Şerif Simavi

Şerif Simavi

Gönülden Gönüllere
simavi48@gmail.com

GEMİDEN AYRILANLAR ANALARI ÇOK ÜZÜYOR

18 Ocak 2021 - 17:26

                             
             O Kadın İlklerdendi 
        Bu yazımızda, gemiden ayrılanlar yüzünden üzülen annelerden birini anlatmak istiyorum. Evet, o talihsiz anne, meşhur bir Paşanın ve bilge bir adamın kızıydı.. 
O anne, kâğıt para üzerine resmi konulan İLK Türk annesiydi. 
   Başka başka ilklere de sahipti bu anne.. Meselâ, İlk roman yazarı kadındı. Yazdığı bu romanı ve diğer eserleri batı dillerine ve Arapçaya çevrilen ilk Türk kadınıydı. 
  Kendisi çok iyi yetiştirilmişti. Onu yetiştirenler arasında iki önemli hocası vardı: biri babasıydı, diğeri de Ahmed Midhat Efendi. Bu ikinci hoca, ilk kez kadın hakkında bir eser yazdı ve bu monografik eserin kahramanı da öğrencisi olan o kadındı.
  Evet, o anne, Hayal ve Hakikat adlı eseriyle Osmanlı toplumunda ilk kadın roman yazarı olmuştu. Ayrıca Nisvân-ı İslâm adlı eseriyle Müslüman kadını anlatan; Osmanlı aile hayatını bir kadının bakış açısıyla zarif ve duygulu bir biçimde yansıtmaya çalışan ilk romancımızdı. Ve sosyal yardımlaşma faaliyetleriyle de Hilal-i Ahmer cemiyeti ve Padişah II. Abdülhamit tarafından ödüllendirilen, Kızılay Cemiyetine de üye olan ilk kadındı o.
   Mütercimliğinin yanında kendi döneminin ilk feministlerdendi o; bu konudaki düşüncelerini “Ûdî, Re’fet, Levâyih-i Hayât isimli romanlarıyla ve “Taaddüd-i Zevcât makalesiyle dillendirmişti.  Ama onun bu feministliği,21.Yüzyılın Süslüman (!) feministleri kadar mıydı, değil miydi, bilmiyorum doğrusu.
     Bir Yuva Ve Dört Evlat
     Tüm bu ilkleri yaşayan hanımefendi, gün geldi 1878 yılında bir ilk daha yaşadı. Plevne’den çıkmam diyen Gazi Osman Paşa’nın yeğeni Faik Beyle evlendi. Bu izdivaçtan nur topu gibi dört kız evladı dünyaya geldi.. Ve bu anne, onlardan ikisini, NİMET ve ZÜBEYDE İSMET’i, İstanbul’daki bir Fransız okuluna yazdırdı; DAME DE SİON okuluna. Çünkü o da, Batılılaşmak isteyen çağdaşları gibi düşünüyor, çocuklarının yabancı dil öğrenmesini istiyordu. İstiyordu ama bu okulda dini telkinler de yapılıyordu kız öğrencilere. Bunu yaşayan ve bu durumdan oldukça rahatsız olan NİMET, okuldan ayrıldı. Lâkin öteki kardeş İsmet, okulundan çok memnundu. Liseyi bitirdikten sonra, yanına diğer kardeşi Nimeti de alarak meftun olduğu Fransa’ya gittiler. Ve ikisi de, yüksek tahsillerini orada yaptılar. 
