Adalet, Anlamı en çok unutulan kelime...

Bazıları bu paylaşımımız nedeniyle, Atatürk düşmanlığı savunması yapacaktır. Onlara deriz ki 2. Meşrutiyet öncesi Dünyanın ilk 2-3 devleti içindeydik 91 yıl sonra dünyada kaçıncı ülkeyiz. Dünyanın 7 büyük ülkesi üzerimze çullandı bizi bitiremedi, Bir yalın ayak terör örgütü TC. Bitirmişe benziyor, ülkenin federasyona dönüşmesi an meselesi oldu


Dünya adaletle ayakta durmaktadır, Adaletin olmadığı bir dünyada canlı, cansız hayat kısa zamanda yok olur.

 

Adaletin tercümesini " Yaratılışın fıtratına uygun davranış" olarak açıklayabilir, Şöyleki;  kendin için sevdiğini bütün canlılar için sev, kendine layık görmediğini kimseye layık görme" hayat felsefesi ile yaşayanlar dünyayı ayakta tutanlardır.



Bir avuç menfaat için, Yada cezaya uğramamak için "Kral çıplak" diyemeyen toplumlar sömürülmeye, yok olmaya mahkümdur.

Mahalle muhtarından Cum. Başkanına kadar hukukun kendilerine yüklediği görevleri, sorumlulukları onlardan bekleyeceğiz, hayal kırıklığı yaşatan yöneticilerin karşısına dikilip uyaracağız, uyarımıza kulak asmayanı amirine bildireceğiz, olmadı hukuki yollara başvuracağız, gene olmadı (Toplusal konsensür varsa olmaması mümkün değil, toplum duyarsız siz yalnız iseniz başarılı olamayabilirsiniz" unutmayınki bunun adı cihad dır ve eylemin sonunda şehit olmakta vardır.



Bütün mesele yozlaşma, Dünyeviliktir. Yozlaşmanın nedeni eğitimsizlik, eğitimsizliğin sonucu kültürsüzlüktür.

Okullarımızda şu kadar okuyan var, herkesin en az ilkokul diploması var derseniz deriz ki.

Okula gitmek değil sıkıntı okumamak, Bu ülkede ilkokul diploması verilen lakin okur ayzar bile olmayan çocuklar vardır, çarpım tablosunu bilmeyenler vardır, Diploma kendi başına birşey değildir.

Eğitim, Eğitimlek Vasız sahibi olabilmektir, Diploma almışsın vasfın yok, Kanun sana mühendis diyor  doktor diyor meslekten bi habersin.

Yokmu sanıyorsunuz ?, Yaşayanlar bilir, Bilmeyenler sorsun  bu ülkenin yüksek okullarından mezun olup mesleğe uzman olarak başlayan varmı, Hayır .. Bir inşaat mühendisi diplomasını aldıktan sonra geldiği stajında ilk okul mezunu bir kalfa kadar inşaat bilgisi yoktur. 

Ve bu acı bir gerçektir. 

Sorduğumuzda hocalar "Biz meslek öğretmiyoruz meslek nasıl kazanılır onu öğretiyoruz" hep bunu duyuyorum ama ne anlama geldiğini hala çözebilmiş değilim.



 Birde bir milleti bir gün aniden verilen bir kararla kara cahil bırakan harf inkilabını unutmayalım, Ve harf inkilabını meşrulaştırmak için Cumhuriyet öncesine atılan iftiraları bilmek zorundayız.

Aslında işin özü sadece bu galiba diye düşünüyorum...



Dünyada Bin yıllık tarihi silinen ve O günü bayram olarak kutlayan başka bir millet yoktur. Necip Fazıl kısakürek

 

Bilindiği gibi Harf İnkılabı 1928 yılında gerçekleşir ve dört yıl sonra ilk defa 26 Eylül 1932 günü Birinci Türk Dili Kurultayı toplanır. Kurultayın üçüncü günü (28 Eylül), Karamanoğlu Mehmed Bey'in XIII. asırda "Bundan böyle divanda, hankâhda, dergahta Türkçe konuşulacaktır." dediği günün yıldönümüne rastlamıştır. Bu iki tarihin örtüşmesi, daha sonraki yıllarda önem kazanmış ve eylül ayının 26. gününü de içine alan son haftasında geleneksel olarak Türk Dili Kongresi toplanır olmuş, aynı tarih Türkler için Dil Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır.



