RECAİ NURCAN

RECAİ NURCAN

Taksici Hikayeleri
recainurcan@gmail.com

"FERRARİSİ'NDEN VAZGEÇEN BİLGE; OĞUZ ABİ (2)"

20 Ocak 2023 - 15:37

(Taksi’m den geçenler-18)
...
(Devam ediyor..)
Kanyon’un önünden tekrar Gültepe istikâmetine döndüm. Evimin önüne geldiğimde yine -her zaman ki gibi- park yeri yoktu. Taksiyi park edebilmek için ara sokaklara yöneldim. Çöp konteynerlerinin önünde -usta işi- park yeri vardı. Bir ileri, iki geri 'tık' girdim! (Belki biraz bencil olduğumu düşüneceksiniz ama; bazen böyle durumlar hoşuma gitmiyor değil. Çünkü herkes her yere park edemez! Usta işidir bazı yerler… Kendim de ustayım şimdi yani... Zaten 85 milyonluk nüfusa oranladığımda da, tek artım bu herhalde, başka çoğunluğa karşı)

Arabadan indiğimde, ön tarafta duran deri çanta geldi aklıma. Olur ya; hırsızlıklara karşı onu kamufle etmek gerekiyordu. Tekrar kapıları açtım ve çantayı iterek, paspasın üstüne düşürdüm. Bu karanlıkta, o çantayı görmek artık mümkün değildi. Hem ayrıca bir hırsız akşamın bu karanlığında, taksi tabelası parıl parıl yanan bir 'taksiyi' kolay kolay soymak istemezdi sanırım. “Adam arabayı beş dakikalığına park etmiş, birazdan gelecek!” diye düşünür bence! Ya da ben hırsız olsaydım, böyle düşünürdüm doğrusu… Neyse… Kafam rahattı, arabayı bırakıp gittim!)  

Hızlı adımlarla geçtiğim bi-kaç ara sokak sonrasında, oturduğum apartmanın kapısı göründü. Akşam ezanına 15 dakika kalmıştı. Aynı hızla eve çıktım ve ev ahâline sadece bir selam verip, seccademi hemen serdim ve namaza durdum. Yüreğime bir ferahlama gelmişti. (Doğrusunu söylemek gerekirse; bu ferahlamanın, bu hazzın ne olduğunu, ancak yaşayanlar bilir. Çünkü ikindi namazı -diğer namazlara göre- ara namazdır ve onun vaktine özel dikkat edilmediğinde, onu kaybetmeyle burun buruna gelirsin. İşte bunu hiç kimse yaşamak istemez!) 

Zaman kısıtlıydı. Selam verir vermez, iki tane tost sıkıştırdım makinaya. Tostlar ısınırken de, dünden kalan yoğurdu ayran yapmak için çalkaladım. Gözüm, halının üzerinden kaldırmadığım seccadede, kulağım akşam ezanında idi.

Ezan okundu ve ben -Rabbim kabul buyursun- akşam namazını kıldım. Tesadüf o ki, selam verir vermez aradı Oğuz abi ve hemen çıktım!” Arabaya binince aklıma çanta geldi. Çanta orada bıraktığım gibi duruyordu. Yine de sağ elimle bi yoklama çektim... “Eğer" dedim "Bizim hırsız(!) bu zifir sokaktan geçtiyse, benim gibi düşünmüş olmalı. (Aslına bakarsanız maceraya hiç gerek yoktu doğrusu! Ama işte insanoğlu bazen macera aramak istiyor demek ki! Ya da ben öyleyim en azından, bilemedim şimdi.)

Kanyon’un önüne vardığımda, Oğuz abinin elinde kendi çantası dışında herhangi bir poşet ya da çanta yoktu. Arabaya biner binmez “Zorlu Center’a çek! Burada o ayakkabı yok!" dedi. "Bir de oraya bakalım.” "Tamam," deyip, Zorlu'ya doğru devam ettim.  