                       Nimet Döndü, Zübeyde İsmet Dönmedi  
      Evet, tahsil sonrasında bu iki kardeşten birisi; İsmet, ülkesine geri dönmedi. Dönmeyeceğini de, Batı’nın bilim ve tekniğine hayran olan annesine bir mektupla bildirdi ve daha sonraları da, izini kaybettirdi. Artık ne mektup vardı ne de bir haber İsmet’ten. 
   Yıllarca evlat hasreti çeken bu anneye bir gün kızı İsmetle ilgili bir haber geldi, ama acı bir haber; sanki ölüm haberinden de beter bir haber.. Acılı anneye: “ Ölmeden önce ölmek böyle bir şey olsa gerek,” dedirten haber.  Evet, evet, bu haber, o annenin sevgili kızı İsmet’in, katı bir KATOLİK RAHİBESİ oluşunun haberiydi...              
              İzini Niçin Kaybettirmişti Rahibe İsmet?
     İsmet bunca ayrılık acısını bu anneye niçin çektirmişti? O da, anne-baba ve kardeş özlemi çekiyor muydu acaba? O da, o şarkının şu sözlerini mi terennüm ediyordu acaba:
   “Hüzün tünellerinde / Soldum kederlerinde
          Cehennemde yansın bu dilim / Bir yemin ettim ki dönemem” 
 Yoksa Rahibe İsmet Hanım, sadist bir ruha mı sahipti? Bu soruların cevabını bilmiyoruz ama bildiğimiz tek şey, İsmet’in ilginç bir yeminle rahibeliğe başlamış olmasıydı. O yemin gereği de ailesiyle tüm ilişkileri ve iletişimi kesmiş olması gerektiğiydi. 
   Ettiği o yeminle İsmet şöyle söz vermişti:
  “Ben rahibe (İSMET). Bakire Meryem’le birlik içinde, İsa Mesih’e bağlanarak, sadık bir şekilde yaşamak için, kız kardeşlerimin önünde ve siz BAŞ RAHİBEMİZ…..nın ellerinde Karmel Dağı, Aziz Bakire Meryem’in Yalın ayaklı rahibelerinin tarikatının kuralı ve nizamnamesine göre iffetli, fakir ve itaatkâr olacağıma TANRI’ya yemin ediyorum. Kutsal Ruh’un lütfuyla ve Tanrı Anası’nın yardımıyla sürekli ibadet halinde ve İncil’e göre feragat ederek/ Kilise’nin hizmetinde Mükemmel hayırseverliğe ulaşmak ve sonsuza kadar Kutsal ÜÇLEME’yi yüceltmek için bu aileye tüm kalbimle kendimi adıyorum.”  
   Evet, yıllar önceydi. Ben de yaşlı bir rahibeden yaşadığı böyle bir yemin hikâyesi işitmiştim. O da Müslüman bir ailenin kızı iken yatılı kaldığı yabancı kız okulunda rahibe oluvermişti. Hatice olan adının yerini ……alıvermişti o yeminle.
   İşte bu yemin gereği de Rahibe İsmet, artık ailesiyle tamamen ilişiğini koparmıştı.
 
