Prof. Dr. Nevzat Gözaydın

Prof. Dr. Nevzat Gözaydın

ngozaydin@fatihhaber.com

Türk Diline Katkılar

27 Aralık 2015 - 17:50



Bedii Faik’ten

Türk Diline Katkılar

PROF. DR. NEVZAT GÖZAYDIN


 

Günümüzün en çok kullanılan iletişim araçları olan bilgisayar ve televizyon kanallarından önce, Türkçemizi yaygınlaştıran en belli başlı araç günlük gazetelerimiz idi. Merkez yayın yeri İstanbul olmak üzere, basılıp dağıtılan bu yazılı basın araçlarının bugün artık üçüncü, hatta telefonu da düşünürsek dördüncü sırada yer alması, gelişen bilgi teknolojilerinin giderek yaygınlaşması ve uzun vadede ucuz kalması, günlük gazetelerin ve hatta haftalık veya aylık dergilerin Türkiye genelinde satış rakamlarının da çok gerilerde kalmasına yol açtı.

 

Yıllardan beri bilinen ve herkesçe ifade edilen bir gerçek, Türkiye’de önde gelen gazetelerin ve diğerlerinin tirajlarının bir türlü beş milyon adedi geçememesidir. Çok özel ve olağanüstü olayların körüklemesiyle bu sayı zaman zaman biraz artabilmekte, ama bu artış genel ortalamayı fazla etkilememektedir. Piyasada bayiler aracı-lığıyla - abone olarak değil - satılan en önemli gazetelerimizle ilgili son ayların sayılarına bakarsak, bu durumu somut bir biçimde görebiliriz.1

 

Her gazetenin okuyucu kitlesini kendisine bağlayan köşe yazarları, fıkra yazarları, yorumcuları vardır. Bunlar o gazete adı ile neredeyse özdeşleşmiş durumdadırlar. Batı dünyasındaki gazetelerde pek az rastlanan bir tür olan kısa, vurucu ve eleştirici fıkra yazısı, gazetelerimizdeki bu beğenilen ve çok

okunan imzaların ünlerinin de yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu yaygınlığın doğal bir sonucu da, fıkralardan oluşan seçkilerin sık sık birer kitap biçimine

sokularak okuyuculara yeniden sunulmasıdır.

 

Fıkra türü bir yandan yazarın mesleki bilgi, deneyim ve kültür birikiminin göstergesi olarak okuyucunun ilgisini çekmekte, diğer yandan yazıda aktarılan duygu ve düşünceler kısa, anlamlı, çarpıcı ve kolay anlaşılır cümlelerle Türk dilinin gücünü de ortaya koymaktadır. Türkçemizi yaygın olarak sevdirmede, okur sayısının yıllar içinde giderek artmasında bu tür ilginç yazıların önemli bir katkı sağladığını biliyoruz. Günlük olaylara karşı yazarın yaklaşımı,kullandığı sade, yalın, akıcı Türkçe ve farklı bir bakış açısıyla, hatta biraz da ironik yapısıyla bu yazı türü gazetelerde hemen hemen ilk olarak aranan ve okunan bölümlerdir.

 

440

 

 Burada sadece en çok satılan (abone yoluyla değil!..) ilk altı gazeteye ilişkin bazı tarihleri ve sayıları

vermek istiyorum: Posta 806 bin, Hürriyet 509 bin, Sabah 357 bin, Milliyet 230 bin, Habertürk

216 bin, Vatan 181 bin (18-24 Ocak 2011); Posta 505 bin, Hürriyet 443 bin, Sabah 361 bin, Habertürk

199 bin, Milliyet 243 bin, Vatan 188 bin (1-7 Şubat 2011) ve Posta 508 bin, Hürriyet 488 bin, Sabah

365 bin, Habertürk 286 bin, Milliyet 255 bin, Vatan 185 bin (8-14 Mart 2011). 