Nihayetinde Zorlu Center’da ayakkabıyı buldu. Gün tamamlanmıştı. Şimdi, doğruca Alibeyköy Otogarı’na gitmek vaktiydi. Geriye döndüm ve “Oğuz Abi,” dedim “Sen ayakkabıyı ararken, ben Alibeyköy Otogarı’ndan İzmir’e gidecek tüm otobüsleri aradım. 21:30’dan itibaren birer saat arayla otobüsler var. Gidince beraber bilet bakarız istersen" dedim. Yüzündeki memnuniyeti bana gösterircesine güldü ve “Çok teşekkür ederim Recai” dedi. “Vaktimiz var. Şimdi Galata Köprüsü’ne doğru gidelim tekrar... Eminönü’nde beraber bir balık-ekmek yiyelim, sonra beni bırakırsın olur mu?” (Beraber balık ekmek yemek, tuhaf gelmişti bana. İlk kez bir müşterim böyle bir istekte bulunuyordu. onu kırmak olmazdı artık...)  “Tamam abi,” dedim “Gideriz, sıkıntı yok!”

Zincirlikuyu istikameti üzerinden, tekrar Beşiktaş’a doğru döndük. Tekrar indik sahile, tekrar geçtik Dolmabahçe’den, Fındıklı’dan. (Biraz sonra Oğuz Ağabey'in otele varacaktık.) “Abi” dedim “Bak senin hotelin önünden geçeceğiz, bırakacak mısın çantaları?” “Yok!” dedi “Vazgeçtim, sen devam et!” (Patron oydu! Galata Köprüsü’ne doğru devam ettik.)

Köprü, amatör balıkçıların istilasına uğramış gibiydi. Yüzlerce olta inip çıkıyordu peş peşe. Ard arda park etmiş onlarca araba vardı.

Köprünün bitişine yakın bir noktada, tek arabalık bir park yeri buldum ve yanaştım. Oğuz Abi, elindeki çantayı koltuğa bırakıp, pervasızca indi arabadan. Ben hemen itiraz ettim “Abi,” dedim. “Çantayı yanına almayacak mısın? Hem bak bir tane de kocaman alışveriş poşetin var. Biz balık yerken birilerinin dikkatini çeker, başımıza iş alırız?” “Yaw..”dedi “Taksiyi kim açmak ister? Gel sen, önemli değil!” O öyle dedikten sonra yapacak bir şey yoktu. “Tamam abi” dedim. Ama yine de içim rahat etmemişti. Arka kapıyı açtım ve aynı ön taraftaki çanta gibi, arka koltuktaki çantaları da, araya soktum. (Balıkçıya doğru giderken “Bu Oğuz Abi’de, benden daha rahat adammış ha" diye düşünüyordum.)

Köprünün bitiminde, merdivenlerden aşağı doğru inmeye başladık. Akşamın serinliğiyle birlikte denizden gelen iyot kokusu, balıkçı ızgaralarından çıkan dumanlarla karışmış ve ortamı -aç olanlar için- adeta bir cazibe merkezi haline getirmişti. Çok uzun zamandır bu yerlere bu saatlerde gelmemiştim. Ve şimdi gördüm ki artık gündüz kalabalığı ile, gece kalabalığı arasında pek bir fark kalmamış Eminönü için! 
...
Galata Köprüsü’ndeki oltalar, meydanda boş boş gezinenler, otobüs durakları, çaycılar, seyyarlar… Öyle ki; bu ortamı görenler, bu yerlerde gece sakinliğinin hiç olamayacağına kanaat getirebilirlerdi belki de.

Küçük taburelerden birine çöktük. Balıklarımızı yerken Oğuz abi “Ben yaşamayı seviyorum aslında. Bak, sırf bu balık-ekmek için ülkenin herhangi bir yerinden buraya gelebilirim. Sen şimdi diyeceksin ki, bu balık-ekmeğin ne lezzeti var? Benim söylemek istediğim şey, bu lezzetle alâkalı değil. Buranın Kanaat Lokantası gibi bir lezzet tarihi yok, bunu ben biliyorum! Baksana, şurada ızgaranın başında duran adama bak! yoldan geçene ekmek-balık satan adamın ne lezzet uğraşısı olabilir ki? ‘İki ekmek yap!’ dedim ‘Masaya getirmiyoruz baba, kendin gel al, ama önce parasını öde’ diye bağırdı milletin içinde. Demek istediğim güzel kardeşim, buralar bizim gençliğimizde çok özel yerlerdi. Buralara olan sevdam geçmişe yönelik. Tarih var içinde, kültür var. Ama şimdinin insanlarına bak, şu dolaşanları bir izle bakalım, saloş gibiler değil mi! Tabi ki bu insanlara bu kaba-saba tipli adamlar bakacak! Tabi ki Oğuz buraya niye gelmiş, niye oturmuş kimse bilmeyecek. Ama işte bak, sen bildin, öğrendin!” dedi. Ve gülerek devam etti “Beni de çözdün aslında değil mi? Bak; itiraz bile etmedin balık ekmeğe. ‘Oğuz Abi,’ dedin kendince değil mi?… ‘Gideri var bu adamın!’ dedin, 'Yanına oturulur!’ dedin… Öyle değil mi? Peki, hani vaktin yoktu senin? Hani taksinin tekerleği dönmek zorundaydı? İşte, bazı şeyler öyle olmuyor… (Bu cümleler sonunda öyle bir ortam oluşmuştu ki, ne diyeceğimi bilemedim. -Doğru ya- ne işim vardı ki benim bu hiç tanımadığım bir adamla, burada bu saatte? Mesaide değil miydim ben? Tekerleğin dönmesi gerekmiyor muydu? E, Adam haklıydı işte!…)

“Abi,” dedim “Haklısın walla. Ne diyebilirim ki…”

Balıklar bitince kalktık. İyi bir rüzgâr çıkmıştı. Pardesüsünün yakalarını kaldırdı, köprünün merdivenlerini çıkarken “Bu havaları severim” dedi. “Biraz serinlik iyidir. Deniz kokusunu da severim ben. Bak, geçmişte balıkçılığa da merakım olmuştu. Ama benimkisi olta balıkçılığı. Hem böyle denizde köprüde değil; derede-gölde atacağım oltamı. Onun ayrı, bambaşka bir felsefesi vardır. 'Peygâmber sabrını’ öğretir adama mesela. Bunu duymuş muydun?” “Hayır abi,” dedim. “Duymadım…” “Duy işte. Ben söylüyorum…” (Bu arada yolumuz bitmiş ve arabaya oturmuştuk. Arabada her şey yerli yerindeydi. Şimdi artık yarım saatlik bir yolumuz kalmıştı. Bugün, daha az yorulmuştum sanki. Ya da Orhan Veli’nin dediği gibi “Beni bu güzel havalar mahvetmişti(!)”

“Yaşım yetmiş!" dedi. "Bunu pek tahmin etmemişsindir. Hatta tahmin edemeyeğin bir şey daha söyleyeyim, etrafımda -ben yaşta- arkadaşım pek yok. Sadece üç-beş okul arkadaşım var. Arayıp bulmuşlar beni, yazışalım filan dediler. Bir Whatsapp grubu kurmuşlar. Aralarına aldılar beni. Aldılar almasına da, üç gün dayanamadım! (Araya girdim hemen…) “Oğuz abi," deim "Wallahi tam ben söyleyecektim, sen o ortamlarda barınamazsın diye!” Ben böyle deyince güldü. “Doğru söylüyorsun bak, beni çözmüşsün işte” dedi (Gülümseme sırası bana geçmişti…) 
...
“Yahu Recai,” diye devam etti. “Hakikaten, kendi yaşıtlarımla aram pek yok! Hem nasıl olsun ki? Mesela adam bir şey yazıyor ortaya hükümet aleyhinde... ‘O öyle değil!’ diyemiyorsun mesela… Ya da  muhalefet hakkında söylüyor öbürü… ‘Yahu, yalan, yok böyle bir şey. Mantıksız bu anlattığın, diyemiyorsun… E, bende boş duramıyorum ki… İlla bana mantıksız gelene itiraz edeceğim... olmuyor işte! Herkes tuttuğunu getirip paylaşıyor. Paylaşım yapılanların yarısından fazlası tevatür walla… Yaa adam ‘Kahve lekesi ne nasıl çıkar?’ı paylaşıyor, düşünebiliyor musun? Ulan adam, devir ne devri artık? Kahve mi kaldı, kumaş mı kaldı, leke mi kaldı, eskisi gibi? Hele kelimeleri, cümleleri, bi görsen! adamı okumaktan soğutur. Çoğu imlâ hatalı, mantık hatalı! 
...
Adamın yazdığı başka, benim okuduğum, anladığım başka. bende en son ne yazdım biliyor musun? ‘Arkadaşlar, siz hepiniz ne zaman öleceksiniz de şu memleket biraz rahatlayacak?’ diye sordum. Uzun bir süre kimse bir şey yazmadı tabi. E, sonradan da fark ettim ki, beni gruptan atmışlar. Eli kitaba değmemiş arkadaşlar vardı. Sadece emekli maaşı muhabbeti yapanlar vardı. dayanamadım bende, yazdım işte hepiniz ölün diye!” 
...
"Abi,” dedim “Haklısın! İnsan, yazdığı şeylerin doğru anlaşılmasını ister. Katılsa da katılmasa da, okuduğu şeyin bir mantık çerçevesinde ‘izah edilmesini’ ister.” (Fikirlerine katıldığımı ifade etmem, hoşuna gitmişti.) Bana “Kitap okuyor musun sen?” dedi. “Çok sık değil, arada bir okuyorum” dedim. Çantasına doğru eğildi ve içinden bir kitap çıkararak bana uzattı. “Bu kitabı oku, bu kitap sana hediyem olsun” dedi.