     Kimdi Bu Acılı Anne?
   Değerli okuyucu, kimdir bu acılı anne diye merak ediyoruz değil mi?
Yazımızın başında paramızın üzerinde resmi bulunan ilk Türk Hanımefendisinden söz etmiştik ya..  Yanımızda 50 TL’miz varsa lütfen arka yüzüne bir nazar edelim. Orada bu çileli annenin fotoğrafını göreceğiz! Bu hanımefendinin adı Fatma Aliye idi... 
    O, ünlü devlet adamı, hukukçu ve Mecelle’nin yazarı Ahmet CECDET PAŞA ile Râbia Hanım’ın evliliğinden olan  kızları Fatma Aliye’ydi.. O, babasından kalan büyük bir servetin mirasçısı idi.. Yazılanlara göre bu servetin büyük bir kısmını kızını bulabilmek için harcadı. Yıllarca uğraşıp koşturdu, biricik ciğerparesine kavuşmanın hasretini çekti; hep bir vuslat ümidi ile yaşadı. Sanki gece gündüz o şarkının dizelerini terennüm ediyordu:
 Ne mektup geliyor ne haber senden
     Söyle de bileyim bıktın mı benden
           Her akşam güneşin battığı yerden
               Gözlerin doğuyor gecelerime
  Acılı anne, zamanla kendisini toplumdan da tecrit etti. Dostlarıyla görüşmez oldu, izini kaybettirdi. Gazetelerde öldü haberleri çıktı ama o bu haberleri yalanlamadı, tekzip etmek isteyen çok yakın dostlarına da engel oldu: “Bırakın, insanlar beni öldü bilsinler !” dedi ve gün geldi, yadellere teslim ettiği İsmet’ine kavuşamadan bu dünyadan evlat hasretiyle göçüp gitti Fatma Âliye. Onu, İstanbul’daki Feriköy mezarlığına defnettiler.
                                          Velhasıl      
     Fatma Aliye Hanım, Batı’nın kültürüne delicesine hayran bir kadın değildi ve İslâmiyet’i samimiyetle kabul etmiş inançlı bir Müslüman anneydi, ama yavrusu İsmet, tıpkı Tevfik Fikret’in Haluk’u gibi gemiden ayrılanlardan olmuştu. Haluk da, Batı’dan ışık ve nur getirecekken ülkemize dönmemiş; PAPAZ olup Avrupa’da kalmıştı. Çünkü bunların her ikisi de köklü bir şekilde milli ve manevi değerlerle donatılmadan başkalarının ellerine teslim edilmişti. 
      Aslında gemiyi terk eden sadece İsmet, Haluk ve benzerleri değildi ki. Hz. Nuh’un çocuğu da onlardan birisi değil miydi? Peygamber Baba, Tufan anında oğluna: “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin gemiye, inkârcılarla birlikte olma” diye seslenmemiş miydi? (Hud, 11/42)  Tıpkı Hz. Nuh gibi, Hz. Peygamber (s.a.s.), amcası Ebu Talib’i; Hz. Lut, karısını ve kızını; Hz. İbrahim, babasını; Hz. Yakub, çocuklarını uyarmamışlar mıydı? Evet, bütün peygamberler aile bireylerine gerekli çağrıyı yapmışlardır mutlaka. Hz. Nuh da oğluna o çağrıyı ve uyarıyı yaptı. Ama oğul, özgür iradesini kullanarak gemiyi terk edenlerden olmuştu. Burada “tevekkeltü alellah” demekten başka çaremiz yoktur.. İslâm Peygamberi (s.a.s.) de tıpkı Hz. Nuh gibi bir babaydı; onun da bir Zeyneb’i vardı. Ama o BABA’nın kızı, Tevhid Gemisinden ayrılmamış ve milyarların gönlünde dün de bu gün de taht kurmuştu..
       Tekrar ifade edelim ki, Fatma Âliye, inançlı bir kadındı, ama yavrusunu donanımsız bir şekilde yadellere teslim etmişti. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştu.. 
   Tevfik Fikret’in ise oğlu Haluk’a değerler eğitimi adına verebileceği hiçbir şeyi yoktu. Haluk, büyük bir aşk ve şevkle YABAN ELLERE teslim edilmişti.. 
    Fatma Âliye Hanım’ın bu ibretlik hayatını yazarken, kendimize de bazı soruları sormak istedim. 
   Sağlıklı, inançlı, kültürlü bir nesil yetiştirebilmemiz için nelere dikkat etmeliyiz? Bu amaca ulaşmak için eğitim ve öğretim sistemimiz uygun mudur?  
 Anne ve babalar olarak, ciğerparelerimizin gemiden ayrılmamaları için, hayırlı birer EVLAT olarak yetişmelerinin yollarını bulmak için yeterince çaba harcıyor muyuz?
     Merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle HAYAT bir kopuştan ibaret olmasına rağmen bu tür kopuşlar bizi üzüyor ve korkutuyor doğrusu. Evet, merhum MERİÇ şöyle diyor:
 “ Kopmaktan korkuyorsun; yapıştığı kayadan sökülmek istemeyen MİDYENİN korkusu, mahallesinden uzaklaşınca kuyruğunu bacakları arasına alan KÖPEĞİN korkusu. Ama yaşamak kopmak demek, doğum bir kopuş, bir parçalanış…." 
    Kopuşların bu dünya hayatının bir gerçeği olduğunu bilelim. Ama dua edelim ki, kopuşlarımız bize acı vermesin, gözlerimizi yollarda bırakmasın. 
    “Rabbim, ben görevimi elimden geldiğince yaptım. Bundan sonrasını sana havale ediyorum,” diyebilmemiz dilek ve dualarımla…




 

Bu yazı 157 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum