can siperhane düşmanla savaşmış ve kurtuluşumuzu gerçekleştirmişlerdir. Tüm ecdadımızla ne kadar övünsek azdır. Bağımsızlık mücadelesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok zor şartlarda vücuda gelmiş ve Devletleşmiştir. 

  Tarih Türkleri yazarken onların kahramanlıklarından söz eder? Herkes gibi Kurtuluş savaşının kahramanları bu kadim millet için bedel ödediler..

Ali KARACA

29. 10. 2020

İSTANBUL

Bu yazı 177 defa okunmuştur.