Kitabın kapağında “Makul Yönetici” (Çağdaş Fütüvvetnâme) yazıyordu ve kapağın muhtelif yerlerine paylaşma, adalet, sevgi, güzel konuşma, merhamet, müzakere, liderlik, erdemli olma kelimeleri serpiştirilmişti. Al Baraka yayınlarından çıkmış ve Mustafa Özel adlı bir yazara ait bir kitaptı bu. (Bu arada -affınıza mahsuben-kitapta rastgele açtığım bir sayfa da Vehbi Koç'un, oğlu 'Rahmi Koç'a vasiyet tarzında yazdığı bir mektubu paylaşmayı uygun gördüm. 'Yararlı' olacağını düşündüğüm bu yazıyı da buraya alıntılıyorum. Bu günkü paylaşımım belki biraz uzayacak. Ama ne yapalım; gülü seven dikenini de biraz idare etsin ???? artık.
...
(Mustafa Özel'in dilinden; Bu yazıda ‘Milat öncesi 4. yüzyıldan, milat sonrası 20. yüzyıla gelip Eflatun'dan -muhtemelen habersiz- bir Türk iş adamının doğal bir içgüdü ile Eflatun’un bu ilkeleri nasıl bağlı kalabildiğini görelim… ‘Habersiz’ diyorum çünkü Vehbi Koç bir nevi okul kaçağıdır. Bu yüzden Eflatun’u muhtemelen hiç okumamıştır. Çalışmayı daha anlamlı bulduğu için ortaokulu bitirmeden eğitim hayatını noktalamış ve kolları sıvayıp işe girişmiştir. Fakat iş hayatında yetenekli insanları nasıl şirketine kazandırdığına bakarsanız adeta akıl veya kalp gözüyle eflatundan haberdar olduğunu düşünürsünüz. Şirketinin kuruluşundan 40 yıl kadar sonra büyük bir ekonomik organizasyonun tepesindeki insan sıfatıyla, oğlu Rahmi Koç’a şunları yazmaktadır (26 Haziran 1963) “İleride benim yerimi alacağına göre, Almanca ve Fransızca bilmekliğin şart. Bunlar İngilizcen kadar kuvvetli olmasa da, müzakereleri idare edecek, gelen mektupları anlayacak kadar öğrenmelisin. Mr Burla üç lisanı da konuşuyor. Hiç birisini tam bildiğini zannetmiyorum. Fakat işlerini idare edecek kadar biliyor.

Senden de onu istiyorum. Tercümanla iş yapmanın ne kadar güç olduğunu hayatımda ben tattım. Bu yazıma dikkat etmezsen, sonra çok müşkilat içerisinde kalırsın.”
...
Aslında Vehbi Koç yabancı dilin modern şirket için önemini çok daha önce kavramış ve oğlu Rahmi'yi bu yönde bilinçlendirmeye çaba harcamıştır. New York’tan yazdığı 10 Ekim 1946 tarihli mektubunda şöyle demektedir; ‘Ben şimdi Amerika'da bulunuyorum; bu kadar ileri gitmiş bir memleketin lisanını bilmediğim, kültürüne vakıf olmadığın için pek fazla sıkıntı çekiyorum. Önüme gelenden yardım istemekteyim ve ne kadar iş bilirsem bileyim, lisan bilmediğim için, kıymetim yarı yarıya düşüyor. Senden bir tek ricam, iyi oku ve istikbal'de işin başına geçtiğin zaman her şeyi kendin yapmak imkânını bulur ve başkasına muhtaç olmazsın. Birçok şeyler var ki, hayatta kendin bilmem lazım, bu da lisanla, okumakla olur. Benim bu nasihatımın ehemmiyetini bu yaşta kavramalısın. Sana en büyük nasihatım okumandır. Sonra bana çok dua edersin. Oku adam ol!’ (İlginç bir kitap! Sanırım sonra hepsini okuyacağım…Şimdi tekrar hikâyemize dönelim.)