 

441

dirmede, okur sayısının yıllar içinde giderek artmasında bu tür ilginç yazıların

önemli bir katkı sağladığını biliyoruz. Günlük olaylara karşı yazarın yaklaşımı,

kullandığı sade, yalın, akıcı Türkçe ve farklı bir bakış açısıyla, hatta

biraz da ironik yapısıyla bu yazı türü gazetelerde hemen hemen ilk olarak aranan

ve okunan bölümlerdir.

Fıkra türünün eski ve ünlü isimlerinin birisi de Bedii Faik (Akın)’tir. Bandırma’da

1 Mayıs 1921 tarihinde doğan yazar,

İzmir’de gençlik yıllarını geçirmiş, tıp öğrenimini

yarıda bırakarak bazı değişik iş kollarında

çalışmış, sonra 1945 yılında yazarlığa başlamış-

tır. Kısa süreli olarak farklı gazetelerde mesle-

ğini yaptıktan sonra Dünya gazetesine geçmiş

ve en uzun yazı hayatını 1952-1975 yılları arasında

geçirmiştir. Bedii Faik’in ününü yaygılaş-

tıran fıkralarında kullandığı kolay anlaşılır,

yalın Türkçe akıcı bir üslupla okuyucuyu kendisine

yakınlaştırmıştır. Güncel olaylarla ilgili bakış açısı, cesur ve farklı yorumları,

zamanın yazarlarının kullandığı dile göre daha anlaşılır bir dil

kullanması, özellikle politikanın türlü cephelerindeki görüntüsüne yaklaşımı,

tatlı bir eleştiri havası içinde sergilediği vurucu örnekleri, hatta eleştiri dozunu

artırdığı ve bunun sonunda dönemin iktidar mensuplarınca mahkemelere verilip

mahkûm olması (1958), onun büyük bir okuyucu kitlesi tarafından daha

çok tanınmasını sağlamıştır.

Bedii Faik günlük politika yazılarının birinde o dönemin Türk Dil Kurumu

ile ilgili olarak şu satırları “Politika” başlığı altında aktarmıştır:

“Politika, hava gibi, duman gibi... Nereden girdiği, nerede durduğu,

nerede başlayıp nerede bittiği belli olmuyor. Maarif Vekilimizin

Dil Kurultayını açarken ‘Kurultaya politika sokulmaması’

etrafında yaptığı tavsiyeyi okuyunca, işte bu sebepten meraka düş-

müştüm. Dil Kurultayı ki, bugüne kadar bağrını sadece politikanın

rüzgârına açmıştır; iliklerine işlemiş bu tesiri, birdenbire nasıl atacak?

Atsa, nasıl farkedeceğiz? Politikanın girişi gibi çıkışını da görmek

için, politikanının bakışından sıyrılmak lazım değil midir?

Mesela sevimli Maarif Vekilimizin ‘Kurultayı politikadan uzak tutalım’

mütalaası dahi, bir politika sayılabilir.” (13 Şubat 1951)2

 

 

2 Efendime Söyliyeyim, s. 59.

 

Türkiye’de süreli yayın organlarından biri olan dergiciliği sürdürmek,

hele de bu işi uzun yıllar başarıyla götürmek pek kolay olmamaktadır. Son

kırk elli yılda büyük ümitlerle başlatılan, ancak bir süre sonra yayınlarına son

vermek durumunda, hatta zorunda kalan dergilerin çetelesini bile tutmak

zor... Hele bu dergiler dil, edebiyat, kültür konularında yayımlanıyor ise, acı

son daha da çabuk geliyor. Bedii Faik 26 Eylül 1950 gününde basılan “Sanatın

Kaderi” başlığı altında kaleme aldığı yazısında günümüzde de değiştirilemeyen

bu durumu bakın, nasıl yorumluyor:

“İki edebî dergi, birbirlerinin peşi sıra tehlike işareti verdiler? Satışsızlıktan

kapanıyoruz!..

 

Bu, yüzlercesinin kaynaştığı bir ummanda, rekabetin torpilleriyle

yaralanmış iki âciz teknenin feryadı değildir. Bizim sanat denizine indirilmiş

neşriyat teknelerini, esasen bu iki yaralı teşkil ediyordu. Fakat kulaklarımızı

tırmalıyan bu imdat çığlıkları, her iki gemi kaptanlarının

hatalarından da doğmuyor. Çünkü her iki dergide de, anlayışın, fikrin ve

sanatın ışıklı çizgileri var.