Kazım Karabekir Paşa Harf İnkılabı analizi 

 

Kazım Karabekir Paşa, Azerbaycan ve Arnavutluk’ta Latin harflerinin kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu, “Türk yazısı güçtür, okunmaz” şeklindeki propagandanın aslında yüzyıllardır bizi ‘kemirmek’, İslam alemini parçalamak isteyen batı menşeli bir düşünce olduğunu, oysa Arap harflerinin İslam harfleri olduğunu ve Türk ırkına mal olduğunu söylemiş, İçtihad dergisinde Kılıçzade Hakkı Bey 3 makaleyle Paşa’ya cevap vermiştir.



Tarihçi Ayşe Hür, “Öteki Tarih” adlı kitabının üçüncü cildinde Harf Inkılabı’nın işe yarayıp yaramadığını sorguluyor. Muhafazakar kesimden (yani kemalistlerin tabiriyle yobaz!) olmayan ve kendisini “Ateist” olarak tanımlayan yazar, bu konuda şunları yazıyor:

 

‘Dilde sadeleşme’ çabalarıyla desteklenen yeni harfler, Türkiye halkının okuryazarlık oranlarını nasıl etkiledi? Buna cevap vermek kolay değil; çünkü örneğin 1927’de okuryazarlık oranının yüzde 8.1 olduğunu söyleyen resmi istatistiklere karşılık, 1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’de 5-10 yaş arası kız ve erkek Islam çocuk nüfusunun yüzde 57’sinin ilkokul öğrencisi olduğu görülüyor. Bu istatistiklerin güvenilir olup olmadığını söylemek kolay değil, ancak bilindiği gibi 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre ilköğretim zorunluydu. Bu nizamnameye II. Abdülhamid de sıkı şekilde uymuş, ancak okullaşmada çok başarılı olunamamıştı. Yine de 1900’de imparatorluktaki 29.130 sibyan okulunda ve iptidailerde (ilkokullarda) 900 bin civarında kız-erkek öğrenci okuyordu. Aynı yıllarda idadi ve rüştiyelerde (yani ortaokul ve liselerde) 60 bin civarında öğrenci vardı. Daha önceki yılları da esas alan kümülatif bir hesaplamayla, cumhuriyete aktarılan okuma-yazma oranlarının yüzde 8.1’den daha yüksek olması mantıklı görünüyor.

 

Yine de bütün çabalara rağmen 1935 yılına ait istatistiklere göre, 16.5 milyon olan nüfusun sadece yüzde 20’si okuma yazma biliyordu. Bu oran 1945’te yüzde 30’a, 1950’de yüzde 34’e çıkabilmişti. Yani, Harf Inkılabı okuma yazma oranlarını yıllara göre ikiye, üçe katlamıştı ama eğer bir yanlışlık yoksa, 1895 oranlarının yanına bile yaklaşamamıştı.

 

Aslında bu durum gayet doğaldı. Bir toplumun okuma-yazma oranlarının doğrudan alfabenin kolaylığı ya da zorluğuyla ilgisinin olmadığına dair dünya yüzünde bol örnek bulmak mümkün. Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Japonya, Çin, Israil, Kore, Sırbistan, Hindistan, Tayland gibi ülkeler ekonomik ve kültürel kalkınmalarını, hepsi Arap alfabesi kadar veya ondan daha zor olan alfabeleriyle başarabilmişlerdi.

 

Sonuç olarak, Kemalist modernleşme hamlesinin önemli köşe taşlarından biri olan Harf Inkılabı, toplumun genel kültür düzeyine katkıda bulunmaktan çok, halkın tarihle ilişkisini kesmekte işe yaradı. Böylece geçmişle bağlar, devlet ve devletin istediği tarzda ilgilenen ‘tarihçiler’ tarafından kurulmaya başlandı. Bu tarihçilerin esas işlevleri ise, ‘kozmopolit’, ‘karışık’, ‘Şarklı’, ‘geri’ olarak niteledikleri Osmanlı kimliğinin yerine, ‘etnik açıdan saf, ‘dünya görüşü açısından laik’, ‘Batılı’, ‘modern’ bir ‘Türk’ kimliğinin üzerinde yükselecek Türk-ulus devletini inşa etmekti.