Uzun süredir hediye kitap almamıştım. Çok teşekkür ettim Oğuz Abi’ye. Bu arada Haliç Köprüsü’nün altından geçmiş ve Eyüp Sultan sahil yolunu yarılamıştık.

Bana “Keşke buradan gelmeseydik!” dedi “Hayırdır abi?” dedim. “Benim burada kötü anılarım var. Biz Ayşe’yle burada ayrıldık!” (Susmam gerektiğini biliyordum. Devamı gelecekti nasıl olsa. Oğuz Abi’ydi bu. Ellememek lazımdı şimdi.) “Ayşe benim eşim!” diye başladı. “On sene kadar oldu sanırım. Bir gün durduk yere bana ‘Oğuz, gel seninle ayrılalım. Bu böyle yürümüyor”dedi. “Ne oldu kız, neden ayrılacağız?" dedim "İyi düşündün mü? Bu ciddi bir iş!” “Düşündüm Oğuz, düşündüm” dedi. “Yahu artık çekemiyorum bazı şeylerini. Çok fazlasın sen. Çok geziyorsun, çok araştırıyorsun… Kendine ait bir dünyan var ve orada yaşıyorsun” 
...
Bu lafları duyduktan sonra çok üzüldüğümü ifade edeyim. Ama anlaşılan o ki, pek yapacak bir şey de yoktu. Anlattıklarında haklılık payı vardı epeyce. Ben “Kırk sene boyunca benden bir kötülük gördün mü? Ya da; bak, bir oğlumuz ve bir kızımız var. Onlar benden bir kötülük görmüşler mi?” diye sordum. “Hayır tabi ki” dedi. “Ama, ben yoruldum, sıkıldım. Yetişemiyorum artık sana.” dedi. ...
Çok kararlı görmüştüm onu. “Ayşe, bu ciddi bir karar. İstersen birkaç gün düşün. Pişman olursan, biliyorsun ki ben geri dönmem.” O ısrarla “Hayır!” dedi. “Ben ayrılmayı düşünüyorum ve bu düşüncemden vazgeçmeyeceğim” 
...
“Ben,” dedim… “Yine de bir-kaç gün bekleyeceğim. Sonra tekrar konuşuruz.