 

O hâlde? Evet, bu iki derginin acıklı hâli, sadece ve sadece, bu memlekette

sanatın alın yazısını tesbit etmektedir. Şimdi bu karanlık çizgi kar-

şısında, 38 inci arz dairesini endişe ile süzen batılı diplomatlar gibi, bütün

aydınlar, çenelerimiz avuçlarımızda, derin derin düşünsek yeridir. Niçin

böyle? Niçin bu memlekette, kâğıda dökülmüş şiir, cilde girmiş roman

veya çerçevelenmiş tablo, plâğa geçmiş bir şarkı kadar tutulmuyor?

...

Fakat biz millet, olarak işlediğimiz bu haksızlığı, devlet olarak katmerleştiriyoruz

ki, bu büsbütün acı: Bir ilmî travaya beş bin lira mükafat

veren devlet, amatör bir güreş şampiyonuna ne dağıtıyor? En azı on

bin! Bir Cevat Fehmi, piyesi için, bir Yahya Kemal, şiiri için, üç ile beş

binlik armağan alırlarken, bir güreşçi yirmi bine omuz silkmedi mi?

Evet, yirminci asrın sanat dünyamızın boynuna doladığı madde kemendinin,

bütün bunları yaratmakta büyük rolü vardır. Ama asrın çizdiği

bu sanat kaderinden en ziyade nasiplenen biz mi olmalıydık?”3

Bu yazıdan sonra aradan altmış yıldan fazla geçti. Değişen, olumlu yönde

gerçekleşen bir davranış görüldü mü? Hayır! Tam aksine, o günlerde revaçta

olan güreşin yerini bugün futbol, basketbol, halter ile diğer dallar aldı. Üstelik

devlet kurumlarının hepsi birbiriyle yarışırcasına başarılı görülenlere milyonlarca

lira, yüzlerce Cumhuriyet altınını, vatandaşların ödediği vergilerden

 

442

 

 

 

3 age., s. 23. 

önemli bir payı bu tür beden gücü harcayanların ceplerine aktarıyor... Fikir

üreten, Türkçe ile, edebiyat ile, kültür ile yıllardan beri uğraşıp makale, şiir,

kitap yazan kalemlere hangi ölçülerle, hangi katsayılarla, hangi miktarlarda

telif veya çeviri ücreti ödendiği ortada!.. Bütün bunlara karşılık, sanki inat

olsun dercesine, Bedii Faik’in de dediği gibi, sporculara verilen ödüller, transfer

ücretleri, televizyon kanallarında saatlerce süren maç sonu yorumlar, hatta

karşılıklı tehdite ve hakarete varan konuşmalara ödenen milyonlar göz önüne

alındığında, altmış yılda hiçbir şeyin değiştirilmediği, belki de kasten değiştirilmek

istenmediği gerçeği, ‘görünen köy kılavuz istemez’ dedirtiyor insana...

Bedii Faik’in altmış yıl önce kültürümüzdeki bu hastalığa koyduğu tanı

dolayısıyla kendi çevresinde bile acı dilli, hırpalayıcı bir ifade sahibi olarak tanınmaktan

da geri kalmamıştır. Bu karakter özelliğini Orhan Veli için yazdığı

bir yazısında Orhan Veli’nin ağzından bizzat duymuştur. Ancak o bütün bu

itirazlara, karşı gelmelere ve ithamlara aldırış etmeksizin aynı ifade kalıpları

içinde tutumunu sürdürmüştür:

“İki sene evvel yazdığım bir küçük fıkrada Orhan Veli’nin bir mısraına

takılmıştım. Akşam üzeri Babıâli’yi tırmanırken, şaire rastladım.

Yanında bir dostum vardı, bizi tanıştırdı. Elimi iri avuçları arasında uzun

müddet tuttuktan sonra: ‘Yapma Bedii Faik, dedi, o benim en güzel şiirimdir’

ve ayrılırken kolumu tutarak ilave etti: ‘Espri uğruna günaha girmeye

daha ne kadar devam edeceksin?’ Hakkı vardı.” (18 Kasım 1950)4

Hemen bu alıntıdan sonra şunu da belirtmem gerekiyor. Orhan Veli’nin iki

gün önceki ölümü üzerine bu yazıyı kaleme alan Bedii Faik, aslında Orhan Veli’nin

sanatını takdir edenlerdendir. Aynı yazısının bir yerinde bunu açıkça

söyler:

“Bugün ‘alışılmış şiir’i aşmış yüzlerce istidat varsa ve eskiye iltifat edenler gittikçe törpüleniyorsa,

Orhan Veli ve arkadaşlarının eseridir.”

Bedii Faik’in kalemi hep gençlerden yanadır. Gelecek hakkındaki düşüncelerinde

hemen daima gençlerin yanında durup, onlara hak vermeyen, kötü

gözle küçümseyen, hatta onları aşağılayan, adam yerine koymayan “eski”

yolda yürüyenleri acımasızca eleştirir. Bunu yazılarında sık sık vurgulamaktan

da kaçınmaz. Bu davranışı yüzünden kendi yaşıtları olsun, daha yaşlı insanlar

olsun Bedii Faik’e yalnız kaldıklarında hak verseler bile, toplum içinde

onun sivri dilli olduğundan söz ederek etrafında görünmekten de kaçınmış-

lardır. Yine 1950 yılındaki bir yazısında “Eski-Yeni” başlığı altında gençlerin

yanında olduğunu şu sözleriyle kanıtlar:

 

443- TÜRK  D İ L İ

4 age., s. 37. 

“Niye inkâr edelim: Genç nesil, bayram nutuklarında meydan hitabelerinde

vardır da, kendinden evvelkilerin iç âlemlerinde yoktur. Köşebaşı

hoparlörlerinden gençlik üzerine yağan itimadın teneke sesini kaldırınız;

geriye korkunç bir hafifsemenin öldürücü sükûtu kalacaktır... Bana bir

avuç geçkin gösterebilir misiniz ki, biyolojik ve psikolojik zorlamalardan

on dakika sıyrılıverip, kendinden sonra gelenleri rahatça süzebilsin? Sanmıyorum.

...

Birkaç ay evvel, edebiyatta ‘eski-yeni’ mevzuunu ele alan bir akşam

gazetesinin anketine verilen cevapları hatırlıyorum. Yenileri, değil beğenen,

okuyan bir tek ‘eski’yi dahi, Diyojen gibi günlerce aramıştık. Fakat

yalnız sanatta mı? Politikada bile bir evvelki bir sonrakine omuz silkmekle

meşgul. Genç bir diplomat yahut bir devlet adamı göründü mü, kaç tanemiz

‘işler çoluk çocuğa kaldı’ demiyoruz? Nesil çekişmeleri, yeryüzü-

nün her köşesinde asırların peşi sıra sürüp gelmiştir. Ama bizdeki genç

nesil kadar, dip doruk inkâr edilenini zor gösterebilirsiniz. ... Nüfus kâ-

ğıtlarıyla övünmeye paydos demenin, bilmem vakti gelmedi mi?” (12

Ağustos 1950)5

Bedii Faik günümüzün en önemli hastalıklarından biri olan okumama

olayı üzerinde de yazılarında vurgular yapmıştır. İlkokul sıralarında başlayan

bu sıkıntının daha yüksek sınıflarda ve meslek sahibi olduktan sonra da devam

ettiğini yakından biliyoruz. Bedii Faik’in o yıllarda belirlediği ve belki de kökü

çok eskilere dayanan bu eksiklik hakkında kaleme aldığı şu satırların güncelliğinden

hiç şüphe duyabilir miyiz?