Aradan bir-kaç gün geçti. Baktım ki hakikaten bazı şeyler eskisi gibi değil. Hakikaten yorulmuş. Yani yormuşuz Ayşe’yi senin anlayacağın. sonra, çocuklara ayrılacağımızı söyledik. Çok tuhaf ki; normal bir şeymiş gibi karşıladılar. Daha önce aralarında konuşmuş olmalıydılar.
...
Aslında ilgisiz bir baba olmadığımı düşünmüşümdür hep. Benim için böyle bir şikjayette de bulunmadılar. Fakat yine de bazı şeylerin yetmemiş olduğunu gördüm. Demek ki bazen yetmiyor. İşte; çok ta zorlamamak lazım. 
...
Ortada kavga-dövüş bir durum yoktu. Ayşe’yi karşıma aldım ve ona “Bak Ayşe,” dedim. “Artık boşanma aşaması başladı. Bu saatten sonra ben geri dönmem. Her şeyi beraber yaptık, her şeye beraber sahip olduk. Ben sana genel bir vekaletname vereyim, neyi almak istiyorsan al, neyi satmak istiyorsan sat. Bu işlerle asla uğraşmam! ...
Beni çok iyi tanıyorsun ki; benim için bu malın mülkün değeri hiç yok! Al, sat. Çocuklara ver. Ne istiyorsan yap. Ama sana bırakayım dersen filan yerdeki daireyi bana bırak. O bana yeter!” 
...
Bu lafım üzerine hiçbir şey söylemedi. Boşanma işlemlerimizi başlattık. Ben, bir vekaletname çıkarttım ve her şeyi ona verdim. Ayşe de, ben de zengin sayılacak kadar mal varlığı olan birileriydik. Büyük büyük şirketlerde yöneticilik yaptım, ana kademelerde bulundum. Belli bir yaştan sonra bakıyorsun ki; kimseye muhtaç olmamak en büyük zenginlik! Gerisi palavra. Hem de büyük bir palavra. Neyse, gün geldi mahkemeden çağırdılar. Sabahın dokuzunda adliyeye vardım. Bir baktım Ayşe yok! Avukat bir arkadaşı vardı, onu yollamış mahkemeye. “Ayşe nerde kız?” dedim. “Walla Oğuzcuğum” dedi. “Ayşe, gelmedi. Nerede olduğunu da sana söylemememi istedi ama, yine de söyleyeyim; Eyüp Sultan’a gitti.” “Niye gitti, bak yarım saat var duruşmaya” dedim. 
...
“Dua etmeye gitti” dedi. “Ne duası edecekmiş?” diye sordum. “Oğuz benden ayrılmasın!” diye dua edecekmiş!
...
Ben bunu duyunca koşa koşa Eyüp Sultan’a gittim. Beni görünce heyecanlandı. “Türkan mı söyledi sana?” dedi. “Evet!” dedim. Ve daha sonra devam ettim. “Ayşe, ben sana kaç haftadır söylemiyor muyum bu iş ciddi diye? Ne duası kızım bu şimdi? Ben her şeyimi sana verdim. Gel gidelim şimdi ve boşanalım. Herkes kendi hayatının peşinde koşsun. Zaten senin söylediğine göre hep öyleymiş. Bu sebeple, boşansak bile hayatımızda pek bir şey değişmeyecek o zaman demek ki! 
...
Ben böyle söyleyince toparlandı “Yok yaa,” dedi. “Kararlıyım ben, boşanacağım. Öylesine dua etmeye geldim…”

Ve nihayetinde boşandık!
...
Bana o evi verdi. Vermeseydi ne olacaktı bilmem! Ama birbirimize karşı hep sağlam insan olduk!
...
O günden sonra hep dolaştım durdum. Gitmediğim yer, görmediğim memleket kalmadı. Çocuklarla arada bir görüşüyoruz. Onlar akademisyen. Herkesin kendine ait bir hayatı var. Zaten dediğim gibi, ben artık Venezuela’da yaşıyorum.

“Peki abi,” dedim. “Ayşe Hanım ne oldu?”
“Beş altı yıl oldu görüşmeyeli. Ne yaptı, nasıl oldu bilmiyorum. Mutlu demek ki hayatından. Ben, mutluyum. Kimseye ne muhtaçlığım, ne minnetim var. Ufak-tefek te olsa, birilerine bazen iyiliğim dokunur. Daha ne olacak ki? Yetmiş yaşındayım ben! 
...
Ben yaştakiler, yoluna yürüyemiyor. Allahın bana nasıl bir nimet verdiğinin farkındayım. sağlığımdan hemen hiç şikayetim yok! Aklım-zihnim-fikrim yerinde. Kendimi güzel disipline ettim. On sene daha yaşlanmamam gerekiyor dedi ve "Ömür varsa tabi.” diyerek ilave etti.

Bu arada otogara gelmiştik. Çantalarını indirmeye yardımcı oldum.  Bana bilet için uğraşmamamı, istersem hemen gidebileceğimi söyledi. 
...
"Borcum nedir?” diye sordu? “540” dedim…. 
Üç tane kırmızı 200’lük çıkardı. 
“Üstü kalsın, atmış lira bahşiş veriyorum sana. Bu bahşiş; senin gibi taksicilerin çoğalması dileğiyledir” dedi
...
“Abi,” dedim “Çok teşekkür ederim. Hakkını helâl et, çok değişik bir gün oldu benim için. Bak sen arabaya bindiğinde ben sana ‘Ne iş yaptığını’ sormuştum ve sen ‘Ne yapacaksın, ortak mı olacaksın demiştin. Ondan sonra dikkat ettiysen hemen hiç soru sormadım. Ama normalde sormayacağım şeyleri bile anlattın. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben kendimi değerli hissettim, özel hissettim. Çok teşekkür ederim. Bugünü asla unutmayacağım, yolun açık olsun”

“Eyvallah!” diyerek elini uzattı. Bir ara bana sarılacak diye düşündüm. Öyle olmadı!

Recai Nurcan 19.01.2023

YORUMLAR

  • 0 Yorum