“Okumuyoruz! Kahraman ve asker bir millet olduğumuz ne kadar

doğru ise, okumayan bir millet olduğumuz da o derece hakikattir. İstatistiklerin

gösterdikleri okur yazar nispetimizin o cılız yekûnu karşısında,

beyhude telâşlanıyorsunuz. Asıl korkuncu, okuma bilenler yığınını eşelediğiniz

zaman karşınıza çıkacaktır. Çünkü bizde okuma bilenin, mektup

sökmek ve gazete başlıklarına göz gezdirmekten öteye geçişi pek

nadirdir. ... Gazete başlıklarına göz gezdiren diyorum, dikkat ediniz, gazete

okuyan değil. Çünkü gene bizde gazete okuyanların, mübalağasız yarısından

ziyadesi, iri başlıklara ve resim altlarına bakıp geçmekle

yetiniyorlar. ... Fakat bizde bunların hepsinden ziyade üzerinde durulacak

mesele, münevverin, hatta muharririn okumamasıdır. Fikir dağarcıklarını,

bitmiyen bir iştah ile mütemadiyen dolduran kaç aydınımız var?

İki elinizin parmakları, sayarken belki de artar.” (29 Ocak 1951)6

 

444- TÜRK D İ L İ

5 age., s. 9. 

Yukarıdaki sözleri yazan Bedii Faik bugün ya-

şasaydı pek fazla bir şeyin değişmediğini resmî kayıtlardan

öğrenecekti. Kültür Bakanlığı

Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün

yaptırdığı bir araştırma sonuçları geçen Nisan ayı-

nın sonlarında gazetelerde yer buldu. Bu araştırmaya

göre, Türkiye’de her dört kişiden sadece biri

okuma alışkanlığına sahip... Yılda ortalama yedi

kitap okunuyor... Araştırmaya katılan 26 ildeki 7.200

kişinin verdiği cevaplara göre, %47’si kitap, %34’ü

gazete okuyor ve %12’si ise hiç kitap okumuyor...7 Bu sonuçlar karşısında Bedii

Faik altmış yıl sonra bu tabloyu da görmüş oldu dersek haksız da sayılmayız...

Kalemini edebiyatımızın farklı alanlarında eser vererek kullanan Bedii

Faik, en çok ses getiren kısa fıkralarıyla tanındığı için diğer

eserleri hakkında edebiyat tarihçileri fazla bir şey söylememişlerdir.

Güncel politikadaki olayları ele alıp onlarla ilgili

üç beş satırlık fıkraları hemen her zaman yeni bir tartışma

yaratmıştır. Türk diline her yönüyle egemen oluşu, sık

sık mecazlardan yararlanması, dilinin altındaki baklayı

her zaman açıkça ortaya koymayışı, onun yazılarının

daha da etkili olmasını sağlamıştır. Yurt dışındaki gezilerde

görüp öğrendiklerini Sam Amcanın Evinde

(1954), Bir Garip Ada (1958), Rusya’dan (1968) ve

Akıl Cumhuriyeti İsrail (1968) adlı eserlerinde aktarmıştır.

Bunların yanı sıra Yabancı (1954), Pablo’nun Gülüşü (1972) başlıklı romanları

vardır. Anılarını O Biçim (1958), Matbuat Basın Derken (Medya, 3 cilt,

2002); röportajlarını İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci (1967) başlıkları altında

edebiyatımıza kazandırmıştır. Yalancı ile Hitler Anlatıyor adı altında yayımladığı

iki kitabının dışında asıl fıkraları Efendime Söyliyeyim (1953) ve Rüzgâr Eken

(1969)’de toplanmıştır.

Otuz yılı aşan bir süreden beri İngiltere’de yaşamakta olan Bedii Faik dilimize

ve edebiyatımıza yaptığı katkılar dolayısıyla unutulmayan isimler arasında,

kendisine özel bir yer ayrılmasını sağlamıştır. Sağlıklı günlerini

sürdürmesini diliyoruz.

 

445- TÜRK  D İ L İ

6 age., s. 53.

7 Milliyet gazetesi, 24 Nisan 2011 Pazar, Ankara eki, s. 5. 

Bu yazı 2567 defa okunmuştur.